|
Böyle bir devleti akla uygun ve yararlı saymanın karşılaştığı
güçlükler:
1) Hiç bir zaman var olmamış, olmayacak, olacağını da
umamayacağımız bir şeyle uğraşmak hem faydasızdır, hem de boşuna.
Suç nedir bilmeyen böylesi bir ortak yaşama olacak şey değil.
Böyle bir şey ne şimdiye kadar görülmüştür, ne de bundan sonra
görülebilir. Onun için böyle bir ülkeyle boşuna uğraşıp durmuşuz. Lukianos Platon'un Devleti'ne karşı kullanmıştı bu kanıtı.
2) Böyle bir devlet, bir krallıkta değil, olsa olsa bir kentte
kurulabilir. Çünkü Güneş Kent'e benzer bir yer bulunamaz. Onun
için ister istemez bozulacaktır, ya kendine bağlı halkların
etkisiyle, ya tarımla, ya da böylesine sıkı ve sert bir yaşamanın
doğuracağı ayaklanmalarla.
3) Bu devletin en iyi devlet olduğu ve boyuna sürüp gideceği bir
kuruntudur sadece. Bir defa, bu devlet sürüp gidemez. Çünkü,
rüzgarların, savaşların, açlığın ve vahşi hayvanların uzun süre
temizleyemediği kent ya veba salgınlarına uğrayacak, ya da
içeriden kendini yıkacak zorba bir yönetimden yakasını kurtarsa
bile, Platon'un kendi devleti için söylediği gibi, yurttaş
sayısının artmasıyla yok olup gidecektir. Sonra, bu en iyi bir
devlet de olamaz. Çünkü, havarinin dediği gibi, yakasını suçlardan
kurtaramayacaktır: Ayrılmışsak suçumuz yoktur, zaten alışmış
değildik ki. Nitekim Aristoteles de Platon'a karşı, faydalı
mallarda ve kadınlarda ortaklığın devlet için zararlı olduğunu
göstermiştir. Bir kötülükten kaçayım derken, bin bir kötülüğe
düşeriz.
4) Bu türlü yaşama yolu, bütün uluslarca denenmemiş, sadece
tabiattan esinlenmiştir. Güneş Ülkesi'nin yaşama yolunu hiç kimse
denemiş değildir. Onun için, boşu boşuna çene yorup duruyoruz.
5) Kimse ne böylesine katı yasaların, ne de eğitimcilerin
vasiliği altında yaşamak ister. Böyle bir devlet düzenini, kendi
yurttaşları yıkarlar, tıpkı ortakça yaşayan bir çok tarikatlarda
olduğu gibi.
6) Tanrı'nın eserlerini incelemek, dünyayı dolaşmak,
araştırmalarda bulunmak, denenmedik şey bırakmamak insanlar için
doğal bir haktır ama böyle bir devlet düzenindeki yurttaşların,
her şeyi kitaplardan öğrenen papazlardan farkı olmayacaktır.
Kitaplarda bulunmayan bir şeyle karşılaştılar mı, afallayıp
kalacaklardır. Nitekim şu anda Galileo'nun düşüncelerine pek önem
vermedikleri gibi, ermiş Augustinus kabul etmiyor diye,
Colombo'nun yeni bir dünya bulduğuna da içlerinden inanmıyorlar.
Genel olarak, bizden yana kanıtların başında yakınlarda şehit
edilen Thomas More'un düşsel devleti Utopia örneği gelir. Güneş
Ülkesi'nin kurumlarını tasarlarken onu örnek aldık. Ayrıca Platon
da böyle bir devlet düşüncesi koymuştur ortaya. Her ne kadar
tanrıbilimciler bütünü ile bozuk ahlaklı insanlar arasında
uygulanamayacağını söylüyorlarsa da böyle bir devlet düzeni temiz
yürekli insanlar arasında pekala kurulabilir. Zaten İsa da
bizlerden temiz yürekli olmamızı istemiyor mu? Daha birçok filozof
gibi Aristoteles de böyle bir devlet düşünmüştü. Hükümdarlar da
birtakım yasalar koymuşlar ve bunların en iyi yasalar olduğuna
inanmışlardır. Hiç kimse bunlara karşı gelmez diye düşünmemişler,
sadece bunlara kim uyarsa mutlu olur, demişlerdir. Aquino'lu ermiş
Tommaso'ya göre, din adamları, din kurallarına günah korkusuyla
değil, daha önemli şeyleri gözetmek amacıyla uyarlar; bütün
kurallara uydukları zaman da mutlu olurlar: Kurala göre
yaşamaları, yani hayatlarını ellerinden geldiğince kurala
uydurmaları gerekir. Musa, Tanrı'nın bildirdiği yasaları
açıklayarak çok iyi bir din düzeni kurmuştur. Museviler bu
yasalara boyun eğerek yaşadıkları sürece geliştiler, bu yasaları
sonradan saymaz olunca da çöktüler. Söz ustaları bir söylevin en
iyi ve en kusursuz kurallarını koyarlar, filozoflar da eksiksiz
bir eser tasarlayabilirler ama hiç bir ozan kusurdan kurtaramaz
yakasını. Tanrıbilimciler ermişlerin hayatlarını anlatırlar ama
hiç biri, ya da pek azı onlar gibi yaşar. Hangi ulus, ya da hangi
insan İsa'nın hayatına benzer bir hayat sürebilir? Buna bakıp
Kutsal kitaplar boşuna yazılmıştır mı diyeceğiz? Hayır, var
gücümüzü kullanıp onlara yaklaşabilelim diye. İsa iyinin iyisi bir
din kurmuştu; havariler onun öğretisine tamı tamına uyamadılar. Bu
din sonra halktan rahipler sınıfına, onlardan da tek tek
rahiplerin eline geçti. Şimdi bazı din kurumlarında olduğu gibi
uygulanmakta, pek azında da aslına bağlı kalınmaktadır.
Biz, kendi devletimizi Tanrı'nın eseri olarak göstermek amacıyla
insan aklının filozofça bir buluşu diye koyuyoruz ortaya. Bazı
noktalarda İncil'den uzaklaşıyor, ya da uzaklaşır görünüyorsak,
bunu, dine karşı saygısızlığımıza değil, aslında doğru olmayan bir
çok şeyleri (örneğin kadın erkek ilişkilerindeki ortaklığı) doğru
sanan insan aklının, (Tanrı esininden yoksun aklın) güçsüzlüğüne
vermeli. Zaten bundan ötürüdür ki, Güneş Ülkesi'ni, daha iyi bir
hayatın sırrına ermeyi uman ve aklın gereklerine göre yaşadığı
için böyle bir hayata hak kazanan insanlar için tasarladık. Güneş
Ülkeliler Hıristiyanca bir hayata hazırlanmaktadırlar. Sırf bu
bakımdan, Girillo, Giuliano'nun tersine, paganlığın Hıristiyanlığa
bir giriş olduğunu ileri sürmektedir. Hem sonra biz, Tanrı'nın
kendilerinden yüz çevirmesini istemeyenlere, doğru dürüst
yaşamaları gerektiğini öğretiyor ve Hıristiyanlara, Güneş
Ülkesi'ni örnek alarak İsa'nın hayatının da tabiata uygun olduğunu
ispatlıyoruz. Zaten Romalı Clementus gibi Chrysostomus ve ermiş
Ambrosius da Socrates'in devletine dayanarak aynı şeyi
yapmışlardır.
Güneş Ülkesi'ndeki yaşama düzeninin, bütün kötülükleri kökünden
kazıyacağı meydandadır. Çünkü, orada ne yöneticiler birbirlerinin
yerine göz dikeceklerdir, ne de seçim, talih gibi şeylerden doğan
kötülüklere sapacaklardır. Bu ülkede ermiş Ambrosius'un övüp
göklere çıkardığı turna kuşlarıyla arıların toplum düzenine benzer
bir düzen kurulmuştur. Yine bu ülkede gerek yöneticilerin
küstahlığından, gerek yoksulluktan, gerekse alçaklık ve
baskılardan doğan kötülükler de kalmayacaktır.
Yoksulluk ve zenginlik gibi iki karşıt uçtan doğan kötülükler,
yani yoksulluğun getirdiği cimrilik, dalkavukluk, düzenbazlık,
hırsızlık; zenginliğin doğurduğu löpçülük, kendini beğenmişlik,
gösteriş ve aylaklık gibi kötülükler de ortadan kalkacaktır.
Platon'a ve Süleyman peygambere göre, bir devletin başına ne
gelirse yoksulluk ve zenginlikten doğan bu tür kötülüklerden
gelmektedir.
Yine, orospuluk, cinsel sapıklık, kıskançlık, aile kavgaları,
çocuk düşürme gibi aşırı sevişme isteklerinden doğan kötülükler de
silinip gidecektir bu ülkede.
Aşırıya kaçan evlat, ana-baba, karı koca sevgisinden doğan
kötülükler; ermiş Agustinus'un dediği gibi insan sevgisini hiçe
indiren mal mülk tutkusu; ermiş Caterina'nın dediği gibi cimrilik,
tefecilik, kölelik, kin, zenginlere ve büyüklere karşı duyulan
kıskançlık gibi türlü kötülüklerin kaynağı olan bencillik için de
aynı şey söylenebilir. Oysa, biz Güneş Ülkesi'nde toplum sevgisini
artırıp, cimrilikten doğan kavga, hile, yalancı tanıklık gibi
kötülüklerin kökünü kazıdık.
