...................
YÖNTEM ÜZERİNE KONUŞMA USUNU İYİ KULLANMAK VE BİLİMLERDE DOĞRUYU ARAŞTIRMAK İÇİN   -6

Descartes
Fransızca'dan çeviren ve açıklamaları yazanlar: Afşar Timuçin - Yüksel Timuçin

                         
...................
...................

Bu ilk doğrulardan çıkardığım öbür doğrular zincirinin tümünü izlemekten ve burada göstermekten sevinç duyacağım. Ama bu amaçla bozuşmak istemediğim bilginler arasında tartışmalı olan pek çok sorundan şimdi söz etmem gerekecekti, be nedenle bu konuda çekimser kalmamın ve insanların özel olarak bilgilendirilmesinin daha yararlı olup olmayacağını daha bilge olanların yargısına bırakmak için, yalnızca genel olarak onların neler olduğunu söylememin daha iyi olacağını sanırım. Her zaman Tanrı'nın ve ruhun varlığını göstermek için kullandığım ilkeden başka hiçbir ilke tasarlamamak ve bana daha önce geometricilerin yaptığı göstermelerden daha açık ve daha kesin görünmeyen hiçbir şeyi doğru diye almamak konusunda aldığım karara bağlı kaldım. Bununla birlikte diyebilirim ki yalnızca felsefede incelenmesine alışılmış tüm genel güçlüklerle ilgili olarak kısa zamanda beni hoşnut edecek aracı bulmakla kalmadım, ama bazı yasalar da ortaya koydum; Tanrı bu yasaları doğada öylesine geçerli kılmış ve onlardan ruhlarımıza öylesine kavramlar işlemiştir ki onlar üzerine yeterince kafa yorduktan sonra, onların dünyada olan ya da oluşan her şeyde tam olarak gözlemlenebileceğinden kuşkuya düşemeyiz. Sonra, bu yasaların sırasını inceleyerek daha önce öğrenmiş olduğum ya da hatta öğrenmeyi umduğum en yararlı ve en önemli pek çok doğruyu ortaya çıkarmış olduğumu sanıyorum. (31)

Bu doğruların başlıcalarını, bazı nedenlerin beni yayımlamaktan alıkoyduğu bir incelemede (32) açıklamaya çalıştım; burada onun içeriğini kısaca anlatmaktan daha iyi bir iş yapamayacağımı sanıyorum. Bu kitabı yazmadan önce maddi şeylerin doğasıyla ilgili olarak bildiğimi düşündüğüm her şeyi onun kapsamına almak amacındaydım. Ama nasıl ressamlar düz bir tabloda katı bir cismin çeşitli yüzlerini tümüyle aynı biçimde iyi gösteremediklerinden, onlardan yalnızca ışığa karşı koydukları başlıcalarından birini seçerler ve öbürlerini gölgelendirerek onları ancak birinciye göre görülebildikleri ölçüde gösterirlerse, ben de böylece düşüncemde varolan her şeyi konuşmama koyamayacağımdan korkarak, orada yalnızca ışıktan ne anladığımı uzun uzun açıklamaya giriştim; sonra, ışıktan yola çıkarak, ışığın hemen tümüyle kendilerinden çıktığı güneşten ve sabit yıldızlardan, ışığı geçirdiği için göklerden, ışığı yansıttıkları için gezegenlerden, kuyrukluyıldızlardan ve dünyadan, özellikle renkli ya da saydam ya da ışıltılı oldukları için yerde olan tüm cisimlerden ve sonunda bunların izleyicisi olduğu için insandan bazı şeyler katmaya giriştim.

Hatta tüm bu şeyleri biraz gölgelemek için ve bilginler arasında benimsenmiş görüşleri izlemek ya da yadsımak zorunda kalmadan, onlarla ilgili yargımı daha özgürce söyleyebilmek adına, tüm bu dünyayı burada onların tartışmalarına bırakmaya ve şimdi Tanrı'nın herhangi bir yerde, düşsel uzaylarda, yeter maddeyle yaratacağı, bu maddenin çeşitli parçalarını da çeşitli biçimlerde ve düzen dışında devindirerek, ancak şairlerin tasarlayabileceği kadar karışık bir kaos oluşturacağı, sonra da doğayı her zamanki yardımını göstererek ortaya koyduğu yasalara göre devinmeye bırakacağı yeni bir dünyada olup biteceklerden söz etmeye karar verdim.

Böylece, ilk olarak bu maddeyi tanıtladım ve dünyada ondan az önce Tanrı'yla ve ruhla ilgili olarak söylediğim şey dışında, bence daha açık ve daha anlaşılır hiçbir şey bulunmadığını göstermeye çalıştım; çünkü hatta okullarda tartışılan bu biçimlerden ya da niteliklerden hiçbirinin kesinlikle onda olmadığını, bilmezden gelinemeyecek ölçüde genellikle bilgisi ruhlarımızda doğal olarak bulunmayan hiçbir şeyin onda bulunmadığını tasarladım.

