|
|

MENÜ
|
|
|
. |
|
. |
|
ANILARA DOLANIK YÜRÜMEK
-13
Dr.
MEŞFEŞŞÜ
Necdet Hatam
Maykop, 17 09 2011 |
 |
|
. |
|
. |
Anılara Dolanık Yürümek,
İnancım
Doğrultusunda,
Sağlam Adımlarla... |
|
 |
|
|
. |
İki damla
gözyaşı
Biz, Çerkeslerin ’68 kuşağı “dönüşçüleri” nin anımsadığımız gibi,
bizleri yakından tanıyanlar da anımsayacaklardır. Evlilik öncesi
eş adaylarımıza yönelttiğimiz ve yanıtını yüreğimiz ağzımızda
beklediğimiz soru “anavatana dönüp dönmeyeceği” idi. Öyle
sanıyorum ki kuşağımız dönüşçülerinin her birimiz, bu soruya
“evet” yanıtını veren bayanlarla evlenmişizdir.
İlginç değil mi, köyünüz araplarının “beytil hoca - hoca ailesi”
diye adlandırdıkları bir aileden geliyorsunuz. Kendinizi
bildiğinizden beri orucunuzu tutuyor çok düzenli olmasa da
namazınızı kılıyor, cuma namazlarını kaçırmamaya çalışıyorsunuz.
Böyleyken “din afyondur” un resmi zihniyet olduğu ve yaşadığınız
ülke toplumunun tama yakınının en büyük düşman gördüğü bir ülkeye
dönmeyi göze alıyorsunuz... Sevdiğiniz, geleceğinizi paylaşmayı
düşündüğünüz kadına da evlilik için, “dönüşe eveti” şart
koşuyorsunuz, geleceğinizi bunun üzerine kurguluyorsunuz.
Gerçekten dönüşçülerdeki nasıl bir duygu, nasıl bir öngörü, nasıl
bir inançtır ki her tarafın göz gözü görmeyecek denli karanlık
olduğu, dahası karanlığın ne denli korkunç yaratıklarla dolu
olduğunun pompalandığı bir dönemde aydınlığı görebilmelerini
sağlamıştır.
Günümüz “eski yeni yetmeler”deki nasıl bir aymazlık, nasıl bir
duygu körlüğü, içtenlikten ne denli bir yoksunluktur ki, dönüşün
olmazsa olmazlığının açık seçik görüldüğü, koşulların da elverişli
olduğu şu dönemde, üzerimize üzerimize gelen aydınlıktan
kendilerini sakınabiliyorlar.
Nasıl boş bir hayaldir ki; gelecek kurgusunu yok oluş karanlığı
üzerine temellendirip, gece, gündüz Işık peşinde olduklarına
inanılmasını umuyorlar, ya da hiç gelecek kurguları olmamasına
karşın, halkımız için en güzelini istediklerini söyleyebiliyorlar.
Nasıl bir hırs, nasıl yeni bir şey söylemiş olma hırsıdır ki
“yeniden çerkesleşmek” söyleminin, bir dönem Çerkes olmadıkları
ile eş anlamlı olduğunun ayırdında olamıyor, kendilerini ele
veriyorlar.
Avrupalı düşünürlerin 18. 19. yüzyıllarda halklarımız üzerine oyun
oynadıkları açıklamalarını yaptıkları, yazdıkları günümüzde mutlu
geleceği avrupa ülkeleri ile birlikte yakalayabileceklerini umacak
kadar saf olabiliyorlar yada halkımızın daha önce düştüğü kuyuya
bir kez daha düşecek kadar kör olduğunu sanabiliyorlar.
Ama ne gam... Biz anavatanda ölebilmek, anavatanın taşı toprağı
olabilmek, ağacına ekinine besi kaynağı olabilmek gerekirse uğruna
ölmek amacıyla, anavatana dönenler, tüm bunların, “seni uzaktan
sevmek, aşkların en güzeli” şarkısının yeni versiyonu olduğunun
elbetteki bilincindeyiz. Ve anavatanı canlarından çok sevmelerine
karşın(!), diasporada daha mutlu olabilenlerin, aynı şarkının
piyasaya sürecekleri yeni versiyonlarını bekliyoruz.
