...................
ULUS

Joseph Stalin
Çeviri: Muzaffer Ardos
MARKSİZM ve ULUSAL SORUN (1) (1913)
Sol Yayınları 1977

                         
...................
...................

RUSYA'DA karşı-devrim dönemi yalnızca "yıldırım ve gökgürültüsü"nü değil, hareket karşısında düş kırıklığını, ortak güçlere inançsızlığı da getirdi. Önceleri "parlak bir geleceğe" inanılmıştı ve insanlar, milliyetlerinden bağımsız olarak, birlikte savaşıyorlardı: Her şeyden önce ortak sorunlar! Daha sonra içe bir kuşku girdi ve insanlar, herkes kendi ulusal yuvasına dönmek üzere, birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Kimse kendinden başka kimseye güvenmesin! Her şeyden önce "ulusal sorun"! Aynı zamanda ülkede iktisadi yaşamın ciddi bir düzenlenmesi görülüyordu. 1905 yılı ülke için yitirilmiş bir yıl olmamıştı: Kırdaki serflik (*) rejimi kalıntıları bir darbe daha yemişti. Kıtlıkların ardından gelen bir dizi iyi hasat ve onu izleyen sınai gelişme, kapitalizmi ilerletti. Kırdaki farklılaşma ve kentlerin büyümesi, ticaret ve ulaştırma yollarının gelişmesi, ileriye doğru büyük bir adım attırdılar. Bu, özellikle çevre-bölgeler (periphe-rie) için doğrudur. Ne var ki, bu, Rusya'yı oluşturan milliyetlerin iktisadi bakımdan sağlamlaşma sürecini hızlandırmaktan geri kalamazdı. Bu milliyetler harekete geçeceklerdi...

Bu dönemde kurulan "anayasal rejim"de, milliyetlerin uyanışı doğrultusunda  etkili oluyordu. Gazetelerin ve genel olarak yazının gelişmesi, basının ve kültür kuruluşlarının belirli bir özgürlüğü, halk tiyatrolarının gelişmesi vb. kuşkusuz, "ulusal duyguların pekişmesine katkıda bulunmuşlardır. Seçim kampanyası ve siyasal gruplar ile birlikte Duma, ulusları canlandırmak için yeni olanaklar, onların harekete geçmesi için yeni ve geniş bir alan açmıştı.

Yukarıdan gelen kavgacı milliyetçilik dalgası, kendi "özgürlük aşkı" adına çevreden öcünü alan "iktidar sahiplerimden gelen tüm bir baskılar dizisi, aşağıdan yükselen ve bazen kaba bir şovenizme dönüşen bir milliyetçilik karşı-dalgasına yol açtı. Yahudiler arasında Siyonizm'in (2) güçlenmesi, Polonya'da artan şovenizm, Tatarlar arasındaki Panislamizm, (3) Ermeniler, Gürcüler, Ukraynalılar arasında milliyetçiliğin pekişmesi, ortalama adamın genel Yahudi düşmanlığı (anti-sernitisme) eğilimi, bütün bunlar, herkesin bildiği olgulardır.

İşçi yığınlarını sürükleme tehlikesi gösteren milliyetçilik dalgası, durmadan güçlenerek, yükseliyordu ve kurtuluş hareketi ne kadar güçten düşüyorduysa, milliyetçilik çiçekleri de öylesine açıyordu.

Bu güç zamanda, sosyal-demokrasiye büyük bir görev düşüyordu: Milliyetçiliğe saldırmak, yığınları genel "salgın"dan korumak. Çünkü bunu, milliyetçiliğin karşısına enternasyonalizmin denenmiş silahını, sınıflar savaşımının birlik ve bölünemezliğini çıkartarak, sosyal-demokrasi ve yalnızca sosyal-demokrasi yapabilirdi ve milliyetçilik dalgası ne kadar yükselirse, sosyal-demokrasinin sesi de, Rusya'nın tüm milliyetleri proleterlerinin kardeşliği ve birliği yararına, o kadar olmalıydı. Bu durumda, milliyetçi hareketle doğrudan çatışan çevre-bölge sosyal-demokratları, özel bir sarsılmazlık örneği göstermeliydiler.

