...................
GÖKTE ÖN KONUŞMA

Yohann Wolfgang von Goethe
Çeviri: Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak
FAUST, İstanbul Kitapevi, 1973

                         
...................
...................

Tanrı, gök sakinleri, sonra Mefisto üç büyük melek öne geçerler.

Rafael:
Güneş, her zamanki gibi kardeş kürelerin yarışan ahengi içinde ses veriyor ve mukadder yolunu gürleyen bir hızla tamamlıyor... Kimse hikmetini anlayamasa da, onu seyretmek meleklere güç veriyor. Kavranılmaz yükseklikteki eserler, ilk günkü gibi görkemli!

Gabriel:
Yeryüzü de bütün güzelliği ile, hızlı, inanılmaz derecede hızlı dönüyor... Cennet aydınlığı ile derin ve korkunç gece karanlığı birbirini izliyor. Deniz, kayaların dibinden geniş akıntılar halinde köpürüyor ve kürelerin edebi hızda hareketiyle, kaya ve deniz beraber sürükleniyor.

Mihael: Ve denizden karaya, karadan denize fırtınalar, birbiriyle yarış ederek, gürlüyor. Ve etraflarında en derin tesirlerden bir zincir meydana getiriyorlar. Gök gürültüsünün önünden şimşek gibi bir saldırış çakıyor. Fakat, Tanrımız, senin elçilerin, gününün sessiz seyrini kutluyorlar.

Üç melek beraber: Kimse hikmetini bilemese de, onu seyretmek meleklere güç veriyor ve senin büyük yüksek eserlerin ilk günkü gibi görkemli duruyor!

Mefisto:
Tanrım, yine bize yaklaşarak halimizi sorduğun ve genellikle beni görmekten memnun olduğun için, kalabalığın içine ben de karıştım. Af et, herkes benimle alay etse de, ben parlak sözler söyleyemem. Şayet gülmeyi unutmamış oldaydın, benim gevezeliğime sen de gülerdin. Güneşlerden ve alemlerden söz açmasını beceremem ben. Yalnız insanların kendilerini nasıl azaba soktuklarını görüyorum. Dünyanın küçük Tanrısı, hep aynı halde. Ve ilk günkü gibi acayip. Eğer ona gök ışığından bir zerre vermemiş olsaydın, bir az daha iyi yaşayacaktı. O, buna ''akıl'' diyor ve onu sadece, her hayvandan daha hayvanca yaşamak için kullanıyor. Yüksek müsaadenizle söyleyeyim, o bana daima uçan ve uçarken titreyen ve çayırların arasına karıştığı zaman o bayat türküsünü tutturan uzun bacaklı Ağustos böceği gibi gelir! Burnunu sokmadığı pislik yok!

Taun:
Bana söyleyecek başka bir şeyin yok mu? Hep şikayete mi gelirsin sen? Dünyada beğendiğin bir şey yok mu?

Mefisto:
Hayır efendim! Orasını, her zamanki gibi, berbat buluyorum, insanlara, kara günlerinde acıyorum. Hatta bu zavallılara eziyet bile edemiyorum.

Tanrı:
Faust'u tanıyor musun?

Mefisto:
Şu doktoru mu?

Tanrı:
Kulumu.

Mefisto:
Gerçek, o size özel bir tarzda hizmet ediyor. Delinin yemesi, içmesi, dünyaca değil. Uzakların özlem ile yanıyor. Deliliğinin yarı yarıya farkında. Gökten en güzel yıldızları ve yerden en yüce zevkleri istiyor. Ve bütün uzaklar ve bütün yakınlar çırpınan kalbini tatmin etmiyor.

Tanrı:
O bana şimdi zihni karışmış bir halde hizmet ediyorsa da, onu yakında aydınlığa ulaştıracağım. Bahçıvan bilir ki, fidan yeşerirse, gelecek yıllar onu çiçek ve meyve bezeyecektir.

Mefisto:
Nesine bahse girersiniz? Onu, usulca kendi yoluma! çekme müsaadesini bana verirseniz, bahsi kaybedersiniz.

