|
İnsan toplumlarının çok eski dönemlerinden beri toplum yaşamında
bir takım eşitsizlikler bulunduğu; yaşama düzeyi, sahip olunan
haklar... vb. bakımlarından bir küme insanın başka bir küme
insandan daha elverişli, daha özenilir bir durumda oldukları
gözlemlenmiştir. Toplum yaşamındaki bu eşitsiz durumlar üzerinde
yine çok eskiden beri düşünülmüştür. Eski Mısır, Eski Yunan ve
Eski Roma toplumlarında kölelik düzeni bulunduğunu, böylece bir
bölük insanın köle, bir bölük insanın da bunların sahibi efendiler
durumunda bulunduklarını, kölenin çocuğunun da köle, efendinin
çocuğunun da efendi olduğunu tarih belgeleri yazıyor
(*). Yine toplumların tarihine
baktığımızda köleliğin zamanla ortadan kalktığını, bunun yerine
toprak sahibi beyler ile toprağı işlemekle yükümlü, toprağa bağlı
olan ve topraktan ayrılma özgürlükleri olmayan "serfler"in ortaya
çıktığını görüyoruz. Burada da çocukların, babalarının toplumsal
yerine girdiğini, bu yeri değiştiremediğini görüyoruz.
(*)
Daha yakın bir zamanda, 18 ve 19 yüzyıllarda Kuzey Amerika
kıtasını sömürgeleştiren Avrupalıların, bu kıtadaki doğal
kaynakları değerlendirmek üzere Afrika'daki zencileri tutsak alıp
köle olarak kullandıklarını da görüyoruz. Böylece başlayan "zenci
köleler" dönemi Amerikan iç Savaşı (1861-1865) sonuna, değin
sürdü. Bu Afrikalı köleleştirmesi döneminde toplam olarak
50.000.000 insanın Atlantik ötesine götürüldüğü, bunların 25
milyonunun yolda öldükleri hesaplanmıştır. Bu konu için bkz.: ■
Maurice Duvterger, Sociologie Politique, PU.F., 1966, Paris, s.
209.
Daha
sonra anamalcı (kapitalist) toplum yaşamı oluşmaya başlayıp
gelişme gösterince, bir yandan toprak sahibi seçkinler, şövalyeler
ve din soylularının (aristokrasinin) yerini ticaret ve zamanla
sanayi burjuvalarının (bourgeois= kentsoylu); öte yandan serflerin
ve loncalara bağlı zanaatkarların yerini de "özgür" (=toprağa
bağlı değil, loncaya bağlı değil; dilediği yerde, dilediği işi
yapmasına hukuksal engel yok; yasa karşısında eşitlik kazanmakta
olan) işçilerin aldığını görüyoruz. Kölelik ve serflik, efendilik
ve soyluluk durumları ortadan kalkmakla birlikte bu yeni toplumsal
düzende de yine kimi insanların, öbür insanlara göre daha
elverişli, ayrıcalıklı durumlarda bulundukları gözlemleniyor.
Yönetici mevkilere çoğunlukla onların geldiği, yasaları onların
yaptığı, eğitimden, sağlık olanaklarından, maddi gönençten
(refahtan) çoğunlukla onların yararlandığı görülüyor. Başka bir
deyişle servet farklılıklarından kaynağını alan toplumsal
eşitsizlikler oluştuğu görülüyor.
Kısacası insanlık tarihine bakıldığında, bu tarihin çok eskilere
dek giden bölümü boyunca toplum üyeleri arasında böyle
eşitsizlikler bulunduğu gözlemlenmektedir. Ne var ki, 1789 Fransız
Devrimi'ne gelinceye değin bu eşitsizlikler ve ayrıcalık
farklılıkları doğal karşılanıp türlü biçimler altında haklı
gösterilmek isteniyordu; yalnızca kralların, sultanların bu
yerlerini göksel niteliklerinden dolayı kazandıkları yolundaki
sav ve inançları, örneğin Osmanlı padişahlarının "Tanrının
yeryüzündeki gölgesi" olarak tanıtılmalarını anmak eşitsizlikler
karşısındaki bu tutumu kanıtlamaya yeter. Fransız devriminden
sonra ise "yasalar karşısında eşitlik" ilkesinin benimsendiği,
yasalarla sağlanan ayrıcalıkların (örneğin insanların
toplumsal-ekonomik-siyasal mevkilerini olduğu gibi çocuklarına
geçirmeleri biçimindeki yasa hükümlerinin) kaldırıldığı görülüyor.
Demek ki artık insanlar arasındaki eşitsizlikler doğal
karşılanmamaya, göksel gerekçelerle açıklanmamağa başlanıyor.
İnsanlar toplumsal çevrelerini doğal olaylar gibi anlayıp açıklama
olanaklarına kavuştukları ölçüde eşitsizliklerin etkenlerinin
toplumun düzenleniş biçiminden ileri geldiğini görmeğe
başlıyorlar.
Toplumun birbirinden farklı, biri öbürünü daha çok etkileyebilen
toplumsal-ekonomik-ekinsel kesimlere ayrıldığı; her kesimin kendi
içinde ortak özelliklere sahip olduğu görülüyor. Örneğin 19.
yüzyıl ortalarında İngiliz Başbakanı Disraeli, İngiliz halkının
"iki ayrı ulusmuş gibi birbirinden farklı iki bölüme
ayrılmış" olduğundan yakınıyordu. Sanayi devriminin özellikle ilk
dönemlerindeki durum böyleydi.
İşte
bu toplumsal kümelere toplumsal sınıf adı verilmektedir. Toplumsal
sınıf olgusunu oluşturan öğeler olarak da, görüldüğü gibi, şunlar
belirtilmektedir:
1) Eşitsizliklerin, toplu eşitsizlikler oluşu. Demek ki
bunlar, bir sınıfı oluşturan bireylerin tümü bakımından geçerli
olan eşitsizliklerdir: Ayrıcalıklar da, elverişli, elverişsiz
koşullar da.
2) Bu eşitsizlikler, bireylerin yetenek farklarından
doğmamakta; doğum yoluyla, başka bir deyişle içine doğulan ailede
ana babadan çocuklara aktarılarak, demek ki toplumsal kalıtım
yoluyla ortaya çıkmaktadır.
3) Her sınıfın üyeleri kendi sınıflarının ve öteki sınıfın
varlığının az ya da çok farkındadırlar. Kendi toplumsal-ekonomik
çevrelerinde oluşan ekin özelliklerini öğrenip çözümlemişlerdir.
Demek ki toplumsal sınıf olgusunun bir de bilinç öğesi vardır.
TOPLUMSAL SINIFLAR KONUSUNDA TOPLUMBİLİMCİLERİN GELİŞTİRDİĞİ İKİ
AYRI İNCELEME YAKLAŞIMI
Toplumsal sınıflar konusunda günümüzde birbirinden farklı iki
değişik toplumbilimsel yaklaşım bulunduğu görülmektedir. Bunlardan
biri, bir bölüm Batı Avrupalı ve Kuzey Amerikalı
toplumbilimcilerin oluşturdukları yaklaşımdır. İkincisi ise Marxçı
yaklaşımdır. Burada her iki yaklaşımı ana çizgileri içinde
tanıtacağız.
A) BİR BÖLÜM BATILI TOPLUMBİLİMCİNİN BU KONUDAKİ YAKLAŞIMI VE
GÖRÜŞLERİ :
Yukarıda toplumsal eşitsizliklerin toplumların tarihinde Yakın
Çağa gelininceye değin doğal karşılandığını, çoğunlukla göksel
buyrukların sonucu sayıldığını belirtmiştik. Yakın Çağda da bir
bölüm Batı Avrupalı düşünür ve toplumbilimci
1) Bir yandan ırkçı bir yaklaşıma varan "biyolojist"
görüşlerle toplumsal eşitsizlikleri doğal göstermek istemişlerdir.
Bunlar hem kara, kızıl ve sarı derili ırkların beyaz ırktan aşağı
olduğu, bu ırkların uygarlık kurup geliştirme yeteneğinden yoksun
oldukları yolunda, bugün artık geçersizliği tümden anlaşılmış olan
görüşlerle sömürgecilik biçimindeki eşitsizlikleri haklı göstermek
istemişlerdir. Hem de aynı toplum içinde yukarı -ya da yönetici-
sınıf üyelerinin biyolojik yapılarının (=genlerinin), aşağı -ya da
yönetilen- sınıf üyelerinin biyolojik yapılarından daha üstün
olduğunu, bu bakımdan yönetici sınıf üyelerinin doğaları gereği
yönetmeğe en yetenekli kimseler olduklarını ileri sürmüşlerdir.
2) Bu düşünür ve bilim adamlarının bir bölümü de, ırkçı bir
bakış açısından olmamakla birlikte, ırkçılık gibi "biyolojist"
yaklaşımın etkilerini taşıyan "seçkinci" (=elitçi)) bir bakış
açısından hareketle toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizlikleri
doğal ve uygun görüp böyle göstermeye çalışmışlardır. Bu seçkinci
görüşe göre her toplumda yönetici mevkide bulunan insanlar en
üstün, en değerli insanlardır. Yalnız bunlar bencil düşüncelerden
arınabilip, kamu yararını koruyabilir ve gerçekleştirebilirler.
Geniş, yönetilen halk yığını ise bencillikten kurtulamaz, yüksek
ve erdemli düşüncelere ve dünya görüşlerine sahip olamaz, uygarlık
oluşturup geliştiremezler. Bu bakımdan bunların "yönetilen"
durumunda kalmaları da doğal ve uygundur.
Bu
toplumlardaki ticaret devrimini ve özellikle de bunu izleyen
sanayi devrimini oluşturan nesnel koşullar, demokratik ilke ve
ülküleri (=özgürlük, eşitlik, halkın kendi kendini yönetmesi...)
artan bir ölçüde kolaylaştırıp geliştirdikçe, bu ırkçı ve seçkinci
yaklaşımlar da savunulabilir olmaktan artan bir ölçüde çıkmıştır.
Bundan sonra, Marxçı görüş dışında toplumsal sınıflar konusunu
inceleyen düşünür ve toplumbilimciler, esas olarak toplumlarda
sınıfların varlığını belirtmek, bunlar arasında servet, gelir,
meslek, eğitim, sağlık..., birçok alanlarda bazı düzenli
farklılıklar bulunduğunu; bireylerin toplumsal sınıf durumlarını
içine doğdukları aileden kalıt olarak alıp bunu
-istisnalar dışında- değiştiremediklerini; her sınıf üyelerinin
kendi sınıfsal durumlarının az ya da çok bir ölçüde farkında
olduklarını gözlemlemekle yetinmektedirler. İnsanları varlıklı, ya
da yoksul; yönetici, ya da yönetilen durumuna sokan ana etkenin ne
olduğu ve bunun işleyişindeki düzenliliklerin neler olduğu konusu
bu açıklamalarda belirli bir biçimde ortaya konmamaktadır. Örneğin
insanların toplum içindeki yerlerim geniş ölçüde içine doğdukları
aileden aldıklarını söylemekle birlikte, varlıklı aileyi varlıklı,
yoksul aileyi de yoksul yapan etken ya da etkenlerin neler olduğu,
bu etkenlerin nasıl işledikleri üzerinde hiç ya da yeterince
durulmamaktadır. Ayrıca toplumsal eşitsizliklerin tarihsel süreç
içinde biçim değişiklikleri göstermiş olup olmadığı, göstermişse
bu değişikliklerin etkeni ve yönünün re olduğu; düzenlilikleri
(=yasalar ya da genellemeler biçiminde ortaya konulabilecek bir
işleyişi) bulunup bulunmadığı üzerinde durulmamakta; genel olarak
toplumların tarih içindeki yaşam değişmelerinde düzenlilik bulunup
bulunmadığı konusuna girilmekten kaçınıldığı sezilmektedir.