Oysa, bütün sosyal-demokratlar ve her şeyden önce de çevre-bölge sosyal-demokratları, bu görev düzeyinde görünmediler. Daha önce ortak görevleri vurgulayan Bund, (4) şimdi ön plana salt milliyetçi ve nitelik taşıyan kendi özel ereklerini koymaya başlamıştı: Bund, kendi seçim kampanyasında, "cumartesi tatili" ve "Yidiş dilinin tanınması"nı, (5) savaşım istemi olarak açıklamaya kadar gitmişti. (6) Bund, Kafkasya'dan izlendi; daha önce, öbür Kafkas sosyal-demokratları ile birlikte, "ulusal-kültürel özerklik"i yadsıyan Kafkas sosyal-demokratlarının bir kesimi, şimdi bunu günün istemi durumuna getirdiler. (7) Milliyetçi dalgalanmaları diplomatik bir dille onaylayan likidatörler (**) konferansından (8) söz bile etmiyoruz. (9)

Öyleyse bundan, Rus sosyal-demokrasisinin ulusal sorun üzerindeki görüşlerinin, henüz tüm sosyal-demokratlar için açık olmadıkları sonucu çıkar.

Ulusal sorunun bütün yönleri ile ciddi bir incelenmesinin zorunlu olduğu açıktır. Tutarlı sosyal-demokratların, nerden gelirse gelsin, ulusalcı sisi dağıtmak için eşgüdümlü ve yorulmaz bir çaba göstermeleri gerek.



I . ULUS


Ulus Nedir?

Ulus, her şeyden önce, bir topluluk, belirli bir bireyler topluluğudur. Bu topluluk, ne ırk topluluğudur, ne de aşiret topluluğu. Bugünkü İtalyan ulusu, Romalılardan, Cermenlerden, Etrüsklerden, Yunanlılardan, Araplardan vb. oluşmuştur. Fransız ulusu, Galyalılardan, Romalılardan, Brötonlardan, Cermenlerden vb. kurulmuştur. Çeşitli ırk ve aşiretlerden insanlarla uluslar biçiminde oluşmuş İngilizler. Almanlar ve başkaları için de aynı şey söylenebilir.

Demek ki, ulus bir ırk ya da aşiret topluluğu değil ama tarihsel olarak oluşmuş bir insanlar topluluğudur.

Öte yandan, tarihsel olarak oluşmuş, çeşitli aşiret ve ırklardan oluşmuş olmalarına karşın, Keyhüsrev ya da İsken­der'in büyük devletlerinin ulus olarak adlandırılmayacaklar da kuşkusuzdur. Bunlar ulus değil ama şu ya da bu fatihin başarı ya da başarısızlıklarına göre birleşip ayrılan, raslantısal ve kendi aralarında pek bağlı olmayan gruplar topluluğuydular.

Demek ki, ulus raslantısal ve geçici bir topluluk değil, kararlı bir insanlar topluluğudur.

Ne var ki, her kararlı topluluk, ulusu oluşturmaz. Avusturya ve Rusya da kararlı topluluklardır, gene de kimse onları ulus olarak adlandırmaz. Ulusal topluluğu, devlet topluluğundan ne ayırır? Öteki şeyler yanında, ulusal topluluğun, ortak bir dil olmaksızın düşünülemeyeceği olgusu ayınr; oysa devlet için ortak bir dil zorunlu değildir. Avusturya’daki Çek ve Rusya'daki Polonya ulusları, her birinin ortak bir dili olmaksızın varolamazlardı; gene de Rusya ve Avusturya içindeki bir dizi dillerin varlığı, bu devletlerin birliğini engellemez. Burada elbette konuşulan, halk dilleri söz konusudur, yoksa yönetimlerin resmi dilleri değil.

Demek ki, dil birliği, ulusun ayına özelliklerinden biridir.

Bu, elbette çeşitli ulusların her zaman ve her yerde ayrı diller konuştukları ya da aynı dili konuşan insanların zorunlu olarak bir tek ulus oluşturdukları anlamına gelmez. Her ulus için ortak bir dil ama çeşitli uluslar için zorunlu olarak ayrı diller değil! Aynı zamanda birkaç dili birden konuşan ulus olmaz ama bu, aynı dili konuşan iki ulus olamaz anlamına da gelmez! İngilizler ile Kuzey Amerikalılar aynı dili konuşurlar ama gene de aynı bir ulusu oluşturmazlar. Norveçliler ve Danimarkalılar, İngilizler ve İrlandalılar için de aynı şey söylenebilir.

Ancak; örneğin İngilizler ile Kuzey Amerikalılar, ortak dillerine karşın, neden tek bir ulus oluşturmazlar?