Bizim ülkede ya yoksulların aşırı çabalarından, ya da zenginlerin
aylaklığından doğan beden ve ruh hastalıkları da kalmayacaktır.
Çünkü bizde hiç kimse öbüründen ne fazla çalışacak, ne de fazla
yorulacaktır.
Başka yerlerde kadınlar aylak aylak oturmakta, bu yüzden
çocukların beden ve ruh sağlığı tehlikeye girmektedir. Bizdeyse,
kadınlar kendilerine uygun işlerde çalışacak, türlü erdemlere
ereceklerdir.
Başka ülkelerde bilgisizlik ve budalalıklardan doğan kötülükler
vardır. Güneş Ülkesi'ndeyse her şey bilgi ve deneye dayanmakta ve
Kent'in duvarlarında bütün bilgileri tarihsel bir yöntemle
kolaycacık öğreten resimler ve şekiller yer almaktadır.
İşte böylece, yasalar çiğnenmekten, düzen bozulmaktan
kurtarılmıştır, hem de şaşılacak derecede.
Her şeyde aşırılıktan kaçındığımız ve erdemi egemen kılmak
amacıyla, her şeyi ölçü ile yaptığımız için, Güneş Ülkesi'nden
daha mutlu, daha rahat bir devlet düzeni düşünülemez. Sonra,
dikkat edilirse görülür ki, Minos, Lykurgos, Solon, Garondas,
Romolus, Platon, Aristoteles'in ve başkalarının kurduğu devlet
düzenlerinde göze çarpan aksaklıklar bizim devlette yoktur ve
orada her şeyin çaresi bulunmuştur. Çünkü Güneş Ülkesi dünya
ötesine öncelik tanıyan bir inançla donatılmıştır ve bu inancınsa
kapsamadığı hiç bir alan yoktur.
Böyle bir devlet düşüncesine hiç kimse tamı tamına katılmaz diye
ileri sürülen ilk karşı-düşünceye cevabımız şudur: Biz bu devlet
düzenini, herkesin elden geldiği kadar benimseyebileceği bir örnek
olarak sunduk. Onun için yazdıklarımız faydasız ve boşuna
değildir. Böyle bir devlet düzeninin var olabileceğini,
Havarilerin ortaklık ilkesine göre düzenledikleri ilk
Hıristiyan'ların yaşayışı göstermiştir. Ermiş Lucas ile ermiş
Clementus bunun doğruluğuna tanıktırlar. Filone ile ermiş
Hieronymus'a bakılırsa bu çeşit bir yaşama yolu iskenderiye'de
ermiş Markus zamanında gerçekleşmiştir. Urbanus I, hatta ermiş
Agustinus zamanında da kilise adamları böyle yapmaktaydılar. Ermiş
Chrysostomus'un bütün İstanbul kentinde rahipler için
uygulanmasını arzuladığı hayat da böyledir; bana kalırsa, böyle
bir hayat, İsa düşmanlarının tamamiyle ortadan kalkmasiyle
gerçekleşebilecektir. Aristoteles'in görüşlerine kapılanlar böyle
bir hayat düzenini kabul etmeyebilirler ama şimdi değilse bile,
günün birinde bu filozofun etkisinden kurtulunca, bu düzeni
benimsemek zorunda kalacaklardır. Kilise ulularına gelince, onlar
böylesi bir düzenin bugün bile gerçekleşebileceğini düşünüyorlar.
Çünkü, İsa bizi zaten böyle bir ilk düzene sokmuştur. Tanrıbilmez
ve pagan Lukianos olmayacak bir devlet düzeni düşündü diye
Platon'la alay ede dursun, ermiş Clementus, Ambrosius ve
Chrysostomus Platon'u övmektedirler. Bu ermişler, bilgi ve
kutsallık bakımından bin tane Lukianos'u ceplerinden çıkarırlar.
İkinci karşı-düşünce. Biz bu karşı-düşünccyi göz önünde tuttuk ve
Güneş Ülkesi'ndeki yaşama yolunu sadece ülkenin merkezi için
düşündük. Köyler, sonradan bu düzeni ya bölük bölük
uygulayacaklar, ya da bir tek eyalet halinde birleştikleri zaman,
bütünüyle gerçekleştireceklerdir. Bu devletin bünyesine uygun bir
yer kolayca bulunabilir, bulunmazsa, modelde bir değişiklik
yapılabilir: Öyle ki, kentin merkezi bir tepenin üstünde evler de
tepenin yamaçlarında kurulabilir. Kent'in tasarladığımız öbür
kısımları da çamursuzsa ovada gerçekleşebilir. Çamurluysa, bunu da
yollara taş döşeyip, su arkları açarak önleyebiliriz. Ticaret
halkın ahlakını bozmasın diye, eserimizde yöneticilere, yani
halkın vekillerine birtakım görevler, yetkiler verdik. Dıştan
gelen ayartıcı etkileri önlemek için de Kent'in dört bir yanını
kalın ve tahkimli duvarlarla çevirmeyi ve ülkemizi devriye gezen
askerlerle korumayı öngördük.
Bu egemen devlete ve onun dürüst, namuslu düzenine yararlı olmak
bir mutluluktur. Bilgisizlerin bilgili ve dürüst insanlara hizmet
etmeleri nasıl bir mutluluksa, bu devlete hizmet etmek de öyle bir
mutluluktur. Nitekim, Romalılar, kaba güçten çok doğruluk yoluyla
imparatorluklarını geliştirmişlerdir. Pompilius zamanında düşmana
karşı erdem kurallarına aykırı davrananlara iyi gözle bakılmazdı.
Üçüncü karşı-düşünce: Güneş Ülkesi, insanları yeni bir çağa
hazırlayan ve nerede biteceği bilinmeyen bir döneme kadar sürüp
gidecektir. Çünkü, biz Güneş Ülkesi'nde vebayı, açlığı, savaşı
elimizden geldiği kadar erdem yoluyla önledik, hiç değilse, başka
yerlerden çok daha iyi bir yolla: Bir defa, dört ana yoldan esen
rüzgarlar Kent'i temizleyecektir. Evlerin pencereleri de kötü
kokulara kapalı, iyilere açık tutulacak biçimde yapılacaktır.
Güneş Ülkesi halkının sayısına gelince, bu iş metafizikle
ilgilidir. Bana sorarsanız, bu devlet düzeni en iyi bir düzendir
ve asıl önemli olan da onun uzun ömürlü olması kadar iyi kurulup
işlemesidir. Bu Ülke'de de günah işlenmesine işlenecektir elbette
ama burada işlenenler, başka devletlerin kurulu düzenlerinden
doğan ve devleti ortadan kaldıran günahlar kadar büyük
olmayacaktır hiç değilse. Aristoteles'in bizim devlete karşı ileri
sürdüğü düşünceleri daha sonra çürüteceğiz.
Dördüncü karşı-düşünce: Bence Güneş devleti, bir altın çağ gibi
herkesin özlediği, Tanrı'nın da isteğine uygun bir devlettir.
Birtakım ilkelerin kötü niyetlerine hizmet etmek için değil,
insanları yüce Aklın buyruğu altına almak için kurulmuştur. Böyle
bir devlet düzeni kurulabileceğini, daha önce söylediğimiz gibi,
deneyler bize göstermektedir. Sonra, duyulardan, ten isteklerinden
çok, aklın buyrukları gereğince yaşamak tabiata daha uygundur.
Ermiş Chrysostomus da günaha bulanmış bir hayatın değil, erdemli,
dürüst bir hayatın tabiata uygun olduğunu söylüyor nitekim.
Rahiplerin hayatı bu türlü erdemli yaşayışa örnek olarak
gösterilebilir. Bugün ortak hayat düzeni içinde yaşayan
Anabatistler, gerçek din kurallarına bağlı kalırlarsa, bu türlü
yaşamanın daha da yararını görmüş olurlar. Bunlar dinden
sapmasalar ve Güneş Ülkesi'nde olduğu gibi doğruluktan
şaşmayabilseler, bu ülkenin yeryüzünde gerçek bir örneğini vermiş
olurlar ama bilinmez hangi budalalıkları en iyiye gitmekten
alıkoyuyor onları.
Beşinci karşı-düşünceye cevap: Ermiş Chrysostomus'un dediği gibi,
erdemli yaşamak, mutlulukların en yücesidir ve yanlış adım
atanlar, kötü sonuçların doğmasına meydan vermeden hemen doğru
yola getirilmelidirler. Düzensizlik, başı bozukluk kötülüklerin
kaynağıdır ve bizleri iyiliğe zorlayan her ihtiyaç mutlu bir
ihtiyaçtır ama kumarbazlara, serserilere iyi yurttaşların, iyi
yurttaşlara da rahiplerin hayatı nasıl güç gelirse, kötülüğe
alışmış olan bizlere de Güneş Ülkesi'nin yaşama yolu öyle güç
gelebilir. Dikkat ederseniz görürsünüz ki, dinliler dinden
uzaklaşıyorlarsa, din kurallarının sıkılığından değil, daha çok
dinsizlerle düşüp kalktıkları, şan şeref peşine düştükleri, mal
mülk sevdasına, ten isteklerine kapıldıkları için uzaklaşıyorlar.
Oysa bizirn Güneş Ülkesi'nde bütün bu nedenler ortadan
kaldırılmıştır. Bundan ötürü bu türlü örnekler bizim için geçerli
değildir.