Tanrı:
O, dünyada yaşadıkça bu işten men edilmeyeceksin. İnsan araştırıp, çalıştığı müddetçe yanılabilir.

Mefisto:
Bu konuda size teşekkür ederim. Çünkü ölülerle hiç bir zaman severek meşgul olmadım. En çok sevdiğim şey, taze ve dolgun yanaklardır. Cenaze için ben yokum. Benim halim, kedinin fareye karşı tutumu gibidir.

Tanrı:
Öyle olsun! Onu sana bırakıyorum. O ruhu asıl kaynağından çek, yakalayabilirsen, kendi yoluna sürükle. Sonunda iyi bir insanın belirsiz çabalarla doğru yolu bulabileceğini itirafa mecbur kal. Ve karşımda mahcup ol!

Mefisto:
Pek ala! Bu iş uzun sürmez. Tuttuğum bahisten korkmuyorum. Amacıma ulaşırsam, zaferle göğsümün kabarmasına müsaade edersin. Yeğenim, o uğursuz yılan gibi, o da seve seve toz toprak yiyecektir.

Tanrı:
Sen o zaman da karşıma serbestçe çıkabilirsin. Senin gibilerden hiç nefret etmedim. İnkarcı ruhlar içinde beni en az üzen ifrittir, insanın çalışması kolaylıkla gevşeyebilir. O hemen kesin dinlenmez. Onun için ona, arkadaş olarak, uyarıcı ve arzuları teşvik edebilecek ve bir ifrit olarak iş görmek zorunda olan birisini veriyorum.

Ama sizler, gök yüzünün öz evlatları, canlı ve zengin güzelliklerin zevkine varınız. Ebedi olarak tesir eden ve yaşayan bir oluş, sevgi kolları ile sizi kavrıyor. Titrek belirtiler içinde yüzen şeyi daima düşüncenizde canlandırın.


(
Gök kapanır, büyük melekler dağılır.)

Mefisto:
(Yalnız) Ara sıra ihtiyarı görmeyi severim ve onunla bozuşmaktan sakınırım. Büyük Tanrı'nın şeytanla böyle insanca konuşması ne hoş!



TRAGEDİNİN BİRİNCİ BÖLÜMÜ


Gece, yüksek tavanlı dar, gotik bir oda Faust, masasının başındaki iskemlesinde, huzursuz...

Faust: Ah... İşte, felsefeyi, hukuku-tıbbı, ve ne yazık, ilahiyatı da ateşli bir çalışma ile iyice, tahsil ettim. Ama beni zavallı deli, işte yine o'yum ve eskisinden daha akıllı değilim!

Gerçi bana üstat, hatta doktor diyorlar ve on yıl var kil çömezlerimi, burunlarından tutup, yalan yanlış, bir aşağı bir yukarı sürükleyip duruyorum. Ve görüyorum ki hiç bir şeyi bilemiyoruz, işte bu, nerdeyse kalbimi   parçalayacak!

Gerçi, bütün bilgiçlerden, doktorlardan, hocalardan, yazarlardan ve papazlardan daha akıllıyım ve hiç bir çekinceme ve kuşku içimi kemirmiyor, ne cehennemden ne de ifritten korkum var ama buna karşılık, bütün sevinçlerimi yitirmiş bulunuyorum.

Doğru bir bilgi edinebileceğimi, insanları iyileştirecek ve esenliğe ulaştıracak bir şeyler öğretebileceğimi hayal edemiyorum..

Ne param, ne malım ne de dünya onur ve nimetlerinden payım var.

Bir köpek bile böyle yaşayıp durmak istemez.

İşte bunun için, kendimi büyücülüğe verdim ki, ruh gücü ve ağzı ile bazı sırları öğreneyim, soğuk terler dökerek bilmediklerimi saymak zorunda kalmayayım, alemi en içinden tutan kuvveti kavrayayım ve bütün yaratıcı kuvvetleri ve tohumlara göreyim de kelime oyunlarından kurtulayım.