Bu
koşullar içinde geliştirilen toplumsal sınıf yaklaşımını şöylece
özetleyebiliriz.
Toplumsal Sınıf Tanımı.
A.B.D.'de üniversitelerde çok geniş ölçüde okutulmakta olan bir
toplumbilim kitabında (Lundberg, Schrag ve Larsen'in yazdıkları
Sosyoloji adlı kitapta s. 379) toplumsal sınıflar şöylece
tanımlanıyor:
"...
toplumsal sınıf hem kendisi, hem de başkaları tarafından prestij,
toplumsal ilişkiler, faaliyetler, mallar ve değer yüklemleri
bakımından nüfusun başka kesimlerinden farklı sayılan bir
kesimidir."
Bernard Berelson ve Gary A. Steiner de, Amerikan toplumbilim
dallarında elde edilmiş olan değişik alanlardaki bulguları bir
araya getiren Humain Behaviour-An Inventory of Scientific Findings
(Harcourt, 1964, s. 459) (İnsan Davranışı-Bilimsel Bulguların Bir
Dökümü) adlı kitapta, toplumsal sınıfı şöyle tanımlıyorlar:
"Sınıf: Belli bir toplum ya da topluluk içinde, aşağı-yukarı
benzer bir dereceye giren insanlardan oluşan açık bir insan kümesi
ya da tabakası. Batılı sanayi toplumunda, ve belki de daha genel
olarak, sınıflandırılmanın başta gelen temeli servet ya da gelir
büyüklüğü, tüketim biçimi ya da (özellikle) meslek gibi servetin
değişik bir türü olmuştur. Tabakalaşmada servete genellikle başka
bazı ayırdedici öğeler de eklenmektedir: eğitim (yoksul üniversite
profesörü, gelirinin sağladığından daha yüksek bir dereceye
sahiptir); hizmet (yoksul din adamı, bir işe yaramayan varlıklıdan
daha yüksek derecede tutulur); aileden elde edilen statü (yoksul
soylular, sonradan görme varlıklılardan daha yüksek derecede
sayılırlar.)"
Bu
tanımın başlarında yer alan "açık bir insan kümesi, ya da
tabakası" deyimindeki açık sıfatı sınıfların açık olduğunu, demek
ki bir sınıftan öbürüne yükselmenin ya da,düşmemin olanaklı
olduğunu söylemek istemektedir. Bunu kast düzeni ile
karşılaştıran yazarlar, herkesin ailesi dolayısıyla içine doğduğu
toplumsal mevkileri belirten ve Ortaçağ Avrupa'sının derebeylik
düzenine (feodalitesine) benzeyen, birinden öbürüne geçmenin yasak
olduğu, Hindistan'da (ve başka kimi Uzak Doğu toplumlarında)
görülen kast düzenini, toplumsal sınıfların tarihsel bir aşaması
olarak görmeyip, bu toplumlarda her zaman var olmuş ve var olacak
bir toplumsal sınıflaşma yapısı saymaktadırlar. Kendi
toplumlarındaki toplumsal sınıfların ise kastlar gibi katı biçimde
kapalı olmadığını, birinden öbürüne geçmenin hukuken olanaklı
olduğunu, gerçek yaşamda da bunun örneklerinin görüldüğünü
söylüyorlar. Ancak yine de insanların toplumsal sınıf durumlarını,
başka deyişle yaşam olanaklarını ve toplum içindeki yerlerini
geniş ölçüde içine doğdukları aileden kalıt olarak aldıkları
gerçeği, bu sınıf anlayışının temelini oluşturmaktadır. Kast
biçimindeki, her biri hukuken de kapalı sınıflar düzeninin Çin'de
ve Japonya'da kalmadığını, Hindistan'da da sanayileşme ve
kentleşmeyle birlikte ortadan kalkmakta olduğunu, bunun yerine
Japonya ve Hindistan'da anamalcı (kapitalist) Batı
toplumlarındakine benzer bir sınıf yapısının oluştuğunu göz önüne
alsalardı, yazarlar kast biçiminin tarihsel bir sınıf yapısı
biçimi olduğunu göreceklerdi sanırım.
Toplumsal Sınıfların Doğuşu
Toplumsal sınıf ve toplumsal katman (=tabaka) kavramlarını eş
anlamda kullanan ve çoğunlukla katman terimini yeğ tutan bu
yazarlar, toplumlarda katmanlaşmanın doğuşu konusunda, açık olmasa
da, kimi görüşler ileri sürmektedirler. Bu görüşler arasında, üstü
örtülü bir "biyolojist" yaklaşımın izleri görülebilmektedir.
Örneğin yukarda da sözünü ettiğimiz Lundberg, Schrag ve Larsen
adlı toplumbilimciler, kitaplarında is. 381 - 388) "tabakalaşmanın
doğuşu"ndan söz ederken, önce hayvan topluluklarına dikkatimizi
çekiyorlar: Yalnız insanlar arasında değil, hayvanlar arasında da
katmanlaşma bulunduğunu söylemekle konuya giriyorlar. Hayvanlar
arasında da önderlik, egemen olma, bağımlı olma, vb. gibi durumlar
bulunduğunu, bir kümesteki tavuklar arasında bir "gagalama sırası"
oluştuğunu örnek vererek söylüyorlar. Böylece insan
toplumlarındaki toplumsal sınıflaşmanın da kökeninde, kimi
insanların doğuştan, başka deyişle biyolojik yapıları gereği
başkalarına üstün oluşlarının bulunduğunu bireyler arasındaki
zeka, yetenek, güç farklarının toplumsal sınıflaşmaya yol açan bir
etken olabileceğini üstü örtülü bir biçimde, dolaylı yoldan
anlatmış oluyorlar. Ama bireyler arasındaki zeka, yetenek, güç
farklarının temelde doğuştan mı geldiği, yoksa farklı
toplumsal-ekonomik-ekinsel çevrelerde, başka deyişle farklı
toplumsal sınıflar içinde yetişmelerinden mi ileri geldiği sorusu
cevaplandırılmadan bu benzetme yapılmış oluyor.
Yazarlar, insan toplumlarında "katmanlaşmanın" doğuşu sorusunu
doğrudan bir biçimde sorduklarında da "kültür, gelenek ve
alışkanlıklar"a yer veriyorlar :
"İnsanlar arasında gözlemlenebilir farklılıklar ne zaman ve hangi
şartlar altında, belli bir özelliğe sahip olanlarla olmayanlara
farklı statü verilmesine yol açar? Sorunun cevabı her durumda
ilgili kümenin kültüründe aranmalıdır. Herhangi belli bir zamanda,
her kültürün statü düzeni geniş ölçüde gelenekseldir ve bu düzenin
tutumlarına sahip olan halkın benimsediği herhangi bir mantıki
düşüncenin sonucu değildir. Ancak bu durumda söz konusu geleneğin
varlık nedenini açıklamamız gerekir. A.B.D.'nin bazı yerlerinde
"zenci" diye adlandırılan fiziki özelliklere sahip insanların
aşağı statüden kimseler gibi işlem gördüklerine tanık
olmaktayız... (bu) yaygın tutum, tarihi bir durumla açıklanabilir:
Zenciler yüz yıl veya daha uzun bir zaman köle statüsünde
bulundurulmuşlardır." Yazarlar böylece, A.B.D.'de zencilerin aşağı
statüde görülmesine alışıldığı için, bu durum gelenek durumunu
almıştır; bu nedenle zenciler aşağı statüde kalageliyorlar, demiş
oluyorlar. Örneğin beyazlar zenci doktora güvenemeyecekleri için
(zenciyi doktor olarak görmeye alışık olmadıkları için), bir zenci
doktor olsa bile kendisine beyaz hastalar gitmeyecek, bu nedenle
de zenciden doktor kolay kolay çıkmayacaktır, diyorlar.
Ama,
A.B.D.'de de, başka toplumlarda da zenci ya da renkli derili
olmamalarına, aynı ırktan ve dilden olmalarına karşın yine kimi
bireyler kümesinin aşağı, kimisinin ise yukarı statüye sahip
olduğu gerçeği karşısında, bu durumun da kaynağının belirtilmesi
gereğini duyan yazarlar, aslında zencilerin aşağı statüye
konulmasını da, türlü mesleklerin neden farklı statüde sayıldığını
da açıklayabilecek daha genel etkenler bulunduğunu belirtiyorlar:
bunlar a) bireylerin yaptıkları işin sağladığı ücretin tutan; b)
insanlığa hizmet edip etmediği; c) bu işi yapabilmek için uzun
eğitim, zahmetli çalışma ve para gerekip gerekmediği; d) işin
toplumsal saygınlığının yüksek olup olmadığı, etkenleridir.
Ancak görüleceği üzere bu karşılıkta, kimin yüksek gelirli, yüksek
saygınlıklı, uzun eğitim gerektiren işlere gireceğini, kimin ise
düşük gelirli, saygınlığı az, düşük eğitim gerektiren işleri
yapacağını belirleyen etkenlerin neler olduğu sorusuna bir cevap
verilmiş olmuyor.'
Gerçekten de bu toplumbilimcilerin toplumsal sınıf konusundaki
yaklaşımlarına yapılan temelli bir eleştiri bu noktada
toplanmaktadır. Toplumsal sınıflar arasında gelir, saygınlık,
eğitim düzeyi gibi alanlarda ve daha birçok başka konuda farklar
bulunduğu açıkça görülmektedir. Bu farkların gözlemlenmesi,
toplumsal sınıfların oluşum nedenini açıklamak demek değildir.
Nitekim bilimsel çalışmalarda "bağıntı" ilişkilerini
(= correlations) ortaya koyan açıklamalar, "nedensellik
ilişkilerini"
(=causalites) ortaya koyan açıklamalardan ayırdedilir. "A olduğu
zaman B de oluyor" demek (örneğin "Yukarı sınıf üyeleri arasında
eğitim düzeyi yüksektir" demek) zorunlu olarak 'A B'nin nedenidir'
demek değildir ve bundan dolayı da 'yüksek eğitim insanları yukarı
sınıfa sokuyor' demek olamaz; yalnızca 'yukarı sınıf üyeleri
arasında yüksek eğitimliler daha çok yolunda bir bağıntıyı
belirtmek olur. Ama "nedensellik ilişkisi" yine gösterilmemiş
durumda kalır. Bu konudaki nedensellik ilişkisinin ortaya
konulabilmesi için, yukarda belirttiğimiz üzere "kimi insanları
yüksek eğitim, gelir ve saygınlık mevkiine getiren, kimilerini ise
bu mevkiler dışında bırakan etkenlerin neler olduğunun"
açıklanabilmesi gerekir.
Bu
soruya karşılık olmak üzere yalnızca "bu insanlar yüksek gelirli,
eğitimli ve saygınlıklı ailelerin üyeleri oldukları için yukarı
sınıf üyesidirler; demek oluyor ki bu toplumsal yerleri onlara
ailelerinden kalıyor" demek de bu konudaki nedensellik ilişkisini
ortaya koymuş olamaz. Çünkü "Peki bunların ailelerini -baba veya
annelerini- bu mevkilere getirmiş olan etkenler nelerdir?" sorunu
cevaplayamamaktadır.
Toplumsal Sınıflaşmayla Birlikte Giden Kimi Öğeler
Bir
bölüm batılı toplumbilimcilerin toplumsal sınıf olgusunu bir
yandan gelenekler, alışkanlıklar sonucu ortaya çıkan bir olgu
saydıklarını; bir yandan da her toplumsal sınıf durumuyla birlikte
giden özellikleri (= gelir, eğitim, saygınlık, sağık
bakımlarından) belirttiklerini böylece açıkladıktan sonra, şimdi
de bu ikinci noktayla ilgili olarak yayınlanmış olan başlıca
araştırma verilerine değinmek yerinde olacaktır.
a) Sağlık ve Toplumsal Sınıf
1935
ve 1936 yılında A.B.D.'de 740.000 kentli ve 36.000 köylü aile
arasında yapılmış olan bir araştırma, en düşük gelirli ailelerin
daha yüksek gelirli ailelere oranla uzun süren (=kronik) ve ağır
hastalıklara daha çok yakalandıklarını; başka bir araştırma da
ailelerin gelir düzeyi ile doğumdan sonraki ilk yıl içinde yaşamda
kalma olasılığı arasında yine doğru orantılı bir ilişki
bulunduğunu göstermiştir (*).