Altıncı karşı-düşünceye cevap: Biz, tam tersine, bütün
dünyada bilimsel deneylerin, gözlemlerin sonuçlarını Güneş
Ülkesi'ne mal etmeye çalışıyor ve bu amaçla yabancı ülkelere
adamlar salıp araştırmalar yaptırıyor, ticaret ilişkileri kuruyor,
dört bir yana elçiler yolluyoruz. Yöneticilerimiz bir kentten bir
başkasına geçerken bu nimetlerden yoksun kalmıyorlar.
Gördüklerinden faydalanmayanlar yalnız kötü yöneticilerdir.
Onların kendi aralarında yaptıkları tartışmalar yararlı
olmaktadır, çünkü her sorun ne kadar tartışılırsa o kadar
aydınlanmış olur ve sonunda haklı olanlar anlaşıp uzlaşır.
Bilimlerin, öğretilerin korunması yolunda rahiplerin gösterdiği
böylesi çabaya hiç bir yerde rastlayamazsınız. Kötü ruhlu Teofilus'un Origenes'e karşı ayaklandırdığı Tanrı'nın insan
biçiminde olduğunu ileri süren rahipler hiç bir şey elde
edememişlerdir. Güneş Ülkesi'nde böyle kışkırtmalara yer yoktur.
Bu Ülke'de rahiplik kutsalı ve bilimi geliştirmekle görevli bir
araçtır, yoksa iki yüzlülerin ileri sürdüğü gibi, yurttaşlar için
bir yük değildir.
BÖLÜM II
Sokrates'le Plüton'un savunduğu gibi malda mülkte ortaklık
mı, yoksa ayrılık mı tabiata daha uygun, devletin korunmasına ve
gelişmesine daha yararlıdır?
Birinci karşı-düşünce. Malda mülkte ortaklığa karşı Aristoteles
Politika adlı kitabının ikinci bölümünde şunları söyler: Ya mal
mülk teklerin elinde kalıp meyveleri herkesin olacak, ya da tam
tersine mal mülk herkesin, meyveler da teklerin olacak. Birinci
halde fazla toprağı olan bu toprağı ekip biçmek için daha çok
çalışacak ve sonunda hiç çalışmayanlarla bir tutulup eşit bir pay
alacak, bu yüzden de anlaşmazlıklar ve yıkımlar doğacaktır. İkinci
halde hiç kimse çalışmaya yanaşmayacak, tarlalar gereğince
ekilmeyecek. Çünkü, herkes topluluğun yararından önce kendi
yararını düşünecek ve köle gibi çalışanların çok olduğu bir yerde
herkes işini başkasına yüklemeye çalıştığı için, işler kötü
gidecek. Üçüncü haldeyse, bütün bu kötü sonuçlara bir yenisi
eklenecek: Herkes en az çalışıp ürünlerin çoğuna ve en iyisine
konmak isteyecek ki, bu da insanlar arasında dostluk yerine
anlaşmazlıklara, geçimsizliklere, dolaplara, düzenlere yol
açacaktır.
İkinci karşı-düşünce. Yararlı malların ortaklığına karşı, şunu
ileri sürüyorlar: Diyorlar ki, Sokrates, bir devletin iyi
yönetilmesi için birtakım sınıfların, asker, zanaatçı ve yönetici
sınıflarının bulunmasını gerekli saymaktadır. Buna göre, diyorlar,
her şey ortak olursa, herkes ağır tarla işlerinden kurtulmak için
asker olur, savaş zamanında ise tarlada çalışmak ister ve para
almadan savaşmaya yanaşmaz; ya da herkes yönetici, yargıç, rahip
olmaya bakar. Böylece, kimilerine büyük rütbeler verirken,
kimilerin yükleri artırılır, kimi daha az çalışırken kimi daha çok
çalışır, sonunda yine haksızlık, adaletsizlik doğar. Onun için, en
iyisi mal ortaklığından vazgeçmektir.
Üçüncü karşı-düşünce. Mal mülk ortaklığına dayanan toplum düzeni
bağış, konukseverlik, yoksullara yardım gibi eylemleri ortadan
kaldıracaktır, çünkü böyle bir düzende hiç kimsenin özel malı
mülkü olmadığı için,bu gibi şeyleri yapamayacaktır.
Dördüncü karşı-düşünce. Mal mülk ayrılığının hakka adalete
dayandığım söyleyen ermiş Augustinus'a karşı, kadın ve mal
ortaklığını tutmak ve bunun havarilerin yaşayışına uygun olduğunu
ileri sürmek sapkınlıktır. De Just et Jure adlı eserinde Scotus,
özel mal mülk hakkını kabul etmeyen Jan Hus'u Costanze rahipler
kurulunun suçladığını yazar. İsa da: Sezar'ın hakkını Sezar'a
verin, der.
Bu düşüncelere karşı önce ermiş Clementus'un sözleriyle genel bir
cevap vermeye çalışalım: Gratianus'a bakılırsa Papa şöyle demiş:
''Yeryüzünde ne varsa hepsi herkesin ortak malı olmalıydı. Ne var
ki, biri çıkıp, haksız olarak, ''Bu benim'', bir başkası ''şu
benim'' dedi.'' Yine demiş ki: ''Havariler, her şeyin, hatta
kadınların bile, ortak olduğunu söylemişler ve ortakça bir hayat
sürmüşlerdir. Tevrat'ın ilk bölümünü yorumlayan bütün kilise
uluları aynı şeyi söylemişlerdir, çünkü Tanrı hiç kimseye özel
olarak bir şeyler vermemiş, insanlar üreyip çoğalsın, yeryüzünü
doldursun diye her şeyi ortak olarak önlerine sermiştir.''
İsodorus da'' Doğal Hukuk'' adlı eserinin başlarında aynı şeyi
yazmaktadır. Havarilerle ilk Hıristiyanların aynı biçimde
yaşadıklarını ermiş Lukas, Clementus, Tertillianus, Chrysostomus,
Augustinus, Ambrogius, Origines'de ve başkalarında açıkça
görüyoruz. Sonradan bu türlü yaşama yolunu, yukarıda
saydıklarımızdan başka, ermiş Hieronymus, Prosperus ve papa
Urbanus'un tanıklık ettikleri gibi, ortak bir hayat süren kilise
adamları benimsemişlerdir sadece. 470' lere doğru, papa Simplicius
zamanında kilise malları, kilise yöneticileri ile rahipler
arasında bölüşülmüş ve bir bölüğü de yoksullara ayrılmıştı. Bundan
az bir zaman sonra papa Gelasius ile ermiş Augustinus, varım
yoğunu topluluğa bırakmadığı sürece hiç kimseyi rahipliğe
almadılar ama sonradan, bazı rahiplerin mallarını gizleyerek
ikiyüzlülüğe düşmelerini önlemek için, istemeye istemeye,
mallarını ellerinde tutmalarına izin verdiler. Bununla beraber,
mal mülk ortaklığını kötülemek, ya da bunun tabiata aykırı
olduğunu ileri sürmek günahtır.
Hatta ermiş Augustinus'a göre, özel mal mülkün ortadan kalması
daha büyük bir gelişmeye yol açar. Onun için, gerek bugün için
olsun, gerek yarın için olsun, en iyi yaşama yolu mal
ortaklığıdır. Nitekim ermiş Chrysostomus bu türlü yaşama düzeninin
rahiplerce benimsendiğini, herkesçe benimsenmesi gerektiğini
söylemiş ve Antakya halkına kimsenin, eli altındaki malların
sahibi olmadığını, o maldan ancak kilise mallarından faydalanan
papaz kadar yararlanabileceğini, onu kötüye kullanamayacağını ve
herkesin yararlanmasına açık tutmak zorunda olduğunu söylemiştir.
Ermiş Tommaso da mallara sahipsek de onları istediğimiz gibi
kullanma hakkımız yoktur, zorunlu bir ihtiyaç halinde ise bütün
mallar herkesin ortak malıdır, diyor. Onun için, iyi düşünülürse
görülür ki, malların kötü bölüşüldüğünü anlamamız bakımından böyle
bir mülkiyet düşüncesi ağır basmaktadır. Bu durum ermiş
Basilius'un zenginlere hitabesinde ermiş Ambrogius'un da 18.
hitabesinde açıklanmış ve özellikle, ermiş Lukas'ın şu sözleriyle
ortaya konmuştur: Her şeyi Tanrı’dan aldığımızı kimse söyleyemez:
Benim senin diye bir şey yoktur. Aynı şeyi Sokrates Platon'un
Devleti'nde ya da Timaios'da ermiş Augustinus Giovanni'yle ilgili
8. bölümde söylemekte, Hıristiyan ozanı da şunları yazmaktadır:
İki şeyin kalkmasını istersen davranışlarımızdan Durdursunlar
savaşı, barış kendiliğinden yaşar.
Ovidus da Metamorfosi I’de ortak yaşama düzenini altın çağa
yaraştırır. Ermiş Ambrogius 118. hitabesinin I bölümünün başında:
İsa bütün insanların yeryüzünden ortaklaşa yararlanmalarını
söylemişti: Oysa mal mülk tutkusu töreyi paramparça etti; de
Virgine adlı kitabında da der ki: Zorbalıklar, kesip asmalar,
savaşlar, her şeye Hıristiyanlığı temsil eden rahiplerin değil,
Yahudilerin el koymasına yol açtı. Ermiş Clementus da bu
eşitsizliğin paganların adaletsizliğinden ileri geldiğini söyler.