Şu masanın başında nice geceler yolunu uyanık beklediğim dolunay, kitap ve kağıt yığınları üstünden görünen gamla dost, ıstırabıma bu son bakışın olsaydı!

Ah... Dağ tepelerinde, senin sevimli ışığında yürüsem, mağaraların etrafında perilerle uçuşabilsem, çemenler üstünde senin alaca ışığında dolaşabilsem ve bütün bilgi yükünden sıyrılıp senin çiğ'inde yıkanarak sağlığa kavuşabilsem!

Eyvah!... Sevimli gök ışığının bile, renkli camlardan bulanık geçebildiği bir zindanda, bu mel'un karanlık duvar deliğinde miyim hala! Kurtların kemirdiği, tozla kaplı kitap yığınlarının yüksek tavana kadar doldurduğu, solmuş kağıtların çevrelediği bu delik de miyim? Bardaklar, kutular ve dedelerden kalma eski püskü eşya ile tıka basa dolu şu odada mıyım hala! Bu da bir dünya ha! Buna da bir dünya diyorlar ha! Sonra da niçin, kalbin korku ile burkuluyor ve niçin anlaşılmaz bir, acı bütün yaşama hamlelerini kesiyor diye hala soruyorsun? Tanrı insanı canlı tabiat içinde yaşasın diye yarattığı halde seni duman ve kokuşma içinde hayvan iskeletleri ve ölü kemikleri çevreliyor!

Fırla, kaç! Geniş aleme çık! Nostradamus'un kendi eliyle yazdığı şu büyülü kitabın kılavuzluğu sana yetmez mi? Onun sayesinde yıldızların hareketini kavrayacaksın ve tabiat sana hocalık ederse, ruhunun gücü açılacak ruhların birbirine nasıl seslendiğini anlayacaksın.

Şurada kuru kuruya düşünüp durmak beyhude! Seni kutsal işaretler aydınlatacaklar.

Ey etrafımda uçuşup duran ruhlar, sesimi duyuyorsanız cevap verin!

(Kitabı açar ve Makokosmos işaretine bakar.) Bu bakışla bütün gönlümü nasıl bir mutluluk dolduruyor! Bütün sinir ve damarlarımdan alev alev taze ve kutsal bir yaşama saadeti fışkırıyor!

İçimdeki fırtınayı dindiren, zavallı kalbimi sevinçle dolduran, büyülü bir biçimde çevremdeki doğa kuvvetlerinin sırlarını bana açan, bu işareti yazmış olan, acaba, bir Tanrı mıydı? Yoksa ben de bir Tanrı mıyım? İçimde bir ışık doğuyor!

Bu temiz çizgilerde yaratıcı tabiatı, ruhumun önüne açılmış görüyorum.

''Ruhlar alemi kapalı değildir. Senin duyguların kapalıdır. Senin ruhun ölüdür.. Haydi, çömez, fani kalbini, irkilmeden, sabah kızıllığında yıka'' demiş olan hakimi ancak, şimdi anlıyorum.

(İşarete bakar.)

Nasıl, her şey bir bütünde örülüyor, bir varlık öteki varlıkta yaşıyor ve iz bırakıyor? Nasıl gök kuvvetleri inip çıkıyorlar ve birbirlerine altın kovayı sunuyorlar? Bereket kokan titreyişlerle gökten yere nasıl iniyorlar ve ahenkli sesleri ile alemi nasıl çınlatıyorlar!

Nasıl bir oyun bu? Ama ah, sadece bir oyun!

Sonsuz tabiat, seni nerenden tutayım?

Yer ve göğün desteği, bütün canlılığın kaynakları ve yorgun kalbimin sığınağı göğüsler, sizi nerenizden tutayım? Siz böyle gür akarak aleme hayat verirken, ben size boş yere mi yalvarıyorum?

(Üzüntülü, kitabın sayfalarını çevirir,. Arz ruhunun işaretini görür.)