Ayrıca, doğa yasalarının neler olduğunu gösterdim; nedenlerimi Tanrı'nın sonsuz yetkinliklerinden başka hiçbir ilkeye dayandırmadan, kuşkuya düşülebilen tüm nedenleri göstermeye ve Tanrı birçok dünya yaratsaydı bile onların her birinde bu nedenlerin gözlemlenmiş olmaktan geri kalmayacağını göstermeye çalıştım. Bundan sonra, bu kaosun maddesinin en büyük bölümünün bu yasalara göre nasıl kendisini göklerimize benzer kılar biçimde hazırlanması ve düzenlenmesi gerektiğini gösterdim; bununla birlikte, onun parçalarından bazılarının nasıl bir dünyayı ve bazılarının gezegenleri ve kuyruklu yıldızları ve bazılarının da bir güneşi ve sabit yıldızları oluşturması gerektiğini gösterdim.

Burada ışık konusunu genişleterek güneşte ve yıldızlarda bulunması gereken ışığın ne olduğunu uzun uzadıya açıkladım ve buradan onun bir anda göklerin uçsuz bucaksız uzayından nasıl geçtiğini ve onun nasıl gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan yere doğru yansıdığını açıkladım. Ona tözle, durumla, devinimlerle, göklerin ve yıldızların tüm çeşitli nitelikleriyle ilgili pekçok şeyi de ekledim; öyle ki bu dünyada bulunan şeylerde, tanıtladığım dünyada olanlara tümüyle benzemeyen ya da en azından benzemez görünen hiçbir şey görünmediğini tanıtlamak için yeterince konuştuğumu düşünüyordum. Bundan sonra özellikle tasarlamama karşın, onun tüm parçalarının tümüyle merkeze doğru nasıl yöneldiğini; yüzeyindeki suyun ve havanın nasıl bulunduğunu, göklerin ve yıldızların özellikle ayın konumunun her yönüyle denizlerimizde görülene benzer biçimde gelgit olayına neden olması gerektiğini; bundan başka dönenceler arasında da görüldüğü gibi doğudan batıya belli bir akışın, su akışının olduğu kadar hava akışının nasıl oluştuğunu; orada dağların, denizlerin, pınarların ve ırmakların doğal olarak nasıl oluşabildiğini ve madenlerin ocaklara nasıl girdiğini ve tarlalarda bitkilerin nasıl yetiştiğini ve genellikle karışık ya da bileşik denilen tüm cisimlerin orada nasıl oluştuğunu gösterdim.

Yıldızlardan sonra dünyada başka şeyler arasında yalnızca ateş ışık ürettiğinden ateşin doğasıyla ilgili her şeyin nasıl oluştuğunu, ateşin nasıl beslendiğini; bazen onun nasıl ışık vermeden sıcak olduğunu ve bazen de sıcak olmadan ışık verdiğini; çeşitli cisimlerde nasıl çeşitli renkler ve çeşitli başka nitelikler oluşturduğunu; bazılarını nasıl erittiğini ve bazılarını da nasıl sertleştirdiğini; hemen her şeyi nasıl tüketebildiğini ya da onları küle ve dumana dönüştürebildiğini; sonunda eylemin şiddetiyle nasıl bu küllerden cam oluşturduğunu çok açık anlatmaya çalıştım; küllerin cama dönüşmesi bana doğada olabilecek dönüşümlerin herhangi biri kadar çekici göründüğü için onu tanıtlamaktan özellikle haz duydum.

Bununla birlikte, tüm bu şeylerden bu dünyanın önerdiğim biçimde yaratılmış olduğu sonucunu çıkarmak istemiyordum; çünkü Tanrı'nın başlangıçtan beri dünyayı olması gerektiği gibi yaratmış olması gerçeğe çok daha yakındır. Ama Tanrı'nın şimdi dünyayı korumakta kullandığı eylemin dünyayı yaratırken kullandığı eylemle tam tamına aynı olduğu kesindir ve bu tanrıbilimciler arasında ortak olarak benimsenmiş bir görüştür; başlangıçta Tanrı ona kaosunkinden daha başka bir biçim vermemiş olsa da doğa yasalarını kurarak ona her zamanki gibi devinebilmesi için gereken yardımı yaptı, buna göre yaratılış mucizesini zedelemeden tümüyle maddi olan şeylerin zamanla şimdi olduğunu gördüğümüz gibi olabileceğine inanılabilir. Onların doğasını bu biçimde, onlar yavaş yavaş doğarken görüldüğü zaman anlamak, tümüyle oluştukları zaman anlamaktan çok daha kolaydır.