Her şeyden önce yan yana değil, birbirinden ayrı topraklar üzerinde yaşadıkları için. Bir ulus, ancak sürekli ve düzenli ilişkiler sonucu, insanların, kuşaktan kuşağa ortak yaşamı sonucu oluşur. Ne var ki, ortak bir toprak olmadıkça, uzun bir ortaklaşa yaşam olanaksızdır. İngilizler ile Amerikalılar, vaktiyle bir tek toprak üzerinde, İngiltere'de yaşıyor ve tek bir ulus oluşturuyorlardı. Sonra, İngilizlerin bir bölümü, İngiltere'den, yeni bir toprağa, Amerika'ya doğru göçtü ve orada, bu yeni toprak üzerinde, zamanla, yeni bir ulus; Kuzey Amerikan ulusunu oluşturdu. Toprakların ayrılığı, birbirinden ayrı ulusların oluşmasına yol açtı.

Demek ki, toprak birliği, ulusun ayırıcı özelliklerinden biridir.

Ancak hepsi bu değil. Toprak birliği henüz kendi başına bir ulus oluşturmaz. Bunun için, ayrıca, ulusun çeşitli bölümlerini tek bir bütün biçiminde kaynaştıran içsel bir iktisadi bağın olması da gerekir. İngiltere ile Kuzey Amerika arasında böyle bir bağ yoktur ve bundan ötürü bunlar iki ayrı ulus oluştururlar ama Kuzey Amerikalılar da, eğer Kuzey Amerika'nın çeşitli noktalan, aralarındaki işbölümü, ulaştırma yollarının gelişmesi vb. sayesinde, kendi aralarında tek bir iktisadi bütün biçiminde birleşmiş olmasalardı, ulus olarak adlandırılamazlardı.

Örneğin, Gürcüleri alalım. Reform öncesi Gürcüleri (10) ortak bir toprak üzerinde yaşıyor ve tek bir dil konuşuyorlardı ama gene de, sözcüğün tam anlamıyla söylemek gerekirse, tek bir ulus oluşturmuyorlardı; çünkü, birbirinden kopuk bir dizi prenslikler biçiminde bölünmüş bulunduklarından, ortak bir iktisadi yaşam sürdüremiyorlar, yüzyıllar boyunca birbirleri ile savaşıyorlar, İranlılar ile Türkleri birbirine karşı kışkırtarak, birbirlerini yıkıma uğratıyorlardı. Bazen talihli bir Çar’ın gerçekleştirme başarısı gösterdiği prensliklerin geçici ve raslantısal birleşmesi de en iyi durumda, prenslerin kaprisleri ve köylülerin kayıtsızlığı yüzünden hızla başarısızlığa uğramak üzere, ancak yüzeysel yönetim alanını kapsıyordu. Ayrıca, Gürcistan'ın iktisadi parçalanmışlığı karşısında, başka türlü de olamazdı.

Gürcistan, ulus olarak ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında serfliğin sonu ve ülkenin iktisadi yaşamının ilerlemesi, ulaştırma yollarının gelişmesi ve kapitalizmin doğuşu, Gürcistan'ın çeşitli bölgeleri arasında işbölümü kurduğu ve prenslikleri tek bir bütün içinde birleştirmek üzere, onların iktisadi yalıtıklığını kesin olarak sarstığı zaman ortaya çıktı.

Feodalizm aşamasını aşmış ve ülkelerinde kapitalizmi geliştirmiş bulunan öbür uluslar için de aynı şey söylenebilir.

Demek ki, iktisadi yaşam birliği, iktisadi birlik, ulusun ayırıcı özelliklerinden biridir ama hepsi bu değil. Söylemiş bulunanlar dışında, ulus olarak birleşmiş insanların psikolojisinin özelliklerini de göz önünde tutmak gerekir. Uluslar birbirlerinden yalnızca yaşam koşulları bakımından değil, kendim ulusal kültürün özelliklerinde dile getiren zihniyetleri bakımından da ayrılırlar. Eğer tek bir dili konuştukları halde, İngiltere, Kuzey Amerika ve İrlanda, gene de üç ayrı ulus oluşturuyorlarsa, bunda, birbirinden farklı yaşam koşullan sonucu, bu ülkelerde kuşaktan kuşağa meydana gelmiş bulunan, o özgün ruhsal biçimleniş, oldukça önemli bir rol oynamıştır.

Elbette, ruhsal biçimlenişin kendisi ya da başka biçimde adlandırıldığı gibi, "ulusal karakter", gözlemci için kavranılamaz bir şey olarak görünür ama bu biçimleniş, kendini ulusa özgü kültürün özgünlüğünde dile getirdiğine göre, kavranılabilir ve bilmezlikten gelinemez. "Ulusal karakter"in değişmemek üzere saptanmış bir şey olmadığını, yaşam koşulları ile birlikte değiştiğini söylemek gereksiz; ama her belirli anda varolduğuna göre, ulusun çehresi üzerinde izini bırakır.