Bu işaret bana nasıl bambaşka bir etki yapıyor? Dünya ruhu, sen bana daha yakınsın! İşte hemen, gücümün arttığını hissediyorum. Taze şarap içmiş gibi alevlendiğimi duyuyorum.

Hayata karışmak, dünya sevinç ve derdine katlanmak, fırtınalarla boğuşmak, gemi çatırdayarak batarken acze düşmemek cesaretini buluyorum kendimde!

Üstümde bulutlar toplanıyor. Ay, yüzünü gizliyor. Lamba sönüyor. Dumanlar çıkıyor. Başımın etrafında kırmızı ışıklar çakıyor, tavandan bir ürperiş boşanıyor ve beni kaplıyor.

Duyuyorum işte, çağırdığım ruh, yakınımda dolaşıyorsun. Ortaya çık. Bak, kalbim nasıl çarpıyor. Bütün duygularım yeni bir heyecanla nasıl alt üst oluyor! Bütün kalbimle sanal teslim olduğumu his ediyorum. Hayatıma da mal olsa, ortaya çıkmalısın, görünmelisin.

(Kitabı eline alarak ruh remzini esrarlı bir telaffuzla okur. Kırmızı bir alev çıkar. Alevin içinde ruh belirir.)

Ruh: Kim çağırıyor beni?

Faust:  (Yüzünü öteye çevirerek.) Korkunç surat!

Ruh: Beni küremin üstünden emerek kuvvetle kendine çektin: Ya şimdi?

Faust: Eyvah, ben buna dayanamam!

Ruh: Beni bulmak, yüzümü görmek, sesimi işitmek için nefesin kesilircesine yalvarmıştın. Bu yalvarışına dayanamadım, işte karşındayım. Ey insanüstü seni acınacak bir korku kaplamış. Ruhunun feryadı nerde? Kendi içinde bir dünya yaratan onu taşıyıp besleyen, sevinçli bir titreyişle coşan ve kendisini biz ruhlara eşit bir düzeye yükseltmeye uğraşan kalbin nerede? Sesi bende çınlayan ve var kuvveti ile beni çeken Faust neredesin?
Soluğundan ürpererek hayat çukurlarında titreyen, korkuyla kıvrılmış şu solucan sen misin?

Faust: Alevdeki hayal, senden kaçayım mı? Benim işte, Faust'um. Senin eşitinim.

Ruh: Hayatın fırtınalarında ve olaylar sağanağında oraya buraya atlar, iner, çıkarım. Doğum ve ölüm, ebedi bir deniz, değişik bir örgü, ateşli bir hayat!
İşte böyle zamanın gürleyen tezgahında çalışırım ve Tanrının canlı kisvesini dokurum.

Faust: Geniş alemi dolaşıp duran işlek ruh. Kendimi sana ne kadar yakın hissediyorum!

Ruh: Sen anladığın ruha benziyorsun. Bana değil.

(Kaybolur.)

Faust: (Yere yıkılırken) Sana değil de kime? Tanrı'nın örneği olan ben, sana bile benzemiyor muyum?

(Kapı vurulur.)

Ah. Felaket! Biliyorum. Bu, çömezimdir. En güzel mutluluğum yok oldu. Bu hayal alemini, şu sinsi sokulgan tarumar etmeli miydi?

(Wagner elinde fener, geceliği ve takkesiyle içeri girer. Faust isteksiz, yüzünü o tarafa çevirir.)

Wagner: Bağışlayın. Sizi işittim. Her halde bir Yunan trajedisi okuyordunuz. Bu sanattan biraz pay almak isterim. Çünkü, ona bugün çok değer veriliyor. Bir komedyanın, bir papaza ders verebilir diye, övüldüğünü çok işittim.

Faust: Evet ama bazen olduğu gibi ya papaz bir komedyen ise?

Wagner: Ah... İnsan kendi müzesinde mahpus ise ve dünyayı bir dürbünle bile değil de, ta uzaklardan, hatta bir bayram gününde, göremezse, sözle alemi nasıl idare edebilir?