Cansız cisimlerin ve bitkilerin tanıtlamasından hayvanların, özellikle insanların tanıtlamasına geçtim. Ama bunlar üzerine ötekilerle ilgili olarak konuştuğum biçimde konuşmak için, etkileri nedenlerle göstererek doğanın onları üretmek üzere hangi tohumları ne biçimde kullandığını göstererek konuşmak için yeterli bilgiye ulaşmış olmadığımdan, organların dış biçimiyle olduğu kadar iç biçimiyle de tümüyle bedenlerimizden birine benzeyen ve Tanrı'nın tanıtlamış olduğum maddeden daha başka bir maddeyle oluşturmadığı, başlangıçta kendisine hiçbir ussal ruh, bitki ya da hayvan ruhu yerine geçecek hiçbir şey koymadığı, yalnızca yüreğinde daha önce anlatmış olduğum, kurumadan önce kapatılan otu ısıtan ya da üzüm artığı üzerine bırakılan yeni şarabı kaynatan ateşe benzer ışıksız ateşlerden birini yaktığı bir insan bedeni oluşturduğunu varsaymakla yetindim. Çünkü bundan sonra bedende olabilecek işlevleri gözden geçirdiğimde, orada düşüncenin dışında, dolayısıyla ruhun yani yukarıda doğası yalnızca düşünmek olan diye belirlediğimiz bölümün, bedenden ayrı olan bölümün hiçbir katkısı olmadan bizde bulunabilecek ve hepsi birbirinin aynı olan işlevleri görüyordum; bu açıdan usu olmayan hayvanların bize benzediği söylenilebilir: bunun için onda düşünceye bağlı olmakla insan olmamızdan ötürü bize özgü olan işlevlerin hiçbirini bulamadım, oysa Tanrı'nın kutsal bir ruh yaratmış ve tanıtladığım biçimde onu bu bedenle birleştirmiş olduğunu varsayarak onda bu işlevlerin hepsini buluyordum.

Ama orada bu konuyu hangi biçimde incelediğimin görülebilmesi için buraya yüreğin ve atardamarların deviniminin açıklamasını koymak istiyorum, bu devinim hayvanlarda gözlemlenen ilk ve en genel devimin olduğundan ona göre tüm öbür devinimlerle ilgili olarak ne düşünmek gerektiği üzerine kolayca yargıya varılacaktır. Onunla ilgili söyleyeceklerimi anlamakta çokça güçlük çekilmemesi için, anatomiyle ilgili olmayanların bunu okumadan önce, akciğerleri olan herhangi iri bir hayvanın her yönde insanınkine oldukça benzeyen yüreğini kestirerek orada bulunan iki odayı ya da boşluğu görebilme zahmetine katlanmalarını isterdim. İlkin, yüreğin sağ yanında bulunan odaya çok geniş iki boru bağlanır, bunlardan biri kanın başlıca toplayıcısı olan ana toplardamardır, bedenin tüm öbür toplardamarları bir ağaç gövdesini andıran bu ana toplardamarın dalları gibidirler; öbürü atan toplardamardır, böylece yanlış adlandırılmıştır, gerçekte kaynağını yürekten alan, yürekten çıktıktan sonra akciğerlerin her yanına yayılarak birçok dallara ayrılan bir atardamardır. Sonra, yüreğin sol yanında olan odadan aynı biçimde iki boru çıkar, bunlar birinciler kadar ya da daha geniştirler, bunlardan biri toplayan atardamardır, bu da yanlış adlandırılmıştır, çünkü akciğerlerden gelen bir toplardamardan başka bir şey değildir, akciğerlerde atan toplardamarın dallarıyla ve solunumla gelen havanın girdiği boğaz denilen yolun dallarıyla birbirine geçmiştir; öbürü yürekten çıkarak dallarını tüm bedene gönderen ana toplardamardır. Bu iki boşlukta bulunan dört ağzı açan ve kapayan, tıpkı küçük kapılara benzeyen on iki küçük deriyi de özenle görmelerini isterdim: bunların üçü ana toplardamarın girişine öylesine yerleşmişlerdir ki ana toplardamardaki kanın hiçbir biçimde yüreğin sağ boşluğuna akmasını engellemezler, bununla birlikte kanın oradan çıkabilmesine kesinlikle engel olurlar; atan toplardamarın girişinde bulunan üçü, tümüyle tersine konumlanmış olarak, bu boşlukta olan kanın akciğerlere geçmesine olanak verirler ama akciğerlerde olanın oradan dönmesine olanak vermezler; bunun gibi, toplayan atardamarın girişinde bulunan öbür ikisi kanı akciğerlerden yüreğin sol boşluğuna akmaya bırakırlar ama dönmesine karşı dururlar; ana atardamarın girişinde bulunan üçü de kanın yürekten çıkmasına olanak verirler ama oraya dönmesine engel olurlar. Toplayan atardamarın ağzı bulunduğu yer dolayısıyla oval olduğundan kolayca iki deriyle kapanabilir, oysa öbürlerinin ağızları yuvarlak olduklarından üç deriyle daha iyi kapanabilirler, bu yüzden bu derilerin sayısı için başka neden araştırmak gerekmez. Ayrıca şunların görülmesini de isterdim: ana atardamar ve atan toplardamar toplayan atardamardan ve ana toplardamardan çok daha sert ve sağlam yapıdadır; bu sonuncular yüreğe girmeden önce genişler ve orada yüreğinkine benzer bir etten oluşmuş ve kulaklar diye adlandırılan iki kese yapar; yürekte her zaman bedenin herhangi bir bölgesinde olduğundan daha çok sıcaklık bulunur, sonunda genellikle herhangi çok sıcak bir boruya damla damla dökülen tüm sıvılarda olduğu gibi yüreğin boşluklarına herhangi bir kan damlası girince bu sıcaklıkla çabucak şişer ve genişler.

