MENÜ





 

.

.

FİLOZOFÇA BİR DEVLET TASARISI    -3
Tommaso Campanella
Çeviri: S. Eyuboğlu

.

.

.

EN İYİ DEVLET ÜZERİNE SORUNLAR
 

BÖLÜM l

Güneş Ülkesi ile ilgili konuşmalar politika bilimine yararlı olmuş mudur, bir şeyler katmış mıdır ona?
.....

.

Böyle bir devleti akla uygun ve yararlı saymanın karşılaştığı güçlükler:

1) Hiç bir zaman var olmamış, olmayacak, olacağını da umamayacağımız bir şeyle uğraşmak hem faydasızdır, hem de boşuna. Suç nedir bilmeyen böylesi bir ortak yaşama olacak şey değil. Böyle bir şey ne şimdiye kadar görülmüştür, ne de bundan sonra görülebilir. Onun için böyle bir ülkeyle boşuna uğraşıp durmuşuz. Lukianos Platon'un Devleti'ne karşı kullanmıştı bu kanıtı.
 
2)
Böyle bir devlet, bir krallıkta değil, olsa olsa bir kentte kurulabilir. Çünkü Güneş Kent'e benzer bir yer bulunamaz. Onun için ister istemez bozulacaktır, ya kendine bağlı halkların etkisiyle, ya tarımla, ya da böylesine sıkı ve sert bir yaşamanın doğuracağı ayaklanmalarla.
 
3)
Bu devletin en iyi devlet olduğu ve boyuna sürüp gideceği bir kuruntudur sadece. Bir defa, bu devlet sürüp gidemez. Çünkü, rüzgarların, savaşların, açlığın ve vahşi hayvanların uzun süre temizleyemediği kent ya veba salgınlarına uğrayacak, ya da içeriden kendini yıkacak zorba bir yönetimden yakasını kurtarsa bile, Platon'un kendi devleti için söylediği gibi, yurttaş sayısının artmasıyla yok olup gidecektir. Sonra, bu en iyi bir devlet de olamaz. Çünkü, havarinin dediği gibi, yakasını suçlardan kurtaramayacaktır: Ayrılmışsak suçumuz yoktur, zaten alışmış değildik ki. Nitekim Aristoteles de Platon'a karşı, faydalı mallarda ve kadınlarda ortaklığın devlet için zararlı olduğunu göstermiştir. Bir kötülükten kaçayım derken, bin bir kötülüğe düşeriz.
 
4)
Bu türlü yaşama yolu, bütün uluslarca denenmemiş, sadece tabiattan esinlenmiştir. Güneş Ülkesi'nin yaşama yolunu hiç kimse denemiş değildir. Onun için, boşu boşuna çene yorup duruyoruz.
 
5)
Kimse ne böylesine katı yasaların, ne de eğitimcilerin vasiliği altında yaşamak ister. Böyle bir devlet düzenini, kendi yurttaşları yıkarlar, tıpkı ortakça yaşayan bir çok tarikatlarda olduğu gibi.
 
6)
Tanrı'nın eserlerini incelemek, dünyayı dolaşmak, araştırmalarda bulunmak, denenmedik şey bırakmamak insanlar için doğal bir haktır ama böyle bir devlet düzenindeki yurttaşların, her şeyi kitaplardan öğrenen papazlardan farkı olmayacaktır. Kitaplarda bulunmayan bir şeyle karşılaştılar mı, afallayıp kalacaklardır. Nitekim şu anda Galileo'nun düşüncelerine pek önem vermedikleri gibi, ermiş Augustinus kabul etmiyor diye, Colombo'nun yeni bir dünya bulduğuna da içlerinden inanmıyorlar.
 
Genel olarak, bizden yana kanıtların başında yakınlarda şehit edilen Thomas More'un düşsel devleti Utopia örneği gelir. Güneş Ülkesi'nin kurumlarını tasarlarken onu örnek aldık. Ayrıca Platon da böyle bir devlet düşüncesi koymuştur ortaya. Her ne kadar tanrıbilimciler bütünü ile bozuk ahlaklı insanlar arasında uygulanamayacağını söylüyorlarsa da böyle bir devlet düzeni temiz yürekli insanlar arasında pekala kurulabilir. Zaten İsa da bizlerden temiz yürekli olmamızı istemiyor mu? Daha birçok filozof gibi Aristoteles de böyle bir devlet düşünmüştü. Hükümdarlar da birtakım yasalar koymuşlar ve bunların en iyi yasalar olduğuna inanmışlardır. Hiç kimse bunlara karşı gelmez diye düşünmemişler, sadece bunlara kim uyarsa mutlu olur, demişlerdir. Aquino'lu ermiş Tommaso'ya göre, din adamları, din kurallarına günah korkusuyla değil, daha önemli şeyleri gözetmek amacıyla uyarlar; bütün kurallara uydukları zaman da mutlu olurlar: Kurala göre yaşamaları, yani hayatlarını ellerinden geldiğince kurala uydurmaları gerekir. Musa, Tanrı'nın bildirdiği yasaları açıklayarak çok iyi bir din düzeni kurmuştur. Museviler bu yasalara boyun eğerek yaşadıkları sürece geliştiler, bu yasaları sonradan saymaz olunca da çöktüler. Söz ustaları bir söylevin en iyi ve en kusursuz kurallarını koyarlar, filozoflar da eksiksiz bir eser tasarlayabilirler ama hiç bir ozan kusurdan kurtaramaz yakasını. Tanrıbilimciler ermişlerin hayatlarını anlatırlar ama hiç biri, ya da pek azı onlar gibi yaşar. Hangi ulus, ya da hangi insan İsa'nın hayatına benzer bir hayat sürebilir? Buna bakıp Kutsal kitaplar boşuna yazılmıştır mı diyeceğiz? Hayır, var gücümüzü kullanıp onlara yaklaşabilelim diye. İsa iyinin iyisi bir din kurmuştu; havariler onun öğretisine tamı tamına uyamadılar. Bu din sonra halktan rahipler sınıfına, onlardan da tek tek rahiplerin eline geçti. Şimdi bazı din kurumlarında olduğu gibi uygulanmakta, pek azında da aslına bağlı kalınmaktadır.
 
Biz, kendi devletimizi Tanrı'nın eseri olarak göstermek amacıyla insan aklının filozofça bir buluşu diye koyuyoruz ortaya. Bazı noktalarda İncil'den uzaklaşıyor, ya da uzaklaşır görünüyorsak, bunu, dine karşı saygısızlığımıza değil, aslında doğru olmayan bir çok şeyleri (örneğin kadın erkek ilişkilerindeki ortaklığı) doğru sanan insan aklının, (Tanrı esininden yoksun aklın) güçsüzlüğüne vermeli. Zaten bundan ötürüdür ki, Güneş Ülkesi'ni, daha iyi bir hayatın sırrına ermeyi uman ve aklın gereklerine göre yaşadığı için böyle bir hayata hak kazanan insanlar için tasarladık. Güneş Ülkeliler Hıristiyanca bir hayata hazırlanmaktadırlar. Sırf bu bakımdan, Girillo, Giuliano'nun tersine, paganlığın Hıristiyanlığa bir giriş olduğunu ileri sürmektedir. Hem sonra biz, Tanrı'nın kendilerinden yüz çevirmesini istemeyenlere, doğru dürüst yaşamaları gerektiğini öğretiyor ve Hıristiyanlara, Güneş Ülkesi'ni örnek alarak İsa'nın hayatının da tabiata uygun olduğunu ispatlıyoruz. Zaten Romalı Clementus gibi Chrysostomus ve ermiş Ambrosius da Socrates'in devletine dayanarak aynı şeyi yapmışlardır.
 
Güneş Ülkesi'ndeki yaşama düzeninin, bütün kötülükleri kökünden kazıyacağı meydandadır. Çünkü, orada ne yöneticiler birbirlerinin yerine göz dikeceklerdir, ne de seçim, talih gibi şeylerden doğan kötülüklere sapacaklardır. Bu ülkede ermiş Ambrosius'un övüp göklere çıkardığı turna kuşlarıyla arıların toplum düzenine benzer bir düzen kurulmuştur. Yine bu ülkede gerek yöneticilerin küstahlığından, gerek yoksulluktan, gerekse alçaklık ve baskılardan doğan kötülükler de kalmayacaktır.
 
Yoksulluk ve zenginlik gibi iki karşıt uçtan doğan kötülükler, yani yoksulluğun getirdiği cimrilik, dalkavukluk, düzenbazlık, hırsızlık; zenginliğin doğurduğu löpçülük, kendini beğenmişlik, gösteriş ve aylaklık gibi kötülükler de ortadan kalkacaktır. Platon'a ve Süleyman peygambere göre, bir devletin başına ne gelirse yoksulluk ve zenginlikten doğan bu tür kötülüklerden gelmektedir.
 
Yine, orospuluk, cinsel sapıklık, kıskançlık, aile kavgaları, çocuk düşürme gibi aşırı sevişme isteklerinden doğan kötülükler de silinip gidecektir bu ülkede.
 