Yazı yine başını aldı gitti. Başlarken bu çok yazdığım şeyler
değildi yazmak istediklerim. Klavye alıp getirdi beni buralara.
Gerçekte ben, geçenlerde, çocuklarımın annesi sevgili eşimin
ağlaması karşısında tutamadığım sevinç gözyaşlarımı, onun
üzülmesinden duyduğum mutluluğu paylaşmak istemiştim sizlerle.
Ben, oğlum Psefit ve Kızım Mezenef’in anneleri Kueblilerin kızına,
ellidokuz taksim birde, ünlü yarı bodrum katında sormuştum
yukarıda andığım soruyu. Sormazdan önce de uzun bir giriş
yapmıştım. Güçlüklerini, o günlerde görebildiğim kadarı ile
karşısına çıkabilecek engelleri anlatmıştım dönüşün... O günlerde
dönüşçü bilinenlerin kimilerinin anavatana dönmeyeceğini de
görebilmiş onu da vurgulamıştım. Dönüşçü arkadaşlarımızın hiçbiri
dönmese bile kendimin mutlka ama mutlaka döneceğimin altını
çizmiştim. En sıkı dönüşçülerimizin adlarını da saymıştım... Tüm
bunlara karşın “Kueblılerin” kızı “evet” demiş ve beni mutlu, çok
mutlu etmişti.
Ancak bu mutluluk kuşkularımı hepten gidermemiş ve kendisine hiç
okumadığım tek şiirimle seslenmiş, sanırım kendime olan sözümü
pekiştirmiştim:
“(...)
Sözün kısası güzelim,
Seni sarsmamalı
En
sağlam bildiklerinin yıkılışı.
Yıldırmamalı seni,
En
yılmaz bildiklerinin yılgınlığı
Ve yürümeli yürümelisin
İnancın doğrultusunda
Sağlam adımlarla,
Taaa ki, ereğine varıncaya dek,
ya
da ölünceye…”
Ama bir gün anavatana mutlaka döneceğime en çok rahmetli annem
inanmış olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Yıl 1978,
evliliğimizin sanırım üçüncü ayı idi. Adana’dan Reyhanlı’ya
gelmiştik büyüklerimizi ziyaret için. Çoğu adığe ailesi gibi
babamız karşısında bayağı resmi annemizin yanında biraz daha
rahattık. Ve annemin benim yanımda gelinine söylediklerini böyle
olur olmaz zamanlarda hep anımsarım:
“Â sişaş, mı lh́ır azaḱueş, doktorış siğhetxhen p′ui
wıkhıdeḱuağheme wıxewıkhağh. Mır wıçüştep, yıwıne yızeğheştep, zı
khali dezeğheştep mı xeğheguımi yıfeştep. Yej́ıri wılewışt,
wıkhırilheşüeḉıze weri wiwlewışt.”
“A kızım bu adam sağlıkçıdır, doktordur beni mutlu eder diye
evlendiysen bilesin ki yanıldın. Bu durmaz, eEvinde rahat
edemez,bir kentte de duramaz bu ülke de ona dar gelir. Kendisi de
yorulacak, döndüre-dolaştıra seni de yoracaktır.”
Sıkça annem ne kadar da haklıymış diye düşünürüm. Annemin
söyledikleridir “Türkiyeli Çerkes Çemberi” adlı kitabımdaki ithaf
da:
“Sevgili
Babam Meşfeş́ü Nuri
Annem Psıblene Sabriye
Eşim Kueblı İclal
Kardeşim Meşfeş́ü Abdullah
Oğlum Meşfeş́ü Psefit
Kızım Meşfeş́ü Mezenef’e
Gönlümce oğul
Gönlümce eş
Gönlümce ağabey
Gönlümce baba olamadığımın üzüntüsü ile...”
Eşim, “Evet” i sözde bırakmamış, henüz çok az ailenin dönüş
yapabilmiş olduğu yıllarda on ve on dört yaşlarındaki iki çocuğunu
yanına alıp 1993 yılında dönmüştü Mıyekhuape’ye... Bandırma’daki,
deniz havası alan yüz elli metrekarelik evi bırakmış “nohut oda,
bakla sofa” küçücük bir apartman dairesine sığmıştı yıllarca...