Çünkü bundan sonra yüreğin devinimini açıklamak için başka bir şey söylemeye gereksinim duymuyorum, yüreğin boşlukları kanla dolu olmadığı zaman zorunlu olarak kan ana toplardamardan sağ boşluğa ve toplayan atardamardan sol boşluğa akar; öyle ki bu iki damar her zaman kanla doludur, onların yüreğe açılan ağızları o sırada kapalı olamazlar; ama böylece yüreğe gelen iki damla kanın yüreğin her bir boşluğuna birer damlası girer girmez, girdikleri ağızlar çok geniş ve geldikleri damarlar kanla çok dolu olduğundan çok büyük olabilen bu damlalar orada bulunan sıcaklık nedeniyle yoğunluklarını azaltırlar ve genişlerler, böylece tüm yüreği şişirerek geldikleri iki damarın girişindeki beş küçük kapıyı iterler ve kapatırlar, böylece yüreğe daha çok kanın gelmesini engellerler; yavaş yavaş yoğunluklarını azaltmayı sürdürerek çıktıkları iki damarın girişindeki öbür altı küçük kapıyı iterler ve açarlar, böylelikle atan toplardamarın tüm dallarını yürekle hemen aynı anda şişirirler; hemen sonra yüreğe giren kanın soğuması yüzünden, bu atardamarlarda olduğu gibi, yüreğin şişliği iner, onların altı küçük kapısı kapanır, ana toplardamarın ve toplayan atardamarın beş küçük kapağı yeniden açılır ve başka iki kan damlasına geçit verir ve aynı öncekiler gibi bunlar yüreği ve atardamarları kanla şişirirler. Böylece yüreğe giren kan yüreğin kulakları denilen iki keseden geçtiği için onların devinimi yüreğin deviniminin tersidir ve yürek şiştiği zaman onlar söner. Özetle, matematik göstermelerin gücünü bilmeyenler ve doğru nedenleri doğruya benzerlerden ayırt etmeye alışık olmayanlar bunu incelemeden yadsıma yanılgısına düşmesinler diye onları şu konuda bilgilendirmek isterim: açıkladığım bu devinim, zorunlu olarak yürekte gözle görülebilen organların tek konumundan ve orada parmaklarla duyumsanabilen sıcaklıktan ve deneyle tanınabilen kanın doğasından çıkar, tıpkı bir saatin devinimi nasıl dengeleme ağırlıklarının ve çarklarının gücünden, durumundan, biçiminden oluşursa.

Ama toplardamarlardan yüreğe böyle sürekli akan kanın nasıl hiç tükenmediği ve yürekten geçen tüm kan oraya vardığı halde atardamarların nasıl kanla iyiden iyiye dolmadığı sorulursa buna İngiltere'den bir hekimin (33) yazmış olduğundan başka bir yanıtım yok; bu konuda buzları kırdığı ve atardamarların uçlarında birçok geçit bulunduğunu, atardamarların yürekten aldıkları kanın buradan toplardamarların küçük dallarına girdiğini, oradan da hemen yüreğe döndüğünü, buna göre kanın akışının sürekli bir dolaşımdan başka bir şey olmadığını öğreten ilk kişi olduğu için onu övmek gerekir. Bu cerrahların sıradan deneyleriyle çok iyi kanıtlanır, onlar toplardamarı açtıkları yerin üstünde kolu pek sıkmadan bağlayarak oradan kanı bağlamadıkları zamankinden daha bol akıtırlar. Kolu aşağıdan, açtıkları yerle el arasında bağlarlarsa ya da yukarıdan çok sıkı bağlarlarsa tam tersi olacaktır. Çünkü, besbelli, az sıkılmış bağ kolda olan kanın toplardamarlarla yüreğe dönmesini engelleyebilir, toplardamarların altında bulundukları ve derileri daha katı olduğundan daha güç sıkıldıkları için kanın atardamarlarla her zaman yeniden kola gelmesini engelleyemez, aynı zamanda atardamarlarla ele ulaşmak için oradan toplardamarlarla yüreğe dönmek üzere harcayacağı güçten daha büyük bir güç harcar. Bu kan toplardamarların birinde bulunan açıklıktan çıktığına göre onun atardamarlardan toplardamarlara geçebilmesi için bağın altında bazı geçitlerin bulunması gerekir. Harvey kanın akışıyla ilgili olarak söylediği şeyi de pek güzel kanıtlıyor, buna göre toplardamarlar boyunca çeşitli yerlere yerleşmiş bazı küçük deriler vardır, bunlar kanın bedenin ortasından uçlara doğru geçmesine hiç olanak vermezler ama yalnızca uçlardan yüreğe dönmesine olanak verirler; ayrıca Harvey yüreğe pek yakın bir yerde sıkıca bağlanmış olsa da, tek bir atardamar yürekle bağ arasında kesildiği zaman bu atardamardan çok kısa sürede bedende olan tüm kanın çıkabildiğini gösterdiği deneyle de bu akışı pek güzel kanıtlıyor, öyle ki oradan çıkacak kanın başka bir yerden gelmiş olmasını düşünmek için hiçbir neden yoktur.