(*) Lundberg, Schrag ve Larsen,
Sosyoloji, Cilt I, Türk Siyasi İlimleri Derneği Yay;m, s 397
1939 -1940 Yıllarında 970 Amerikan Kentinde Çocuk Ölümleri ve
Gelir
Adam Başına Gelir
(Dolar) |
1000 Sağlam Doğum Başına Düşen Çocuk Ölümü Oranı |
|
500 - den az |
% 63.4 |
|
500-674 |
% 53.7 |
|
675-849 |
% 41.7 |
|
850 - ve daha yüksek |
% 37.7 |
"Düşük gelirli kümelerin apaçık elverişsiz durumları yalnız beden
sağlığı alanında görülen bir husus değildir. Akıl veya ruh
hastalıkları da düşük gelirli sınıflarda yüksek gelirli sınıflara
oranla daha çok görülmektedir. Örneğin New Heaven'de ruhsal
bozukluklar konusunda yapılmış olan bir inceleme topluluk
nüfusunun % 11,2 sini oluşturan yukarı sınıf aileler arasında, o
tarihte New Heaven'de görülmüş olan toplam ruh bozukluğu
olaylarının yalnızca % 7,7 sinin görüldüğünü; en aşağı sınıfa
giren dar gelirli, düşük eğitimli, teneke mahallelerde veya geri
kalmış semtlerde oturan aileler arasında ise, bu aileler toplam
nüfusun % 17,8'ini oluşturdukları halde, toplam ruh hastalığı
olaylarının % 36,8'inin görüldüğünü ortaya koymuştur."
Toplam Nüfusun ve Ruh Bozukluğu Olaylarının Toplumsal Sınıflara
Dağılışı (*)
|
Toplumsal Sınıf |
Toplam Nüfusa Oranı |
Ruh Bozukluğu Olayları |
|
En yukarı |
% 3,1 |
% 1,0 |
|
Yukarı |
% 8,1 |
% 6,7 |
|
Orta |
% 22,0 |
% 13,2 |
|
Aşağı |
% 46,0 |
% 38,6 |
|
En aşağı |
% 17,8 |
% 36,8 |
|
Bilinmeyen |
% 3,0 |
% 3,7 |
(*) Kaynak: AB. Hollingshead ve F.C.
Redlich, «Social Stratification and Psychiatrıc Disorders,»
American Sociological Review, April, 1953, s. 167'den iletenler
Lundberg, Schrag ve Larsen, Sosyoloji, a.g.e., s. 399.
b) Eğitim ve Toplumsal Sınıf
"Toplumsal sınıfına bakılmaksızın herkese eşit ayrıcalıklar
tanınmasını güvence altına almak üzere özel çabalar gösterilmiş
olan alanlarda ve bizzat bu eşitlikleri korumakla görevli
kurumlarda bile, insanlara sınıflarına göre farklı ayrıcalıklar
sağlandığını görüyoruz. Örneğin yapılan bir inceleme serbest
meslek mensubu ailelerden gelen çocukların % 52'sinin, düz işçi
ailelerinin çocuklarının ise yalnız % 5'nin üniversiteye
gidebildiğini göstermektedir." (*)
(*)
Raymond V. Bewers, "Ecological Patterning in Rochester, New York",
American Sociological Review, April, 1939, s. 180-189'dan İleten
Lundberg, Schrag, Larsen, a.g.e.
c) Adalet ve Toplumsal Sınıf
"Çok
sayıda bilimsel yayınlar, aşağı sınıfların yasalar önünde yukarı
sınıflarla eşit ölçüde adil işlem görmediklerini ortaya
koymaktadır. Bu konuda yapılmış hemen bütün incelemeler suçlu ve
canilerin, yukarı sınıflardakinden çok daha yüksek oranlarla aşağı
sınıflardan çıktığını göstermektedir. Örneğin Newburyport'da
(Massachusetts) toplumsal tabakalaşma üzerine yapılan çok geniş
bir inceleme, toplam nüfusun dörtte birini meydana getiren en
aşağı toplumsal sınıfın, kentte yapılan bütün tutuklamaların hemen
hemen üçte ikisini içerdiğini göstermiştir. Ancak yukarı ve
aşağı sınıflar arasındaki fark, yalnız tutuklamalarda görülmekle
kalmamaktadır; çünkü ceza türlerinin pek çoğunun toplumsal
sınıflar üzerindeki etkisi eşit değildir. Avukat tutabilmek
(ücretsiz adli yardım yolu bulunmakla birlikte), kefalet ücreti
ödeyebilmek, hapiste yatmak yerine para cezası ödeyebilmek, açıkça
görüldüğü üzere insanların ekonomik sınıf durumuyla yakından
ilişkilidir. Yasalara aykırı davranışlar için verilen para
cezalarının zengin ile fakiri eşit ölçüde etkilemeyeceği açıktır.
Bütün bu nedenlerle bir kimsenin ekonomik sınıfının, hala adalet
görme olasılığını geniş ölçüde sınırlandırmakta ve belirlemekte
olduğu görülüyor. Pek çok incelemeler çocuk suçluluğunun da
ekonomik sınıf durumuna çok yakından bağlı olduğunu göstermiştir".
(*)
(*) Lundberg, Schrag ve Larsen.
a.g.e., s. 400.
Nüfusun ve Tutuklanmaların Toplumsal Sınıflara Dağılımı
|
Toplumsal Sınıf |
Toplam Nüfusa Oranı |
Tutuklanma Olayları |
|
Yukarı-yukarı |
% 1.45 |
% 0.43 |
|
Aşağı-yukarı |
% 1.57 |
% 0.28 |
|
Yukarı-orta |
% 10.30 |
% 1.84 |
|
Aşağı-orta |
% 28.36 |
% 7.80 |
|
Yukarı-aşağı |
% 32.88 |
% 24.96 |
|
Aşağı-aşağı |
% 25.44 |
% 64.69 |
d) "Toplumsal Sınıf ve Deniz Kazası"
Aşağıdaki satırlar Walter Lord'un A Night to Remember (New York,
Holt, 1955) adlı kitabından alınmış olan bir parçanın Türkçe'ye
çevirisidir.
"Edward dönemi İngiltere'sinin belirgin özelliği, iyice
tanımlanmış tabakalara ayrılmış olması ve güçlü bir sınıf
bilincinin bulunmasıydı. Zamanın büyük transatlantikleri, yolcu
sınıflarını kesinlikle birbirinden farklı kılan sistemleri ile, bu
statü düzeninin aşırı biçimdeki örnekleriydi. British White Star
Line ortaklığının bir gemisi olan Titanic 1912'de göreve
çıkıyordu. Gününün en büyük ve lüks yolcu gemisi olan Titanic, en
güvenilir gemi olarak da ün yapmıştı. Taşıyabileceği toplam yolcu
sayısının yalnızca % 30'una yetecek kadar (1200 adet) kurtarma
kayıkları vardı -o günün güvenlik yasalara daha bile az sayıda
kurtarma kayığı bulunmasını istediği halde-. İlk yolculuğunda Titanic
Kuzey Atlantik denizinde bir buzul ile çarpıştı ve 2200'ü bulan
yolcu ve görevlilerinin 1500'ünden çoğuyla birlikte battı.
"Birkaç yıl önce White Star Liner ortaklığının başka bir yolcu
gemisi, Republic, battığı sırada gemi Kaptanı Sealby kurtarma
kayıklarına girmekte olan yolculara şunları söylüyordu:
'Unutmayın, önce kadınlar ve çocuklar binecek; sonra Birinci
Kamara, sonra öbürleri'. Titanic'de böyle bir kural yoktu, ama
kurtulanların da yolcuların rastlantısal bir örneklemesi
olmadıkları görülüyordu. Tarihsel araştırma ve soğukkanlı
istatistik verileri gösteriyor ki ilgisizlik, umursamazlık, şans
ve gemide bulunulan yer, hep Birinci Sınıf yerlerdeki yolcuların
lehine ve Üçüncü Sınıf yerlerdeki yolcuların aleyhine çalışmıştır.
Birinci Sınıf yerlerdeki 143 kadın yolcudan yalnız 4'ü (% 2.8'i)
boğulmuştur ve bunların 3'ü "özellikle" yerlerinden
ayrılmamışlardır. İkinci Sınıf yerlerdeki 93 kadın yolcudan 15'i
(% 16.1'i) boğulmuştur. Üçüncü Sınıf yerlerdeki 179 kadın yolcudan
ise 81'i (% 45.3'ü) boğulmuştur. Birinci ve İkinci Sınıf
mevkilerdeki 29 çocuktan yalnızca biri, ama geri kalan
mevkilerdeki 76 çocuktan 53'ü boğulmuştur.
Gerek İngiltere, gerekse A.B.D.'de soruşturmalar yapılmış, ama bu
ülkelerin hiçbirinde bu durumdan herhangi bir aktöresel sonuç
çıkarılmamış, istatistiksel bir düzenlilik bulunduğu olgusu
üzerinde durulmamıştır. O gece 'önce kadınlar ve çocuklar' kuralı
görkemli bir biçimde uygulandı; ama nedense Üçüncü Sınıf
yerlerdeki çocuklardan boğulanların oranı, Birinci Sınıf
yerlerdeki yetişkin erkeklerden boğulanların oranına göre daha
yüksekti. Bu, günümüz basının toplumsal (ya da habercilik)
bilincinin hiç kavrayamadığı bir çelişkiydi."(*)
(*) Leonard Broom ve Philip Selznick,
Sociology, Harper, 1955, s 192'den
"Katmanlaşmanın İşlevleri".
Toplumsal sınıflar konusunda bu birinci anlayışa sahip olan
toplumbilimciler, toplumlarda sınıflaşmanın (ya da katmanlaşmanın)
bir takım işlevleri (=fonksiyonları) bulunduğunu belirterek, bu
işlevleri şöylece açıklamaktadırlar: "İnsanları, toplum içinde
kendilerine gösterilmesi gereken ve onlardan beklenmesi gereken
davranışlara göre kategorilere ayırmak gerekir.
(*) Türkçe'ye çevrilmiştir.
Örneğin yönetici mevkilerdeki bireylerden beklenen davranışlar ve
onlara karşı takınılması gereken tutumlar, yönetilen mevkideki
insanlardan beklenen davranışlardan ve yönetilen mevkideki
insanlara karşı takınılması gereken tutumlardan farklıdır.
"Her
kategori ne kadar kolaylıkla tanınırsa, kendinden teklenen
görevleri de o kadar kolaylıkla yerine getirir"... "Toplumsal
yaşamın örgütlendirilebilmesi ve eşgüdülebilmesi için insanların
kategorilere ayırdedilmesi zorunlu olduğu gibi, bütün temel
mevkilerin doldurulmasını ve her birinin gerektirdiği görevlerin
yapılmasını güvence altına almak için bu kategorilerin de farklı
saygınlık basamaklarına konulması zorunludur.
(**)
(*) Tırnak İçindeki cümleler Lundberg,
Schrag ve Larsen, Sosyoloji, a.g.e.,s. 404 ve 405'den alınmıştır.
(**) Tırnak İçindeki cümleler a.g.k.,
s. 404 ve 405'den alınmıştır.
Görüldüğü gibi bu toplumbilimcilere göre toplumsal sınıflaşma bir
yandan toplum yaşamının yapılmasını gerektirdiği, ama değişik
önemde olan işlerin yapılması bakımından zorunlu olmaktadır.