Sadece yaşadığı fiziki mekan değil sosyal ortam, ruhsal mekanı da
daralmıştı... Adığabzeyi çok iyi bilmiyordu, Türkçeyi
konuşabileceği kişi sayısı çok azdı henüz. O günlerde dış ülkelere
telefonlar ancak iki günde bağlanıyor Türk televizyonlarını
izleyebilme olasılığı yakın görünmüyordu. Türkiye’de kalan dönüşçü
arkadaşlarımız okunmuş gazetelerini bile esirgiyorlardı bizden...
Ve... korkunç bir kaos... Sovyetlerden Rusya Federasyonu’na geçiş
dönemi kaosu... Ülkede doğup Rusça ile büyüyenlerin, eğitim
görenlerin bile kolay kavrayamadığı yılların ağırlığını yüklenmek,
taşımak... Önemlisi bir kez bile bundan yakınmamak... Türkçe Tv.
kanalları izlenebilir olduğunda da “çocukların eğitimine zarar
vereceği” kaygısı ile çanak anten ve en iyi bildiği dil Türkçeyi
öteleyebilmek...
22 Temmuz 2005. Mutlu bir akşam. Çok değerli arkadaşıız Çetaw
İbrahim’in büyük kızı Laşin ile yine Türkiye’den olmakla birlikte
Almanya’dan anavatana dönmüş olan Bağ Mahmut’un düğünleri...
Alıştığımız salaonlardan birinde yemekli bir düğün... Mutluluk...
Gece geç vakitte ise bizim kabusumuz. Kueblılerin kızında ciddi
bir beyin iskemisi yani geniş bir alanda beyin beslenmenin
durması... Doktorlar bilir, yakınların hastalıkları karşısında
çaresizlik, başka melekten olanlara oranla çok daha büyük acı
verir bizlere. Doktor olmayanlarda görülen, hastayı doktora,
hastaneye ulaştırmaktan, yapabileceğini yapmış olmaktan
kaynaklanan gevşeme, rahatlama pek uğramaz meslekten olanlara...
Bu duygularla hastaneler, bir aylık bir tedavi. Sonrasında
evimizin direğini Ankara’da kızkardeşlerine emanet etme... Hem de
uzun süreli bir emanet. Çok doğal karşılanacak “eşimle birlikte
olma” kararının aklımın köşesinden bile geçmemesi. En çok
gereksinme duyduğu günlerde anamızın yanında olamamak. Onun vicdan
azabına katlanmak. Bunun kolay olduğunu kim söyleyebilir?
Ancak bu da ulusal mücadelenin bir parçası değil mi? Ulusal
mücadele de engelleri yenme, azından yenme çabası içinde olmak
değil midir.Kküçük, kimileyin de büyük, çok büyük sıkıntılara
katlanma gereği ile karşılaşılmaz mı?
Yürek gücümün kaynağı mı? Elbetteki ulusal mücadelede daha büyük
özveride bulunanlar. Hep söylediğim gibi, bizim
vazgeçebildiklerimizin halkı için, vatanı için canından
vazgeçebilenlerin yanında önemi olabilir mi? Hem ağır hasta eşimin
yanında olmayı başkaları çok doğal karşılasa da ben nasıl doğal
karşılayabilirdim. Bu durumda ne farkım kalırdı dönüşçü geçinip
bir kez olsun anavatana gelmemiş olanlardan. Ucuz ve konforlu otel
bulamayacak olmasını, turistik ziyarete gelmeyişine gerekçe
olabilir sananlardan. Dönüşünü iyi iş ve dolgun maaşa
bağlayanlardan. Hariçten gazel okuyanlardan... “Türkiyeli Çerkes
Çemberi”ni kıramamışlardan.
Daha ilginci benim hiç aklıma gelmeyen “geri dönüşün” sevgili
dostlarımca (!) bana yakıştırılması... Belki de “bize katılsın
sesi kesilsin” dileği...

Bu kez, anımsayamadığım mutlu bir olay için kültür sarayının
fuayesindeyiz. Olay daha yeni ve eşim Ankara, ben Mıyekhuape’deyim.