Demek ki, kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği, ulusun ayına özelliklerinden biridir.

Böylece, ulusu belirleyen tüm niteliklerin sözünü etmiş bulunuyoruz.

Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir ve ulusun, her tarihsel göründüğü gibi, değişim yasasına uyduğu, kendi tarihine, bir başlangıç ve bir sona sahip bulunduğu kendiliğinden anlaşılır. Sözü edilen göstergelerden hiç birinin, tek basma alındığında, ulusu belirlemeye yetmediğini belirtmek gerekir.

Dahası: bu göstergelerden bir tekinin bile yokluğu, ulusun ulus olmaktan çıkması için yeter. Eğer iktisadi bakımdan ayrılmışlarsa, eğer başka başka topraklar üzerinde yaşıyorlarsa, eğer ayrı dilleri konuşuyorlarsa vb. gene de tek bir ulus oluşturduklarını söyleyememekle birlikte, ortak bir "ulusal karakter"e sahip bulunan insanlar düşünülebilir. Örneğin, bizce tek bir ulus oluşturmayan Rus, Galiçya, Amerikan, Gürcü Yahudileri, Kafkas dağlarındaki Yahudiler, işte böyledirler.

Eğer dil ve "ulusal karakter" birliği yoksa, iktisadi yaşamları ve toprakları bir olan ama gene de bir ulus oluşturmayan insanlar düşünülebilir. Örneğin, Baluk ülkelerindeki Almanlar ve Letonlar gibi.

Son olarak, Norveçliler ve Danimarkalılar, öbür göstergelerin yokluğu göz önüne alınırsa, bu yüzden tek bir ulus oluşturmaksızın, tek bir dil konuşurlar.

Bize; ulusu, ancak ve ancak, topluca alınmış tüm göstergelerin bir araya gelmesi verebilir.

"Ulusal karakter"in ulusun niteliklerinden biri değil, bir tek temel nitelik olduğu ve tüm öbür niteliklerin, açık olarak söylemek gerekirse, ulusun nitelikleri değil, onun gelişme koşulları olduğu düşünülebilir. Örneğin, Avusturya'daki ünlü sosyal-demokrat ulusal sorun teorisyenleri, R.Springer ve özellikle O. Bauer tarafından bu görüş paylaşılır.

Bunların ulus teorilerini inceleyelim.

Springer'e göre, "ulus, bir ve aynı biçimde düşünen ve aynı biçimde konuşan insanlar birliği ... toprağa bağlı olmayan bir çağdaş insanlar grubunun kültürel topluluğudur (11) (İtalikler be­nim. J.S.).

Demek ki; ulus, aralarında ne kadar ayrılmış olurlarsa olsunlar ve nerede yaşarlarsa yaşasınlar, aynı biçimde düşünen ve aynı biçimde konuşan insanlar "biriliği"dir.

Bauer daha da ileri gider: 'Toplum nedir" diye sorar. "İnsanları ulus olarak birleştiren dil birliği midir? Ancak, İngilizler ile İrlandalılar... gene de tek bir halk oluşturmaksızın, tek bir dil konuşurlar. Yahudilerin ortak bir dili yoktur ve gene de bir ulus oluştururlar." (12)

Peki, ulus nedir?

"Ulus karaktere ilişkin bir topluluktur." (13)

Peki karakter, yani bu durumda ulusal karakter nedir?

Ulusal karakter demek "bir milliyetten insanları bir başka milliyetten insanlardan ayırdeden nitelikler toplamı, bir ulusu öbüründen ayırdeden bir maddi ve manevi özellikler bütünü" (14) demektir.

Kuşkusuz, ulusal hareketin gökten düşmediğini Bauer de bilir, bu yüzden şöyle ekler: "İnsanların karakteri, yazgılarından başka hiç bir şey tarafından belirlenmez", (...) "ulus bir yazgı birliğinden başka bir şey değildir", bu yazgı birliği de, "insanların, içlerinde, kendi yaşama araçlarını ürettikleri ve kendi emek ürünlerini üleştirdikleri koşullar" tarafından belirlenmiştir. (15)

Böylece, buradan, Bauer'in dediğine göre, ulusun en "eksiksiz" tanımına varmış bulunuyoruz.

"Ulus, yazgı birliği alanında, bir karakter birliği içinde birleşmiş tüm insanlar topluluğudur." (16)

Demek ki, ulus, toprak, dil ve iktisadi yaşam birliği ile zorunlu bağlılık dışında alınmış, yazgı birliği alanında ulusal karakter topluluğudur.