('Sınıflaşma olmasa kimse çöpçülük yapmak istemeyecektir' gibi bir
düşünce). Öte yandan da, her saygınlık basamağındaki bireylerin
kendilerinden ne beklendiğini ve ne beklenmediğini; başka
saygınlık basamaklarında bulunan bireylerden de ne
bekleyebileceklerini, onların da kendilerinden ne bekleyeceklerini
bilip öğrenmeleri bakımından da katmanlaşma (ya da sınıflaşma)
gereklidir. Ayrıca bir insanın, toplum içindeki yeri bakımından
kendisinden ne beklendiğini ve ne beklenmediğini bilmesi, ona bir
güvenlik duygusu kazandırır. Demek ki katmanlaşmanın böyle bir
işlevi vardır, demektedirler.
Bu
görüşte olan toplumbilimciler "katmanlaşmanın, genellikle
yeteneklilerin temel mevkilere gelmesini sağlayan bir yol
olduğunu" söylemekte, ancak bazen yetenekli kişilerin,
yeteneklerinin karşılığında "ödüllerini aldıktan sonra, üstün
iktidar, servet ve saygınlıklarını kendi yararlarına daha geniş
eşitsizlikler elde etmek amacıyla kullanabileceklerini" de kabul
etmektedirler. Bunun ise dikey toplumsal hareketliliği (başka
deyişle aşağı katmandaki bireylerin yukarı katmanlara geçmesi, yukardakilerin
yeteneksizlik durumunda aşağı katmanlara düşmesi olanaklarını)
kısıtlayacağını ve böylece sınıf ayrıcalıklarını sürekli
kılacağını belirtmektedirler.
Bu birinci toplumsal sınıf anlayışı üzerine buraya değin
söylenenleri Özetleyecek olursak, temel olarak toplumda
sınıflaşmanın, yeteneklilerin önemli yerlere gelmesini sağlayan
gerekli bir süreç olduğu benimsenmekte; ancak kimi bireysel
durumlarda, bu yetenekli mevkilerde bulunanların kendi yararlarına
olmak üzere türlü haksız ayrıcalıklar elde etmeye
yönelebilecekleri (böyle bir olasılık bulunduğu) noktasına da yer
verilmektedir.
B) MARXÇI TOPLUMSAL SINIF ANLAYIŞI
Temelini Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels'in (1820-1895)
yazılarının oluşturduğu Marxçı görüş, yalnız toplumsal sınıflarla
ilgili olmayıp, bütünüyle bir dünya görüşü, bir doğa ve toplum
anlayışı olarak belirmektedir. Toplumu hem bütünlüğü içinde, hem
de tarihsel süreç içinde, başka deyişle zaman boyutu içinde ele
alan ve toplum bütününün hem kuruluşunu, hem de işleyişini ve
değişimini açıklama savında olan bir toplum kuramı durumundadır,
Marxçı görüş. Toplumsal sınıflarla ilgili açıklamaları, toplumsal
sınıfları ortaya çıkaran etkenleri, nedenleri gösterme amacında
olup, bu genel toplum kuramının bütünlenmiş bir parçası
durumundadır.
Bu
nedenledir ki Marxçı kuramın toplumsal sınıflarla ilgili olarak
getirdiği görüşleri anlayabilmek için, yöntemini ve kimi temel
kavram ve terimlerini açıklamak kaçınılmaz olmaktadır.
Diyalektik Yöntem
Marxçı toplum kuramı, yöntem olarak eytişim (=diyalektik)
yöntemini benimsemiştir. "Diyalektik" terimi, yunanca kökenli olup
"soru-karşılık yöntemiyle tartışma" anlamına gelen "dialektikos"
sözcüğünün Batı dillerine ve Türkçe'ye geçmiş biçimidir. Eski
Yunan felsefesinde tartışmacılık anlamında kullanılmaktaydı.
Felsefeciler ve toplumbilimcilerin bu kavramın Türkçe karşılığı
olarak önerdikleri "eytişim" sözcüğü de 'eyitmek, (= demek,
söylemek) fiilinin 'eyitişmek, (= söyleşmek) biçiminden
yapılmıştır. Eyitişim terimini çağdaş anlamına pek yakın biçimde
kullanan Heraklit, her şeyin karşıt öğeleri ile birlikte
düşünülmesi gerektiğini savunmuş, evrensel oluşumun karşıtlar
arasındaki çatışma sonucu gerçekleştiğini ileri sürmüş, "Bir
şeyden birçok şey ve her şey" oluştuğunu söyleyerek de evrensel
bağımlılığı, değişme ve gelişmeyi, karşıtların birliğini ve
özdeşliğini anlatmak istemiştir. 1770-1831 yılları arasında
yaşayan Alman filozofu Hegel bir usavurma (muhakeme) yöntemi
olarak aldığı eytişimi mantığa uyguladı. O'na göre kavramlar insan
bilincinde eytişimsel bir yolla -karşıtlıklar içinde-
gelişmekteydiler: Sav-karşısav-bileşim biçiminde. Bir düşünce
(sav) karşıtıyla (karşısav) ile bir arada bulunur ve onunla
etkileşmesi sonunda bir bileşim ortaya çıkar. Bu bileşim de yeni
bir sav olup kendi karşıtı ile etkileşmesi sonucu yeni bir
bileşime doğru yol alır.
Daha
sonra Kari Marx ve Friedrich Engels eytişimin yalnızca kavramların
değil, devinme durumundaki tükenmez bir gerçeğin eytişimi olduğu
görüşünü geliştirdiler. Onlara göre eytişim, doğa-toplum-bilinç
bütünlüğünün oluşmasındaki düzenliliği, yasalılığı anlatmaktaydı.
Kendilerinden önce bilim dünyasında benimsenmekte olan temel
düşünce biçimini doğaötesel
(= metafizik) saymalarının nedeni, onlara göre bu düşüncenin
bilinmesi gereken bir konuyu, evrimsel devinimi içinde ve bütün
yanlarıyla bilmek yerine, yalnızca bir yanıyla ele almakta
olmasıdır. Örneğin doğaötesel dünya görüşünün ekonomi bilgini Adam
Smith'in üretim olgusunu ekonomik bütünlüğü içinde, tüketimle
ilişkisini göz önünde bulundurarak incelemediği için doğru
sonuçlara varmamış olduğunu savunurlar.
Marx
ve Engels oluşturdukları eytişimsel yönteme, eytişimsel özdekçilik
adını vermişlerdir. Bununla anlatmak istedikleri, kendi eytişimsel
yöntemlerini ve dünya görüşlerini düşünceci (= idealist) dünya
görüşünden (= başka deyişle evren, toplum ve bilinç olgularını
Düşünce, Ruh ve daha başka doğa-ötesi kavramlarla açıklayan,
birincileri ikincilerin belirlediğine inanan dünya görüşünden)
arındırmış oldukları; gerçeği yalnız açıklamakla kalmayıp, onları
değiştirip geliştirmenin yöntemini de saptayan bir
bilimsel-felsefi dünya görüşü oluşturmuş bulundukları görüşüdür.
Eytişimsel özdekçiliğin temel ilkesi şudur: Evren (= doğa, toplum
ve bilinç) özdekseldir, özdek dışı bir gücün etkisi ile değil,
kendi iç özdeksel yasalarıyla gelişir. Evreni tanımak için onun
yasalılıklarını, düzenliliklerini bilmek gerekir; bu
düzenlilikleri bilmek için de bu düzenliliklere uygun bir düşünme
yöntemiyle onlara yaklaşmak gerekir. Bu düşünüş yönteminin temeli
şudur: Doğa kendi özdeksel yapısından, bilinç insanın doğa
üstündeki eyleminden, toplum da doğaya özgü üretim sürecinden
yansıyan çelişmelerle belirlenir. (Bkz.: O. Hançerlioğlu, Felsefe
Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 1973).
TOPLUMSAL SINIF ANLAYIŞI
Bu
anlayışta toplumsal sınıfların şöyle tanımlandığını görüyoruz:
Üretim güçlerinin belli gelişme aşamalarında; a) üretim araçlarına
sahiplik ya da sahip olmama, b) toplumsal işbölümü düzenindeki
yerleri, dolayısıyla da sahip oldukları zenginlikleri elde etmede
kullandıkları araçlar ve c) bu toplumsal zenginliklerden aldıkları
payın büyüklüğü bakımlarından birbirlerinden ayrılan geniş insan
kümelerine sınıf denir.
Bu
anlayışa göre toplumsal sınıfların ortaya çıkmasının temel etkeni,
üretim araçlarının özel mülkiyete konu olmasıdır. Böyle bir
mülkiyet düzeninde ortaya çıkan üretim ilişkileri de, her sınıfın
toplum içindeki göreli yerini belirleyici olmaktadır. Üretim
araçları ile üretim ilişkileri, üretim biçimi'ni
oluşturmaktadırlar. Sınıflı toplum tarihsel evrimin belli
aşamalarındaki üretim biçimlerinin bir özelliğidir.
Görülüyor ki Marxçı toplumsal sınıf anlayışım açıklayabilmek için
üretim araçları, üretim ilişkileri ve üretim biçimi kavramlarını
da nasıl tanımladığını belirtmek gerekmektedir.
Üretim ilişkileri
İnsanın bilincinden bağımsız olarak var doğayı değiştirirken
kendisini de değiştirmesi sürecidir. Üretim, insanın yaşayabilmesi
için gerekli her türlü araç ve besinleri kendi iş gücünü tüketerek
doğadan elde etmesidir. Bu kurama göre insanlar üretim yaparken
doğayı değiştirmekte, dolayısıyla kendi kendilerini ve
birbirlerini de değiştirmektedirler. Toplumsal yapı da bu
değişikliklerle biçimlenmektedir.
Üretim araçları: Özdeksel üretimde kullanılan iş araçları ile iş
nesnelerini, başka deyişle insan emeğinin işlediği, üzerinde
çalıştığı nesneleri anlatır. İlkel insan için taş, sopa, balta
üretim araçları idi. Günümüzde toprak, makineler, donanım, yollar,
su yolları üretim araçlarıdırlar. Üretici bilgi ve görgüsüyle
insanı da buna katarak, üretim güçleri kavramını oluşturmaktadır
kuram.
Üretim ilişkileri
'İnsanın bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel özdeksel
ilişkilerdir. Toplumsal üretim (topluluk yaşamı içindeki üretim),
değişim ve özdeksel zenginliklerin dağılımı süreci içinde insanlar
arasında meydana gelen, yer alan ilişkilere denir. İnsanlar
birlikte etkinlikte bulunmadan ve bu etkinliklerini karşılıklı
değişmeden üretimde bulunamazlar. İşte üretim ilişkileri, bu
zorunlu birlikte çalışmanın biçimini belirlemektedir. Üretim
ilişkilerinin temeli de, üretim araçlarının mülkiyeti düzenidir'.
Bir
üretim biçiminin oluşması ve süreklilik kazanabilmesi için üretim
güçleri ile üretim ilişkilerinin birbirlerine uygun düşmesi
gerekir. Örneğin el değirmeni derebeyci üretim ilişkilerini,
buharlı makine anamalcı üretim ilişkilerini ortaya çıkarmıştır.
Bu
kuram, toplumların tarihsel evrim içinde yaşadıkları ekonomik
dönemleri belirleyen ve başka dönemlerden ayıran şey, nelerin
yapıldığı değil, ne yoldan (= hangi üretim ilişkileri içinde)
yapıldığıdır, der. Örneğin köleci dönemdeki üretim ilişkileri
içinde de ipek kumaş, büyük saraylar, sanat başyapıtı heykeller
yapılabilmekteydi, anamalcı dönemin üretim ilişkileri içinde de.
Demek ki bu iki dönemi birbirinden ayırdedebiliyorsak, nelerin
üretilmekte olduğuna değil, nasıl, hangi üretim ilişkileri içinde
üretilmekte olduğuna bakarak ayırdedebiliyoruz, görüşünü savunur.