Yine ermiş Ambrogius tarihçilerin belgeler ve yazılarına
dayanarak, her şeyin başlangıçta ortak olduğunu, sonradan zorbalık
ve düzenle onun bunun eline geçtiğini ispatlar. Aynı ermiş Hexam,
V. de sivil bir devlete örnek olarak, ortaklık kuralına göre
yaşayan arıları, asker devletine örnek olarak da turna kuşlarım
gösterir. İsa da hiç bir şeyleri olmayan, hiç bir şey ekmeyen,
aralarında ürünleri de otlakları da paylaşmayan kuşları örnek
vererek aynı şeyi yapmıştır. Sonra, hukuk bilgini de doğal hukuk
bütün canlı evrene yol gösterir diyerek doğal hukuk gereğince her
şeyin ortak olduğunu kesinlikle belirtmektedir.
Scotus'a göre, doğal yaşama halinde mal ortaklığı doğal hukuk
gereğidir ama günah işlediği için Adem babamız bu haktan yoksun
bırakılmıştır. Ne var ki, bu cevap boşunadır, çünkü ermiş
Tommaso’nun dediği gibi, günah insanı yalnız Tanrı'nın lutfundan
yoksun bırakır, yoksa dünya nimetlerinden değil. Adem tabiata ve
akla karşı gelmiş, ama yeni bir hukuk düzeni koymamıştır. Mal
ortaklığı doğal hukuk gereği ise, mal ayrılığı da olsa olsa
'haksızlıktan doğabilir. Ermiş Clementus'un yazılarını yorumlayan
Roma hukukçuları bu haksızlığın yapılmış olduğunu belirtmişlerdir:
Bitmeyen haksızlık: doğal hukukla insan hukukunun çatışması bundan
dolayıdır ama tabiata aykırı şeye hukuk diyebilir miyiz? Hele bu
tabiat Tanrı'nın eseri olursa. Tabiata aykırı olan hukuk kötü bir
şey olmaz mı? Scotus bunu bir haksızlığa, yani ilk günaha bağlıyor
ama Scotus'un bu yorumu yersizdir, çünkü, ermiş Ambrogius'un
dediği gibi, mal mülkün bölünmesini doğuran açgözlülükle
zorbalık'. Üstelik, ermiş Clementus, bizi hukuk düzenine
havarilerin soktuğunu söylemektedir. Bu düzen eskiden bir
haksızlıkla bozulmuşsa bugün de öyle demektir. Gaetano'ya göre mal
ortaklığı olumsuz bir ortaklıktır, yani tabiat bize mal mülkü
ayığınız dememiştir; bu ortaklık olumlu bir ortaklık değildir,
yani tabiat sanki bize yalnız ortaklaşa yaşayın, başka türlü
yaşamayın demiştir. Scotus da bu düşünceye katılmakla birlikte
şunu eklemektedir: Ermişlerin söylediğine göre mal ayrılığı
haksızlık ve cimrilikten doğmuşsa, doğal yaşama halindeki
ortaklığı olumsuz bir temele nasıl bağlayabiliriz? Onun için ermiş
Thomas mal ortaklığının doğal hukuka bağlanabileceğini, mal
bölüşümünün sonradan olumlu hukuka göre yapıldığını haklı olarak
ileri sürmektedir. Bu bölüşüm tabiata aykırı olamaz, çünkü, bu
mülkiyet gerekli olanın mülkiyetidir ve sadakadan söz ederken
dediği gibi herkesin ihtiyaç duyduğu mallar herkesin ortak malı
olması gerekir. Çünkü insanın ve tabiatın ihtiyaçlarından arta
kalan her şey ortak mal olmak zorundadır, yoksa ihtiyaç içinde
olanlara yardım eli uzatmayanların kıyamet gününde ceza
görmemeleri gerekir. Her ne kadar Ermiş Tommaso'nun bu öğretisi,
bazı yönleriyle, bölüşümü savunuyor görünüyorsa da mal sahiplerine
sadace malını bölüşmek ve başkalarına yardım etmek hakkını
tanıyor. Bu bakımdan, zenginlerin, ellerinde tuttukları malların
sahibi değil, eldecisi olduklarını söyleyen ermiş Chrysostomus,
Basilius, Ambrogius ve papa Leo'nun (de Collectis, 5. seri)
öğretileri doğruluğunu elden bırakmamış oluyor. Zenginler mal mülk
sahibi olsalar bile, haklarını ancak bölüşme ve yardım yoluyla
pullanabilirler, tıpkı kilise adamları gibi. Sahip oldukları
kısım, sadece beslenme ve giyinme ihtiyaçlarıyla sınırlı, dır.
Zaten bu çeşit haklar papa Jan XXII'nin Extrav'da gösterdiği gibi,
rahiplere de tanınmıştı Denilecektir ki, öyleyse, zenginler
ellerindeki fa: la malları geri vermek zorundadırlar. Peki ama
kime? Yoksullara mı, yoksa devlete mi? Hem yoksullara, hem devlete
diyeceğim ama zenginler olumlu bir hakka sahip olmadıkları için,
burada uzun boylu durmayacağım bunun üstünde çünkü, nasıl olsa
kıyamet günü Tanrı önünde hesap vereceklerdir. Ermiş Balisius,
Ambrogius ve papa Leo da böyle düşünmektedirler.
Demek ki, bizim devlet düzeninde bütün kötülüklerin kaynağı olan
cimrilik, sözleşmelerde yapılan hileler, yoksulların gevşekliği,
ezilmişliği, en parlak zekalı kimselerin kafalarını işletmemek
yüzünden düştükleri bilgisizlik, boşuna didinmeler, yorgunluklar,
tefecilerin para dalavereleri, pintilikler, kendini
beğenmişlikler, mal mülk ayrılığından doğan türlü kötülükler,
bencillikler, düşmanlıklar, kinler, nefretler, kitabımızda
gösterdiğimiz gibi, ortadan kalkacak ve bütün vicdanlar rahata
erecektir. Şeref ve görevler herkesin tabii yetisine göre
dağıtıldığı için, Güneş Ülkesi'nde arılar devletinden söz ederken
ermiş Ambrogius'un da belirttiği gibi, başkasının yerine göz
dikmek, bir başkasının malına konmak gibi şeylerden doğan
kötülükler kalmayacaktır. Bizler, böylece, tıpkı arılar gibi, en
büyük öğretmen olan tabiata uyuyoruz. Bizim başvurduğumuz seçimler
düzensiz dolapsız, tabii seçimlerdir. Çünkü, Güneş Ülkesi'nde
bizler, yaradılışça ve ahlakça sivrilenleri seçmekteyiz.
Şimdi, özellikle birinci karşı-düşünceye cevap verirken, önce
şunu belirtelim ki, Aristoteles yanılgıya düşüyor, hem de bile
bile. Çünkü, Platon'da bile, tarlalar, topraklar, ürünler, ve
çalışma yükümü ortaktır. Bizim Güneş Ülkesi'ndeyse, kitabımızda
görüldüğü gibi, bütün işleri yöneticiler herkesin yetisine ve
gücüne göre dağıtır ve yönetir. Kimse kimsenin hakkını yemez,
çünkü herkes yiyeceğini ortak sofradan yer, giyeceğini de
mevsimine, yeteneğine ve sağlık durumuna göre, özel görevlilerden
alır. Eskiden havariler böyle davranmışlardı, bugün de aynı şeyi
rahipler yapmaktadırlar. Onun için, Aristoteles boşuna çene
yoruyor bence. Bunun böyle olduğunu görmek için, kitabımızda
giysilerin mevsimlere, sarfedilen çabaya, görülen işe vb. göre
nasıl dağıtıldığını incelemek elverir. Bu konuda hiç bir güçlük de
çıkmaz. Çünkü, her şey akla uygun bir yoldan yapılmakta ve herkes
kendi tabii yetisine uyan işde çalışmaktadır. Bizim devlet
düzenimizde durum böyledir işte.
İkinci karşı-düşünceye şöyle cevap verebiliriz: Herkes
yöneticilerce, ta küçüklükten doğal yetilerine göre çeşitli
zanaatlarda yetiştirilir ve bilgisiyle sivrilen herkes en yatkın
olduğu mesleğe girer. Bunlar ancak üstünlük gösterdikleri zaman,
kitapta yer alan sıraya göre, en yüksek yönetim görevlerine
yükselebilirler. Onun için hiç kimse eş dost hatırı ile kayırılıp
yükselmek istemez, örneğin bu yoldan ne bir asker yüzbaşılığa
heves eder, ne de bir çiftçi rahipliğe. Herkes görgü ve bilgisiyle
başarı gösterdiği alanda bir göreve hak kazanır. Baştakiler
keyiflerine göre değil tabiata göre yönettikleri için, kimilerini
yükseltmeye, kimilerini de ezmeye kalkışmazlar, herkese en uygun
olan görevi verirler. Kendilerinin özel olarak hiç bir şeyleri
olmadığından, örneğin çoluk çocuklarını yetiştirmek, korumak gibi
birtakım kaygılarla başkasının hakkını yemeye ya da çiğnemeye
kalkışmaz, herkesin saygısını kazanmak için dürüst davranırlar.