Aşırıya kaçan evlat, ana-baba, karı koca sevgisinden doğan kötülükler; ermiş Agustinus'un dediği gibi insan sevgisini hiçe indiren mal mülk tutkusu; ermiş Caterina'nın dediği gibi cimrilik, tefecilik, kölelik, kin, zenginlere ve büyüklere karşı duyulan kıskançlık gibi türlü kötülüklerin kaynağı olan bencillik için de aynı şey söylenebilir. Oysa, biz Güneş Ülkesi'nde toplum sevgisini artırıp, cimrilikten doğan kavga, hile, yalancı tanıklık gibi kötülüklerin kökünü kazıdık.
 
Bizim ülkede ya yoksulların aşırı çabalarından, ya da zenginlerin aylaklığından doğan beden ve ruh hastalıkları da kalmayacaktır. Çünkü bizde hiç kimse öbüründen ne fazla çalışacak, ne de fazla yorulacaktır.
 
Başka yerlerde kadınlar aylak aylak oturmakta, bu yüzden çocukların beden ve ruh sağlığı tehlikeye girmektedir. Bizdeyse, kadınlar kendilerine uygun işlerde çalışacak, türlü erdemlere ereceklerdir.
 Başka ülkelerde bilgisizlik ve budalalıklardan doğan kötülükler vardır. Güneş Ülkesi'ndeyse her şey bilgi ve deneye dayanmakta ve Kent'in duvarlarında bütün bilgileri tarihsel bir yöntemle kolaycacık öğreten resimler ve şekiller yer almaktadır.
 
İşte böylece, yasalar çiğnenmekten, düzen bozulmaktan kurtarılmıştır, hem de şaşılacak derecede.
 
Her şeyde aşırılıktan kaçındığımız ve erdemi egemen kılmak amacıyla, her şeyi ölçü ile yaptığımız için, Güneş Ülkesi'nden daha mutlu, daha rahat bir devlet düzeni düşünülemez. Sonra, dikkat edilirse görülür ki, Minos, Lykurgos, Solon, Garondas, Romolus, Platon, Aristoteles'in ve başkalarının kurduğu devlet düzenlerinde göze çarpan aksaklıklar bizim devlette yoktur ve orada her şeyin çaresi bulunmuştur. Çünkü Güneş Ülkesi dünya ötesine öncelik tanıyan bir inançla donatılmıştır ve bu inancınsa kapsamadığı hiç bir alan yoktur.
 
Böyle bir devlet düşüncesine hiç kimse tamı tamına katılmaz diye ileri sürülen ilk karşı-düşünceye cevabımız şudur: Biz bu devlet düzenini, herkesin elden geldiği kadar benimseyebileceği bir örnek olarak sunduk. Onun için yazdıklarımız faydasız ve boşuna değildir. Böyle bir devlet düzeninin var olabileceğini, Havarilerin ortaklık ilkesine göre düzenledikleri ilk Hıristiyan'ların yaşayışı göstermiştir. Ermiş Lucas ile ermiş Clementus bunun doğruluğuna tanıktırlar. Filone ile ermiş Hieronymus'a bakılırsa bu çeşit bir yaşama yolu iskenderiye'de ermiş Markus zamanında gerçekleşmiştir. Urbanus I, hatta ermiş Agustinus zamanında da kilise adamları böyle yapmaktaydılar. Ermiş Chrysostomus'un bütün İstanbul kentinde rahipler için uygulanmasını arzuladığı hayat da böyledir; bana kalırsa, böyle bir hayat, İsa düşmanlarının tamamiyle ortadan kalkmasiyle gerçekleşebilecektir. Aristoteles'in görüşlerine kapılanlar böyle bir hayat düzenini kabul etmeyebilirler ama şimdi değilse bile, günün birinde bu filozofun etkisinden kurtulunca, bu düzeni benimsemek zorunda kalacaklardır. Kilise ulularına gelince, onlar böylesi bir düzenin bugün bile gerçekleşebileceğini düşünüyorlar. Çünkü, İsa bizi zaten böyle bir ilk düzene sokmuştur. Tanrıbilmez ve pagan Lukianos olmayacak bir devlet düzeni düşündü diye Platon'la alay ede dursun, ermiş Clementus, Ambrosius ve Chrysostomus Platon'u övmektedirler. Bu ermişler, bilgi ve kutsallık bakımından bin tane Lukianos'u ceplerinden çıkarırlar.
 İkinci karşı-düşünce. Biz bu karşı-düşünccyi göz önünde tuttuk ve Güneş Ülkesi'ndeki yaşama yolunu sadece ülkenin merkezi için düşündük. Köyler, sonradan bu düzeni ya bölük bölük uygulayacaklar, ya da bir tek eyalet halinde birleştikleri zaman, bütünüyle gerçekleştireceklerdir. Bu devletin bünyesine uygun bir yer kolayca bulunabilir, bulunmazsa, modelde bir değişiklik yapılabilir: Öyle ki, kentin merkezi bir tepenin üstünde evler de tepenin yamaçlarında kurulabilir. Kent'in tasarladığımız öbür kısımları da çamursuzsa ovada gerçekleşebilir. Çamurluysa, bunu da yollara taş döşeyip, su arkları açarak önleyebiliriz. Ticaret halkın ahlakını bozmasın diye, eserimizde yöneticilere, yani halkın vekillerine birtakım görevler, yetkiler verdik. Dıştan gelen ayartıcı etkileri önlemek için de Kent'in dört bir yanını kalın ve tahkimli duvarlarla çevirmeyi ve ülkemizi devriye gezen askerlerle korumayı öngördük.
 
Bu egemen devlete ve onun dürüst, namuslu düzenine yararlı olmak bir mutluluktur. Bilgisizlerin bilgili ve dürüst insanlara hizmet etmeleri nasıl bir mutluluksa, bu devlete hizmet etmek de öyle bir mutluluktur. Nitekim, Romalılar, kaba güçten çok doğruluk yoluyla imparatorluklarını geliştirmişlerdir. Pompilius zamanında düşmana karşı erdem kurallarına aykırı davrananlara iyi gözle bakılmazdı.
 
Üçüncü karşı-düşünce: Güneş Ülkesi, insanları yeni bir çağa hazırlayan ve nerede biteceği bilinmeyen bir döneme kadar sürüp gidecektir. Çünkü, biz Güneş Ülkesi'nde vebayı, açlığı, savaşı elimizden geldiği kadar erdem yoluyla önledik, hiç değilse, başka yerlerden çok daha iyi bir yolla: Bir defa, dört ana yoldan esen rüzgarlar Kent'i temizleyecektir. Evlerin pencereleri de kötü kokulara kapalı, iyilere açık tutulacak biçimde yapılacaktır. Güneş Ülkesi halkının sayısına gelince, bu iş metafizikle ilgilidir. Bana sorarsanız, bu devlet düzeni en iyi bir düzendir ve asıl önemli olan da onun uzun ömürlü olması kadar iyi kurulup işlemesidir. Bu Ülke'de de günah işlenmesine işlenecektir elbette ama burada işlenenler, başka devletlerin kurulu düzenlerinden doğan ve devleti ortadan kaldıran günahlar kadar büyük olmayacaktır hiç değilse. Aristoteles'in bizim devlete karşı ileri sürdüğü düşünceleri daha sonra çürüteceğiz.
 
Dördüncü karşı-düşünce: Bence Güneş devleti, bir altın çağ gibi herkesin özlediği, Tanrı'nın da isteğine uygun bir devlettir. Birtakım ilkelerin kötü niyetlerine hizmet etmek için değil, insanları yüce Aklın buyruğu altına almak için kurulmuştur. Böyle bir devlet düzeni kurulabileceğini, daha önce söylediğimiz gibi, deneyler bize göstermektedir. Sonra, duyulardan, ten isteklerinden çok, aklın buyrukları gereğince yaşamak tabiata daha uygundur. Ermiş Chrysostomus da günaha bulanmış bir hayatın değil, erdemli, dürüst bir hayatın tabiata uygun olduğunu söylüyor nitekim. Rahiplerin hayatı bu türlü erdemli yaşayışa örnek olarak gösterilebilir. Bugün ortak hayat düzeni içinde yaşayan Anabatistler, gerçek din kurallarına bağlı kalırlarsa, bu türlü yaşamanın daha da yararını görmüş olurlar. Bunlar dinden sapmasalar ve Güneş Ülkesi'nde olduğu gibi doğruluktan şaşmayabilseler, bu ülkenin yeryüzünde gerçek bir örneğini vermiş olurlar ama bilinmez hangi budalalıkları en iyiye gitmekten alıkoyuyor onları.
 
Beşinci karşı-düşünceye cevap: Ermiş Chrysostomus'un dediği gibi, erdemli yaşamak, mutlulukların en yücesidir ve yanlış adım atanlar, kötü sonuçların doğmasına meydan vermeden hemen doğru yola getirilmelidirler. Düzensizlik, başı bozukluk kötülüklerin kaynağıdır ve bizleri iyiliğe zorlayan her ihtiyaç mutlu bir ihtiyaçtır ama kumarbazlara, serserilere iyi yurttaşların, iyi yurttaşlara da rahiplerin hayatı nasıl güç gelirse, kötülüğe alışmış olan bizlere de Güneş Ülkesi'nin yaşama yolu öyle güç gelebilir. Dikkat ederseniz görürsünüz ki, dinliler dinden uzaklaşıyorlarsa, din kurallarının sıkılığından değil, daha çok dinsizlerle düşüp kalktıkları, şan şeref peşine düştükleri, mal mülk sevdasına, ten isteklerine kapıldıkları için uzaklaşıyorlar. Oysa bizirn Güneş Ülkesi'nde bütün bu nedenler ortadan kaldırılmıştır. Bundan ötürü bu türlü örnekler bizim için geçerli değildir.