Üretim Biçimi
Böylece üretim biçimi kavramına sözü getirmiş oluyoruz. Kurama
göre üretim biçimi, yaşamak için gerekli olan nesnelerin (yiyecek,
içecek, giyecek, barınak, iş araç-gereçleri vb.) elde edilmesinin
tarihsel olarak belirlenen biçimleridir. Her toplumsal düzeni
belirleyen temel budur. Üretim biçimi değiştikçe bütün toplum
düzeni de değişir. Her yeni üretim biçimi, insanlığın gelişiminin
yeni ve daha yüksek bir aşamasını anlatır. Üretim biçimini
belirleyen temel etken üretim güçleridir. Üretim güçleri
ilerledikçe üretim ilişkileri değişir; bunun sonunda üretim
biçimi, eşdeyişle toplumsal düzen de değişir.
İşte
bu temele göre belirlenen toplum düzenlerinin tarih içinde beş
ayrı dönemi oluşturduğunu söyleyen kurama göre :
Tarihte üretim araçlarında toplumsal mülkiyet, İlkel komün
dönemindeki ortak mülkiyet (klan, kabile ve komünün ortak
mülkiyeti) ile sosyalist toplumlardaki devlet mülkiyeti
biçimlerinde görülmüş; üretim araçlarında özel mülkiyet ise köleci
toplum düzeninde, derebeylik toplum düzeninde ve anamalcı toplum
düzeninde görülmüştür
Kuram, üretim araçlarının özel mülkiyet altında olduğu toplum
düzenlerine sınıflı toplum düzenleri diyor. İlkel komün ve
sosyalist toplum düzenlerinde toplumsal sınıfların bulunmadığını;
buna karşılık köleci toplumda köleler sınıfı ile onların sahipleri
olan efendiler sınıfı bulunduğunu; derebeyci toplumda soylular (=
toprak ve din soyluları), şövalyeler ve lonca başkanlarından
oluşan yönetici sınıf ile serfler ve loncalardaki zanaatkar
işçilerden ve tacirlerden oluşan yönetilenler sınıfı bulunduğunu;
anamalcı toplumda da üretim araçlarına sahip olan anamalcılar (=
tarihsel adı burgeois= kentsoylu) sınıfı ile yaşamak için
emeklerini satmak durumunda olan işçilerin oluşturduğu emekçi
sınıf (= tarihsel adı proletarya) bulunduğunu söylüyor.
'Binlerce yıl önce, üretim güçlerinin çok düşük düzeyde bir
gelişme gösterdiği, iş araç-gereçlerinin ilkel olduğu ve
işbölümünün yalnız yaşa ve cinsiyete göre oluştuğu İlkel Komün,
ancak birlikte çalışmak yoluyla geçim nesnelerini güven altına
alabilen ve kendilerini komşu komünlerin saldırılarına karşı
koruyabilen insanlardan oluşmakta, üretim boylarda ve ortaklık
içinde yürütülmekteydi. İlk temel işbölümünün ortaya çıkması,
başka deyişle tarımın hayvan besleyiciliğinden ayrılması üzerine
İlkel Komün'ün üretim güçleri hızla gelişme göstermiş; bunu
izleyerek değişim, özel mülkiyet ve komün üyeleri arasında
eşitsizlik ortaya çıkmış, başlıca üretim aracı olan kölelerin
çalıştırılması daha büyük eşitsizlikler yaratmıştır. Öte yandan
ortaklaşa üretim ve ürünlerin komün üyeleri arasında eşit dağılımı
üretim güçlerinin gelişmesine birer engel olmağa başlamıştır.
Tarımın hayvan besleyiciliğinden ayrılmasından sonra ikinci bir
temel işbölümü daha gerçekleşmiş, zanaatlar da tarımdan
ayrılmıştır. Bunun sonucu İlkel Komün düzeninin çözülmesi,
sınıfların ve devletin ortaya çıkmasıdır'.
"Sınıflı toplumlar da, kurama göre, "üretim güçleri ile üretim
ilişkilerinin birbirine uyması zorunluluğu" yasası gereğince,
uygulayımlardaki ve bilgilerdeki ilerlemeyi izleyerek nitelik
değişiklikleri geçirmiştir: Köleci toplumda uygulayımların
ilerlemesi, pahalı araç-gereçlerin geliştirilmesi karşısında,
üretimin sonucuna karşı hiç bir ilgi duymayan -çünkü canı bile
efendisine ait olan- köleler verimli olmaktan çıkmış; onları
çalışmaya özendirmek üzere kendilerine üretimden bir pay ayırmak
zorunluluğu sonunda serflik (= kendine ait bir parça toprağı olan,
ama topraktan ayrılma hakkı olmayan, derebeyin toprağını işlemekle
yükümlü toprak köleleri düzeni) ortaya çıkmış üretim ilişkileri de
buna göre değişmiştir. Üretim güçlerindeki süre giden gelişmeler,
imalat sanayini, giderek dizi üretimi olanaklı kılınca bu yeni
üretimin gerekli kıldığı büyük fabrikaların işçi gereksinmesini
karşılayabilmek için bir yandan toprağa bağlı serflik düzenini
kaldırmak (= özgür işçilerin ortaya çıkması), bir yandan üretimi
kısıtlayan lonca düzenine son vermek, bir yandan da insan ve
malların bir yerden başka bir yere özgürce dolaşabilmesini
sağlamak -özetle derebeylikler sınırlarındaki gümrüklerin
kaldırılması ve ulusal birliğin, ulusal toplumun oluşturulması;
çağdaş ülke ya da yurt kavramının ortaya çıkması- gerekli
olmuştur. Bu oluşumlar da yine sınıflar arasında çatışmalar süreci
içinde gerçekleşmiştir: Yükselen yeni sınıf kentsoylular ve onun
desteklediği serfler ile derebeyci soylular arasındaki çatışmalar.
Bütün bunların en kesin anlatımını 1789 Fransız Devrimi'nin Haklar
Bildirisi'nde buluyoruz: Yasa karşısında eşitlik; can, mal, konut
dokunulmazlığı, gezi özgürlüğü; kısaca Fransız Devrimi'nin
savsözleri (= sloganları) ile söyleyecek olursak Özgürlük,
Eşitlik, Adalet, Kardeşlik. Bunun gibi, bu dönemin iktisadi
düzeninin anlatımı olan liberal ekonomi düzeninin savsözü de çok
anlamlıdır: "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" (= Laissez
faire, laissez passer).
Kapitalist Toplumda Sınıfların Oluşumu
Görüldüğü gibi her sınıflı toplum bir öncekine göre, geniş
yığınların haklarında ve durumlarında, uzun sürede, göreli bir
düzelmenin de belirtisi olmaktadır. Hele anamalcı toplumun oluşumu
ve kent-soylu ile işçi sınıfının ortaya çıkışı; şu ya da bu ölçüde
kuramsal olarak da kalsa, herkesin işini özgürce seçmesi, özgürce
üretim yapması, özgür sözleşme yapması, can, mal, konut
dokunulmazlığına sahip olması, yasalar önünde herkesin eşit
olduğunun kabul edilmiş olması, yargılamasız tutuklanamaması,
ilkelerine dayalı bir yeni yaşam düzeninin kurulması demektir.
Öyleyse bu ilkelere dayalı bir toplumda eşitsizliklerin,
dolayısıyla toplumsal sınıfların kaynağı neydi?
'Artı Değer' kavramı
Bu
soruyu kuramın nasıl cevapladığını belirtebilmek için, bir başka
kavramını daha tanımlamamız gerekir. Bu, artı değer kavramıdır.
Bir
ürün üretilirken onun üretiminde yer alan bütün öğelerin payı
çıkarıldıktan sonra yine geriye bir şey kalır, kurama göre. Bu
artı değerdir. O ürünün üretilmesinde yer alan ilk maddelerin,
donanım giderlerinin, işçinin yeme, giyme, barınma giderleri ile
gençliğini karşılayacak ödemenin
(= emekliliğinin), dinlenme-eğlenme giderlerinin toplam tutarı
üretilen üründen çıkarıldığında geriye kalan fark olan artı değer
anamalcıya (üretim araçları sahibine) kalmaktadır. İşte bu artı
değeri alan sınıf, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip
olduğu için taunu alabiliyor. Artı değeri aldığı için de ekonomik
erk ile birlikte siyasal erke sahip olabiliyor. Toplumun
kurumlarını, yasalarını bu üretim biçimi belirtiyor. Sınıf
farklılıkları, böylece, anamalcı sınıfın ayrıcalıklı durumu
üzerinde oluşuyor, diyor bu görüş.
'Ama
evrim süregidiyor. Anamalcı toplumda, örneğin yasalar karşısında
herkesin kuramsal olarak eşit sayılması, gezi, iş seçme,
örgütlenme, sözleşme özgürlükleri, büyük sanayi merkezlerinde
yığılmış bulunan işçi sınıfı toplulukları tarafından gittikçe daha
etkin bir biçimde kullanılmaya başlanıyor. Nesnel Koşullar var:
Büyük işletmeler; kent, ulaşım, haberleşme... İş-bırakımı,
eşdeyişle toplu olarak işi bırakma yolu, birlikleşme
(sendikalaşma), toplumsal sigortalar gibi yeni dayanışma yolları
bulunuyor. Bu yollarla işçiler üretimden daha çok pay almanın,
seçme-seçilme, eğitim, sağlık, yönetici mevkilere gelme
konularında durumlarını düzeltmenin yollarım bulup geliştirmeğe
koyuluyorlar. Buna karşılık anamalcı sınıf da tekeller kurma,
tröstler içinde birleşme, iş kapatımı (lock-out) yoluyla işçi
sınıfı üzerindeki üstün, güçlü durumlarını sürdürmek istiyorlar'.
Ama
kuram, evrimin durmadığını (çünkü toplumun ve insanın durağan
olmadığım), geniş yığınları oluşturan insanların durmadan daha çok
kendi toplumsal çevrelerini anlayıp özgürlük, eşitlik yönünde
değiştirme olanağına kavuştuklarım, bunları kuramsal olmaktan
çıkarıp edimsel olarak gerçekleştirmenin yollarını öğrenip
araçlarını oluşturduklarını söylemektedir.
Kurama göre, anamalcı sanayi toplumlarındaki toplumsal gönenç (refah)
ve adalet önlemleri, toplumsal güvenlik önlemleri, yaygın eğitim
olanakları, bir ölçüde sömürgelerin ve azgelişmiş ülkelerin
sömürülmesi yolundan sağlanıyorsa, önemli ölçüde de işçi sınıfının
oy hakkına sahip olması, birlikleşmesi, toplu dayanışma (iş
bırakımı gibi) olanakları elde etmiş olması, siyasal partilerini
kurmuş olması dolayısıyladır. Başka deyişle eşitlik, özgürlük
ülküleri yönündeki ilerlemeler, elde edilen
haklar bağış sonucu elde edilmiş olmayıp, karşıt sınıflar
arasındaki güç dengesinin değişmesiyle durmadan yeniden oluşan
karşılıklı uzlaşmaların sonunda elde edilmektedir. Nesnel koşullar
öyle değişir ki, artık işçilerin işbırakımı hakkını tanımamazlık
edemez anamalcı sınıf. Demek ki insan istenci, nesnel koşullardan
bağımsız olarak topluma dilediği biçimi veremez. Nitekim yine
nesnel koşullar elvermedikçe, zorunlu duruma getirmedikçe işçiler
de işbırakımı hakkını elde edemezler; siyasal örgütlerini
kuramazlar; toplumsal gönenç harcamalarına ayrılacak bütçe
kaynaklarını diledikleri ölçüde saptayamazlar. Kuram, eytişimsel
ve canlı bir toplumsal değişme süreci olduğunu, hiçbir öğenin her
zaman özdeş durumda kalmadığım, öğeler arasında durmadan
karşılıklı etkileşme olduğunu söyler. Bu etkileşmenin yönü, ereği,
uygulayımbilimi ve üretim ilişkilerini bütün insanların
özgürlüğünü, eşitliğini sağlayacak ölçüde geliştirmek ve
değiştirmektir, görüşünü savunur.