Ama kanın bu deviniminin gerçek nedeninin söylediğim neden olduğunu gösteren pek çok başka şey vardır (34). İlkin, toplardamarlardan çıkan kanla atardamarlardan çıkan kan arasında belirtilen ayrımın nedeni şudur: yürekten geçerken yoğunluğunu azaltmış ve süzülmüş olan kan, yürekten çıktıktan hemen sonra yani atardamarlarda, yüreğe girmeden az önce olduğundan, yani toplardamarlarda olduğundan daha ince, daha canlı, daha sıcaktır. Dikkat edilirse bu ayrım yüreğin yakınlarında iyi görülürken yürekten en uzak yerlerde o kadar iyi görülmez. Sonra, atan toplardamarı ve ana atardamarı oluşturan derilerin sertliği kanın onlara karşı toplardamarlara karşı olduğundan daha güçlü vurduğunu yeterince gösterir. Niçin yüreğin sol boşluğu ve ana toplardamar yüreğin sağ boşluğundan, ana toplardamardan doğrudan doğruya gelen kandan daha incedir, daha güçlü bir biçimde ve daha kolayca yoğunluğunu azaltır. Hekimler kanın doğasını değiştirmesine göre yüreğin sıcaklığıyla öncekinden az ya da çok güçlü ve az ya da çok hızlı biçimde yoğunluğunu azaltabileceğini bilmeselerdi nabzı yoklayarak ne bulabilirlerdi? Bu sıcaklığın öbür üyelere nasıl geçtiği incelenirse, yürekten geçerken ısınan kanın aracılığıyla yürekten tüm bedene yayıldığını benimsemek gerekmez mi? Herhangi bir bölümün kanı atılırsa, aynı yolla sıcaklığın atılması da buradan geliyor; yürek kızgın demir kadar sıcak olsa da, oraya sürekli kan göndermezse ayakları ve elleri ısıtmakta yeterli olmayacaktır. Sonra da buradan solunumun gerçek işlevinin yüreğin sağ boşluğundan yoğunluğunu azaltmış ve buğuya dönüşmüş olarak akciğerlere gelen kanı orada sol boşluğa dökülmeden önce kalınlaştırmak ve yeniden kana dönüştürmek için akciğerlere yeterli taze hava sağlamak olduğu bilinir, bu olmadan kanın yürekteki ateşi beslemeye yarayan özelliği olamazdı. Akciğerleri olmayan hayvanlarda yürekte ancak tek bir boşluk olduğunun görülmesini doğrulayan budur, çocuklar annelerinin karnındayken akciğerlerini kullanamadıkları için onlarda yüreğin sol boşluğunda ana toplardamarla kanın aktığı tek bir ağız vardır ve oradan bir yol, atan toplardamardan ana atardamara akciğerden geçmeden gelir. Sonra, yürek atardamarlarla sıcaklığı ve onunla birlikte midede bulunan yiyecekleri eritmeye yardım eden kanın en akıcı bölümünden bir parçasını mideye göndermese, midede sindirim nasıl yapılırdı? Kanın yürekten ardı ardına belki yüz belki iki yüzden çok geçerek süzüldüğü göz önünde tutulursa bu yiyeceklerin özsuyunu kana dönüştüren eylemi tanımak kolay olmaz mı? Beslenmeyi ve bedende bulunan çeşitli beden sıvılarının oluşumunu açıklamak için, yürekten atardamarların uçlarına doğru yoğunluğunu azaltarak geçen kanın gücüyle bu kanın parçalarından bazılarının bulundukları üyelerin parçaları arasında durduklarını ve orada kovdukları başka parçaların yerine geçtiklerini söylemekten başka bir şeye gereksinim var mı; çeşitli biçimlerde delinmiş olan ve çeşitli tohumları birbirinden ayırmaya yarayan çeşitli kalburlarda görüldüğü gibi, kanın bu parçalarının karşılaştıkları deliklerin durumuna, biçimine ya da küçüklüğüne göre kimilerinin öbürlerinden daha çok belli yerlere gittiklerini söylemekten başka bir şeye gereksinim var mı? Sonunda tüm bu şeylerde en belirgin olan şey çok ince bir rüzgâr gibi ya da daha çok pek arı ve pek canlı bir alev gibi büyük bir bollukla yürekten beyne yükselen, oradan sinirlerle kaslara ulaşan ve tüm üyelere devinimi veren can ruhlarının oluşumudur; kanın bu ruhları oluşturan en uygun, en devingen ve en girişken bölümlerinin başka yerlerden daha çok beyne gitmelerine bir başka neden düşünülemez; öyle ki bu ruhları beyne taşıyan atardamarlar yürekten gelen tüm atardamarların en doğru çizgide gelenleridir, doğa yasalarıyla aynı olan mekaniğin kurallarına göre tümü için yeterli yer bulunmayan birçok şey aynı yöne doğru devinmeye yöneldiğinde olduğu gibi, yüreğin sol boşluğundan çıkan kan parçaları beyne yöneldiğinde onların en zayıf ve en az devingen olanları en güçlülerce saptırılmış olduklarından bu yolla beyne yalnızca en güçlüler ulaşır.