Faust: Yeteneği kendinizde hissetmezseniz zorla elde edemezsiniz. O söz gönülden doğmaz ve büyük bir rahatlıkla dinleyicilerin kalplerini fethetmezse bir şey elde edemezsiniz. Hep oturduğunuz yerde kalırsınız, Başkalarının artıklarından çeşitli şeyleri karıştırarak başka lezzette bir çorba hazırlayınız ve kül yığınaklarınızı ölgün ışıklar çıkıncaya kadar üfleyiniz. Hoşunuza giderse bununla çocukları ve maymunları hayran edebilirsiniz. Ama, söz gönlünüzden doğmazsa, kalpleri birbirine bağlıyanı azsınız.

Wagner: Hatibin başarısını sağlayan şey, yalnız konuşmadır. Anlıyorum ki ben daha çok gerideyim.

Faust: İnsan dürüst bir kazanç aramalı. Davul gibi boş gürültü çıkaran bir deli olmamalı. Akıl ve sağ duyu, fazla sanat göstermeye lüzum olmadan da kendisini ifade edebilir. Gerçekten, bir şey söylemek arzunuz ciddi ise, kelimeler peşinde koşmaya ne hacet? Evet, insanlığa bir gösteriş yapmaya çalışan tumturaklı nutuklar, güzün kuru yapraklarını hışıldatan sis rüzgarı gibi tatsızdır.

Wagner: Ah, rabbim, sanat uzun, ömür kısadır. Eleştiriler yapıp dururken, çok defa kafam ve kalbim dara geliyor. Kaynaklara kadar ulaşmaya yarayacak araçları elde etmek ne güç! Yolun daha yarışma varmadan zavallı bir çömezin ömrü tükenir.

Faust: Parşömen, bir yudumu, susuzluğu ebediyen dindiren kutsal pınardır değil mi? O, senin kendi ruhundan kay-namazsa, susuzluğun geçmeyecektir.

Wagner: Bağışlayın, zamanların anlayışını kafamızda canlandırmak, bizden önce bir hakimin neler düşündüğünü anlamak ve sonra kendimizin nasıl daha yükseklere ulaştığımızı görmek, ne zevkli şey!

Faust: Evet, evet. Yıldızlar kadar yükseğe! Dostum geçmiş zaman bizim için yedi mühürlü bir kitaptır. Zamanların düşünüşü dediğiniz şey, hakikatte, o zamanları yansıtan insanların kendi ruhudur. işte bu da çok defa gerçekten bir yürek acısıdır. İlk bakışta sizden kaçarlar. Bir süprüntü küfesi, bir hurda mahzeni, olsa olsa kuklanın ağzına yakışacak somurtkan ahlaki vecizelerle süslü bir komedi, bir tuluatçılık, bir saray meddahlığından ibarettir.

Wagner: Ama dünya, insanın kalbi ve kafası... Herkes bunları biraz anlamak ister.

Faust: Buna da anlamak denirse, evet! İşin gerçeğini kim söyleyebilecek? Bunu bilen bir iki kişi de, kalplerindekini saklayamadılar, duygularını ve görüşlerini akılsızca halk kütlesine ifşa ettiler. Ve bu yüzden çarmıha gerildiler, veya yakıldılar. Dostum, vakit gece yarısını geçti, konuşmayı bu defalık burada keselim.

Wagner: Bana kalsa sizinle böyle bilgince görüşmeleri sürdürürdüm. Ama yarın paskalyanın ilk günü. Bir iki soru daha sormama izin verirsiniz. Öğretime büyük gayretle sarıl­dım, gerçi çok şey biliyorum. Ama her şeyi bilmek istiyorum. (Çıkıp gider.)

Faust: (Yalnız) Hep kabuğa yapışıp kalan şu kafa, nasıl da bütün umutlarını yitirmiyor. Hırslı elleriyle defineler kazıp çıkarmaya uğraşırken, bir solucan bulduğuna bile sevinebiliyor!

Etrafımızı, ruhların sardığı bir anda, böyle bir insan se­sinin çınlaması caiz midir? Ama olsun; insan oğullarının en zavallısı, bu defalık sana müteşekkirim. Aklımı bozacak bir perişanlıktan beni kurtarmış, oldun.