Burada, sınıflar arasındaki bu mücadelenin, yarışmanın yolları ve
araçları konusunda da kuramın ne dediğini belirtmek uygun
olacaktır. Ama bu konuya girmeden, bu noktadaki görüşlerin benim
kendi yorumum olduğunu belirtmeliyim.
Gerçekten her kapsamlı kuram gibi Marx'ın toplum kuramı
-dolayısıyla da toplumsal sınıflarla ilgili kuramı- birçok
eleştiriler yanında, birçok yorumlamalara da uğramıştır. Bu
kaçınılmaz bir şeydir. Gerçekten yaşam durmuyor. Hep yeni
durumlar, yeni öğeler ortaya çıkıyor. Bu yeni durum ve öğeler bir
kuram: Önce şurasından burasından küçük küçük, niceliksel
değişikliklere uğratıyor. Bu niceliksel değişmeler birikip
niteliksel değişim ölçü ve biçimini alınca kuram da daha
gelişkin, daha ileri, yeni diyebileceğimiz bir kurama yerini
bırakacaktır. Bu, doğrudan doğruya Marx'ın toplum kuramının
temelini ve yöntemini oluşturan eytişimsel evrimin de gereğidir.
Demek ki yeni koşullara göre kuramın yeni yorumlamalarının
yapılması kaçınılmazdır Çünkü yeni verilerin sınavından
geçirilmesi zorunludur.
Kanımca Marx'ın kuramının, geçen 100 yıllık dönemdeki toplumların
evrimi karşısında en çok yeniden yorumlanması gereken bölümü,
sınıflar arasındaki mücadelenin yolu ve yöntemi, araçları ile
ilgili olan bölümüdür.
Şimdi, kuram toplum yaşamının tarihsel süreç içinde durmadan
değişmelerden geçtiğini söylediğine göre, bu toplumsal yaşam
gerçekliğinin önemli bir öğesi olan sınıflararası mücadelelerin
yol ve yönteminin, araçlarının kendilerinin de değişmelerden geçtiğini kabul edeceği açıktır.
Bu
nokta işçi sınıfının sömürülmekten kurtulabilmesi ve eşitlikçi,
özgürlükçü bir toplumsal düzenin kurulabilmesi için şiddet yoluyla
mücadele etmesi gerektiği yolunda bir yanılgıya düşülmemesi için
önemle belirtilmelidir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, doğrudan
doğruya kuramın eytişimsel niteliği, sınıflararası mücadelenin yol
ve araçlarının değişmeden kaldığını düşünmeğe elvermez. Nitekim
kuram, sınıflararası mücadelenin bir toplum biçiminden öbürüne
geçildikçe, durmadan daha barışçı yol ve yöntemlerle yapıldığını,
şiddet ve kaba güç yoluna durmadan daha az başvurularak evrimin
süregeldiğini söylemektedir. Kölenin ayaklanmaktan başka olanağı
yoktu, efendinin de kullanamayacağı şiddet yolu yoktu. Kölesini
öldürebilirdi; satabilirdi. Serf biraz daha hak sahibiydi feodal
bey karşısında. Lonca üyesi zanaatkar da lonca yöneticilerine,
ustalarına karşı biraz daha iyi durumdaydı, köleye oranla. Ama
yine de örneğin evlenecek olan serf kadının ilk gecesi (yani
bekareti) derebeyinindi. Ya ilk geceyi beyle geçirirdi gelin, ya
da evlenecek erkek serf beye "ilk gece hakkının" karşılığında bir
ödemede bulunur ve karısının bekaretini kurtarırdı. Köle için bu
olanak da yoktu.
Derebeyci toplum anamalcı topluma yerini bırakınca, sınıflar
arasında bir kez yasa karşısında eşitsizlik kuramsal olarak
tümden, edimsel olarak (=fiilen) da artan bir ölçüde kalktı.
Herkes gezi, konut, can, mal, meslek seçme özgürlük ve
dokunulmazlığına sahip. Anamalcı işçiyi dilediği gibi tutuklayamıyor;
kimse yargılanmadan cezalandırılamıyor. İşçi sınıfının bu hakları
durmadan genişlerken şiddet yoluna durmadan daha az gerek kalıyor.
Örneğin yargı bağımsızlığı durmadan güçleniyor. İşçiler örgütlenme
hakkı elde ediyor, yasal işbırakımı hakkına kavuşuyor, oy hakkı
elde ediyor, son olarak siyasal erki elde etmek için
anamalcılarla gittikçe daha eşit koşullarda yanşan siyasal
partilerini kuruyorlar. Ve görüldüğü gibi bugün siyasal
mücadeleler artan bir ölçüde seçim mücadeleleri, parlamento
görüşmeleri, işbırakımı ve işkapatımı (grev ve lokavt)
uygulamaları ve toplu iş sözleşmeleri, yüksek hakem kurulları,
anayasa mahkemeleri... içinde akışıyor. Bütün Batı Avrupa sanayi
ülkelerindeki sosyalist ve komünist partilerin, seçime dayalı
demokratik parlamenter düzen içinde siyasal erki elde etmeği
kabul etmiş olmaları bir rastlantı değildir. Sovyetler Birliğinde
de
Stalin döneminin en ağır biçimde suçlanmış olması bir rastlantı
değildir. Soljenitzin Stalin döneminde, adı duyurulmaksızın yok
edilirdi. Bugün yine birçok özgürlük kısıtlamaları var ama, şiddet
öğesi eskiye göre azalmaktadır. Demek oluyor ki siyasal
mücadelelerde kaba gücün yeri durmadan azalmaktadır
(*) Kuşkusuz
şiddet yolu her toplumda eş zamanlı olarak eşit ölçüde azalmıyor.
Çünkü her toplum benzer evrim aşamasında değildir. Ama sınıflararası mücadelenin yol ve araçları, genel olarak durmadan
daha barışçı yol ve araçlara dönüşmekte, zorbalık ve şiddet
durmadan daha sınırlılanmakta ve azalmakta, demokratik mücadele
yol ve araçları onların yerini almaktadır Bu demokratik gelişme
özendirilmelidir.
{*)
Marx'ın kendisi de 100 yılı aşkın bir zaman önce, 3 Temmuz 1871
günlü The World gazetesindeki yazısında işçi sınıfının barışçı
yollardan iktidara gelmesinin olanaklı olabileceğini kabul
etmekte, Engels de 1891 de Erfurt Programının Eleştirisi'nde
şunları yazmaktadır: "Halkın genel seçimlerle bütün erki elinde
bulundurabileceği ve anayasanın ulusun oylarının çoğunluğuna
sahip olana her şeyi yapma olanağını verdiği ülkelerde eski
toplumdan yeni topluma geçişin barışçı yollardan
gerçekleşebileceğini kabul ediyoruz." Yine Marx Enternasyonal'in
La Haye'deki kongresini kapatış konuşmasında toplumcu bir düzeni
gerçekleştirmek için "...hiç bir zaman yolların, bütün koşullarda
aynı olduğunu söylemediklerini" belirtmiş ve şunları eklemiştir:
"Başka ülkelerin birbirinden başka olan koşullarına yer vermek
gerektiğini biliyoruz. Amerika, İngiltere ve eğer koşullarını iyi
biliyorsam Hollanda gibi ülkelerde işçilerin barışçı yollardan
amaçlarını elde edebileceklerini hiç bir zaman inkar etmedik."
MARX'ÇI SINIF KURAMINA YÖNELTİLEN BAŞLICA ELEŞTİRİLER VE
BUNLARA VERİLEN KARŞILIKLAR
Marx'çı toplum kuramının temelini oluşturan sınıf kuramına
yöneltilen başlıca eleştirileri şöylece özetleyebiliriz:
(**)
(**)
Bu eleştiriler ve bunlara verilen karşılıklar konusunda ayrıntılı
bilgi için bkz.t T.B. Bottomore, Classes İn Modern Society, Ailen
and Unwin, London, 1966; Bottomore'un bu kitabını tanıtan yazı
için bkz.: özer Ozankaya, "Modern Toplumda Sınıflar", SBFD, Cilt
XXIII, sayı 1, s. 499-507. Marx'a karşıt bir yazarın eleştirileri
için de, George Sabine, Siyasal Düşünceler Tarihi, (Türk Siyasi
ilimler Derneği Yayını), Cilt İTİ, Ankara, 1969'a bakılabilir.
a)
Marx'çı sınıf kuramı, kapitalist toplumda emekçi sınıfın gittikçe
daha yoksullaşacağını, yaşam koşullarının gittikçe daha
bozulacağını, işçi sınıfın sayıca artacağını (yani ara
katmanların eriyeceğini), daha devrimci olacağım söyler. Oysa
özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısına doğru anamalcılığın geliştiği
ülkelerde işçi sınıfının yaşam koşulları düzelmiş, işçi sınıfı ile
anamalcı sınıf arasındaki yaşam düzeyi farkı azalmıştır. Bu, bir
yandan üretimin yeni uygulayımbilim sonucu artmasının, bir
yandan da gelir dağılımının işçi sınıfı yararına düzeltilmesinin
sonucudur. Toplumsal hizmetler genişlemiştir; iş güvenliği
sağlanmıştır. İşçi sınıfı böylece kentsoylulaşmıştır (=burjuvalaşma
savı). Sınıf bilinci, Marx'ın beklediğinin tersine keskinleşmemiş,
zayıflamıştır. İşçiler sınıf mücadelesinden uzaklaşmışlar, orta
sınıf değerlerine yönelmeğe orta sınıflara özenmeye
başlamışlardır. Ayrıca özellikle beyaz-yakalı işçilerin (=kol gücü
ile çalışan fabrika vb. işçilerinden farklı olarak yazışmaları,
vb. hizmetleri yürüten büro memurlarının) sayısının artışı, yeni
uygulayımbilimin beden işçilerinin de daha bilgili ve hünerli
olmalarını gerektirmesi, geniş işçi yığınlarının eğitim düzeyini
yükseltmiş, böylece işçi sınıfı türdeş (homojen) olmaktan çıkmış,
sayı olarak da azalmış, kafa işçileri ile kol işçileri arasındaki
fark da azalmıştır
b)
Egemen sınıfı oluşturan kentsoyluların yapısında ortaya çıkan
değişmeler de Marx'ın öngörüsünü doğrulamamış, iki sınıf arasındaki
fark açılmamıştır, denilmektedir. İleri sürülen yapısal
değişiklikler şunlardır: kentsoylular artık kapalı ve uyumlu bir
sınıf değildir; büyük servetler parçalanmıştır; dikey toplumsal
hareketlilik artmıştır; ayrıca baskı kümelerinin, mesleki
örgütlerin vb. önemli yer tuttuğu çağdaş çoğulcu (pluralist)
sanayi toplumlarında artık siyasal ve ekonomik erk tek bir
toplumsal kümenin elinde olmaktan çıkmıştır; kısacası
kentsoylular artık yönetici sınıf olmaktan çıkmıştır,
denilmektedir.
c)
Üçüncü bir eleştiri şudur: Marx'ın kuramının, toplumu sınıflarla
açıklamaya aşırı ölçüde yönelmesinin sonucu olarak, insanları
birbirine bağlayan başka toplumsal ilişkilerin, bu arada
özellikle ulusal bağlılıkların önemini savsaklamış olduğu ileri
sürülmektedir. Ulusçuluk akımını ve uluslararası çatışmaları
küçümsemiştir; tersine, uluslararası ölçüde bir sınıf dayanışması
öngörmüştür; oysa 19. yüzyılın ikinci yarısından günümüze değin
Batının sanayi ülkelerinde, yaşam koşulları elverişsiz olan
toplumsal kümelere toplumsal ve siyasal haklar tanınmasının
sonucu olarak ulusal bağlar güçlü durumlarını sürdürmüş ve
toplumlarda dayanışmayı sağlamada sınıf bağlarından daha etkili
olmuştur, denilmektedir.