Ancak, bu durumda, ulustan ne kalır? İktisadi bakımdan birbirlerinden ayrılmış, başka başka topraklar üzerinde yaşayan ve kuşaktan kuşağa ayrı ayrı dilleri konuşan insanlar arasında hangi ulusal topluluktan söz edilebilir?

Bauer, "ortak dilleri olmadığı" (17) halde, Yahudilerden bir ulus olarak söz eder ama örneğin birbirlerinden adamakıllı kopmuş, başka başka topraklar üzerinde yaşayan ve ayrı ayrı diller konuşan Gürcü, Dağıstan, Rus ya da Amerikan Yahudileri arasında, hangi "yazgı birliği"nden, hangi ulusal birlikten söz edebilir? Söz konusu Yahudiler, kuşkusuz, Gürcüler, Dağıstanlılar, Ruslar ve Amerikalılarla birlikte, bu halkların her biri ile ortak bir kültürel atmosfer içinde, ortak bir iktisadi ve siyasal yaşam yaşarlar; bu da onların ulusal karakterleri üzerinde bir iz bırakmaktan geri kalamaz ve eğer onlara ortak bir şey kalmışsa, bu da, din, ortak köken ve ulusal karakterin bazı kalıntılarıdır.

Bunlar yadsınamaz ama kemikleşmiş dinsel ayinler ile yitip giden ruhbilime ilişkin kalıntıların, sözü geçen Yahudilerin "yazgı’'sı üzerinde, onları çevreleyen canlı toplumsal, iktisadi ve kültürel çevreden daha güçlü bir biçimde etkili oldukları ciddi olarak nasıl ileri sürülebilir? Oysa, genel olarak Yahudilerden tek bir ulus olarak, işte ancak bu varsayıma dayanarak söz edilebilir. O zaman Bauer'in ulusunu, tinselcilerin (spiritualiste) gizemli ve kendi kendine yeten "ulusal ruh"undan ne ayırır?

Bauer, ulusun "ayırıcı özelliği" (ulusal karakter) ile onun yaşam "koşulları" arasında, bunları birbirinden ayırarak, aşılmaz bir sınır çizer ama ulusal karakter, eğer yaşam koşullarının yansıması değilse, eğer çevreden edinilen izlenimlerin bir yoğunlaşması değilse nedir? Onu yalıtarak ve kendisini oluşturan alandan ayırarak, yalnızca ulusal karakterle nasıl yetinilebilir?

Sonra, 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında, Kuzey Amerika henüz 'Yeni-İngiltere" olarak adlandırılırken, İngiliz ulusunu Kuzey Amerikan ulusundan ne ayırıyordu?

Elbette ulusal nitelik değil: Çünkü Kuzey Amerikalılar İngiltere’den gelmişlerdi; onlar, kendileri ile birlikte, Amerika'ya İngiliz dilinden başka, her ne kadar yeni koşulların etkisi altında onlarda özel bir karakter oluşmaya başlamışsa da, elbette o kadar çabuk vazgeçemedikleri İngiliz ulusal karakterini de getirmişlerdi. Gene de, az çok büyük bir karakter ortaklığına karşın, onlar, daha o zamandan, İngiltere’den ayrı bir ulus oluşturuyorlardı! Ulus olarak "Yeni-İngiltere”nin, ulus olarak İngiltere’den, o zaman özel ulusal karakteri bakımından değil ya da ulusal karakterden çok İngiltere’den ayrı olan çevre bakımından, yaşam koşulları bakımından ayrıldığı ortadadır. Böylece, gerçekte ulusun bir tek ayırıcı özelliği olmadığı açıktır. Ancak ve ancak uluslar karşılaştırıldığı zaman, aralarından bazen birinin (ulusal karakter), bazen öbürünün (dil), bazen  bir üçüncüsünün (toprak, iktisadi koşullar) daha belirgin bir biçimde göründüğü bir nitelikler toplamı var. Ulus, birlikte alınmış tüm niteliklerin bir bileşimidir.

Bauer'in; ulusu, ulusal karakter ile özdeşleştiren görüşü, ulusu topraktan ayırır ve onu kendi kendine yeten, bir tür görünmez bir güç durumuna getirir. Bunun sonucu, bu, artık canlı ve etkin bir ulus değil ama gizemli, kavranmaz ve mezar-ötesi bir şeydir. Çünkü, yineliyorum, örneğin Gürcü, Dağıstanlı, Rus, Amerikan ve başka uluslar Yahudileri tarafından oluşturulmuş, üyeleri birbirini anlamayan (çeşitli diller konuşan), yeryüzünün ayrı ayrı yerlerinde yaşayan, birbirini hiç görmeyecek, ne barış, ne de savaş zamanı, hiç bir zaman birlikte davranmayacak olan o Yahudi ulusu ne menem bir şeydir? Hayır, sosyal-demokrasi, kendi ulusal programını, böyle yalnızca kağıt üzerinde varolan "uluslar" için saptamaz. Sosyal-demokrasi; ancak ve ancak, davranan, hareket eden ve bu nedenle de, başka ulusları kendisini hesaba katmaya zorlayan gerçek ulusları göz önünde tutabilir.