Altıncı karşı-düşünceye cevap:
Biz, tam tersine, bütün dünyada bilimsel deneylerin, gözlemlerin sonuçlarını Güneş Ülkesi'ne mal etmeye çalışıyor ve bu amaçla yabancı ülkelere adamlar salıp araştırmalar yaptırıyor, ticaret ilişkileri kuruyor, dört bir yana elçiler yolluyoruz. Yöneticilerimiz bir kentten bir başkasına geçerken bu nimetlerden yoksun kalmıyorlar. Gördüklerinden faydalanmayanlar yalnız kötü yöneticilerdir. Onların kendi aralarında yaptıkları tartışmalar yararlı olmaktadır, çünkü her sorun ne kadar tartışılırsa o kadar aydınlanmış olur ve sonunda haklı olanlar anlaşıp uzlaşır. Bilimlerin, öğretilerin korunması yolunda rahiplerin gösterdiği böylesi çabaya hiç bir yerde rastlayamazsınız. Kötü ruhlu Teofilus'un Origenes'e karşı ayaklandırdığı Tanrı'nın insan biçiminde olduğunu ileri süren rahipler hiç bir şey elde edememişlerdir. Güneş Ülkesi'nde böyle kışkırtmalara yer yoktur. Bu Ülke'de rahiplik kutsalı ve bilimi geliştirmekle görevli bir araçtır, yoksa iki yüzlülerin ileri sürdüğü gibi, yurttaşlar için bir yük değildir.


BÖLÜM II

Sokrates'le Plüton'un savunduğu gibi malda mülkte ortaklık mı, yoksa ayrılık mı tabiata daha uygun, devletin korunmasına ve gelişmesine daha yararlıdır?
 
Birinci karşı-düşünce. Malda mülkte ortaklığa karşı Aristoteles Politika adlı kitabının ikinci bölümünde şunları söyler: Ya mal mülk teklerin elinde kalıp meyveleri herkesin olacak, ya da tam tersine mal mülk herkesin, meyveler da teklerin olacak. Birinci halde fazla toprağı olan bu toprağı ekip biçmek için daha çok çalışacak ve sonunda hiç çalışmayanlarla bir tutulup eşit bir pay alacak, bu yüzden de anlaşmazlıklar ve yıkımlar doğacaktır. İkinci halde hiç kimse çalışmaya yanaşmayacak, tarlalar gereğince ekilmeyecek. Çünkü, herkes topluluğun yararından önce kendi yararını düşünecek ve köle gibi çalışanların çok olduğu bir yerde herkes işini başkasına yüklemeye çalıştığı için, işler kötü gidecek. Üçüncü haldeyse, bütün bu kötü sonuçlara bir yenisi eklenecek: Herkes en az çalışıp ürünlerin çoğuna ve en iyisine konmak isteyecek ki, bu da insanlar arasında dostluk yerine anlaşmazlıklara, geçimsizliklere, dolaplara, düzenlere yol açacaktır.
 
İkinci karşı-düşünce. Yararlı malların ortaklığına karşı, şunu ileri sürüyorlar: Diyorlar ki, Sokrates, bir devletin iyi yönetilmesi için birtakım sınıfların, asker, zanaatçı ve yönetici sınıflarının bulunmasını gerekli saymaktadır. Buna göre, diyorlar, her şey ortak olursa, herkes ağır tarla işlerinden kurtulmak için asker olur, savaş zamanında ise tarlada çalışmak ister ve para almadan savaşmaya yanaşmaz; ya da herkes yönetici, yargıç, rahip olmaya bakar. Böylece, kimilerine büyük rütbeler verirken, kimilerin yükleri artırılır, kimi daha az çalışırken kimi daha çok çalışır, sonunda yine haksızlık, adaletsizlik doğar. Onun için, en iyisi mal ortaklığından vazgeçmektir.
 
Üçüncü karşı-düşünce. Mal mülk ortaklığına dayanan toplum düzeni bağış, konukseverlik, yoksullara yardım gibi eylemleri ortadan kaldıracaktır, çünkü böyle bir düzende hiç kimsenin özel malı mülkü olmadığı için,bu gibi şeyleri yapamayacaktır.
 
Dördüncü karşı-düşünce. Mal mülk ayrılığının hakka adalete dayandığım söyleyen ermiş Augustinus'a karşı, kadın ve mal ortaklığını tutmak ve bunun havarilerin yaşayışına uygun olduğunu ileri sürmek sapkınlıktır. De Just et Jure adlı eserinde Scotus, özel mal mülk hakkını kabul etmeyen Jan Hus'u Costanze rahipler kurulunun suçladığını yazar. İsa da: Sezar'ın hakkını Sezar'a verin, der.
 
Bu düşüncelere karşı önce ermiş Clementus'un sözleriyle genel bir cevap vermeye çalışalım: Gratianus'a bakılırsa Papa şöyle demiş: ''Yeryüzünde ne varsa hepsi herkesin ortak malı olmalıydı. Ne var ki, biri çıkıp, haksız olarak, ''Bu benim'', bir başkası ''şu benim'' dedi.'' Yine demiş ki: ''Havariler, her şeyin, hatta kadınların bile, ortak olduğunu söylemişler ve ortakça bir hayat sürmüşlerdir. Tevrat'ın ilk bölümünü yorumlayan bütün kilise uluları aynı şeyi söylemişlerdir, çünkü Tanrı hiç kimseye özel olarak bir şeyler vermemiş, insanlar üreyip çoğalsın, yeryüzünü doldursun diye her şeyi ortak olarak önlerine sermiştir.'' İsodorus da'' Doğal Hukuk'' adlı eserinin başlarında aynı şeyi yazmaktadır. Havarilerle ilk Hıristiyanların aynı biçimde yaşadıklarını ermiş Lukas, Clementus, Tertillianus, Chrysostomus, Augustinus, Ambrogius, Origines'de ve başkalarında açıkça görüyoruz. Sonradan bu türlü yaşama yolunu, yukarıda saydıklarımızdan başka, ermiş Hieronymus, Prosperus ve papa Urbanus'un tanıklık ettikleri gibi, ortak bir hayat süren kilise adamları benimsemişlerdir sadece. 470' lere doğru, papa Simplicius zamanında kilise malları, kilise yöneticileri ile rahipler arasında bölüşülmüş ve bir bölüğü de yoksullara ayrılmıştı. Bundan az bir zaman sonra papa Gelasius ile ermiş Augustinus, varım yoğunu topluluğa bırakmadığı sürece hiç kimseyi rahipliğe almadılar ama sonradan, bazı rahiplerin mallarını gizleyerek ikiyüzlülüğe düşmelerini önlemek için, istemeye istemeye, mallarını ellerinde tutmalarına izin verdiler. Bununla beraber, mal mülk ortaklığını kötülemek, ya da bunun tabiata aykırı olduğunu ileri sürmek günahtır.
 
Hatta ermiş Augustinus'a göre, özel mal mülkün ortadan kalması daha büyük bir gelişmeye yol açar. Onun için, gerek bugün için olsun, gerek yarın için olsun, en iyi yaşama yolu mal ortaklığıdır. Nitekim ermiş Chrysostomus bu türlü yaşama düzeninin rahiplerce benimsendiğini, herkesçe benimsenmesi gerektiğini söylemiş ve Antakya halkına kimsenin, eli altındaki malların sahibi olmadığını, o maldan ancak kilise mallarından faydalanan papaz kadar yararlanabileceğini, onu kötüye kullanamayacağını ve herkesin yararlanmasına açık tutmak zorunda olduğunu söylemiştir. Ermiş Tommaso da mallara sahipsek de onları istediğimiz gibi kullanma hakkımız yoktur, zorunlu bir ihtiyaç halinde ise bütün mallar herkesin ortak malıdır, diyor. Onun için, iyi düşünülürse görülür ki, malların kötü bölüşüldüğünü anlamamız bakımından böyle bir mülkiyet düşüncesi ağır basmaktadır. Bu durum ermiş Basilius'un zenginlere hitabesinde ermiş Ambrogius'un da 18. hitabesinde açıklanmış ve özellikle, ermiş Lukas'ın şu sözleriyle ortaya konmuştur: Her şeyi Tanrı’dan aldığımızı kimse söyleyemez: Benim senin diye bir şey yoktur. Aynı şeyi Sokrates Platon'un Devleti'nde ya da Timaios'da ermiş Augustinus Giovanni'yle ilgili 8. bölümde söylemekte, Hıristiyan ozanı da şunları yazmaktadır:
 
İki şeyin kalkmasını istersen davranışlarımızdan Durdursunlar savaşı, barış kendiliğinden yaşar.
 