Ah... Karşımda beliren ruh, o kadar büyük ki, kendimi bir cüce gibi gördüm.

Ben, uluhiyetin (Tanrılık sıfatı, Allahlık vasfı -CC) örneği fanilikten sıyrılarak ebedi yaradılışın aynasına kendimi çok yakın vehm (kuruntu-CC) ediyor ve ilahi bir parlaklık ve açıklık içinde kendi benliğimin tadına varıyorum. Kendimi bir melekten de üstün, şerbet gücümü tabiatın damarlarından geçirip yaratıcı bir Tanrı olmaya yeltenmek gibi bir vehimle kibirlenen ben, nasıl cezalanmalıyım? Yıldırma gibi bir söz beni silip süpürdü.

Sana benzemek gibi bir kibre düşmemeliyim! Seni çekecek güce sahip olsam bile, seni tutmaya gücüm yetmeyecekti.

O kutsal anda kendimi o kadar büyük ve o kadar küçük hissetmiştim! Sen beni insafsızca, belirsiz insanlık kaderine geri çevirdin.

Nelerden vazgeçmeliyim? O arzuya boyun eğmeli miyim? Bunları bana kim öğretir?

Ah... Bizim hareketlerimiz de, acılarımız gibi, hayatımızın yürüyüşüne engel oluyorlar.

Zekanın tadabileceği en muhteşem şeye, daima bir yabancı madde musallat oluyor.

Bu dünyanın iyilik tarafına ulaşsak bile; onu, yalan ve vehimden ibaret sayıyoruz.

Bize hayat bahşeden duygular, dünyanın kargaşalığı içinde donup kalıyor.

Hayal, umut dolu cesur bir uçuşla ebediyetlere doğru açıldığı vakit, bütün mutluluklar zamanın kasırgası içinde birbiri ardından söndükçe ona küçük bir saha yetiyor. Üzüntü, her kalbin derinliklerine yerleşiyor ve orada gizli acılar yaratıyor. Huzursuz çırpınarak huzuru ve zevki kaçırıyor. O daima yeni maskeler takınarak, bazen mal mülk kadın ve çocuk, bazen da ateş, su, hançer ve zehir şeklinde görünüyor. Senin de kendine dokunmayan bu belalar karşısında ve hiç bir vakit kaybetmediğin şeyler için daima ağlaman gerekiyor.

Ben, Tanrılara benzemediğimi hissediyorum. Ben ancak toprağı eşerek beslenen ve yolcunun ayakları altında yok olup gömülen bir solucana benzerim!

Beni hapseden, bu yüksek duvarı yüzlerce rafta bana daraltan, toz toprak değil mi? Beni sıkan şu tahtakurusu yuvasındaki binlerce hurda eşya değil mi? Aradığımı burada bulacağım ha!

Her yerde insanların dert çektiklerini ve ancak sayılı bir iki kişinin mutlu olduğunu binlerle kitaptan mı öğreneceğim? Boş kafatası, karşımda öyle ne sırıtıyorsun? Senin beyninin de, benimki gibi, bir zamanlar, perişanlıkla gün aydınlığını aradığını ve akşam karanlığında hakikat arama şevki içinde, yolunu sapıttığını mı söylemek istiyorsun?

Ey tekerlekli, dişli, pistonlu aletler, siz de benimle alay ediyorsunuz! Önümdeki kapıyı açacak anahtarlar olmalıydınız. Ama dişleriniz tam olduğu halde bir türlü açamıyorsunuz! Gün ışığında bile esrarlı olan tabiat, sırlarını vermiyor. Ve onun sana ifşa etmediklerini öğrenmek için kaldıraç ve burgu ile zorlaman beyhude!

Ey kullanmadığım hurda alet. Babam seni kullanmış diye burada duruyorsun. Ey eski kağıt tomarı, sen de bu masada şu fersiz lamba yandıkça isleneceksin.