Herkesi kardeş, evlat ya da akraba bildikleri için de fark
gözetmeksizin hepsini aynı derecede severler. Güneş Ülkesi'nde hiç
kimse para uğrunda savaşmaz, evlat, kardeş bildiği benzerleri için
çalışır, savaşır; kimsenin aylığa maaşa ihtiyacı da yoktur, çünkü
herkesin iyi yaşamak için gerekli olan her şeyi vardır. Herkesin
asıl ihtiyaç duyduğu şey, gördüğü işlere kardeşlerinin değer
vermesi, onu bu yoldan şereflendirmesidir. Romalılar Terracina
savaşına kadar para pul kaygısına düşmeden savaşır, yurt için
ölmekte adeta birbirleriyle yarışırlardı ama mal mülk sevdasına
düşünce, yavaş yavaş erdemlerini yitirdiler. Sallustius'la ermiş
Augustinus, Romalıların o büyük imparatorluğa toplum sevgisiyle
ulaştıklarını söylerler. Cato da Sallustius da şöyle der: Halkın
gücü, bireyin yetersizliği, egemenlik hakkı, düşünce özgürlüğü
bilinmelidir. Korkutmalar, tutkulara cezalar yoktur. İşte Roma'nın
yayılma sorunu. Güneş Ülkesi'nde bütün bu iyi şeyler, tabiatın
önderliği altında faydalı ve dürüst bir ortaklıkla
korunabilmektedir.
Gelelim üçüncü karşı-düşünceye. Aristoteles de Scotus da pek
yersiz konuşmaktadırlar.
Demek, hiç bir şeyleri yok diye, rahipler ve havariler eli açık,
cömert olamayacaklar, öyle mi? Eli açıklık, çaldığım vermek,
değil, ermiş Thomas'ın dediği gibi, her şeyi herkesin malı
yapmaktır. Güneş Ülkesi'nde konukların nasıl ağırlandığını,
doğuştan mutsuzlara nasıl bakıldığını kitabımızda görmüşsünüzdür.
Bizim devlette, rastlantılardan doğan yoksulluklar göremezsiniz.
Çünkü, orada her şey herkesindir, herkes birbirinin kardeşidir ve
işler, görevler herkesin birbirine cömert davranmasını sağlayacak
biçimde düzenlenmiştir. Şunu da ekleyeyim ki, Güneş Ülkeliler
cömertliği herkesin yararına yöneltmişlerdir.
Dördüncü karşı-düşünce: Scotus, sorunu, her zamanki gibi, kötü
niyetle ele alıyor. Çünkü, ermiş Augustinus da ermiş Thomas da
malı mülkü olanlar ahret mutluluğuna kavuşamayacak diyenleri ve
kadınların erkeklerle düşüp kalkmasından yana olanları, salt ortak
düzen taraflısıdırlar diye sapkın saymış değiller. Tam tersine,
onlara göre, sapkınlığın en büyüğü rahiplerin ve havarilerin
benimseyip uyguladıkları ortak yaşama düzenini kötülemektir asıl.
Şunu da kabul edelim ki, kilise mal mülk bölüşümünü doğrudan
doğruya ve kesin olarak kabul etmemiş, onu hoş görmüştür sadece.
Nitekim ermiş Augustinus da topalları ölülere tercih eder,
insanlar ikiyüzlü olacaklarına varsın mal mülk sahibi olsunlar,
der. Aynı Scotus'a bakarsanız, malda mülkte ayrılık, ortak mallara
karşı gösterilen ilgisizlikten doğduğu kadar, herkesin
açgözlülüğünden, yani kötü bir kaynaktan doğmuştur; bu bakımdan
malda mülkte ayrılık iyi bir şey değildir, tabiata aykırıdır;
böyle bir şey, sadece izin verilmiş olduğu için vardır. Şimdi
sorarım size, bu adam nasıl olur da tabiata uyanları sapkınlıkla
suçlar ve tabiata aykırı olarak verilen böylesi bir izinden yana
olanları Aristoteles'le birlikte övmeye kalkar? Diyelim ki,
Kilise, tıpkı topalı ölüye değişmeyen ermiş Augustinus gibi, malda
mülkte ayrılığı tanımış olsun ve kötü yola düşen kadınlara nasıl
göz yummuşsa, kötülüklerin en hafifidir diye, buna da öyle izin
vermiş olsun ama Kilise mal mülk üstünde bir sahiplik hakkı değil,
sadece bir vekillik hakkı tanıyor ve ihtiyaç fazlası üstünde bir
hak kabul etmiyor. Nitekim, Alessandro, Alonzo, Tommaso, Valden,
Ricardo ve Panormia da rahipleri kilise mallarının sahibi
sayanları dinsizlikle suçluyor, rahiplerin elleri altındaki mal
mülkten sadece faydalanabileceklerini kabul ediyorlar. Ermiş
Thomas da rahiplere kilise mallarının sadece ufak bir parçası,
geçimlerini karşılayacak kadarı üstünde bir hak tanıyor. Ona göre,
rahipler bu malların sahibi değildirler, onları yalnız
kullanabilirler, yoksa çoluk çocuklarına, dostlarına miras olarak
bırakamazlar. Din adamı olmayanlar için de aynı şeyi söylemiştik
daha önce. Bilgisizlerin aklı, birini inandırmaya yetmedi mi ona
hemen sapık der, çıkarlar işin içinden. İsa: ''Sezarın hakkım
Sezar'a verelim'' derken Sezar'a tanıdığı hak elindekini dağıtma
hakkından başka bir şey değildi. Çünkü, Sezar'ın kendi öz malı
diye bir şeyi yoktu aslında. Başkalarından almasaydı, nesi
olabilirdi? Demek oluyor ki, her şey Tanrı'nındır, Sezar'sa sadece
elindekinin yöneticisidir. Yine İsa şöyle der: Onların evreninde
yasalar egemendir. Oysa siz değilsiniz. Yine de daha büyük olan,
yardımcı olarak ortaya çıkandır. İşte onun için, ermiş Thomas, mal
mülk üzerinde yalnız yönetme hakkı tanımakta ve ondan ortakça
yararlanmayı öğütlemektedir. Papa Tanrı'ya hizmet edenlerin
hizmetindedir, imparator da Kilise'nin hizmetinde.
BÖLÜM III
Kadında ortaklık mı tabiata daha uygun, insan soyunun
üremesine, dolayısıyla devlete daha yararlıdır, yoksa herkesin
kendi karısı ve çocukları olması mı daha iyidir?
Aristoteles'e göre, herkesin kendi karısı olması tabiata daha
uygun, kadınların ortak olmasıysa zararlıdır.
Birinci karşı-düşünce: Sokrates der ki, herkes yaşlıları ana
baba, gençleri evlat, akranlarını da kardeşi bilirse, yurttaşlar
arasında sevgi saygı artar. Oysa, bu aslında her çeşit sevgiyi
ortadan kaldırır. Evet, bütün insanları ortak bir yaşama düzeni
içinde düşünürsek, bütün yaşlılar bütün gençlerin babası
sayılırlar, burası doğru ama o zaman, her yaşlının gençlere olan
sevgisi, tıpkı çokça suya akıtılan bir damla bal gibi eriyip
dağılır; hiç bir baba öz evladını, hiç bir evlat da öz babasını
tanıyamayacağı için, bu sevgi hemen kaybolur gider.
Herkesin herkesi baba sayacağı bir toplum düzeninde sevgi artar,
burası doğru. Ne var ki, herkesin birden çok anası babası olamaz.
Ayrıca her ana baba kendi çocuklarını yüzlerinden tanır,
dolayısıyla daha çok sever onları.
İkinci karşı-düşünce. Kadınlar arasında özellikle babalarla,
kimden olduğu bilinmeyen çocuklar arasında anlaşmazlıklar
çıkacaktır.
Üçüncü karşı-düşünce: Evlilik dışı belirsiz ilişkiler yüzünden
kimse öz evlatlarını tanıyamaz olacaktır. Oysa, herkesin, soyunu
sürdürecek olan çocuklarını, torunlarım tanımak istemesi tabiidir.
Dördüncü karşı-düşünce: Kız kardeşlerle, analarla evlatlar
arasında cinsel ilişkiler alıp yürüyecek, kadınlar arasında da
kıskançlıklar baş gösterecek, öpmeler sevmeler kızılca kıyamete
boğacak ortalığı.
Beşinci karşı-düşünce: Scotus: ikisi bedende bir olacak sözünü
ileri sürerek: ''Tanrısal bir izin olmadıkça kimse birden fazla
kadın alamaz'' diyor.
Altıncı karşı-düşünce: Nicola'cıların sapkınlığı, kadınları orta
malı yapmış olmalarıdır.
Önce, ermiş Clementus'un dinsel buyruk niteliği taşıyan bir
sözüyle başlayalım cevabımıza: Havarinin ikinci öğretisinde:
toplumda ortaklık gerekir ama Hıristiyan dürüstlüğüne aykırı
düşmesin diye, gevşekliğe yönelen toplum yüceliğe varamaz diyen
dinsel yorumu kabul etmek zorundayız. Doğrusunu isterseniz,
Tertillianus'un da dediği gibi, ilk Hıristiyanların, kadın dışında
her şeyleri ortaktı. Yalnız herkese hizmet eden kadınların sahibi
yoktu ama Nicola'cılar kadınların da orta malı olması ilkesini
benimsediler. Bunu kabul etmemekle birlikte, ben politika dışında
kadınların yönetim işlerine alınmasından yanayım. Çünkü kadınlar
erkekleri değil, sadece kadınları yönetebilir, çocukların eğitim
yönetimiyle uğraşabilirler. Kadınlar ayrıca yorucu olmayan hafif
işler görürler, savaşlarda da ancak surların savunmasıyla
görevlendirilirler. Kitaplarda okuyoruz: kocaları başka yerde olan
Ispartalı kadınlar yurtlarını savunurlarmış; dişi hayvanlar da
kendi aralarında tıpkı erkekler gibi dövüşürlermiş, Amazonlar
eskiden Asya'da savaşırlarmış, bugün Afrika'da savaştıkları gibi
ama Gaetano de Pulchro adlı eserinde bunu tabiata aykırı bulmakta
ve mızrak kullanabilmek için kadınların sağ memelerini kesmeleri
gerektiğini ileri sürmektedir. Ben de Gaetano ile birlikte
diyeceğim ki, kadınlar sağ kolları güçlensin diye sağ memelerini
kesiyorlardır. Ayrıca, sağ meme mızrak kullanmaya engel olmak
şöyle dursun, tam tersine mızrağın göğse sıkıca dayanmasını da
sağlar.