Ovidus da Metamorfosi I’de ortak yaşama düzenini altın çağa yaraştırır. Ermiş Ambrogius 118. hitabesinin I bölümünün başında: İsa bütün insanların yeryüzünden ortaklaşa yararlanmalarını söylemişti: Oysa mal mülk tutkusu töreyi paramparça etti; de Virgine adlı kitabında da der ki: Zorbalıklar, kesip asmalar, savaşlar, her şeye Hıristiyanlığı temsil eden rahiplerin değil, Yahudilerin el koymasına yol açtı. Ermiş Clementus da bu eşitsizliğin paganların adaletsizliğinden ileri geldiğini söyler. Yine ermiş Ambrogius tarihçilerin belgeler ve yazılarına dayanarak, her şeyin başlangıçta ortak olduğunu, sonradan zorbalık ve düzenle onun bunun eline geçtiğini ispatlar. Aynı ermiş Hexam, V. de sivil bir devlete örnek olarak, ortaklık kuralına göre yaşayan arıları, asker devletine örnek olarak da turna kuşlarım gösterir. İsa da hiç bir şeyleri olmayan, hiç bir şey ekmeyen, aralarında ürünleri de otlakları da paylaşmayan kuşları örnek vererek aynı şeyi yapmıştır. Sonra, hukuk bilgini de doğal hukuk bütün canlı evrene yol gösterir diyerek doğal hukuk gereğince her şeyin ortak olduğunu kesinlikle belirtmektedir.
 
Scotus'a göre, doğal yaşama halinde mal ortaklığı doğal hukuk gereğidir ama günah işlediği için Adem babamız bu haktan yoksun bırakılmıştır. Ne var ki, bu cevap boşunadır, çünkü ermiş Tommaso’nun dediği gibi, günah insanı yalnız Tanrı'nın lutfundan yoksun bırakır, yoksa dünya nimetlerinden değil. Adem tabiata ve akla karşı gelmiş, ama yeni bir hukuk düzeni koymamıştır. Mal ortaklığı doğal hukuk gereği ise, mal ayrılığı da olsa olsa 'haksızlıktan doğabilir. Ermiş Clementus'un yazılarını yorumlayan Roma hukukçuları bu haksızlığın yapılmış olduğunu belirtmişlerdir: Bitmeyen haksızlık: doğal hukukla insan hukukunun çatışması bundan dolayıdır ama tabiata aykırı şeye hukuk diyebilir miyiz? Hele bu tabiat Tanrı'nın eseri olursa. Tabiata aykırı olan hukuk kötü bir şey olmaz mı? Scotus bunu bir haksızlığa, yani ilk günaha bağlıyor ama Scotus'un bu yorumu yersizdir, çünkü, ermiş Ambrogius'un dediği gibi, mal mülkün bölünmesini doğuran açgözlülükle zorbalık'. Üstelik, ermiş Clementus, bizi hukuk düzenine havarilerin soktuğunu söylemektedir. Bu düzen eskiden bir haksızlıkla bozulmuşsa bugün de öyle demektir. Gaetano'ya göre mal ortaklığı olumsuz bir ortaklıktır, yani tabiat bize mal mülkü ayığınız dememiştir; bu ortaklık olumlu bir ortaklık değildir, yani tabiat sanki bize yalnız ortaklaşa yaşayın, başka türlü yaşamayın demiştir. Scotus da bu düşünceye katılmakla birlikte şunu eklemektedir: Ermişlerin söylediğine göre mal ayrılığı haksızlık ve cimrilikten doğmuşsa, doğal yaşama halindeki ortaklığı olumsuz bir temele nasıl bağlayabiliriz? Onun için ermiş Thomas mal ortaklığının doğal hukuka bağlanabileceğini, mal bölüşümünün sonradan olumlu hukuka göre yapıldığını haklı olarak ileri sürmektedir. Bu bölüşüm tabiata aykırı olamaz, çünkü, bu mülkiyet gerekli olanın mülkiyetidir ve sadakadan söz ederken dediği gibi herkesin ihtiyaç duyduğu mallar herkesin ortak malı olması gerekir. Çünkü insanın ve tabiatın ihtiyaçlarından arta kalan her şey ortak mal olmak zorundadır, yoksa ihtiyaç içinde olanlara yardım eli uzatmayanların kıyamet gününde ceza görmemeleri gerekir. Her ne kadar Ermiş Tommaso'nun bu öğretisi, bazı yönleriyle, bölüşümü savunuyor görünüyorsa da mal sahiplerine sadace malını bölüşmek ve başkalarına yardım etmek hakkını tanıyor. Bu bakımdan, zenginlerin, ellerinde tuttukları malların sahibi değil, eldecisi olduklarını söyleyen ermiş Chrysostomus, Basilius, Ambrogius ve papa Leo'nun (de Collectis, 5. seri) öğretileri doğruluğunu elden bırakmamış oluyor. Zenginler mal mülk sahibi olsalar bile, haklarını ancak bölüşme ve yardım yoluyla pullanabilirler, tıpkı kilise adamları gibi. Sahip oldukları kısım, sadece beslenme ve giyinme ihtiyaçlarıyla sınırlı, dır. Zaten bu çeşit haklar papa Jan XXII'nin Extrav'da gösterdiği gibi, rahiplere de tanınmıştı Denilecektir ki, öyleyse, zenginler ellerindeki fa: la malları geri vermek zorundadırlar. Peki ama kime? Yoksullara mı, yoksa devlete mi? Hem yoksullara, hem devlete diyeceğim ama zenginler olumlu bir hakka sahip olmadıkları için, burada uzun boylu durmayacağım bunun üstünde çünkü, nasıl olsa kıyamet günü Tanrı önünde hesap vereceklerdir. Ermiş Balisius, Ambrogius ve papa Leo da böyle düşünmektedirler.
 
Demek ki, bizim devlet düzeninde bütün kötülüklerin kaynağı olan cimrilik, sözleşmelerde yapılan hileler, yoksulların gevşekliği, ezilmişliği, en parlak zekalı kimselerin kafalarını işletmemek yüzünden düştükleri bilgisizlik, boşuna didinmeler, yorgunluklar, tefecilerin para dalavereleri, pintilikler, kendini beğenmişlikler, mal mülk ayrılığından doğan türlü kötülükler, bencillikler, düşmanlıklar, kinler, nefretler, kitabımızda gösterdiğimiz gibi, ortadan kalkacak ve bütün vicdanlar rahata erecektir. Şeref ve görevler herkesin tabii yetisine göre dağıtıldığı için, Güneş Ülkesi'nde arılar devletinden söz ederken ermiş Ambrogius'un da belirttiği gibi, başkasının yerine göz dikmek, bir başkasının malına konmak gibi şeylerden doğan kötülükler kalmayacaktır. Bizler, böylece, tıpkı arılar gibi, en büyük öğretmen olan tabiata uyuyoruz. Bizim başvurduğumuz seçimler düzensiz dolapsız, tabii seçimlerdir. Çünkü, Güneş Ülkesi'nde bizler, yaradılışça ve ahlakça sivrilenleri seçmekteyiz.
 
Şimdi, özellikle birinci karşı-düşünceye cevap verirken, önce şunu belirtelim ki, Aristoteles yanılgıya düşüyor, hem de bile bile. Çünkü, Platon'da bile, tarlalar, topraklar, ürünler, ve çalışma yükümü ortaktır. Bizim Güneş Ülkesi'ndeyse, kitabımızda görüldüğü gibi, bütün işleri yöneticiler herkesin yetisine ve gücüne göre dağıtır ve yönetir. Kimse kimsenin hakkını yemez, çünkü herkes yiyeceğini ortak sofradan yer, giyeceğini de mevsimine, yeteneğine ve sağlık durumuna göre, özel görevlilerden alır. Eskiden havariler böyle davranmışlardı, bugün de aynı şeyi rahipler yapmaktadırlar. Onun için, Aristoteles boşuna çene yoruyor bence. Bunun böyle olduğunu görmek için, kitabımızda giysilerin mevsimlere, sarfedilen çabaya, görülen işe vb. göre nasıl dağıtıldığını incelemek elverir. Bu konuda hiç bir güçlük de çıkmaz. Çünkü, her şey akla uygun bir yoldan yapılmakta ve herkes kendi tabii yetisine uyan işde çalışmaktadır. Bizim devlet düzenimizde durum böyledir işte.
 
İkinci karşı-düşünceye şöyle cevap verebiliriz: Herkes yöneticilerce, ta küçüklükten doğal yetilerine göre çeşitli zanaatlarda yetiştirilir ve bilgisiyle sivrilen herkes en yatkın olduğu mesleğe girer. Bunlar ancak üstünlük gösterdikleri zaman, kitapta yer alan sıraya göre, en yüksek yönetim görevlerine yükselebilirler. Onun için hiç kimse eş dost hatırı ile kayırılıp yükselmek istemez, örneğin bu yoldan ne bir asker yüzbaşılığa heves eder, ne de bir çiftçi rahipliğe. Herkes görgü ve bilgisiyle başarı gösterdiği alanda bir göreve hak kazanır. Baştakiler keyiflerine göre değil tabiata göre yönettikleri için, kimilerini yükseltmeye, kimilerini de ezmeye kalkışmazlar, herkese en uygun olan görevi verirler. Kendilerinin özel olarak hiç bir şeyleri olmadığından, örneğin çoluk çocuklarını yetiştirmek, korumak gibi birtakım kaygılarla başkasının hakkını yemeye ya da çiğnemeye kalkışmaz, herkesin saygısını kazanmak için dürüst davranırlar. Herkesi kardeş, evlat ya da akraba bildikleri için de fark gözetmeksizin hepsini aynı derecede severler. Güneş Ülkesi'nde hiç kimse para uğrunda savaşmaz, evlat, kardeş bildiği benzerleri için çalışır, savaşır; kimsenin aylığa maaşa ihtiyacı da yoktur, çünkü herkesin iyi yaşamak için gerekli olan her şeyi vardır. Herkesin asıl ihtiyaç duyduğu şey, gördüğü işlere kardeşlerinin değer vermesi, onu bu yoldan şereflendirmesidir. Romalılar Terracina savaşına kadar para pul kaygısına düşmeden savaşır, yurt için ölmekte adeta birbirleriyle yarışırlardı ama mal mülk sevdasına düşünce, yavaş yavaş erdemlerini yitirdiler. Sallustius'la ermiş Augustinus, Romalıların o büyük imparatorluğa toplum sevgisiyle ulaştıklarını söylerler. Cato da Sallustius da şöyle der: Halkın gücü, bireyin yetersizliği, egemenlik hakkı, düşünce özgürlüğü bilinmelidir. Korkutmalar, tutkulara cezalar yoktur. İşte Roma'nın yayılma sorunu. Güneş Ülkesi'nde bütün bu iyi şeyler, tabiatın önderliği altında faydalı ve dürüst bir ortaklıkla korunabilmektedir.
 