Bütün bu şeyleri daha önce yayımlamayı amaçladığım incelemede oldukça ayrıntılı biçimde açıklamıştım. Sonra, kesildikten az sonra hâlâ devindikleri ve artık canlı olmamakla birlikte toprağı kemirdikleri görülen başlarda olduğu gibi insan bedenindeki sinirlerin ve kasların ne gibi bir yapıya sahip olması gerektiğini; beyinde uyanıklığı, uykuyu ve düşleri sağlamak için hangi değişimlerin olması gerektiğini; ışığın, seslerin, kokuların, tatların, sıcaklığın ve tüm öbür dış nesnelerin niteliklerinin beyinde duyular aracılığıyla nasıl çeşitli fikirler oluşturabildiğini; açlığın, susuzluğun ve öbür iç tutkuların beyne kendi fikirlerini nasıl gönderebildiklerini; bu fikirleri edinen ortak duyunun; onları saklayan belleğin; onları çeşitli biçimlerde değiştirebilen ve onların yenilerini oluşturabilen ve böylece can ruhlarını kaslara dağıtarak bedenin üyelerini, duyulara kendilerini sunan nesnelerin ve kendinde bulunan tutkuların etkisiyle, tıpkı üyelerimizin istem kendilerini yönetmeden devinebilmeleri gibi çeşitli biçimlerde devindiren imgelemin ne olması gerektiğini göstermiştim. Bu durum her hayvan bedeninde bulunan kemiklerin, kasların, sinirlerin, atardamarların, toplardamarların ve tüm öbür parçaların büyük çokluğuyla karşılaştırıldığında insan ustalığının çok çeşitli otomatları ya da devingen makineleri pek az parça kullanarak oluşturduğunu bilip bedeni bir makine gibi görecek olanlara hiç de şaşılası gelmeyecektir; oysa Tanrı'nın elleriyle yapılmış olduğundan o öbürleriyle karşılaştırılamayacak kadar iyi düzenlenmiştir ve insanların tasarladığı makinelerin hiçbirinde bulunmayacak biçimde kendi kendine eşsiz devinimler yapmaktadır.

Burada şu nokta üzerinde özellikle durmuştum: maymunun ya da usu olmayan bir başka hayvanın organlarına ve yüzüne benzer bu tür makineler olsaydı, bu hayvanlarla her açıdan aynı yapıda olmayacaklarını benimsemek için hiçbir nedenimiz olmayacaktı; oysa bedenlerimize benzeyen ve ahlak açısından eylemlerimize olabileceği kadar öykünen makineler olsaydı, onların gerçek insanlar olamayacağını bilmek için çok kesin iki nedenimiz olacaktı.Bu nedenlerden birincisi: onlar hiçbir zaman bizim düşüncelerimizi başkalarına bildirmek için yaptığımız gibi, sözleri ve öbür işaretleri birleştirerek kullanamayacaklardır. Çünkü sözleri yüksek sesle söyleyen, hatta organlarında bazı değişikliklere neden olan bedensel eylemler konusunda bazı sözler söyleyebilen, herhangi bir yerine dokunulduğunda ne söylememi istiyorsunuz diye soran, bir başka yerine dokunulduğunda canının acıdığını ve benzer şeyleri söyleyebilen böyle bir makinenin yapılması tasarlanabilse de, bu makine en şaşkın insanların bile yapabildiği gibi karşısındakini yanıtlamak için söyleyeceği şeyleri anlamına göre çeşitli biçimlerde düzenleyemez. İkincisi: onlar bazı şeyleri çok iyi yapsalar da, hatta belki de bizlerden birinden daha iyi yapabilseler de bazı şeyleri kesinlikle eksik bırakacaklardır, bununla bilinçli olarak devinmedikleri ama yalnızca organlarının konumuyla devindikleri görülecektir. Çünkü her tür koşulda yararlı olabilen us evrensel bir araç olduğu halde, onun organlarının her özel eylem için bazı özel konumlara gereksinimi vardır; yaşamın tüm koşullarında usumuzun bizi devindirdiği biçimde onu devindirmek için bir makinede yeterince çeşitli araçlar bulunmasının uygulamada olanaksızlığı buradan gelir.