Sonra Afrikalılarda görüldüğü gibi, kadınlara daha uygun savaşma
yolları da vardır. Zaten Aristoteles de Amazonların varlığını hiçe
sayamıyor. Biz bile kadınları bütün savaş işlerine
karıştırmıyoruz, sadece surların savunmasında yaralıların
yardımına koşmada kullanıyoruz. Yoksa niyetimiz bir Amazon devleti
kurmak değil. Biz kadınları, savunma işine ve çocuk bakımına
yaradıkları için güçlendiriyor, tutuyoruz. Aristoteles, kadınların
vahşi hayvanlarla çarpışmasına karşı geliyor, çünkü kadınlar ev
işlerinden, analık karılık görevlerinden uzak kalırlar, diyor.
Oysa Aristoteles yanılıyor. Çünkü vahşi hayvanlar hem yavrularına
bakar, yeme içmelerini sağlar hem de korurlar onları. Hem, çoğu
erkekler, tıpkı rahipler gibi ev işlerine bakmazlar mı ki? Onun
için kadınların savaşa katılmaları Aristoteles'in dediği gibi
tabiata aykırı değildir.
Ayrıca şu da var: Kadınların Güneş Ülkesi'ndeki gibi ortak olması
da doğal hukuka aykırı değil, tam tersine tamamen uygundur ona.
Onun için, salt tabiat ışığı altında bu ortaklığı öğütlemek bir
sapkınlık değildir. Sapkınlık, Tanrı ve Kilise buyruklarına bile'
bile aykırı davranmaktır: Örneğin, doğal açıdan et yemenin yararlı
olduğunu söylemek ve her gün et yemek günah değildir, ama perhiz
gerekçesiyle bazı günler bazı yemeklerin yenmesini yasak eden
kilise buyruklarına sırt çevirip dilediğini yemek ve bunun da
yerinde bir şey olduğunu söylemektir asıl günah olan. Ayrıca şu da
açıkça ortaya konmuştur ki, tabiata karşı işlenen günahlar ya tek
tek insanları ya insan soyunu yok eder, ya da ermiş Augustinus'un
dediği gibi, her ikisinin yıkımına yol açar. Onun için, adam
öldürmeler, hırsızlıklar, yağmacılıklar, yasa dışı çiftleşmeler,
cinsel sapıklıklar vb. insanoğullarını küçük düşürdüğü,
insan soyunu yıkıma götürdüğü için tabiata aykırıdır. Oysa
kadınların ortak olduğu bir toplum düzeni ne tek tek insanları
yıkıma sürükler, ne de insan soyunu; tam tersine, kitabımızda
görüldüğü üzere, insan teklerine de insan soyuna da devlete de
alabildiğine faydalar sağlar.
Sonra şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki, serbest
çiftleşme üç çeşittir: Birincisi, her erkeğin önüne gelen her
kadınla dilediği gibi çiftleşmesidir ama bu, atlara, eşeklere,
keçilere vb.lerine özgü bir şey olmakla beraber, düşünen bir
varlık olmak bakımından insan yaradılışına aykırıdır. Zaten tabiat
da bu hayvanlara çiftleşme isteğini sade belli zamanlar için
vermiştir.
Oysa erkekler, her zaman çiftleşmeye hazır durumdadırlar. Her
önlerine çıkan kadınlarla çiftleştiler mi, güçten kuvvetten
düşerler. Ayrıca şu da var: Erkeklerin hepsi de güzel kadınların
peşine düşer, sonunda tohumlar birbirine karışır ve kadınlar,
tıpkı orospularda olduğu gibi, gebe kalamaz olurlar. Öte yandan
kıskançlıktan deliye dönen çirkin kadınlar da güzel kadınlara
etmedik kötülüğü bırakmazlar. Onun için bu türlü çiftleşmeler hem
günah, hem de tabiata aykırıdır. Buna Gnostiklerde Nicola'cılarda
günümüzün bazı sapkınlıklarında bir de Afrika'nın bazı Müslüman
tarikatlarında Taşlanmaktadır. Bunlar her önüne gelenle, hatta
uluorta çiftleşmeyi, hoş görmektedirler.
İkinci serbest çiftleşme yolu yasalara uygun törenlerden sonra,
kısmetine düşen kadınla karanlıklarda birleşmektir. Bu yolun Galia'da ve Almanya'nın bazı bölgelerinde yaygın olduğu
görülmüştür. Buralarda bazı kimselerin anneleriyle yattığı
olmuştur ki, bu çiftleşme yolu tabiata ve din kurallarına
aykırıdır. Çünkü, bu çiftleşmenin amacı insan soyunu sürdürmek
değil, sadece şehvet isteklerini doyurmaktır. Hayvanların gelişi
güzel çiftleşmeleri hayvan soyunun üremesini sağladığı için daha
iyidir. Oysa, insanların gelişi güzel çiftleşmelerinden dünyaya
çocuk gelmesi sadece bir rastlantıdır, çünkü burada amaç
baştanbaşa şehvet isteklerinin doyurulmasıdır. Çocuk edinmek için
evdeki kocalar bu işe yeter de artar.
Üçüncü çiftleşme yolu, kitabımızda tanımladığımız gibi, doğa
yasalarına göre yönetilen bir toplumda görülmektedir. Böyle bir
toplumda en güçlüler ve en iyiler, yöneticilerle hekimlerin
yönetimi altında yıldızların durumuna göre, yalnız çocuk yapmak
amacıyla, belli zamanlarda birleşebilirler. Bu kutsal görev ancak
yaşları 25 ile 53 arasında olan erkeklere tanınmıştır. Kadınlar
için, bu işe en elverişli oldukları zamanı seçtik ve sakıncalı
birleşmeleri, yani para pul gözeten birleşmeleri ortadan
kaldırdık. Çünkü, büyük filozof Pythagoras'ın söylediği,
deneylerin de ispatladığı gibi, bu birleşmelerden devlete hiç bir
yararı dokunmayan bir sürü aptal, biçimsiz ve aşağılık varlıklar
doğmaktadır. Bundan başka, aşırı çiftleşmelerin ve kısırlıkların
yol açtığı güçsüzlükleri, dermansızlıkları da önledik. Çünkü, bir
kadın bir erkekten gebe kalmayınca bir başkasından kalabilir.
Zaten tabiat da bize, bu konuda eş değiştirmeyi salık veriyor.
Bizde şöyle bir yasa var: Buna göre, karısı kısır olan erkek
onunla yatmayabilir. Bunu filozoflar sadece tabiat yasalarıyla
açıklayamazlar kolay kolay ama kadınların ortak olduğu bir
devlette, bu konuda bir Tanrı esini olmadığı sürece, cinsel ilişki
bakımından saf tabiat yasalarını kabul etmekle de yanılmış
olmazlar. Öte yandan, 'Durando ve başkaları, yasa dışı
birleşmelerin bile tabiat yasalarına aykırı olmadığını
söylüyorlar. Birçok tanrıbilimci de bu birleşmelerin ancak pozitif
hukukça yasaklanabileceğini ileri sürüyorlar. Bu türlü
birleşmelerin doğacak çocuklara zararlı olduğunu söyleyen ermiş
Tommaso'nun bu kaygısı kadının kısır olması halinde yetersizdir.
Bununla beraber ben kendim de mantık yoluyla ermiş Tommaso'nun
dediğine varabilirim. Ne var ki, herkesi bu yola götüremeyiz.
Tanrıbilimciler zehir içmenin günah olduğunu ispatlaya dursunlar,
Sokrates, yasaların baskısı altında baldıran içmekle günah işlemiş
değildir. Çünkü, yasa hiç kimseyi kendi yararına aykırı davranmaya
zorlayamaz ama İncil'in ışığı altında varılan bu ince sonuçları,
ne insanın kendi canına kıymasını yasaya uygun bulan eski
filozoflar bilebilirdi, ne de ''Herkes kendi hayatına dilediği
gibi hükmeder'' diyen Cato, Seneca ve Clementus. Sonuç olarak ben
şunu diyorum: Güneş
Ülkesi'nde uygulanan kadın ortaklığı doğal
hukuka aykırı değildir, olsa bile hiç bir filozof salt tabiat
yasalarının ışığı altında bunun böyle olduğunu bilemez. Çünkü,
böyle bir yargıya doğrudan doğruya tabiat yasalarından varılamaz,
varılsa varılsa uzak bir yoldan, daha doğrusu pozitif hukuk, yani
değişebilen bir hukuk yolundan varılabilir. Şu da var ki,
Aristoteles'in ileri sürdüğü düşünceler olayların özünden çok,
Platon'a olan öfkesinden geliyor. Nitekim, kendisi de birçok
ulusların bu türlü yaşadıklarını söylemektedir. Ermiş Thomas,
erkek evlatların analarıyla, kız çocukların da babalarıyla cinsel
ilişki kurmaları dışında hiç bir birleşmenin tabiata aykırı
olmadığını söyleyerek bizi destekliyor. Aristoteles, ana baba ile
çocuklar arasındaki birleşmelerin atlarda bile tiksinti
uyandırdığını söylüyor. Montedoro'da anasıyla çiftleşmeye
yanaşmayan bir atı ben gözlerimle gördüm. Bunun nedenini ananın
döllenmemesinde değil, tabiattan gelen bir saygıda aramalı.