Gelelim üçüncü karşı-düşünceye. Aristoteles de Scotus da pek yersiz konuşmaktadırlar.
 
Demek, hiç bir şeyleri yok diye, rahipler ve havariler eli açık, cömert olamayacaklar, öyle mi? Eli açıklık, çaldığım vermek, değil, ermiş Thomas'ın dediği gibi, her şeyi herkesin malı yapmaktır. Güneş Ülkesi'nde konukların nasıl ağırlandığını, doğuştan mutsuzlara nasıl bakıldığını kitabımızda görmüşsünüzdür. Bizim devlette, rastlantılardan doğan yoksulluklar göremezsiniz. Çünkü, orada her şey herkesindir, herkes birbirinin kardeşidir ve işler, görevler herkesin birbirine cömert davranmasını sağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Şunu da ekleyeyim ki, Güneş Ülkeliler cömertliği herkesin yararına yöneltmişlerdir.
 
Dördüncü karşı-düşünce: Scotus, sorunu, her zamanki gibi, kötü niyetle ele alıyor. Çünkü, ermiş Augustinus da ermiş Thomas da malı mülkü olanlar ahret mutluluğuna kavuşamayacak diyenleri ve kadınların erkeklerle düşüp kalkmasından yana olanları, salt ortak düzen taraflısıdırlar diye sapkın saymış değiller. Tam tersine, onlara göre, sapkınlığın en büyüğü rahiplerin ve havarilerin benimseyip uyguladıkları ortak yaşama düzenini kötülemektir asıl. Şunu da kabul edelim ki, kilise mal mülk bölüşümünü doğrudan doğruya ve kesin olarak kabul etmemiş, onu hoş görmüştür sadece. Nitekim ermiş Augustinus da topalları ölülere tercih eder, insanlar ikiyüzlü olacaklarına varsın mal mülk sahibi olsunlar, der. Aynı Scotus'a bakarsanız, malda mülkte ayrılık, ortak mallara karşı gösterilen ilgisizlikten doğduğu kadar, herkesin açgözlülüğünden, yani kötü bir kaynaktan doğmuştur; bu bakımdan malda mülkte ayrılık iyi bir şey değildir, tabiata aykırıdır; böyle bir şey, sadece izin verilmiş olduğu için vardır. Şimdi sorarım size, bu adam nasıl olur da tabiata uyanları sapkınlıkla suçlar ve tabiata aykırı olarak verilen böylesi bir izinden yana olanları Aristoteles'le birlikte övmeye kalkar? Diyelim ki, Kilise, tıpkı topalı ölüye değişmeyen ermiş Augustinus gibi, malda mülkte ayrılığı tanımış olsun ve kötü yola düşen kadınlara nasıl göz yummuşsa, kötülüklerin en hafifidir diye, buna da öyle izin vermiş olsun ama Kilise mal mülk üstünde bir sahiplik hakkı değil, sadece bir vekillik hakkı tanıyor ve ihtiyaç fazlası üstünde bir hak kabul etmiyor. Nitekim, Alessandro, Alonzo, Tommaso, Valden, Ricardo ve Panormia da rahipleri kilise mallarının sahibi sayanları dinsizlikle suçluyor, rahiplerin elleri altındaki mal mülkten sadece faydalanabileceklerini kabul ediyorlar. Ermiş Thomas da rahiplere kilise mallarının sadece ufak bir parçası, geçimlerini karşılayacak kadarı üstünde bir hak tanıyor. Ona göre, rahipler bu malların sahibi değildirler, onları yalnız kullanabilirler, yoksa çoluk çocuklarına, dostlarına miras olarak bırakamazlar. Din adamı olmayanlar için de aynı şeyi söylemiştik daha önce. Bilgisizlerin aklı, birini inandırmaya yetmedi mi ona hemen sapık der, çıkarlar işin içinden. İsa: ''Sezarın hakkım Sezar'a verelim'' derken Sezar'a tanıdığı hak elindekini dağıtma hakkından başka bir şey değildi. Çünkü, Sezar'ın kendi öz malı diye bir şeyi yoktu aslında. Başkalarından almasaydı, nesi olabilirdi? Demek oluyor ki, her şey Tanrı'nındır, Sezar'sa sadece elindekinin yöneticisidir. Yine İsa şöyle der: Onların evreninde yasalar egemendir. Oysa siz değilsiniz. Yine de daha büyük olan, yardımcı olarak ortaya çıkandır. İşte onun için, ermiş Thomas, mal mülk üzerinde yalnız yönetme hakkı tanımakta ve ondan ortakça yararlanmayı öğütlemektedir. Papa Tanrı'ya hizmet edenlerin hizmetindedir, imparator da Kilise'nin hizmetinde.
 


BÖLÜM III

Kadında ortaklık mı tabiata daha uygun, insan soyunun üremesine, dolayısıyla devlete daha yararlıdır, yoksa herkesin kendi karısı ve çocukları olması mı daha iyidir?
 
Aristoteles'e göre, herkesin kendi karısı olması tabiata daha uygun, kadınların ortak olmasıysa zararlıdır.
 
Birinci karşı-düşünce: Sokrates der ki, herkes yaşlıları ana baba, gençleri evlat, akranlarını da kardeşi bilirse, yurttaşlar arasında sevgi saygı artar. Oysa, bu aslında her çeşit sevgiyi ortadan kaldırır. Evet, bütün insanları ortak bir yaşama düzeni içinde düşünürsek, bütün yaşlılar bütün gençlerin babası sayılırlar, burası doğru ama o zaman, her yaşlının gençlere olan sevgisi, tıpkı çokça suya akıtılan bir damla bal gibi eriyip dağılır; hiç bir baba öz evladını, hiç bir evlat da öz babasını tanıyamayacağı için, bu sevgi hemen kaybolur gider.
 
Herkesin herkesi baba sayacağı bir toplum düzeninde sevgi artar, burası doğru. Ne var ki, herkesin birden çok anası babası olamaz. Ayrıca her ana baba kendi çocuklarını yüzlerinden tanır, dolayısıyla daha çok sever onları.
 
İkinci karşı-düşünce. Kadınlar arasında özellikle babalarla, kimden olduğu bilinmeyen çocuklar arasında anlaşmazlıklar çıkacaktır.
 
Üçüncü karşı-düşünce: Evlilik dışı belirsiz ilişkiler yüzünden kimse öz evlatlarını tanıyamaz olacaktır. Oysa, herkesin, soyunu sürdürecek olan çocuklarını, torunlarım tanımak istemesi tabiidir.
 
Dördüncü karşı-düşünce: Kız kardeşlerle, analarla evlatlar arasında cinsel ilişkiler alıp yürüyecek, kadınlar arasında da kıskançlıklar baş gösterecek, öpmeler sevmeler kızılca kıyamete boğacak ortalığı.
 
Beşinci karşı-düşünce: Scotus: ikisi bedende bir olacak sözünü ileri sürerek: ''Tanrısal bir izin olmadıkça kimse birden fazla kadın alamaz'' diyor.
 
Altıncı karşı-düşünce: Nicola'cıların sapkınlığı, kadınları orta malı yapmış olmalarıdır.
 
Önce, ermiş Clementus'un dinsel buyruk niteliği taşıyan bir sözüyle başlayalım cevabımıza: Havarinin ikinci öğretisinde: toplumda ortaklık gerekir ama Hıristiyan dürüstlüğüne aykırı düşmesin diye, gevşekliğe yönelen toplum yüceliğe varamaz diyen dinsel yorumu kabul etmek zorundayız. Doğrusunu isterseniz, Tertillianus'un da dediği gibi, ilk Hıristiyanların, kadın dışında her şeyleri ortaktı. Yalnız herkese hizmet eden kadınların sahibi yoktu ama Nicola'cılar kadınların da orta malı olması ilkesini benimsediler. Bunu kabul etmemekle birlikte, ben politika dışında kadınların yönetim işlerine alınmasından yanayım. Çünkü kadınlar erkekleri değil, sadece kadınları yönetebilir, çocukların eğitim yönetimiyle uğraşabilirler. Kadınlar ayrıca yorucu olmayan hafif işler görürler, savaşlarda da ancak surların savunmasıyla görevlendirilirler. Kitaplarda okuyoruz: kocaları başka yerde olan Ispartalı kadınlar yurtlarını savunurlarmış; dişi hayvanlar da kendi aralarında tıpkı erkekler gibi dövüşürlermiş, Amazonlar eskiden Asya'da savaşırlarmış, bugün Afrika'da savaştıkları gibi ama Gaetano de Pulchro adlı eserinde bunu tabiata aykırı bulmakta ve mızrak kullanabilmek için kadınların sağ memelerini kesmeleri gerektiğini ileri sürmektedir. Ben de Gaetano ile birlikte diyeceğim ki, kadınlar sağ kolları güçlensin diye sağ memelerini kesiyorlardır. Ayrıca, sağ meme mızrak kullanmaya engel olmak şöyle dursun, tam tersine mızrağın göğse sıkıca dayanmasını da sağlar.
 