Bu iki aynı araçla insanlarla hayvanlar arasındaki ayrım da tanınabilir. Çünkü çok şaşkın ve çok aptal kişiler de, bu arada deliler de içinde, kendi düşüncelerini anlatmak için çeşitli sözlerden bir bütün oluşturmaya ve onlardan bir söylev kurmaya yatkın olmayan herhangi bir insanın olmaması, buna karşılık ne kadar yetkin ve olanaklı doğmuş olursa olsun bu gibi şeyleri yapabilecek insandan başka bir hayvanın da bulunmaması oldukça belirleyicidir.

Bu durum hayvanlardaki organların eksikli olmasından gelmez, çünkü saksağanların ve papağanların sözleri bizim gibi söyleyebildiklerini, bununla birlikte bizim gibi konuşamadıklarını yani söylediklerini düşünmediklerini görüyoruz; oysa başkalarına söz söylemeye yarayan organlardan hayvanlar kadar ya da onlardan daha yoksun olan sağır ve dilsiz doğmuş insanlar kendi kendilerine işaretler uydurup kendi dillerini öğrenecek vakti olan kişilere düşündüklerini bu işaretlerle anlatırlar. Bu da hayvanların insanlardan yalnızca daha az ussal olduklarını değil, ama hiç ussal olmadıklarını gösterir. Çünkü konuşabilmek için çok az us gerektiği görülür; insanlar arasında olduğu gibi aynı türden hayvanlar arasında da eşitsizlik görülüyor olsa da ve kimilerini eğitmek kimilerini eğitmekten daha kolay olsa da, türünün en yetkini olan bir maymunun ya da bir papağanın bu konuda ruhu bizimkinden tümüyle ayrı bir doğadan olmasaydı onun en aptal bir çocuğa ya da beyni bozulmuş bir çocuğa eşit olamayacağına inanılamazdı. Tutkuları gösteren ve hayvanlar kadar makinelerin da öykünebildiği doğal devinimleri sözlerle karıştırmamak gerekir; bazı eskilerin yaptığı gibi, biz dillerini anlayamasak da, hayvanların konuştuklarını da düşünmemek gerekir: çünkü bu doğru olsaydı birçok organları bizimkine benzediğinden, benzerlerine anlattıklarını bize de anlatabileceklerdi.

Yine çok belirgin bir şey de pek çok hayvanın eylemlerinin bazılarında bizden daha çok ustalık göstermelerine karşın, aynı hayvanların pek çok başka şeyde hiç ustalık göstermediğidir; öyle ki onların bazı şeyleri bizden iyi yapışları zekaları olduğunu göstermez; çünkü öyle olsaydı herhangi birimizden daha zeki olmaları ve her şeyi daha iyi yapmaları gerekirdi; ancak bu daha çok onların zekalarının olmadığını, doğanın onları organlarının konumuna göre devindirdiğini gösterir: çarklardan ve yaylardan oluşan, tüm özenimize karşın saatleri bizden daha doğru belirleyen, zamanı bizden daha doğru ölçen saatler gibi.

Bundan sonra, ussal ruhu tanıtlamıştım, onun hiçbir biçimde söylediğim öbür şeyler gibi maddenin gücünden çıkarılmış olamayacağını ama kesinlikle yaratılmış olması gerektiğini ve onun insan bedeninde, gemisinde bir kaptan gibi üyelerini devindirmek için yerleşmiş olmasının nasıl yetmeyeceğini, ama bundan başka bizimkilere benzer duygulara ve isteklere sahip olmak ve böylece gerçek bir insan oluşturmak için bedenle çok sıkı bağlanmış ve birleşmiş olmasına gereksinim olduğunu göstermiştim. Özetle, burada en önemli konulardan biri olduğundan, ruh konusu üzerinde biraz genişçe durdum; çünkü Tanrı'yı yadsıyanların yeterince çürüttüğümü düşündüğüm yanılgısından sonra, hayvanların ruhlarının bizimkiyle aynı doğadan olmasının sonuç olarak bu yaşamdan sonra sineklerden ve karıncalardan daha çok korkacak ya da umutlanacak hiçbir şeyimiz olmadığının düşünülmesi kadar hiçbir şey, zayıf ruhları erdemin doğru yolundan uzaklaştırmaz; oysa bu ruhların ne kadar değişik olduğu bilindiği zaman bizimkinin bedenden tümüyle bağımsız ve dolayısıyla ölmeye yükümlü olmayan bir doğadan olduğunu kanıtlayan nedenler çok daha iyi anlaşılır; sonra ruhumuzu yok edecek başka nedenler görülmediğinden buradan doğal olarak ruhun ölümsüz olduğu yargısına varılır.