Bununla beraber, Tolomeo'ya bakılırsa, Perslerde erkek evlatlar
analarıyla cinsel ilişkide bulunurlarmış ötedenberi. Kümes
hayvanları ve başka birçok hayvanlar arasında aynı şeye
rastlıyoruz. Bununla beraber ben, Güneş Ülkesi'nde anaların
oğullarıyla, (tabiata daha az aykırı olmasına rağmen) babaların da
kızlarıyla birleşmelerim kabul etmedim. Gaetano, ermiş Thomas'ın
düşüncelerine ve tabiat yasalarına dayanarak, kızkardeş ve kan
akrabaları arasındaki birleşmeleri pozitif hukuka aykırı bulmakla
birlikte tabiat yasasına aykırı saymıyor. Ona göre, öbür dereceden
akrabalar arasında birleşme yasağı, ahlak kuralına değil, hukuk
kuralına dayanmaktadır. Nitekim Adem'in oğulları kız kardeşleriyle
birleşmiş, İbrahim peygamber de kız kardeşi Sara ile evlenmiştir.
Ermiş Thomas, bu gibi birleşmelerin iki bakımdan yasaklandığını
söyler. Önce ana babaya saygı bakımından: Çünkü böyle birleşmeler
aile içine tedirginlik sokar. Oysa dışarıdan evlenmeler dostluğu
artırır. Sonra, aynı kandan olanlar arasındaki birleşmeler pek haz
vermez. Gaetano'ya göre, bu nedenler Hıristiyan yasalarını
etkilemiştir ama Güneş Ülkesi'nde bu sakıncaların hiç birine
meydan verilmemiştir. Çünkü, kadınlar ayrı otururlar, cinsel
birleşme de ancak belli zaman ve yerlerde yapılır. Güneş
Ülkesi'nde cinsel sapıklıktan ve daha büyük kötülüklerden kaçınmak
için alınan tedbirleri Hıristiyanlar da almışlardır. Çünkü koca,
gebe olan karısıyla, çocuk yapmak için değil, cinsel isteklerini
doyurmak için birleşebilir. Ben bizim devlette, erkek tohumunun
boşa gitmemesi için tedbir aldım ve bütün temel kuralları devlet
düzenini koruma amacıyla koydum. Aristoteles, sağlık kaygısıyla,
Hippokrates'le başkaları da daha büyük kötülükleri önlemek
amacıyla, erkeklerin kısır kadınlarla çiftleşmelerini salık
veriyorlar.
Şimdi ilk karşı-düşünceye gelelim. Herkes bunu iki anlama
alabilir: Kitabımızda gösterdiğimiz gibi, bir yaşa gelince her
erkek hem kendi çocuklarının, hem de bütün çocukların babası
sayıldığına göre, kendi çocuklarının tabii yoldan, öbürlerinin de
şefkat yolundan babası oluyor demektir. Böylelikle sevgi, şefkat
artmış, aç gözlülük, cimrilik azalmış olur. Çünkü, eğer ''benim
senin'' diye bir ayırma olursa, insan çocuklarına gereğinden çok
sevgi besler ve başkalarının çocuklarını fazla benimsemez. Bilge
kişi, kendi öz çocuğu olsun olmasın, her zaman en iyileri daha çok
sever, kötüleri de iyi yapmaya çalışır. Çünkü insanoğlunun
kusurlarını görmek hoşuna gitmez. Nitekim bizler de bizim gibi
birer insan oldukları halde insanoğlunun mutsuzluğunu temsil
ettikleri için, topallardan, körlerden ve yoksullardan
hoşlanmayız. Çocuklar, kardeşler, analar babalar ve atalar ortak
oldu mu, bencilliği, açgözlülüğü azaltmanın, toplum sevgisini yani
şefkati artırmanın yolu bulunmuş olur. Mal mülkü azaltmak insan
sevgisini, şefkati artırır diyen ermiş Augustinus'a
Aristoteles'ten daha çok inanmak gerekir. Ermiş Paulus da sevgi
kendinde olanı aramaz sözüyle, özel malı mülkü genele değil,
geneli özele tercih etmekle, ermiş Augustinus'u desteklemiş
oluyor. Aynı şeyi rahipler arasında da görüyoruz. Çünkü,
rahiplerin kendi özel malları yoktur. Bir ayak bütün bedeni nasıl
severse, onlar da topluluğu öyle severler. Ayak yalnız ve yalnız
kendini düşünürse, o zaman bedenden ayrılmış, kesik bir ayak
durumuna düşmüş olur. Roma cumhuriyetinde de aynı şey olmuştu.
Yurttaşlar yoksul, devlet zengin olduğu sürece, herkes yurt
uğrunda ölmeye can atardı, ama yurttaşlar zenginleşince, herkes
kendi çıkarı uğrunda yurdunu batırmaktan çekinmez oldu. Onun için
toplum sevgisi, çokça suya akıtılmış bir damla baldan çok, topu
ateşleyen kıvılcıma benzer. Çünkü, sevgi özü gereği, ateş gibi
dört bir yanı sarıveren bir şeydir. Ayrı ayrı kimselerin çocukları
olmakla beraber, insanlar insan sevgisinde şefkatte birleşip bir
tek beden haline geldiler mi herkesçe sevilir olurlar. Örneğin,
bir amca yeğenlerini, kendi tohumundan gelmedikleri halde
sevebilmektedir. Neden? Çünkü, amca ve yeğenler bir tek ailenin
üyeleridirler. Papalarla kardinaller de kendilerinden küçükleri ve
kan kardeşlerini, kendi tohumlarından dünyaya gelmedikleri için
sevmiyorlar demeye kimin dili varabilir? Biz dostlarımızı ve
dostlarımızın çocuklarını nasıl seviyorsak, manastırlardaki yaşlı
rahipler de yeni gelenleri, özellikle bunların erdemlerini öyle
severler. Onun için, şefkatin, insan sevgisinin düşmanı olanlar
kessinler artık seslerini!
Çocuklar her zaman babalarına değil, daha çok başkalarına
benzedikleri için onların yüz çizgileri yanıltabilir insanı. Her
şeyin tabiat yasasına ve değer ölçülerine göre düzenlendiği Güneş
Ülkesi'nde ise bu küçücük sakıncanın büyük önemi yoktur. Yakup
peygamber Yusuf'u nasıl fazla sevmişse, başkaları da başkalarını
öyle sevebilmiştir. Bununsa ne topluma zararı olmuştur, ne de
insanları toptan sevmeye. Güneş Ülkesi'nde çocuklar hep aynı
disiplin içinde yaşadıkları için birbirlerinin hiç bir zaman
amansız düşmanı olmayacaklar, dır. Rachele ve Lia gibi kutsal
kadınlar uşaklarının çocuklarını kendi çocuklarından ayırmazlardı
ama Aristoteles böyle bir sevgiyi, böyle bir şefkati tanımaya
yanaşmıyor.
İkinci karşı-düşünceye gelelim. Her şey hekim, başebe ve
astrologlarca bilime ve kurallara göre yönetildiği için sonuçlar
küçümseniyor. Ermiş Thomas'a göre (Polit, 5) ahlaksal eğilimleri
yıldızların durumundan öğrenebilmekteyiz. Bizim Güneş Ülkeliler
salt ten isteklerini doyurmak ya da sağlığı korumak kaygısına
dayanan birleşmeleri yasa dışı saymaktadırlar, çünkü, bu iki durum
için başka yollar öngörülmüştür orada.
Üçüncü karşı-düşünceye cevap. Bir tek bedenin üyeleri oldukları
için bütün gençlere evlat gözüyle bakılmakta ve bu gençler
soylarım sürdürmenin yollarım öbür toplumlardan daha iyi
başarmaktadırlar. Ayrıca, teker teker çocuk yetiştirip
öğünmektense, iyi işler başarıp ün kazanmayı daha yararlı
buluyoruz biz. Nitekim, filozoflar cinsel tohumlarla değil, bilgi
tohumlarıyla çömez yetiştirirler kendilerine. Kendi üstümüzde
üreyip türeyen bitlere evlatlarımız diyebilir miyiz? İbrahim
peygamberin çocukları Yahudiler değil, Hıristiyanlardı asıl. Ambrogius'un dediği gibi, bizler sonsuzluğu Tanrı'da mutlu bir
hayatı da devlet düzeninde arıyoruz. Hayvanların yetişmiş
yavrularını tanımaz olmaları, doğrudan doğruya değil, dolaylı
olarak tabiattan gelmektedir.
Dördüncü karşı-düşünceye cevap. Gaetano ve ermiş Thomas ile
birlikte diyebiliriz ki, cinsel ilişki yalnız ana ile olduğu zaman
tabiata aykırıdır. Biz bu türlü ilişkiye Güneş Ülkesi'nde yer
vermiyoruz. Yasaların izni olmadan kız kardeşle ve öbür akrabalarla
cinsel ilişkiler kurulamaz. Yasaların yasakladığı yerde ne bu
türlü birleşmeler olabilir, ne de zina yapılabilir. Çünkü, zina ya
tabii, ya da yasal olur. Ermiş Ambrogius'un da dediği gibi, tabii
olanı, ayrı cinsten hayvanlar, örneğin, eşekle kısrak arasında
yapılandır. Öbürüyse, başkasının karısıyla cinsel ilişki kurmaktır
ki, yasalar bunu yasaklamaktadır ama bizim Güneş Ülkesi'nde böyle
bir yasa yoktur. Bu işi damızlıklar görür. Onun için, bizde ne
zina diye bir şey vardır, ne piç, ne de yasa dışı birleşmeler.