Bu öteberiyi, içinde ter dökeceğime, bir an önce elden çıkarsam daha iyi olurdu.

Atalardan sana kalan şeylere sahip olman için, onları kullanman gerek. Faydalanılmayan mal, ağır bir yüktür. Ancak şu anın yarattığı şey, ise yarayabilir.

Ama gözlerim niye şu noktaya takılıp kalıyor? Yoksa o karşıdaki şisecik gözleri çeken bir mıknatıs mıdır?

Karanlık ormanda ay doğmuş gibi, içim birden bire neden ışıklanıverdi ?

Zehir şişesi.

Ürperişle elime aldığım eşsiz şişecik, seni selamlarım. Sende insan zeka ve sanatını yüceltirim.

Ey aziz uyutucu, usarelerin özü. Ey bütün öldürücü, ince kuvvetlerin özeti, ustana teveccühünü göster!

Seni görüyorum, ıstıraplarım hafifliyor,

Seni tutuyorum, ihtirasım sönüyor,

Ruhumun kasırgaları yavaş yavaş diniyor,

Açık denizlere doğru sürükleniyorum.

Dalgalar ayaklarımın altında ayna gibi parıldıyor,

Yeni bir gün, beni yeni ufuklara çekiyor.

Bir ateş arabası hafif yalpalarla bana doğru uçuyor,

Kendimi esirin içinden geçip yeni yollara açılmaya ve temiz bir hayatın yeni alemlerine ulaşmaya hazır buluyorum.

Ne yüce hayat, ne Tanrısal mutluluk!

Sen bir solucan olduğun halde buna nasıl layık oldun?

Evet, sen dünyanın mutlu güneşine sırtını çevirmek cesaretini göster,

Herkesin, önünden sıvışmayı sevdiği kapıları kırmaya cesaret et.

İnsan haysiyetinin Tanrısal yücelik önünden kaçmayacağını göstermenin zamanı geldi işte!

Muhayyelenin, kendi kendisini ıstıraba mahkum ettiği karanlık çukurun önünde titrememek, dar ağzının etrafında bütün cehennem alevlerinin fışkırdığı geçide girmek, yok olmak bahasına da olsa, bu adıma karar vermek zamanıdır şimdi!

Ey temiz billur kadeh. Nice yıllardır hatırıma getirmediğim eski rafından in, gel!

Sen, ataların sevinçli günlerinde parıldardın ve elden ele geçtikçe, somurtkan misafirlere neşe verirdin. Üstündeki zengin sanatkarca resimlerin haşmeti ve senden içenlerin üstündeki yazıları mısra mısra anlatmaları, seni bir yudumda boşaltmaları, nice gençlik gecelerimin hatırasıdır.

Seni şimdi ben kimseye sunmayacağım. Ve üzerindeki sanat eserin için nükteler yapmayacağım.

Şurada esmer bir dalga gibi, boşluğunu dolduran bir usare (öz su-CC) var ki, çabuk sarhoş eder.

Kendimin hazırladığı ve seçtiği bu son yudumu gönülden bir bayram selamı olarak sabahın onuruna içiyorum.

(Kadehi ağzına götürür, bu esnada çan ve koro sesleri duyulur.)
 

Melekler korosu:
İsa dirildi!
Varlıklarını,
Atalarından kalma ve öldürücü
Günahlar sarmış olan
Faniler, sevinsin!

Faust: Bu derin uğultu, bu tatlı ses, nasıl kadehi zorla ağzımdan çekiyor!

Boğuk sesli çanlar, Paskalya'nın ilk bayram saatini mi haber veriyorsunuz?

Korolar, mezar karanlığı etrafında meleklerin dudaklarında çınlayan teselli şarkılarını yeni bir birleşmenin müjdesi olarak mı söylüyorsunuz?

Kadınlar korosu:
Vücuduna sürmüştük
En güzel kokuları,
Ve onu yere gömmüştük
Biz sadık çocukları!
Tenine sarmıştık ince ve pak kefeni
Şimdi boş buluyoruz kefeni!