Bauer, açıkça, tarihsel bir kategori olan ulus'u, etnografik bir kategori olan aşiret ile karıştırıyor.

Ayrıca, görünüşe göre; Bauer de, konumunun güçsüzlüğünü sezmektedir. Kitabının başında, Yahudileri korkusuzca bir ulus olarak ilan eden Bauer,i (18) kitabının sonunda, "kapitalist toplumun genel olarak, onların (Yahudilerin) kendilerini ulus olarak korumalarına olanak vermediğini" (19) söyleyerek kendini düzeltir ve onları öbür ulusların özümlediğini kabul eder. Bunun nedeni, anlaşıldığına göre, "Yahudilerin, sınırları belirli bir yerleşme bölgelerinin olmayışı"dır. (20) Oysa böyle bir bölge, örneğin, Bauer'e göre, kendilerini ulus olarak koruyacak olan Çeklerde vardır. Uzun sözün kısası, bunun nedeni, toprak yokluğundadır.

Böyle düşünürken, Bauer, ulusal özerkliğin, Yahudi işçilerin istemi olamayacağını tanıtlamak istiyordu (21) ama bunu yapmakla, farkında olmaksızın, ulusun niteliklerinden biri olarak toprak birliğini yadsıyan kendi öz teorisini yıkmış bulunuyor.

Ancak; Bauer, daha ileri gider. Kitabının başında, gözünü kırpmadan "Yahudilerin ortak dili yoktur ama gene de bir ulus oluşturmaktan geri kalmazlar" der (22) ama daha 130. sayfaya gelir gelmez, gene gözünü kırpmadan: ‘’Ortak bir dil olmaksızın hiç bir ulusun vurulamayacağından kuşku yok" (23) (İtalikler benim, J.S.) diyerek cephe değiştirir.

Bauer; burada, "dilin, insanlar arasındaki ilişkilerin en önemli aracı" (24) olduğunu tanıtlamak istiyordu ama aynı zamanda, istemeksizin, tanıtlamak istemediği bir şeyi de, yani dil-birliğinin önemini yadsıyan kendi teorisinin eksikliğini de tanıtlamış bulunuyor. İdealist iplikten dikilmiş bu teori, kendi kendini işte böyle yalanlar.


Dipnotlar:

(*)
Serflik: Yalnız toprağın sahibine bağlı çalışan, bunun karşılığında yer, yiyecek gibi giderlerinin toprak sahibi tarafından karşılanan sistem. (CC)
(**) Likidatör: Tasfiye etmek