Örneğin, rahipler arasında her şey ortak olduğu için, birisi ekmek
yedi diye, hırsızlıkla suçlandırılamaz. Cinsel isteklerin
doyurulması zina değildir. Öyle olsa, yalnız cinsel isteğini
doyurmak için karısıyla çiftleşen koca da zina yapmış sayılırdı.
Zina ancak bir başkasının karısıyla yatmaktır. Buna göre, yasa bir
kadını bir erkeğe karı olarak verdi mi, bu kadını yasaya uygun
olarak kullanan erkek, devletin yasalarını çiğnemiş olmaz. Nitekim
manastırın ortak olan mallarını izin almadan kullanan rahibe
hırsız diyemeyiz ama denilecek ki, ermiş Thomas da On Buyruk'un
bütün ilkelerinin tabii olduğunu söylüyor. Buna şöyle karşılık
verebilir ve diyebiliriz ki, mal mülk bölüşümünü bir an için kabul
etsek bile, mal mülkün nasıl bölüşüldüğü belirlenmedikçe,
hırsızlık diye bir şey olamaz. Başka bilginlerse, bu ilkelerin
hepsinin tabii hukuka dayanmadığını ileri sürüyorlar. Bizim Güneş
Ülkesi'nde mal mülk bölüşümü yoktur, mallar üstünde sadece
kullanma hakkı vardır ki, bu da yurttaşların gücünü, zekasını
koruma süresiyle sınırlıdır. Güneş Ülkesi'nde her şey ortak olduğu
için, zina yoktur. Kıskançlık, kavga, gibi kötülüklere de her
şeyin yasayla ve disiplinle yönetildiği böyle bir yerde
rastlanmaz. Hayvanlarla bazı sapkınlara özgü davranışlar da yoktur
bizim ülkede.
Beşinci karşı-düşünce. Her erkeğin birtek karısı olması tabii
hukuk gereği midir, değil midir? Ermiş Thomas'a göre, Tanrı bile
bizi; bir tek kadınla yetinmeye zorlayamaz. Yakup peygamber iki
kız kardeşle evlenmiş, Davut peygamber beş, Süleyman peygamberse
tam yedi yüz kadın almıştır. İlk peygamberlerin hemen hepsinin
birçok karısı vardı. Herkesin genel olarak sandığı gibi, bu konuda
kısıntı da yoktur. Görülüyor ki, birçok kadınla evlenmek tabiata
aykırı değildir. Yalnız kardeşleriyle çiftleşen güvercinle
kaplumbağalar dışında bütün hayvanlar sayısız dişilerle
çiftleşirler. Peygamberlerin tanrısal esinle koydukları yasalarla
değil de tabiat yasalarıyla yönetilen Güneş Ülkesi'nde bu konuda
sınırlamalar kabul edilemez. Tam tersine, tabiat bir kadım gebe
bırakamayan erkeğin bir başkasıyla birleşmesini bile zorunlu
kılmıştır. Sara İbrahim peygamberden, buna karşı bir Tanrı buyruğu
olup olmadığını sormuş, Lia ile Rachele de kocalarına kendi
hizmetçilerini vermişlerdir. Gerek insanlar, gerek hayvanlar
kendiliklerinden bunun tabiata aykırı olduğunu bulamayacaklarına
göre, Güneş Ülkeliler nasıl bulabilirlerdi bunu. Ayrıca bizim
yurttaşların ne bir, ne de fazla karıları vardır ama çiftleşme
için uygun görülen zamanda her erkek yasa gereğince kendi payına
düşen kadınla birleşir ve bunu kendi ten isteklerini doyurmak için
değil, devletin iyiliği için yapar. Bizler bile aynı durumdayız.
Bizde de babanın oğlu üzerinde devletinki kadar yetkisi yoktur.
Çünkü parçalar bütün içindir, yoksa bütün, parçalar için değil.
Onun için, Güneş Ülkesi'nde herkes bütünü gözettiğine göre, şuna
buna özel haklar tanınmaması yerinde bir davranıştır. Her cam
istediği zaman karısıyla birleşen koca, aptal ve anormal
yaratıklar getirir dünyaya. Bizlerse yetiştirdiğimiz atların üstün
nitelikte olmasına özeniriz de kendi soyumuzu önemsemeyiz.
Aristoteles bile, aşağılık bir kimsenin cömert kadınlarla gelişi
güzel birleşmesini tabiata aykırı görüyor. Chrysostomus da herkese
kucağı açık Kilise ile birleşen bilgisiz rahibi pek tutar
görünmüyor. -Tanrı der ki: İkisi aynı bedende birleşecek. Doğrudur
bu. Bizim Güneş Ülkesi'nde de bu böyledir. Çünkü, Tanrı bu sözle,
''hiç kimse birden fazla kadınla birleşemez'' demek istemiş
değildir. İstemiş olsaydı, Yakup peygamber aynı anda iki karı
almaz, biri ölünce bir ikincisi, bir üçüncüsü ile evlenmezdi. Tek
bedenden bir tek beden çıkar. Bu da iki tohumun karışmasından bir
çocuk doğar anlamına gelmektedir. Ermiş Ambrogius, ermiş Paulus'la
birlikte: ''Yasa günah saymasaydı bunu, ben de saymazdım.'' der.
Altıncı karşı-düşünce: Nicolacılar'ın sapkınlığı şuydu: Onlara
göre bir erkek istediği kadınla istediği zaman yatabilirdi. Buysa,
önce de söylendiği gibi, tabii hukuka aykırı olduğu gibi, insan
soyunun üremesini de engeller. Bizim Güneş Ülkesi'ndeyse,
birleşmeler felsefe ve astroloji kuralları gereğince yapılır,
doğacak çocukların hem iyi, hem çok olmasına dikkat edilir. Onun
için bu türlü birleşmeler tabiata uygundur, kilisece
yasaklanmadığı sürece de bir sapkınlık sayılmaz. Çok akıllı ve
bilgili bir adam olan Cato karısını, Brutus'a teslim etmiş ve
bunun tabiat düzenine uygun bir şey olduğunu anlatmak istemiştir.
Buna göre, salt tabiat ışığı altında yönetilen Güneş (İlkeliler
nasıl olur da bizim evlenme şeklimiz dışında kalan öbür
birleşmelerin günah olduğunu bilebilirler? Beri yandan,
Yahudilerle Romalılar boşanmayı kabul etmiş, filozoflar da kadın
değiştirmeyi uygun görmüşlerdir. Socrates'le Platon da aynı yolu
salık vermiş değiller mi? Aristoteles, birden fazla kadınla
birleşenleri -tabii hukuku çiğniyorlar diye değil, faydasız bir
iş yapıyorlar kanısıyla- suçluyor. Bazı ulusların böyle bir yol
tuttuklarını da söylüyor bu ara. Ben de bu işin Hıristiyan
Kilisesine göre bir sapkınlık, bir günah olduğunu kabul ediyorum
ama hayvanlar ve Nicola'cılar gibi davranmadıktan sonra, salt
tabiat ışığı altında bu işin kötü olduğunu nasıl anlayabiliriz?
Ermiş Thomas da çocuk yapmayı ve topluluğa yararlı olmayı
gözetmeyen evlenmeleri tabiata aykırı saymaktadır ama bizim Güneş
Ülkesi'ndeki kadın erkek birleşmesi her ikisine de son derece
yararlıdır.
Aristoteles'in kadın ortaklığına karşı ileri sürdüğü kanıtlar
yersizdir. Bu, bir kimsenin tek ayakla yürümek istemesine, tek
telden bin bir nağme çıkaracağım demesine benzer. Bu kanıtlar,
rahiplerin ve havarilerin topluluk düzenine, ayrıca insan
sevgisine, şefkate aykırıdır. Havarilerin insan olarak birer
yüreği ve ruhu vardı ama hiç biri ''bu benim, bu senin'' demiyor,
her şeyin kendi aralarında ortak olduğunu söylüyorlardı. Bu da
Aristoteles'in kanıtlarını çürütmeye yeter.
Bu birlik çokluğu ortadan kaldırmak şöyle dursun, insanları,
devletleri, koşulları birleştirip daha da güçlendirmektedir.
Aristoteles kendi devlet düzeninde sağlayamamıştır bunu. Çünkü,
uyum tek telden değil, çok telden elde edilir. Aristoteles kendi
devletini iki karşıt uçtan kurduğu için, uyuşmazlıklardan
kurtaramayacaktır onu. Oysa biz bir birlik kuruyoruz, şiir gibi
bir birlik, her şeyin birbiriyle uzlaşma, anlaşma halinde olduğu
bir birlik. Aristoteles ise şiirini birbirine karşıt iki öğeden
kuruyor. Onun devlet düzenini incelerken göstermiştik bunu. Bizim
devlet düzenimizse, tam anlamıyla, havarice bir düzendir, ortak
yaşama düzenini zevke değil, kitabımızda gösterdiğimiz gibi,
karşılıklı saygıya dayatmaktadır. |