Sonra Afrikalılarda görüldüğü gibi, kadınlara daha uygun savaşma yolları da vardır. Zaten Aristoteles de Amazonların varlığını hiçe sayamıyor. Biz bile kadınları bütün savaş işlerine karıştırmıyoruz, sadece surların savunmasında yaralıların yardımına koşmada kullanıyoruz. Yoksa niyetimiz bir Amazon devleti kurmak değil. Biz kadınları, savunma işine ve çocuk bakımına yaradıkları için güçlendiriyor, tutuyoruz. Aristoteles, kadınların vahşi hayvanlarla çarpışmasına karşı geliyor, çünkü kadınlar ev işlerinden, analık karılık görevlerinden uzak kalırlar, diyor. Oysa Aristoteles yanılıyor. Çünkü vahşi hayvanlar hem yavrularına bakar, yeme içmelerini sağlar hem de korurlar onları. Hem, çoğu erkekler, tıpkı rahipler gibi ev işlerine bakmazlar mı ki? Onun için kadınların savaşa katılmaları Aristoteles'in dediği gibi tabiata aykırı değildir.
 
Ayrıca şu da var: Kadınların Güneş Ülkesi'ndeki gibi ortak olması da doğal hukuka aykırı değil, tam tersine tamamen uygundur ona. Onun için, salt tabiat ışığı altında bu ortaklığı öğütlemek bir sapkınlık değildir. Sapkınlık, Tanrı ve Kilise buyruklarına bile' bile aykırı davranmaktır: Örneğin, doğal açıdan et yemenin yararlı olduğunu söylemek ve her gün et yemek günah değildir, ama perhiz gerekçesiyle bazı günler bazı yemeklerin yenmesini yasak eden kilise buyruklarına sırt çevirip dilediğini yemek ve bunun da yerinde bir şey olduğunu söylemektir asıl günah olan. Ayrıca şu da açıkça ortaya konmuştur ki, tabiata karşı işlenen günahlar ya tek tek insanları ya insan soyunu yok eder, ya da ermiş Augustinus'un dediği gibi, her ikisinin yıkımına yol açar. Onun için, adam öldürmeler, hırsızlıklar, yağmacılıklar, yasa dışı çiftleşmeler, cinsel sapıklıklar vb. insanoğullarını küçük düşürdüğü, insan soyunu yıkıma götürdüğü için tabiata aykırıdır. Oysa kadınların ortak olduğu bir toplum düzeni ne tek tek insanları yıkıma sürükler, ne de insan soyunu; tam tersine, kitabımızda görüldüğü üzere, insan teklerine de insan soyuna da devlete de alabildiğine faydalar sağlar.
 Sonra şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki, serbest çiftleşme üç çeşittir: Birincisi, her erkeğin önüne gelen her kadınla dilediği gibi çiftleşmesidir ama bu, atlara, eşeklere, keçilere vb.lerine özgü bir şey olmakla beraber, düşünen bir varlık olmak bakımından insan yaradılışına aykırıdır. Zaten tabiat da bu hayvanlara çiftleşme isteğini sade belli zamanlar için vermiştir.
 
Oysa erkekler, her zaman çiftleşmeye hazır durumdadırlar. Her önlerine çıkan kadınlarla çiftleştiler mi, güçten kuvvetten düşerler. Ayrıca şu da var: Erkeklerin hepsi de güzel kadınların peşine düşer, sonunda tohumlar birbirine karışır ve kadınlar, tıpkı orospularda olduğu gibi, gebe kalamaz olurlar. Öte yandan kıskançlıktan deliye dönen çirkin kadınlar da güzel kadınlara etmedik kötülüğü bırakmazlar. Onun için bu türlü çiftleşmeler hem günah, hem de tabiata aykırıdır. Buna Gnostiklerde Nicola'cılarda günümüzün bazı sapkınlıklarında bir de Afrika'nın bazı Müslüman tarikatlarında Taşlanmaktadır. Bunlar her önüne gelenle, hatta uluorta çiftleşmeyi, hoş görmektedirler.
 
İkinci serbest çiftleşme yolu yasalara uygun törenlerden sonra, kısmetine düşen kadınla karanlıklarda birleşmektir. Bu yolun Galia'da ve Almanya'nın bazı bölgelerinde yaygın olduğu görülmüştür. Buralarda bazı kimselerin anneleriyle yattığı olmuştur ki, bu çiftleşme yolu tabiata ve din kurallarına aykırıdır. Çünkü, bu çiftleşmenin amacı insan soyunu sürdürmek değil, sadece şehvet isteklerini doyurmaktır. Hayvanların gelişi güzel çiftleşmeleri hayvan soyunun üremesini sağladığı için daha iyidir. Oysa, insanların gelişi güzel çiftleşmelerinden dünyaya çocuk gelmesi sadece bir rastlantıdır, çünkü burada amaç baştanbaşa şehvet isteklerinin doyurulmasıdır. Çocuk edinmek için evdeki kocalar bu işe yeter de artar.

Üçüncü çiftleşme yolu, kitabımızda tanımladığımız gibi, doğa yasalarına göre yönetilen bir toplumda görülmektedir. Böyle bir toplumda en güçlüler ve en iyiler, yöneticilerle hekimlerin yönetimi altında yıldızların durumuna göre, yalnız çocuk yapmak amacıyla, belli zamanlarda birleşebilirler. Bu kutsal görev ancak yaşları 25 ile 53 arasında olan erkeklere tanınmıştır. Kadınlar için, bu işe en elverişli oldukları zamanı seçtik ve sakıncalı birleşmeleri, yani para pul gözeten birleşmeleri ortadan kaldırdık. Çünkü, büyük filozof Pythagoras'ın söylediği, deneylerin de ispatladığı gibi, bu birleşmelerden devlete hiç bir yararı dokunmayan bir sürü aptal, biçimsiz ve aşağılık varlıklar doğmaktadır. Bundan başka, aşırı çiftleşmelerin ve kısırlıkların yol açtığı güçsüzlükleri, dermansızlıkları da önledik. Çünkü, bir kadın bir erkekten gebe kalmayınca bir başkasından kalabilir. Zaten tabiat da bize, bu konuda eş değiştirmeyi salık veriyor. Bizde şöyle bir yasa var: Buna göre, karısı kısır olan erkek onunla yatmayabilir. Bunu filozoflar sadece tabiat yasalarıyla açıklayamazlar kolay kolay ama kadınların ortak olduğu bir devlette, bu konuda bir Tanrı esini olmadığı sürece, cinsel ilişki bakımından saf tabiat yasalarını kabul etmekle de yanılmış olmazlar. Öte yandan, 'Durando ve başkaları, yasa dışı birleşmelerin bile tabiat yasalarına aykırı olmadığını söylüyorlar. Birçok tanrıbilimci de bu birleşmelerin ancak pozitif hukukça yasaklanabileceğini ileri sürüyorlar. Bu türlü birleşmelerin doğacak çocuklara zararlı olduğunu söyleyen ermiş Tommaso'nun bu kaygısı kadının kısır olması halinde yetersizdir. Bununla beraber ben kendim de mantık yoluyla ermiş Tommaso'nun dediğine varabilirim. Ne var ki, herkesi bu yola götüremeyiz. Tanrıbilimciler zehir içmenin günah olduğunu ispatlaya dursunlar, Sokrates, yasaların baskısı altında baldıran içmekle günah işlemiş değildir. Çünkü, yasa hiç kimseyi kendi yararına aykırı davranmaya zorlayamaz ama İncil'in ışığı altında varılan bu ince sonuçları, ne insanın kendi canına kıymasını yasaya uygun bulan eski filozoflar bilebilirdi, ne de ''Herkes kendi hayatına dilediği gibi hükmeder'' diyen Cato, Seneca ve Clementus. Sonuç olarak ben şunu diyorum: Güneş
Ülkesi'nde uygulanan kadın ortaklığı doğal hukuka aykırı değildir, olsa bile hiç bir filozof salt tabiat yasalarının ışığı altında bunun böyle olduğunu bilemez. Çünkü, böyle bir yargıya doğrudan doğruya tabiat yasalarından varılamaz, varılsa varılsa uzak bir yoldan, daha doğrusu pozitif hukuk, yani değişebilen bir hukuk yolundan varılabilir. Şu da var ki, Aristoteles'in ileri sürdüğü düşünceler olayların özünden çok, Platon'a olan öfkesinden geliyor. Nitekim, kendisi de birçok ulusların bu türlü yaşadıklarını söylemektedir. Ermiş Thomas, erkek evlatların analarıyla, kız çocukların da babalarıyla cinsel ilişki kurmaları dışında hiç bir birleşmenin tabiata aykırı olmadığını söyleyerek bizi destekliyor. Aristoteles, ana baba ile çocuklar arasındaki birleşmelerin atlarda bile tiksinti uyandırdığını söylüyor. Montedoro'da anasıyla çiftleşmeye yanaşmayan bir atı ben gözlerimle gördüm. Bunun nedenini ananın döllenmemesinde değil, tabiattan gelen bir saygıda aramalı. Bununla beraber, Tolomeo'ya bakılırsa, Perslerde erkek evlatlar analarıyla cinsel ilişkide bulunurlarmış ötedenberi. Kümes hayvanları ve başka birçok hayvanlar arasında aynı şeye rastlıyoruz. Bununla beraber ben, Güneş Ülkesi'nde anaların oğullarıyla, (tabiata daha az aykırı olmasına rağmen) babaların da kızlarıyla birleşmelerim kabul etmedim. Gaetano, ermiş Thomas'ın düşüncelerine ve tabiat yasalarına dayanarak, kızkardeş ve kan akrabaları arasındaki birleşmeleri pozitif hukuka aykırı bulmakla birlikte tabiat yasasına aykırı saymıyor. Ona göre, öbür dereceden akrabalar arasında birleşme yasağı, ahlak kuralına değil, hukuk kuralına dayanmaktadır. Nitekim Adem'in oğulları kız kardeşleriyle birleşmiş, İbrahim peygamber de kız kardeşi Sara ile evlenmiştir. Ermiş Thomas, bu gibi birleşmelerin iki bakımdan yasaklandığını söyler. Önce ana babaya saygı bakımından: Çünkü böyle birleşmeler aile içine tedirginlik sokar. Oysa dışarıdan evlenmeler dostluğu artırır. Sonra, aynı kandan olanlar arasındaki birleşmeler pek haz vermez. Gaetano'ya göre, bu nedenler Hıristiyan yasalarını etkilemiştir ama Güneş Ülkesi'nde bu sakıncaların hiç birine meydan verilmemiştir. Çünkü, kadınlar ayrı otururlar, cinsel birleşme de ancak belli zaman ve yerlerde yapılır. Güneş Ülkesi'nde cinsel sapıklıktan ve daha büyük kötülüklerden kaçınmak için alınan tedbirleri Hıristiyanlar da almışlardır. Çünkü koca, gebe olan karısıyla, çocuk yapmak için değil, cinsel isteklerini doyurmak için birleşebilir. Ben bizim devlette, erkek tohumunun boşa gitmemesi için tedbir aldım ve bütün temel kuralları devlet düzenini koruma amacıyla koydum. Aristoteles, sağlık kaygısıyla, Hippokrates'le başkaları da daha büyük kötülükleri önlemek amacıyla, erkeklerin kısır kadınlarla çiftleşmelerini salık veriyorlar.
 
