|
Özlem… İçinde huzurla
uyunmak üzere evde tutulan ancak aylardır kabuslara,
nefes darlıklarına ve nadiren dalınan kuş hafifliğindeki
uykuların arasında ürküten çığlıklarla uyanışlara şahit
yatağın etrafındaki duvarlara kazınan göz izlerini derin
yarıklara dönüştüren…
Özlem… Bir tek fotoğraf aratan insana… Saatlerce ve
orada olmadığını bile bile… Sadece aratan, bulunamayacak
da olsa…”
Kalemi kağıdın üzerine sertçe atıp ayağa kalktı.
Dokunduğu her şey yanıyordu, farkındaydı. Dudaklarının
kenarına hapsolan o her zamanki gülümseyişi dondurup
baktı aynaya. Saçları bugün daha beyazdı; dünden daha,
önceki günden daha ve önceki günden…
Kırpılmıştı umutları.
En hassas yerlerinden bıçaklanmışlardı.
Göz kararı dilimledi ekmeği, sekiz dilim.
Ne güzel sayıdır sekiz; yediden çok, altıdan az.
Ve hayalleri…
Yarından çok, dünden az…
Ağlak kadınları sevmezdi. Ağlamak ona sevimsiz gelmişti
her daim. Arkadaş arasında moda olduğu üzere ve
genellikle öylesine, sohbet açmak maksadıyla
sorulduğunda hep cevapsız bırakmıştı “En son ne zaman
ağladın?” sorusunu. Ağlak kadınlarla beraber mızmız
bebekleri ve çığırtkan bir sesle konuşan orta yaşlı
şişman kadınları, hatta her şeye karışan yaşlı
erkeklerle, otobüste-metroda-doğalgaz kuyruğunda ve
hatta yolda yürürken adres sorduktan sonra dahi
birdenbire samimi oluveren ve bunu yaparken de her şeyi
ama her şeyi, annesinin memleketinden babasının yaptığı
işe kadar her şeyi bir anda yüzsüz ve fütursuzca
soruveren “teyze”leri de sevmezdi…
O aslıda haber beklerken birinden ya da birini delirmek
üzere olana kadar yani delirecek kadar yani delirme
sınırına gelene ve hatta delirdiğini zannedene kadar…
Özlerken…
Kendini de sevmezdi.
Ağlarken…
Yağmur vardı. Su.
“Gecenin süsü kokuyken gençtir insan.” Diye düşündü.
“Gecenin süsü henüz çam kokusuyken gençtir. Koku yerini
televizyon gürültüsüne bıraktığında, yaşlanmaya
başlamıştır ama.”
Sokağı kokladı pencereden uzanıp. Çam kokuyordu hava.
“Bir fotoğraf, bulmalıyım. Saklamışımdır, muhakkak. Bir
tane olsun. Gözleri… Gözleri… Bir tane. Olmalı! Ya da
ölmeliyim!”
“Ah kirpiklerindeki gece…”
“Ah çam kokusu…”
“İki kere iki dörtse ve kuytuysa her zamanki kadar ya da
‘en azından her zamanki kadar’ Eminönü sahilinin Galata
Köprüsü’ne çıkan ve elinde kitapla… İşte o köşe… “
“Ben ölmem daha. Ben ölmem dalgalarında umut varsa
vapurun yorgun ve telaşsız yanaştığı iskelenin yosunlu
sularının… Ben ölmem martılar gümüş renkliyse ve baharda
erguvanlar açıyorsa hala…”
Bir kedi sesi duydu çimleri biçilmemiş minicik bahçedeki
çalıların dibinde. İki kedi, üç kedi. Yavru. Ve bir
anne. Hepsi sarı, hepsi aç. Hepsi sırılsıklam.
Su.
Su.
Tüm aldatılmışlıklarını alıp gitmesini istediği… Su,
içinde yattığı her dem.
“Bir fotoğraf.
Olmalı…” |