DİPNOTLAR

31. Önce düşünceyle ortaya konulabilecek evrensel yasalar söz konusudur. Bunlar matematiğin ve mantığın yasalarıdır. Bu doğuştan doğrular ruhumuzdadır, onların kaynağı da doğal olarak tanrısallıktır. Bu yasalar düşünce dünyamızı belirlemekle kalmazlar, tüm dünyayı yönetirler, tüm dünyanın oluşum koşullarını ve varoluş koşullarını belirlerler. Descartes onların belirleyiciliğinde dünyanın ya da fiziksel varlığın yasalarını ele alır.
32. Descartes kısaca Le Monde (Dünya) diye bilinen Traité du monde et de la lumière'den söz etmektedir. Descartes bu yapıtını yayımlamaktan kaçınmıştır. Bunun nedeni onun din ve siyaset çevreleri karşısındaki tedirginliğidir. O yalnızca Cizvitlerden değil, Protestanlardan da korkmaktadır; yalnızca bilim çevreleri değil, siyaset çevreleri de ona ürküntü verir. Galileo Galilei mahkum edildiğinde (1633) Descartes otuz iki yaşındadır, Dünya incelemesini yeni bitirmiştir, bu yapıtında Galilei gibi yeni görüşler önce sürmektedir. Descartes Galilei'nin başına gelenleri duyunca incelemeyi çekmecenin altına atıverir. Bu inceleme Descartes'ın ölümünden on dört yıl sonra yayımlanabilmiştir. Descartes, Galilei'nin çağdaş bilimci bakış açısına bir metafizikçi olarak karşıdır. Mersenne'e yazdığı 11 Ekim 1638 tarihli mektupta Galilei için şunları yazar: "Doğanın ilk nedenlerini göz önünde tutmadan bazı özel durumların nedenlerini araştırdı ve böylece temelsiz bir yapı kurdu." Filozof, 1633'te Mersenne'e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: "Öyle şaşırdım ki neredeyse bütün yazdıklarımı yakmaya ya da hiç değilse onları kimseye göstermemeye karar verdim. Açıkça söyleyeyim, dünyanın döndüğü doğru değilse benim felsefemin dayanakları da yanlış."
33. İngiliz hekimi William Harvey (1578-1657) kan dolaşımını buldu, büyük ve küçük kan dolaşımının düzeneklerini gösterdi. Harvey, Cambridge'de öğrenim görürken o zamanlar tıp alanında büyük atılımlar yapmış olan Padova Üniversitesi'ne gitti, öğrenimini dört yıl içinde orada tamamladı. İngiltere'ye dönünce kendinden önce pek çok hekimin ilgisini çekmiş olan kan dolaşımı sorununu ele aldı. Gerçekte kan damarlarının birbirlerine bağlı olduğu Hippokrates zamanından beri biliniyordu. Hippokrates şöyle der: "Tüm bedene yayılmış olan damarlar bedeni ruhla, özsuyuyla ve devinimle doldurmakla özgün tek bir damarın kollarından başka bir şey değildirler." Hippokrates şöyle sürdürür: "Bir damarın nerede başlayıp nerede bittiğinin bilinmediğini biliyorum, çünkü bir dairede ne başlangıç ne de bitiş vardır" (K. Walker, Histoire de la médecine'e bakınız, Marabout, Verviers 1962, s. 130-131). "Kan dolaşımı" terimini kullanan ilk kişi Harvey oldu. Daha önce Vesalius damar dizgesini gözlemlemiş, bir organı beslemekle yükümlü her ana atardamarın belli bir toplardamarla ilintili olduğunu göstermişti. Kan dolaşımı konusunda kesin bilgiler ortaya koyma başarısını Harvey gösterdi, kan deviniminin dolaşımlı olduğunu, bir iniş çıkışla gerçekleşmediğini bildirdi.
34. Buraya kadar Harvey'i kan dolaşımını bulduğu için öven Descartes bu noktada ondan ayrılır ve onu eleştirir. Harvey'e göre kanı atardamarlara gönderen yüreğin kasılmasıdır. Descartes'a göreyse, kanı genleştiren yürek ısısı onun devinimini sağlamaktadır.

 

1      2      3      4      5      6      7