Şimdi ilk karşı-düşünceye gelelim. Herkes bunu iki anlama alabilir: Kitabımızda gösterdiğimiz gibi, bir yaşa gelince her erkek hem kendi çocuklarının, hem de bütün çocukların babası sayıldığına göre, kendi çocuklarının tabii yoldan, öbürlerinin de şefkat yolundan babası oluyor demektir. Böylelikle sevgi, şefkat artmış, aç gözlülük, cimrilik azalmış olur. Çünkü, eğer ''benim senin'' diye bir ayırma olursa, insan çocuklarına gereğinden çok sevgi besler ve başkalarının çocuklarını fazla benimsemez. Bilge kişi, kendi öz çocuğu olsun olmasın, her zaman en iyileri daha çok sever, kötüleri de iyi yapmaya çalışır. Çünkü insanoğlunun kusurlarını görmek hoşuna gitmez. Nitekim bizler de bizim gibi birer insan oldukları halde insanoğlunun mutsuzluğunu temsil ettikleri için, topallardan, körlerden ve yoksullardan hoşlanmayız. Çocuklar, kardeşler, analar babalar ve atalar ortak oldu mu, bencilliği, açgözlülüğü azaltmanın, toplum sevgisini yani şefkati artırmanın yolu bulunmuş olur. Mal mülkü azaltmak insan sevgisini, şefkati artırır diyen ermiş Augustinus'a Aristoteles'ten daha çok inanmak gerekir. Ermiş Paulus da sevgi kendinde olanı aramaz sözüyle, özel malı mülkü genele değil, geneli özele tercih etmekle, ermiş Augustinus'u desteklemiş oluyor. Aynı şeyi rahipler arasında da görüyoruz. Çünkü, rahiplerin kendi özel malları yoktur. Bir ayak bütün bedeni nasıl severse, onlar da topluluğu öyle severler. Ayak yalnız ve yalnız kendini düşünürse, o zaman bedenden ayrılmış, kesik bir ayak durumuna düşmüş olur. Roma cumhuriyetinde de aynı şey olmuştu. Yurttaşlar yoksul, devlet zengin olduğu sürece, herkes yurt uğrunda ölmeye can atardı, ama yurttaşlar zenginleşince, herkes kendi çıkarı uğrunda yurdunu batırmaktan çekinmez oldu. Onun için toplum sevgisi, çokça suya akıtılmış bir damla baldan çok, topu ateşleyen kıvılcıma benzer. Çünkü, sevgi özü gereği, ateş gibi dört bir yanı sarıveren bir şeydir. Ayrı ayrı kimselerin çocukları olmakla beraber, insanlar insan sevgisinde şefkatte birleşip bir tek beden haline geldiler mi herkesçe sevilir olurlar. Örneğin, bir amca yeğenlerini, kendi tohumundan gelmedikleri halde sevebilmektedir. Neden? Çünkü, amca ve yeğenler bir tek ailenin üyeleridirler. Papalarla kardinaller de kendilerinden küçükleri ve kan kardeşlerini, kendi tohumlarından dünyaya gelmedikleri için sevmiyorlar demeye kimin dili varabilir? Biz dostlarımızı ve dostlarımızın çocuklarını nasıl seviyorsak, manastırlardaki yaşlı rahipler de yeni gelenleri, özellikle bunların erdemlerini öyle severler. Onun için, şefkatin, insan sevgisinin düşmanı olanlar kessinler artık seslerini!
 Çocuklar her zaman babalarına değil, daha çok başkalarına benzedikleri için onların yüz çizgileri yanıltabilir insanı. Her şeyin tabiat yasasına ve değer ölçülerine göre düzenlendiği Güneş Ülkesi'nde ise bu küçücük sakıncanın büyük önemi yoktur. Yakup peygamber Yusuf'u nasıl fazla sevmişse, başkaları da başkalarını öyle sevebilmiştir. Bununsa ne topluma zararı olmuştur, ne de insanları toptan sevmeye. Güneş Ülkesi'nde çocuklar hep aynı disiplin içinde yaşadıkları için birbirlerinin hiç bir zaman amansız düşmanı olmayacaklar, dır. Rachele ve Lia gibi kutsal kadınlar uşaklarının çocuklarını kendi çocuklarından ayırmazlardı ama Aristoteles böyle bir sevgiyi, böyle bir şefkati tanımaya yanaşmıyor.

İkinci karşı-düşünceye gelelim. Her şey hekim, başebe ve astrologlarca bilime ve kurallara göre yönetildiği için sonuçlar küçümseniyor. Ermiş Thomas'a göre (Polit, 5) ahlaksal eğilimleri yıldızların durumundan öğrenebilmekteyiz. Bizim Güneş Ülkeliler salt ten isteklerini doyurmak ya da sağlığı korumak kaygısına dayanan birleşmeleri yasa dışı saymaktadırlar, çünkü, bu iki durum için başka yollar öngörülmüştür orada.
 
Üçüncü karşı-düşünceye cevap. Bir tek bedenin üyeleri oldukları için bütün gençlere evlat gözüyle bakılmakta ve bu gençler soylarım sürdürmenin yollarım öbür toplumlardan daha iyi başarmaktadırlar. Ayrıca, teker teker çocuk yetiştirip öğünmektense, iyi işler başarıp ün kazanmayı daha yararlı buluyoruz biz. Nitekim, filozoflar cinsel tohumlarla değil, bilgi tohumlarıyla çömez yetiştirirler kendilerine. Kendi üstümüzde üreyip türeyen bitlere evlatlarımız diyebilir miyiz? İbrahim peygamberin çocukları Yahudiler değil, Hıristiyanlardı asıl. Ambrogius'un dediği gibi, bizler sonsuzluğu Tanrı'da mutlu bir hayatı da devlet düzeninde arıyoruz. Hayvanların yetişmiş yavrularını tanımaz olmaları, doğrudan doğruya değil, dolaylı olarak tabiattan gelmektedir.
 
