MENÜ





 

.

.

ARAMAK

Münteha Jan Gülsu

.

.

“Özlem… Yıkılmaz denilen en güçlü insanı dahi, içi yakıcı bir yıldırım darbesiyle boşaltılmış, kurt artığı yaşlı bir ağaç gövdesi haline dönüştüren… ....

. . . . . . . . .

Özlem… İçinde huzurla uyunmak üzere evde tutulan ancak aylardır kabuslara, nefes darlıklarına ve nadiren dalınan kuş hafifliğindeki uykuların arasında ürküten çığlıklarla uyanışlara şahit yatağın etrafındaki duvarlara kazınan göz izlerini derin yarıklara dönüştüren…

Özlem… Bir tek fotoğraf aratan insana… Saatlerce ve orada olmadığını bile bile… Sadece aratan, bulunamayacak da olsa…”

Kalemi kağıdın üzerine sertçe atıp ayağa kalktı. Dokunduğu her şey yanıyordu, farkındaydı. Dudaklarının kenarına hapsolan o her zamanki gülümseyişi dondurup baktı aynaya. Saçları bugün daha beyazdı; dünden daha, önceki günden daha ve önceki günden…

Kırpılmıştı umutları.
En hassas yerlerinden bıçaklanmışlardı.
Göz kararı dilimledi ekmeği, sekiz dilim.
Ne güzel sayıdır sekiz; yediden çok, altıdan az.
Ve hayalleri…
Yarından çok, dünden az…

Ağlak kadınları sevmezdi. Ağlamak ona sevimsiz gelmişti her daim. Arkadaş arasında moda olduğu üzere ve genellikle öylesine, sohbet açmak maksadıyla sorulduğunda hep cevapsız bırakmıştı “En son ne zaman ağladın?” sorusunu. Ağlak kadınlarla beraber mızmız bebekleri ve çığırtkan bir sesle konuşan orta yaşlı şişman kadınları, hatta her şeye karışan yaşlı erkeklerle, otobüste-metroda-doğalgaz kuyruğunda ve hatta yolda yürürken adres sorduktan sonra dahi birdenbire samimi oluveren ve bunu yaparken de her şeyi ama her şeyi, annesinin memleketinden babasının yaptığı işe kadar her şeyi bir anda yüzsüz ve fütursuzca soruveren “teyze”leri de sevmezdi…

O aslıda haber beklerken birinden ya da birini delirmek üzere olana kadar yani delirecek kadar yani delirme sınırına gelene ve hatta delirdiğini zannedene kadar… Özlerken…
Kendini de sevmezdi.
Ağlarken…

Yağmur vardı. Su.
“Gecenin süsü kokuyken gençtir insan.” Diye düşündü. “Gecenin süsü henüz çam kokusuyken gençtir. Koku yerini televizyon gürültüsüne bıraktığında, yaşlanmaya başlamıştır ama.”
Sokağı kokladı pencereden uzanıp. Çam kokuyordu hava.

“Bir fotoğraf, bulmalıyım. Saklamışımdır, muhakkak. Bir tane olsun. Gözleri… Gözleri… Bir tane. Olmalı! Ya da ölmeliyim!”
“Ah kirpiklerindeki gece…”
“Ah çam kokusu…”
“İki kere iki dörtse ve kuytuysa her zamanki kadar ya da ‘en azından her zamanki kadar’ Eminönü sahilinin Galata Köprüsü’ne çıkan ve elinde kitapla… İşte o köşe… “
“Ben ölmem daha. Ben ölmem dalgalarında umut varsa vapurun yorgun ve telaşsız yanaştığı iskelenin yosunlu sularının… Ben ölmem martılar gümüş renkliyse ve baharda erguvanlar açıyorsa hala…”
Bir kedi sesi duydu çimleri biçilmemiş minicik bahçedeki çalıların dibinde. İki kedi, üç kedi. Yavru. Ve bir anne. Hepsi sarı, hepsi aç. Hepsi sırılsıklam.
Su.
Su.
Tüm aldatılmışlıklarını alıp gitmesini istediği… Su, içinde yattığı her dem.

“Bir fotoğraf.
Olmalı…”

.

.

.