Sevilcik (Yediç) heyecan, üzüntü endişe yüklü bir yüzle koşuyor
yanıma. Sevilcik bugün mutlu bir anneanne. Ama bizim Ankara
yıllarımızdan hala Sevilcik’imiz. Evet Ankara’dan henüz dönmüş
olan Sevilcik, yüzü gibi heyecan, üzüntü ve endişe yüklü bir sesle
“Necdet abi Türkiye’ye dönecekmişsin... Türkiye’ye döneceğin
konuşuluyor Ankara’da, doğru mu?” diye sormuştu. Çok şaşırmamıi,
sıkça rastladığım gerçek dışı yakıştırmalardan biri diye
düşünmüştüm. Soruyu da “Sevilciğim, benim Mıyekhuape’deki her
yılım için, böyle düşünenlerden iki kişi anavatana dönüş yapsın
desem, ‘varız’ diyebilirler mi, nedersin?” bir soru ile
yanıtlamıştım.
Peki, her konuda beni bu denli destekleyen, çocuklarından uzakta
kalma pahasına, büyük olasılıkla de sağlığı pahasına beni, eşini
destekleyen eşimin ağlamasına, üzülmesine, gözyaşlarımı
tutamayacak kadar neden mi sevindim?
Bu yazı da Ankara’da geçirmişti eşim. Nisan ortalarında dönmüştük
Mıyekhuape’ye. Yaşamımız yavaş yavaş rutinine giriyordu. Ve bir
akşam üzeri eşimin kendi haline derinden üzülmesi ve kendi haline
hıçkırarak ağlaması.
Hastalıktan sonra eşimin çok şükür fiziki olarak bir şeyi
kalmamıştı. Böylesi hastalıklardan sonra beklenen el ve ayaklar,
kollar ve bacaklarda güç kaybı, aksama ayağını sürüme yoktu. Yüz
çizgileri bozulmamıştı. Ancak hastalık sol tarafı vurduğu ve
konuşma merkezi de sol tarafta olduğu için okuma yazması
kaybolmuş, herşeyleri mantık çerçevesinde düşünebilmesine, birçok
şeyi anımsamasına karşın bunları söyleyemez hale gelmişti. Okumayı
seven, eğittiği çocuklara okumayı sevdirebilen, onlara kitaba para
verebilme alışkanlığı kazandırabilen bir öğretmen emeklisi için
çok kolay katlanılır bir durum olmasa gerek hastalığın bu
kalıntısı da.
Benim için de hiç kolay değil, ulusal konular dahil yaşam
mücadelesinin her adımında her konuyu tartışabildiğim, görüşlerini
aldığım eşimle yıllardır özlü bir konuşma yapamamak. Olayları
tartışamamak, gelişmelere birlikte sevinememek... Birlikte
tiyatroya konserlere gidememek. Çok gerektiği durumlarda bile eve
yatılı konuk alamamak... Aile gezmelerini programdan neredeyse
hepten çıkartmak... Ve daha iyiye gittiğinin belirtisi üzüntüsüne,
ağlamasına sevindiğimi anlatamamak...
Kimileyin ne kadar da hızlı düşünüyor insan. Geçenlerde bir haber
okumuştum, yeni bulunan bir parçacığın hızının ışık hızından da
büyük olduğunu kanıtlamışlardı bilim insanları.... Öyle sanıyorum
ki düşüncenin hızı kimi anlarda bu parçacıktan da büyük olsa
gerek. Öyle ya haline ağlayan eşim gözyaşlarımı görse benim de
haline ağladığımı sanmaz mı. Bu da durumunun ağlanacak kadar vahim
olduğunu onaylamak anlamına gelmez mi Böyle anlaması depresiyonunu
büyütmez mi? Bu iki damla gözyaşının nedeninin, kendisinin
iyileşiyor olduğundan duyduğum sevinç olduğunu anlatmak mümkün
mü?...
Kim bilir belki bir gün bu mutluluğumuzu paylaşır, sevinç
gözyaşları döker, hıçkırark ağlarız birlikte...
Bir gün... Belki... Neden olmasın... |
|
. |
|
. |
|
.
|
|
 |