1) 1912 sonuyla 1913 başlarında Viyana’da yazılmış olan "Marksizm ve Ulusal Sorun" ilk kez, 1913'te "K. Stalin" imzasıyla Prosveşçenye no 3 ve 5'te "Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi" başlığı altında yayımlandı. 1914'te "Ulusal Sorun ve Marksizm" başlığı altında Petersburg'da Priboy Yayınlan tarafından Lroşür olarak yayınlanan bu yazı, 1920'de, ulusal azınlıklar halk komi­serliği tarafından Stalin'in ulusal sorun hakkındaki başka yazılarını da içeren bir kitapta yayımlandı. (Devlet Yayınlan, Tula.) Bu son kitabın başında, "Yazarın Notu" başlıklı bir giriş vardır. Aşağıdaki pasaj bu yazıyla ilgili olan kısımdır:"... Yazı, emperyalist savaşın başlamasından 1,5 yıl önce, çarlığın ve büyük toprak sahiplerinin gerici atılımları döneminde Rus sosyal-demokrasisinin saflarındaki ulusal sorunla ilgili ilke tartışmaları dönemini yansıt­maktadır ki, bu dönem, Rusya'da burjuva demokratik devrimin yükseliş dönemidir. O sıralarda iki ulus teorisi ve bundan doğan iki ulusal program çatışmaktaydı: Bundun ve Menşeviklerin desteklediği Avusturya programı ve Bolşeviklerin Rus programı; okur, yazıda bu iki akımın ayına özelliklerini bulacaktır. Sonraki olaylar ve özellikle emperyalist savaş ve Avusturya-Macaristan'ın ayrı ayrı ulusal devletlere bölünmesi, gerçeğin hangi tarafta olduğunu açıkça göstermiştir. Springer'in ve Bauer'in ulusal programlan fiyas­koyla sonuçlandığına göre, tarihin "Avusturya ekolünü" mahkum ettiğinden kuşku duyulmaz. Bundun kendisi de, "kapitalist düzen çerçevesi içinde formülleştirilen kültürel-ulusal özerklik isteminin (yani Avusturyalıların ulusal programının), sosyalist devrim koşullarında anlamını yitirdiğini" kabul etmiştir 0920, XII. Bund Kongresi). Bund, bunu söylemekle, farkında olmadan, Avustur­ya ulusal programının teorik temellerinin doktrin bakımından tutarsızlığını, Avusturya ulus teorisinin doktrin bakımından tutarsızlığını kabul etmektedir."Stalin'in bu yazısı dolayısıyla Lenin, 1913 Şubatının ikinci yansında Gorki'ye şöyle yazıyordu; "Bizim burada üstün bir Gürcümüz var, Avusturyalıların bütün malzemelerini ve diğer malzemeleri topladıktan sonra Prosveşçenye için büyük bir yazı hazırlama işine girişti." Lenin, Sosyal-Demokrat, no 32'de yayınlanan "RSDİP'nin Ulusal Programı" başlıklı yazısında (15 (28) Aralık 1913), söz konusu incelemenin büyük değer taşıdığını belirtmiştir. Ulusal soru­nun bu dönem içinde en ön plana geçmesini sağlayan nedenlere değinirken, Le­nin, şöyle yazıyordu: "Marksist teorik yazında bu durum ve sosyal-demokratların ulusal programının temelleri, son dönemde aydınlığa kavuşturulmuştur (burada başta Stalin'in makalelerini belirtmek gerekir)." (Bkz: V. I. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınlan, Ankara 1978, s. 7-8.) —Ed.
2) Siyonizm, Yahudi küçük ve orta burjuvazi içinde, tüccarlar, za­naatçılar arasında, aydınlar, ticari memurlar, esnaf ve Yahudi işçilerinin en geri katmanları arasında yandaşları olan gerici-milliyetçi siyasal akım. Bu akım, amaç olarak, Filistin'de bir Yahudi burjuva devleti kurmayı benimsemişti. Ve Yahudi İşçi yığınlarını, proletaryanın ortak savaşından tecrit etmeye çalışıyordu. —Ed.
3)
Panislamizm, İslam dininden bütün halkları tek bir bütün içinde topla­mayı amaç edinen (hanlar, mollalar, büyük toprak sahipleri, tüccarlar vb.) Türk, Tatar ve benzeri kavimlerin yukarı katmanlarının siyasal ideolojisi, Panislamizm’e yakın bir ikinci akım, Turancılıktır. Bu akımın amacı bütün Müslüman Türk halkları, Türk iktidarı altında toplamaktır. —Ed.
4)