Melekler korosu:
İsa dirildi!
Onu seven,
Ve dert ve şifa verici,
Öğretici,
Sınavlardan geçmiş olan,
Bahtiyardır, şimdi!

Faust: İlahi sesler, böyle gür ve tatlı, beni bu toz toprağın içinde ne diye arıyorsunuz? İmanlıların bulunduğu yerde çınlasanız daha iyi! Ben Tanrısal bildiriyi işitiyorum tabii. Ama benim olanağım yok. Mucize, imanın en sevimli yavrusudur. Bu tatlı müjde haberinin geldiği alemlere gitmeye cesaret edemiyorum. Ama gençliğimden beri alışık olduğum bu ses, beni tekrar yaşamaya çağırıyor. Eskiden bu derin bayram huzuru içinde göklerin sevimli busesi anlıma konardı. Çanların o dolgun sesi, seziş dolu çınlardı. Ve bir dua en yüksek bir zevk olurdu. Kavranılmaz aziz bir özlem, beni orman ve çimenler arasına gitmeye iterdi. Ve bir gözyaşı seli içinde, benim için bir dünyanın doğduğunu görürdüm. Bu ilahi, gençlere, neşeli oyunlarını ve ilkbahar bayramının mutluluğunu müjdelerdi.

İşte beni, son ve ciddi adımdan, çocukluk duyguları ile bu hatıralar alıkoydu.

Aziz Tanrıçalar, çınlamaya devam, edin! Gözyaşım coşuyor. Ben yine dünyanın oldum.

Gençler korosu
O heybetli varlık
Açıp mezarını,
Haşmetle göklere uçtu artık.
Tatmakta oluşun zevkini
Yakındır yaratıcı sevince...
Ah, toprağın koynunda,
Dertler içimizi yakmakta
Çocuklarını bıraktın
Bu dert dünyasında.
Ah, büyük üstadımız,
Senin kaderine ağlarız.

Melekler Korosu:
İsa dirildi,
Ölümün kucağından!
Siz de sıyrılın sevinçle, şimdi,
O ağır zincirlerinizden!

Ey onu sevenler,
Hamd edenler
Onunla bir sofrada yiyenler1,
Vaazlarımda mutluluk vaat edenler

Müjde, kurtarıcı size yakın,
O size geldi, bakın!
Şehir kapısı civarı çeşit çeşit gruplar gezmede

Bir kaç çırak: Ne diye oraya gidiyoruz?

Başka, çıraklar: Biz, avcı yurduna gidiyoruz.

İlk çıraklar: Biz de değirmene doğru gitmek istiyoruz,

Bir çırak: Size havuzlu kahveyi öğütlerim.

İkinci çırak: Oranın yolu hiç güzel değil!

Ötekiler: Sen ne yapıyorsun?

Üçüncü çırak: Ben arkadaşlarla gidiyorum.

Dördüncü çırak: Kule köyüne gidin. Kızların en güzelini, biranın en alasını, dövüşün de en daniskasını orada bulursunuz.

Beşinci çırak: Keyf düşkünü herif, derin yine mi kaşınıyor? Ben oradan nefret ederim!

Hizmetçi kız: Hayır hayır, ben şehre dönüyorum.

Başka hizmetçiler: Onu kavaklarda buluruz herhalde.

İlk hizmetçi kız: O beni açmaz. Hep senin yanında yürür ve yalnız seninle dans eder. Senin keyfinden hana ne?

İkinci hizmetçi: Bugün herhalde yalnız değildir. Kıvırcık saçlı gencin beraber olacağım söylüyordu.

Öğrenci: Şu yürekli kızların yürüyüşüne bak. Yıldırım gibi. Gel beraber şunları izleyelim. Okkalı bir bira, keskin bir tütün, ve süslü bir kız. Bana keyf verenler de bunlar!

Şehirli kız: Şu güzel delikanlılara bakın! Bu, gerçekten bir rezalet. En iyi refakate sahip olabilirlerdi, halbuki hizmetçilerin peşinde koşuyorlar.

 

1      2      3      4