Dördüncü karşı-düşünceye cevap. Gaetano ve ermiş Thomas ile birlikte diyebiliriz ki, cinsel ilişki yalnız ana ile olduğu zaman tabiata aykırıdır. Biz bu türlü ilişkiye Güneş Ülkesi'nde yer vermiyoruz. Yasaların izni olmadan kız kardeşle ve öbür akrabalarla cinsel ilişkiler kurulamaz. Yasaların yasakladığı yerde ne bu türlü birleşmeler olabilir, ne de zina yapılabilir. Çünkü, zina ya tabii, ya da yasal olur. Ermiş Ambrogius'un da dediği gibi, tabii olanı, ayrı cinsten hayvanlar, örneğin, eşekle kısrak arasında yapılandır. Öbürüyse, başkasının karısıyla cinsel ilişki kurmaktır ki, yasalar bunu yasaklamaktadır ama bizim Güneş Ülkesi'nde böyle bir yasa yoktur. Bu işi damızlıklar görür. Onun için, bizde ne zina diye bir şey vardır, ne piç, ne de yasa dışı birleşmeler. Örneğin, rahipler arasında her şey ortak olduğu için, birisi ekmek yedi diye, hırsızlıkla suçlandırılamaz. Cinsel isteklerin doyurulması zina değildir. Öyle olsa, yalnız cinsel isteğini doyurmak için karısıyla çiftleşen koca da zina yapmış sayılırdı. Zina ancak bir başkasının karısıyla yatmaktır. Buna göre, yasa bir kadını bir erkeğe karı olarak verdi mi, bu kadını yasaya uygun olarak kullanan erkek, devletin yasalarını çiğnemiş olmaz. Nitekim manastırın ortak olan mallarını izin almadan kullanan rahibe hırsız diyemeyiz ama denilecek ki, ermiş Thomas da On Buyruk'un bütün ilkelerinin tabii olduğunu söylüyor. Buna şöyle karşılık verebilir ve diyebiliriz ki, mal mülk bölüşümünü bir an için kabul etsek bile, mal mülkün nasıl bölüşüldüğü belirlenmedikçe, hırsızlık diye bir şey olamaz. Başka bilginlerse, bu ilkelerin hepsinin tabii hukuka dayanmadığını ileri sürüyorlar. Bizim Güneş Ülkesi'nde mal mülk bölüşümü yoktur, mallar üstünde sadece kullanma hakkı vardır ki, bu da yurttaşların gücünü, zekasını koruma süresiyle sınırlıdır. Güneş Ülkesi'nde her şey ortak olduğu için, zina yoktur. Kıskançlık, kavga, gibi kötülüklere de her şeyin yasayla ve disiplinle yönetildiği böyle bir yerde rastlanmaz. Hayvanlarla bazı sapkınlara özgü davranışlar da yoktur bizim ülkede.
 
Beşinci karşı-düşünce. Her erkeğin birtek karısı olması tabii hukuk gereği midir, değil midir? Ermiş Thomas'a göre, Tanrı bile bizi; bir tek kadınla yetinmeye zorlayamaz. Yakup peygamber iki kız kardeşle evlenmiş, Davut peygamber beş, Süleyman peygamberse tam yedi yüz kadın almıştır. İlk peygamberlerin hemen hepsinin birçok karısı vardı. Herkesin genel olarak sandığı gibi, bu konuda kısıntı da yoktur. Görülüyor ki, birçok kadınla evlenmek tabiata aykırı değildir. Yalnız kardeşleriyle çiftleşen güvercinle kaplumbağalar dışında bütün hayvanlar sayısız dişilerle çiftleşirler. Peygamberlerin tanrısal esinle koydukları yasalarla değil de tabiat yasalarıyla yönetilen Güneş Ülkesi'nde bu konuda sınırlamalar kabul edilemez. Tam tersine, tabiat bir kadım gebe bırakamayan erkeğin bir başkasıyla birleşmesini bile zorunlu kılmıştır. Sara İbrahim peygamberden, buna karşı bir Tanrı buyruğu olup olmadığını sormuş, Lia ile Rachele de kocalarına kendi hizmetçilerini vermişlerdir. Gerek insanlar, gerek hayvanlar kendiliklerinden bunun tabiata aykırı olduğunu bulamayacaklarına göre, Güneş Ülkeliler nasıl bulabilirlerdi bunu. Ayrıca bizim yurttaşların ne bir, ne de fazla karıları vardır ama çiftleşme için uygun görülen zamanda her erkek yasa gereğince kendi payına düşen kadınla birleşir ve bunu kendi ten isteklerini doyurmak için değil, devletin iyiliği için yapar. Bizler bile aynı durumdayız. Bizde de babanın oğlu üzerinde devletinki kadar yetkisi yoktur. Çünkü parçalar bütün içindir, yoksa bütün, parçalar için değil. Onun için, Güneş Ülkesi'nde herkes bütünü gözettiğine göre, şuna buna özel haklar tanınmaması yerinde bir davranıştır. Her cam istediği zaman karısıyla birleşen koca, aptal ve anormal yaratıklar getirir dünyaya. Bizlerse yetiştirdiğimiz atların üstün nitelikte olmasına özeniriz de kendi soyumuzu önemsemeyiz. Aristoteles bile, aşağılık bir kimsenin cömert kadınlarla gelişi güzel birleşmesini tabiata aykırı görüyor. Chrysostomus da herkese kucağı açık Kilise ile birleşen bilgisiz rahibi pek tutar görünmüyor. -Tanrı der ki: İkisi aynı bedende birleşecek. Doğrudur bu. Bizim Güneş Ülkesi'nde de bu böyledir. Çünkü, Tanrı bu sözle, ''hiç kimse birden fazla kadınla birleşemez'' demek istemiş değildir. İstemiş olsaydı, Yakup peygamber aynı anda iki karı almaz, biri ölünce bir ikincisi, bir üçüncüsü ile evlenmezdi. Tek bedenden bir tek beden çıkar. Bu da iki tohumun karışmasından bir çocuk doğar anlamına gelmektedir. Ermiş Ambrogius, ermiş Paulus'la birlikte: ''Yasa günah saymasaydı bunu, ben de saymazdım.'' der.
 
Altıncı karşı-düşünce: Nicolacılar'ın sapkınlığı şuydu: Onlara göre bir erkek istediği kadınla istediği zaman yatabilirdi. Buysa, önce de söylendiği gibi, tabii hukuka aykırı olduğu gibi, insan soyunun üremesini de engeller. Bizim Güneş Ülkesi'ndeyse, birleşmeler felsefe ve astroloji kuralları gereğince yapılır, doğacak çocukların hem iyi, hem çok olmasına dikkat edilir. Onun için bu türlü birleşmeler tabiata uygundur, kilisece yasaklanmadığı sürece de bir sapkınlık sayılmaz. Çok akıllı ve bilgili bir adam olan Cato karısını, Brutus'a teslim etmiş ve bunun tabiat düzenine uygun bir şey olduğunu anlatmak istemiştir. Buna göre, salt tabiat ışığı altında yönetilen Güneş (İlkeliler nasıl olur da bizim evlenme şeklimiz dışında kalan öbür birleşmelerin günah olduğunu bilebilirler? Beri yandan, Yahudilerle Romalılar boşanmayı kabul etmiş, filozoflar da kadın değiştirmeyi uygun görmüşlerdir. Socrates'le Platon da aynı yolu salık vermiş değiller mi? Aristoteles, birden fazla kadınla birleşenleri -tabii hukuku çiğniyorlar diye değil, faydasız bir iş yapıyorlar kanısıyla- suçluyor. Bazı ulusların böyle bir yol tuttuklarını da söylüyor bu ara. Ben de bu işin Hıristiyan Kilisesine göre bir sapkınlık, bir günah olduğunu kabul ediyorum ama hayvanlar ve Nicola'cılar gibi davranmadıktan sonra, salt tabiat ışığı altında bu işin kötü olduğunu nasıl anlayabiliriz? Ermiş Thomas da çocuk yapmayı ve topluluğa yararlı olmayı gözetmeyen evlenmeleri tabiata aykırı saymaktadır ama bizim Güneş Ülkesi'ndeki kadın erkek birleşmesi her ikisine de son derece yararlıdır.
 
Aristoteles'in kadın ortaklığına karşı ileri sürdüğü kanıtlar yersizdir. Bu, bir kimsenin tek ayakla yürümek istemesine, tek telden bin bir nağme çıkaracağım demesine benzer. Bu kanıtlar, rahiplerin ve havarilerin topluluk düzenine, ayrıca insan sevgisine, şefkate aykırıdır. Havarilerin insan olarak birer yüreği ve ruhu vardı ama hiç biri ''bu benim, bu senin'' demiyor, her şeyin kendi aralarında ortak olduğunu söylüyorlardı. Bu da Aristoteles'in kanıtlarını çürütmeye yeter.
 
Bu birlik çokluğu ortadan kaldırmak şöyle dursun, insanları, devletleri, koşulları birleştirip daha da güçlendirmektedir. Aristoteles kendi devlet düzeninde sağlayamamıştır bunu. Çünkü, uyum tek telden değil, çok telden elde edilir. Aristoteles kendi devletini iki karşıt uçtan kurduğu için, uyuşmazlıklardan kurtaramayacaktır onu. Oysa biz bir birlik kuruyoruz, şiir gibi bir birlik, her şeyin birbiriyle uzlaşma, anlaşma halinde olduğu bir birlik. Aristoteles ise şiirini birbirine karşıt iki öğeden kuruyor. Onun devlet düzenini incelerken göstermiştik bunu. Bizim devlet düzenimizse, tam anlamıyla, havarice bir düzendir, ortak yaşama düzenini zevke değil, kitabımızda gösterdiğimiz gibi, karşılıklı saygıya dayatmaktadır.

.

1      2      3

.

.

.