Bund,  Litvanya, Polonya ve Rusya Yahudi İşçileri Genel Birliği'nin kısa adı- 1897'de Vilna Kongresinde kurulan Bund, daha çok Yahudi za­naatçılar arasında büyük bir faaliyet gösterdi. Bund, RSDİP'nin 1898'dekİ I. Kongresinde bu partiye katıldı. Bu katılış "özerk bir örgüt olarak ve Yahudi pro­letaryasını özellikle ilgilendiren sorunlarda bağımsız kalmak koşuluyla" bir katılıştı. 190] 'e kadar siyasal istemleri arasında Bund, partinin dışında ancak Yahudiler  için medeni haklar  eşitliği istemekteydi. RSDİP'nin 1903'teki II. Kongresinde Bund, kendisinin, Yahudi proletaryasının biricik temsilcisi olarak tanınması ve partide federatif temeller üzerinde bir kuruluş olarak kabul edilmesi yolundaki istemleri reddedilince, partiyi terk etti. 19Q5'te yapılan VI. Kong­resinde Bund, "eğitim vb. gibi bütün kültür sorunlarıyla ilgili görevlerin, devle­rin ve onun yerel ve bölgesel özerk organlarının elinden alınarak, ulusun bütün üyeleri tarafından eşit, doğrudan doğruya, gizli ve evrensel seçim yoluyla ku­rulmuş olan yerel ve merkezi özel kurumlar olarak, ulusun kendisine devri" biçiminde ifade edilen "kültürel-ulusal özerklik" istemini formülleştiriyor. Bund'un RSDlP'yle ikinci birleşmesi, 1906'da IV. Stokholm Kongresinden sonra oldu. Bu kongre. Bundun ulusal programı sorununu incelemedi, onu açık bıraktı. Parti-içi savaşımda Bund, çoğunlukla sağ bir tutumu benimsiyor ve Menşevikleri destekliyordu; 1912'den başlayarak tasfiyecilerle sıkı örgüt teması kurdu. Savaş sırasında (küçük bir enternasyonalist grup dışında) Bund, ulusal savunmadan yana oldu ve Şubat Devriminden sonra da koalisyon hükümetini destekleyerek Bolşeviklere karşı savaştı. 1918 sonlarında Bund'un içinde sol gruplar oluştu. Ve 1919 Mayısında Ukrayna muhaliflerinin "Komünist Bund"unun ilk Kiev Konferansı oldu. Burada, bu örgüt, 1919 Ağustosunda Rus Komünist Partisine kabul edilen "Yahudi Komünist Birliği" (Komfarband) kur­mak üzere "Birleşmiş Yahudi Komünist Partisiyle" tek bir örgüt içinde kaynaştı: Beyaz-Rusya'da 'Yahudi Komünist Partisi" biçiminde örgütlenen Bundun sol-kanadı da 1919 Martında Rus Komünist Partisine katıldı. Ve en sonu, 1921 Martında Minsk Konferansında Bundun geri kalan kısmı da, başında Abramo-viç'İn bulunduğu önemsiz bir kısmını dışta bırakarak, Rus Komünist Partisine katılma kararını resmen aldı. Daha 1920'de, XII. Konferansında, Sovyet ikti­darına karşı muhalefet taktiğinden vazgeçmenin gereğine karar veren Bund, kendi başlıca milliyetçi isteminin, "kültürel-ulusal özerklik" isteminin gereksiz­liğini   resmen   teslim   etmiş   ve   "kapitalist   düzen   çerçevesi   içinde formüllendirilmiş olan kültürel-ulusal özerklik istemi, sosyalist devrim koşullan içinde anlamını yitirmektedir" biçiminde açıklamada bulunmuştur. —£d.
5)
Bkz: Bundun IX. Kongresi Üzerine Rapor.
6)
Bundun IX. Kongresi 1912'de Viyana'da toplandı. Bu kongre, impara­torluk IV. Duma’sının seçimleriyle ilgili sorunları ve tasfiyecilerin Ağustosta Parti Kongresine davetleri (7 nolu nota bakınız) sorunlarını inceledi. Bilindiği gibi Bundcular, bu kongreyi kapamışlardı. Bundun X. Kongresinin kararlan aşırı ölçüde oportünizm ve tasfiyecilik niteliği taşıyordu (cumhuriyet slo­ganından vazgeçilmesi, proletaryanın devrimci görevlerinin terk edilmesi). Bu kongre, Bund'un Menşevik tasfiyecilerle ve Polonya Sosyalist Partisinin "sol-kanadı" ile resmen ilan edilmiş olan birliğini onayladı. —Ed.
7)
Bkz: Ağustos Konferansı Bildirisi.
8)
Söz konusu olan 1912 Ağustosunda Viyana'da toplanan ve Ağustos Konferansı diye adlandırılan tasviyecilerin konferansıdır. Bu konferansın amacı anti-Bolşevik bir blok kurmaktı. Tasfiyeciler konferansında Bund, Letonyalılar ve Kafkasya sosyal-demokratlarının bir kısmı yer aldı. Konferansın baş örgütlendirici ve esin perisi Leon Trotskİ oldu. —Ed.
9)
Bkz: Ağustos Konferansı Bildirisi.
10) Gürcistan'da serfligi kaldıran 1863-1867 reformu söz konusudur. —Ed.

11)
R. Springer'in Ulusal Problem'ine bakınız, s. 43, Obsçestvennaya Polza Yayınlan, 1909.
12)
Bkz: O. Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi, Serp Yayınlan, s. 1-2,1909.
13)
Aynı yapıt, s. 6
14)
Bkz: Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi, s. 2.
15)
Aynı yapıt, s. 24-25.
16)
Aynı yapıt, s. 139.
17)
Aynı yapıt, s. 2.
18)
Bkz: Otto Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi, s. 2.
19)
Aynı yapıt, a 389.
20)
Aynı yapıt, s. 388.
21)
Aynı yapıt, s. 396.
22)
Aynı yapıt, s. 2.
23)
Aynı yapıt, s. 2.
24)
Aynı yapıt s-130.

 

1      2      3      4      5