d)
Son olarak Marx'ın kuramı, işçi sınıfının sınıf mücadelesi
sonunda artık üretim güçlerinin gelişimini köstekleyen 'üretim
araçlarının özel mülkiyeti' düzenini ortadan kaldırarak sınıfsız
toplumu gerçekleştireceğini söylediği halde, üretim araçları
üzerinde özel mülkiyeti kaldırmış olan sosyalist ülkelerde de
sınıf olayı ortadan kalmamıştır; bu ülkelerde yine bir yönetici
sınıf ve yönetilen sınıf ayrılığı vardır, denilmektedir. Bu
görüşün başlıca savunucuları, Yeni Sınıf görüşü ile Milovan
Djilas, "Siyasal erk, ekonomik erk ve ideoloji tekeli" görüşü ile
Ray-mond Aron ve Class Structure in the Social Consciousness adlı
kitabıyla Stanislaw Ossowski'dir. Ossowski bu yapıtında şunları
söylüyor: Marx'ın sınıf kuramı, 19. yüzyıl koşullarını yansıtan
bir kuramdır. Toplumsal sınıfların, eşdeyişle kentsoylu ve emekçi
sınıfların, en çok kar ardında koşulan piyasa düzeni sonucu
olarak ve kendiliğinden ortaya çıktığı bir döneme özgü bir
kuramdır. Oysa bugün çağdaş devlette, siyasal güç bir tek kararla
toplumun sınıf yapısını köklü bir biçimde değiştirebilir:
Örneğin herhangi bir toplumsal kümenin -diyelim işçilerin- ulusal
gelirden daha yüksek bir pay almasını sağlayabilir. Özellikle
örgütlü bir muhalefetin bulunmadığı, tek parti egemenliğinin
yürürlükte olduğu toplumlarda -dolayısıyla sosyalist toplumlarda-
bu durum daha çok böyledir. Yönetici sınıf kendi ayrıcalıklarını
bir yasa ile kolaylıkla arttırabilmektedir.
Kısaca, Marx, hükümet müdahalesi yoluyla alman toplumsal gönenç
önlemlerinin toplumcu olmayan bir düzende işçi sınıfının ekonomik
ve toplumsal koşullarını önemli ölçüde etkileyebileceğini
öngörememiş olduğu gibi; toplumcu düzende de emekçi sınıfın
buyuruculuğunun tek parti buyuruculuğuna ve dolayısıyla bu
partinin denetiminde insanı yabancılaştırıcı türlü yönleri ile
genörgütsel (=bürokratik) bir düzene dönüşeceğini öngörememiştir'
denilmektedir.
ELEŞTİRİLERE VERİLEN KARŞILIKLAR
İngiliz toplumbilimcisi T. B. Bottomore Classes in Modern Society
(Ailen and Unwin, London, 1965) adlı incelemesinde, Marx'ın toplum
kuramında kilit öneminde bir yer tutan sınıf kuramını, çağdaş
sanayi toplumları açısından inceler. Bu kurama yöneltilen
eleştirilerin ne ölçüde geçerli olduğunu araştırın aya çalışır.
Bunu yaparken bir anamalcı sanayi toplumunda sınıf yapısıyla
ilgili somut, görgül verilere baş vurur; bir de toplumcu bir
sanayi toplumuyla ilgili somut araştırma verilerine baş vurur.
Birincisi için örnek olarak İngiltere'yi alıyor; Marx'ın kuramına
da örnekolaylık etmiş olan İngiltere'yi. İkincisi için de toplumcu
düzenin en uzun geçmişe sahip olduğu Sovyetler Birliğini alıyor.
İşçilerin Kentsoylulaşması ve Kentsoylu sınıfın Tek Yönetici
Sınıf Olmaktan Çıktığı Eleştirilen
Önce
ilk iki eleştiri olarak, işçi sınıfının yaşam düzeyinde yükselme
olduğu, kentsoylular ile arasındaki uzaklığın azaldığı ve
kentsoyluların artık yönetici sınıf olmaktan geniş ölçüde çıktığı
noktasına bakalım. İşçilerin kentsoylulaşması savı şu noktalarda
beliriyor.
1) Gelir düzeyleri arasındaki farkın azalması savı,
2) İşçilerin yeteneklerinin, bilgi düzeylerinin yükselmesi
savı,
3) İşçilerin kentsoylulaştığı, böylece orta sınıf değerleri
benimsediği,
orta-sınıfa benzemeğe çalıştığı savı,
4) İşçi sınıfı dayanışmasının zayıfladığı savı,
Birinci noktada İngiltere, toplumsal güvenlik tedbirlerini almada,
"gönenç devleti" politikalarını uygulamada (sağlık, işsizlik sigortaları; artanoranlı (=müterakki) vergilendirmeler) en
eski bir geçmişe sahip olduğu halde, bugün de yine bu ülkede geniş
bir yoksulluk olayının bulunduğunu ve gelir dağılımındaki
eşitsizliğin çok büyük olmakta süregittiğini söyleyen Prof. Bottomore, Richard M. Titmus'un Income Distribution and Sccial
Change (Gelir Dağılımı ve Toplumsal Değişme) adlı araştırmasına
dayanarak, bugün bile İngiltere'deki bütün özel mülklerin % 50
sinin, nüfusun %1 kadarının elinde olduğunu belirtiyor. Yine aynı
araştırmanın sonuçlan yüksek vergilendirmeye rağmen, hayat
sigortaları, emeklilik ödenekleri, bunların vergi dışında
tutulması, gizli tröstler, masrafların kazançlardan düşülmesi,
sermaye kazançları gibi birçok yollarla anamalcı sınıfın servet
ve gelirlerini koruyup arttırabildiğini göstermektedir. O'na göre
gerçi İngiltere'de işçi sınıfının yaşam düzeyi bu yüzyılın başına
oranla daha yüksektir. Demek ki saltık (=mutlak) anlamda bir
yoksullaşma değil, ama anamalcılar sınıfına oranla bir göreli
yoksullaşma var. Öte yandan işçilerin yaşam düzeyinin 50 yıl
öncesine göre biraz düzelmiş olmasında, eşitlik ve özgürlük
yönündeki mücadelelerin, etkinliği gittikçe artan örgütlenme ve
eylemlerin (parti kurma, işçi birliği kurma, iş bırakımı) etkisi büyüktür. Ayrıca anamalcı sanayi toplumlarında işçi
sınıfına ulusal gelirden daha büyük pay verilmesi, bu ülkelerin
sömürge gelirleri ve azgelişmiş ülkelerin zararına işleyen
uluslararası ticaret gelirleri yardımıyla da olanaklı olmuştur.
Ama bu sonuncu noktaya Prof. Bottomore değinmemektedir.
İkinci ve üçüncü noktalara gelince: "Beyaz yakalı işçilerin artışı
da hem abartılmaktadır, hem de bu işlerde çalışanlar çok geniş
ölçüde yine beyaz yakalı babaların çocuklarıdır. Başka deyişle
Batılı anamalcı toplumların dikey toplumsal devinim dedikleri
olay, temel olarak birbirine çok yakın gelir ve eğitim düzeyine
sahip olan toplumsal katmanlar arasında görülmektedir. Kısacası,
işçinin çocuğu yine çok geniş ölçüde işçi olmakta, anamalcının
çocuğu da, yine çok geniş ölçüde anamalcı olmaktadır' Profesör Bottomore'a göre.
Burada kuramın katman ile sınıf ayrımını belirtmek gerekir.
Marx'çı kuram, anamalcı sınıfın (ya da daha eskiden derebeylik
sınıf yapısının) tümüyle uyumlu bir küme olmadığım, bunun gibi
emekçi sınıfın da benzer biçimde tümüyle uyumlu bir sınıf
oluşturmadığını, tersine bunların kendi içlerinde birbirleriyle
çelişen katmanlara bölünmüş olduğunu belirtir. (Bu konuda bkz.:
Maurice Duverger, Sociologie Politiçue, a.g.e., s. 193).
Örneğin derebeylik döneminde üretim araçlarının sahibi olan sınıf,
kendi içinde büyük senyörler-küçük senyörler, kılıç soyluları, din
soyluları diye bölünmekteydiler.
Serflerin de: Toprak serfleri, zanaat serfleri, tacirler diye
tabakalara ayrıldığını görüyoruz.
Bunun gibi anamalcı toplumda da anamalcı sınıfın başlıca
tabakaları:
a) Büyük anamal sahipleri (kentsoylular) - Küçük anamal sahipleri
(kentsoylular);
b) Sanayi kentsoyluları, Ticaret kentsoyluları, Toprak kentsoyluları
diye ayrılmaktadır.
Emekçi sınıf da kendi içinde işçiler-müstahdemler, beyaz
yakalılar, teknik elemanlar gibi, çıkarları her zaman uyumlu
olmayabilen katmanlara ayrılmaktadır.
Yalnız Marx'çı kuram, bu katmanlar arasındaki çelişmelerin daha
sınırlı ve az önemli olduğunu; asıl temel çelişkinin sınıflar
arasında (başka deyişle üretim araçlarına sahip olanlarla
olmayanlar arsında) olduğunu savunur.
İşte
dikey devingenlik, temelde bir sınıfın değişik katmanları
arasında olmaktadır, deniliyor.
İşçi
sınıfının kentsoylulaşması üzerinde de biraz duralım. Gelir
düzeyindeki yükselme sonucu olarak işçilerin artık kentsoylu
yaşam biçimine özendikleri, kendilerini işçi saymadıkları,
aralarında dayanışmanın zayıfladığı, bireyci yaşama yöneldikleri
söylenmekteydi. Bottomore bu savlar için, İngiliz toplumuyla
ilgili olarak şunları söylemektedir: Bir kez görgül araştırmalar
(Goldthorpe ve Lockwood), küçük kentsoylu karşısında bile işçi
sınıfının ekonomik düzeyindeki düzelmelerin abartıldığını
gösteriyor. Öte yandan işçilerin orta-sınıf değerlerini
benimsemeğe ne ölçüde istekli olduklarının; ayrıca küçük
kentsoylu kesiminin de işçi sınıfından kimseleri kendi aralarına
eşit koşullarla almağa ne ölçüde hazır olduklarının hemen hiç
araştırılmamış olduğunu belirtmektedir. Ama İngilizler arasında
katı sınıf çatışmalarının bulunmayışım, yine temel olarak yaşama
koşullarındaki yukarda etkenleri açıklanan bir takım
düzelmelerle, İngiltere'nin günümüze değin süre gelen
sömürgeciliği ile ve İngiliz toplumunda da A.B.D.'de olduğu gibi
en aşağı toplumsal-ekonomik düzeyde bulunanların, sömürgelerden
gelip bu ülkeye yerleşen renkli nüfustan meydana gelmesi ile
açıklamak gerekir.
'Eğitim olanaklarının dağılımının da İngiltere'de derin
eşitsizlikleri sürdürdüğünü yine araştırmalar gösteriyor. Nüfusun
2/3'si yalnız ilk öğretimden geçmiştir. (Fransa'da ve Almanya'da
da böyle). Bunlar sanayinin işçi ve hizmetli ordusunu
sağlıyorlar. Gece okulları, işyerindeki yetiştirme programları,
bu insanların ekonomik ve siyasal yerlerinde herhangi bir
sınıfsal nitelikte değişme sağlayacak önemde değildir. Üniversite
öğrenimi ise çok yüksek ölçüde anamalcı sınıfın tekelinde
bulunuyor. Bunun sonucu olarak, gerek siyasal mevkiler, gerekse
yüksek yönetim mevkileri geniş ölçüde bu sınıfın mensuplarınca
doldurulmaktadır. Demek ki anamalcı sınıf hem ekonomik erke, hem
de bu erki sürdürebilecek ölçüde siyasal erke sahip olmakta devam
etmektedir'.
'Toplumsal Dayanışmanın Sınıf Dışı Etkenleri'
Kapitalist sanayi toplumlarında işçi sınıflarının uluslararası bir
dayanışma yerine, hala geniş ölçüde ulusal dayanışmadan yana
olduğu görüşüne gelince, kanımızca bu eleştirinin geçerli olup
olmadığını yeterli biçimde saptayabilmek için önce "ulusçuluk"
kavramı ile Marx'çı kuramın neyi anlatmak istediğine bakmamız
gerekecektir.
Marx'çı anlayışa göre ulusal toplum, derebeyci düzenin yıkılışı
döneminde oluşup ortaya çıkan topluluk biçimidir. Derebeyci
düzenin topluluk biçimi dinsel-ümmetçi topluluklardı.
Hıristiyanların yeryüzünü "tanrının krallığı" saymaları,
Müslümanlardaki
"ümmet-i Muhammed" anlayışı bu durumun kanıtlarıdır. Bu dönemin
bütünlenmemiş, dağınık toplumsal koşulları, üretim güçlerindeki
gelişme daha büyük üretimi olanaklı kılıp daha geniş pazarları,
üretim ve dolaşımın kısıtlamasız yapılmasını gerektirdikçe
ortadan kalkmıştır. Bunun yerini, ülkenin kesimleri arasındaki
ekonomik bağların pekişmesi, ülke içi gümrük duvarları vb.nın
kalkması ve yerel pazarların tek bir ulusal pazar durumunda
kaynaşması almıştır. Bunlar ulusal toplulukların biçimlenmesinin
ekonomik temellerini sağlamışlardır. Böylece ülke kavramı "yurt"
(=vatan) kavramına dönüşmüştür. Halkların her biri de ortaklaşa
maddi yaşayış koşulları, başka deyişle bulundukları bölgedeki
ekonomik yaşamları, dilleri, ekinlerindeki kendilerine özgü
çizgileri, ruhsal özellikleri ile birbirlerinden ayrılan uluslara
dönüşmüşlerdir.
Kurama göre derebeyci düzenin ortadan kaldırılışı dönenimde
kentsoylular ulusal oluşum deviniminin önder gücü idi. Ancak
anamalcı toplum içinde toplumsal karşıtlıklar oluşup güçlendikçe,
kentsoylular sınıfı bu karşıtlıkları gizlemek ve örtmek için ya da
pazarlar elde etme ve koruma amacıyla ulusal karşıtlıkları
körüklemeğe koyulur. Bu yolda ulusal bencilliğe dayalı bir
ideoloji geliştirir; uluslar arasında kin, tiksinti ve
anlaşmazlıklar doğurur. Ulusçu düşünyapı, kendi ulusunu başka
uluslardan üstün görme, aşırı durumlarda da ırkçılık biçimine
girer. Ama aynı anamalcılar kendi çıkarları gerektirdiğinde gerek
ekonomik bağımlılığa gerek ekinsel yozlaşmalara yol açacak, ulusçuluğa aykırı tutum ve davranışlarda bulunabilmektedirler
Anamalcılığın toplumculuk yönünde değişmesi ölçüsünde de uluslar
arasındaki ilişkiler yakınlaşma, işbirliği ve dayanışmaya dönüşür,
diyor kuram. Bu gelişimin türlü ulusların işçi sınıfları
arasında artan bir dayanışmayla birlikte gideceği görüşündedir.
Bu
noktada kurama yöneltilen bu eleştiriye bir ölçüde katıldığı
görülen Prof. Bottomore türlü ulusların işçi sınıfları arasında
dayanışma çabalarının yok da olmadığını; bugüne değin geniş ölçüde
gerçekleşmemiş olmasının hiç gerçekleşmeyeceği anlamına
gelmediğini; uluslararası düzeyde birçok işçi kuruluş ve örgütleri
bulunduğunu ve birçok işçi hareketlerinin başka ulusların
işçilerince girişilen sevgi işbırakımları ve benzeri davranışlarla
desteklendiğini belirtmektedir.
Kanımca
bu konuda belirtilmesi gereken bir nokta da şudur: Ulusçuluk
kavramı kendi başına ne ilerici, ne gerici bir kavramdır. Kimin
elinde, hangi içerikte tanımlandığına bakılarak değerlendirme
yapma zorunluluğu vardır. 19. yüzyıldan başlayarak kesinlikle
oluşan çağdaş sanayi toplumundaki bütünleşme gereksinimi ve
bütünleşmişlik niteliği, toplumun bugünkü yönetiliş biçiminin
milyonlarca insanın yarınını derinden etkilemesi durumunu
doğurmuştur. İşte ulus kavramı toplumun yarınını, geleceğini göz
önünde bulundurma gereksinimini bilinç düzeyinde tutmayı
sağlayacak bir kavram olarak anlaşılmalıdır: Daha bağımsız ve
özgür, daha eşitlikçi ve adil, daha gönençli bir yarın isteği.
Toplumcu Düzende Sınıfsızlığın Gerçekleştirilemediği Eleştirisi
Son bir
eleştiri, toplumcu düzenin yürürlükte olduğu toplumlarda da
sınıfsızlığın gerçekleştirilememiş olduğu ile ilgiliydi. Bu
toplumlarda daha da güçlü olan tek partili merkezi yönetimin,
birçok ayrıcalıkların eşitsiz dağılımını yapabildiği
belirtilmektedir.
Bu
eleştiriye karşı belirtilen hususlar (*)
özetle şunlar: Her şeyden önce Marxçı kuram gereğince de
toplumculuk sınıfsız-lığın tam olarak gerçekleştiği bir aşama
değildir. Bu aşamaya geçen toplumda, örneğin kol işleriyle kafa
işleri ve köy yaşamı ile kent yaşamı arasındaki çelişmeler
görülmekte devam eder. "Herkesten gücü oranında alan, herkese
gereksinmesine göre veren" bir toplumsal gelişme aşaması, aslında
ancak çok uzun bir zaman sonunda ulaşılabilecek bir aşamadır. Oysa
dünyada en uzun geçmişe sahip toplumcu ülke olan Sovyetler
Birliği, yalnızca 60 yıllık bir geçmişe sahiptir ve bu durumda
olan tek toplumdur. Öteki toplumcu ülkelerin tarihleri çok daha
yenidir; ayrıca kendi içlerindeki toplumsal değişme süreci sonunda
toplumculuğa geçmiş olmayıp, bir dış karışma sonunda
geçmişlerdir.
(*) Bkz T.B. Bottomore, Classes
in Modern Society, 1966, s 49 vd.
Profesör Bottomore, bütün bu sınırlılıklara karşın, Örneğin
Sovyetler Birliğinde üretim araçları üzerinde özel mülkiyet tam
olarak kaldırılmış durumdadır, demektedir.
Merkezi
yönetimin ayrıcalık dağıtabilmesine gelince, örneğin yoğun
sanayileşme çalışmalarına girişildiği 1930larda teknik personeli
özendirmek amacıyla başvurulan ücret farklılaştırmalarının en
büyük olduğu zaman bile ortaya yeni bir sınıfın doğmadığını,
Michel Gordey'in bir araştırmasına (*)
dayanarak belirtmektedir. Kazanç farklılıklarının bulunduğunu, ama
anamalcı toplumlarda görülen ölçüye yaklaşmamış olduğunu da
belirten Bottomore, toplumun yönetici mevkilerinin yetenekli
bireylere açık bulunduğunu yazmaktadır. Bundan başka kafa ve kol
işçileri arasındaki toplumsal uzaklığın da anamalcı toplumlardaki
ölçüde büyük olmadığını söylemektedir.
(*)
Michel Gordey, Visa to
Moscow, 1962.
Fransız
siyaset bilimcisi Profesör Maurice Duverger de Marxçı toplumsal
sınıf kuramı konusunda yukarıdakine benzer bir değerlendirme
yaparak şunları söylemektedir:
"Tarihin bütün dönemlerinde sınıf mücadelesinin öğeleri
bulunmaktadır. Ama bunlar az ya da çok bir önem taşırlar. Bu
öğelerin 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında siyasal çatışmalarda
taşıdıkları temel, egemen özellik her zaman bu denli kesin
değildir.
"19.
yüzyıldan önce halk yığınları çoğu kez siyasal yaşamın dışında
tutulmuşlardır. Bunlar sömürülmekteydiler, ama ne bu sömürüyü
anlamak ve bundan kurtulabilmek için gerekli olan düşünsel
araçlara, ne de ona karşı savaşmak için maddi araçlara sahip
değildiler."
"XX.
yüzyılın sanayi toplumlarına damgasını vuran genel yaşam
düzeyindeki yükselmeyle birlikte sınıf çatışmaları
hafifleşmektedir. Kimi kişilerin ileri sürdükleri gibi ortadan
kalkmamaktadır. 1966 da batının sanayi toplumları 1866'dakine
oranla daha az eşitsizlikler bulunan toplumlardır. Ama yine de çok
eşitsiz olmakta süregidiyorlar. Gerçek gelirler yelpazesi anamalcı
ülkelerde S.S.C.B.'nde olduğundan daha geniştir. Sınıflar
arasındaki eşitsizlik batıda ortadan kalkmamıştır. Çağdaş
anamalcılıkta ücretlilerin kesin yoksullaşacakları tezi artık
savunulabilecek bir tez değil. Ama göreli yoksullaşma, tam
tersine, gerçekleşmiş bulunuyor: ücretlerin toplam gelirler
içindeki pay (ücretlilerin sayısındaki artış göz önünde tutulursa)
artmaktan çok azalmak eğilimi gösteriyor. Ayrıca şanslar
arasındaki eşitsizlikler süregitmektedir. Toplumbilimsel
soruşturmalar doğum veya evlenmenin anamalcı olmanın başlıca
yolları olduğunu göstermektedir. Oldukça kapalı bir sınıf,
ekonomik ve siyasal yaşama egemen olmaya devam etmektedir. Batının
özel girişimleri başlıca anamal sahiplerinin egemenliğinde olmakta
devam ediyorlar. Bunlar devlette hep büyük bir etkiye sahiptirler.
Artık devletin kesin sahibi değildirler: genel oy, basın
özgürlüğü, halkçı partiler, işçi birlikleri onların siyasal erkini
sınırlandırmaktadırlar. Ama bu erk çok büyük olmakta devam ediyor.
Anamalcılarla anamalcı olmayanlar arasındaki eşitsizlik -ve
birincilerin ikincilere egemen olması- her zaman batı
devletlerinin temelini oluşturmaktadır. Sınıf mücadelesi devam
etmektedir: yalnızca daha az şiddetli biçimler almaktadır."
(*)
Djilas,
Aron ve Ossowski'nin görüşleri aslında planlı ekonominin
güçlükleriyle de yakından ilgilidir. Gerçekten çağdaş toplum,
büyük sanayinin ve kent yaşamının büyük çaplı örgütleri ve
yazçizciliği (= kırtasiyeciliği) nedenleriyle zaten bireyleri
birer çark dişlisi, birer kimlik kartı, birer sayı durumuna
düşürme tehlikesini içeriyor; buna bir de zorlayıcı genel
planlamanın sınırlandırmaları eklendiğinde, özgürlüklerin
kısıtlanması sorununun daha da ağırlaşması ve bir
teknokrat-bürokrat kümesinin ortaya çıkması durumuyla
karşılaşılmaktadır. Nitekim genel planlamanın demokrasi ülkü ve
ilkeleriyle tam bağdaşır bir uygulamasını sağlama sorunu,
çağımızın çözüm bekleyen baş sorunu olmakta süregitmektedir.
(*) M. Duverger, Sociologie
Politique, a.g.e., s 206-207. |