...................
...................

BİR ÇERKES DELİKANLISI

Yusuf Ziya Ortaç

Akbaba Dergisi, 5 Şubat 1961

                         
 
...................
 
 
Önemli Not: Makale redakte edilmemiştir. Türkçe bozuklukları yazarın kendisinden kaynaklanmaktadır. (CC)
 
  • Çanakkale’de bir genç, güzel yüzlü, aydın bakışlı bir yedek subay köy  öğretmeni Atatürk’ün resimlerini yakıyor ve:Ben Çerkes'im, diyor, ben Abaza'yım! Çerkes!

  • Sen Çerkessin, öyle mi delikanlı?… İşte Avrupa, iste Asya, iste Afrika,  işte, işte… Al şu dürbünü eline ve bana bir nokta göster: Üzerinde `Çerkes'  yazan Kaşık Adası kadar bir nokta!  Var mı yer yüzünde böyle bir şey?

Bir acı kahvenin 40 yıllık hatırı varmış...

Biz, imparatorluğunun son çocuklarıyız. Ziya Gökalp'ın altın meşalesi  yolumuzu ışıtmasaydı, her adımda alnımızı aruzun ve Osmanlıca'nın duvarlarına  çarpan çağdaş birer belagatçı olurduk ancak!

 

Türkçülük, önce dilde başlamıştır: Gökalp'in Diyarbakır’dan Selanik'e götürdüğü ve Balkan bozgunuyla İstanbul’a getirdiği kurtarıcı fikirlerle…

 

Ömer Seyfeddin'in Bulgar sınırından Ali Canib'e yazdığı ihtilal mektubiyle… Hecenin beş şairi, bu ihtilalin ilk san'at ordusudur. İnönü’nün şanlı adını tarihlerden söken hasetin tırnakları, onların adını da  edebiyat tarihlerinden tırmaladı, okuma kitaplarından yoldu. Bizde edebiyat  bile alçak bir politikadır.

 

Osmanlı İmparatorluğunda milliyetçilik yoktu. Sam-i serifli Araptan Debre-i  bala'li Arnavut'a kadar hepimizi İmparatorluk teknesinde yoğuran hayalin  elleri, tek tip bir millet yarattığını sanmıştır: Osmanlı!

 

Ama, Türk’ün milliyetini hatırlaması suç olan bu vatanda ırkçılık vardı:  Arap ırkçıydı, Arnavut ırkçıydı, Gürcü ırkçıydı. Şimdi, vatanımızın adı bile değişmiştir. Osmanlı imparatorluğunda değil,  Türkiye Cumhuriyetinde yaşıyoruz.

 

Eski mektepler marşı: `Osmanlıyız,şanlıyız!' türküsü yerine, okul çocuklarının başları: `Türk’üz…
Cumhuriyetin  göğsümüz tunç siperi!' marşıyla dikeliyor. Öğrenci yemini `Varlığım, Türk
varlığına armağan olsun' diye biter!

 

İşte, Kurtuluş zaferinden otuz dokuz yıl sonra, dünya haritasında `Osmanlı  İmparatorluğu' adı `Türkiye Cumhuriyeti' yazıldıktan otuz dokuz yıl sonra,  Çanakkale’de bir genç, güzel yüzlü, aydın bakışlı bir yedek subay köy  öğretmeni Atatürk’ün resimlerini yakıyor ve:

 

Ben Çerkes'im, diyor, ben Abaza'yım!

Çerkes!… Kalemin ucuna gelen ilk kolay soruları sıralayalım:

Sen Çerkessin, öyle mi delikanlı?… İşte Avrupa, iste Asya, iste Afrika,  işte, işte… Al şu dürbünü eline ve bana bir nokta göster: Üzerinde `Çerkes'  yazan Kaşık Adası kadar bir nokta!  Var mı yer yüzünde böyle bir şey?

 

Haritayı bırak… işte milletlerin rüzgar rüzgar uçuşan bayrakları… Şu  Fransız, şu İngiliz, şu Yunan, şu Habeş bayrağı!… İçlerinde adını  bilmediklerimiz bile var… Hani Çerkes bayrağı?…

 

Bayrağı da bırak…Edebiyatsız millet, musikisiz millet olur mu?…

 

Bir tek Çerkes şairi, bir tek Çerkes romancısı, bir tek Çerkes bestekarı  gösterebilir misin bana?… Hele sahnede Çerkes?… O, Osmanlı seyircisini  güldürmek için ramazan geceleri yalnız Karagöz perdesine çıkabildi.

 

Şimdi, Osmanlılığın yıllar gerisinde bir batık tarih olmuş bu memlekette,  vatanının adını Türkiye diye öğrenmiş, bayrağını `Türk bayrağı' diye selamlamış ve her sabah Varlığım, Türk varlığına armağan olsun' diye ant  içmiş bir genç, yedek subaylık ödeviyle gittiği köyü, Atatürk’ün resimlerini  yakarak aydınlatmaya kalkıyor ve sorguya çekilince, suçunu iki kelime ile  savunuyor:

Ben Çerkes'im!

 

Demek, ilkokul,orta okul, sanat okulu, o yıllar yılı tahsil, bir Abaza delikanlısına Türklüğü benimsetmeğe yetmemiş, tarihsiz, zafersiz ve sanatsız Çerkesliğini unutturamamış!

 

Ne derseniz? Hala yüzümüzde aptallığın iyimser gülüşüyle bir `Milli Eğitim  Bakanlığımız' var diyebilecek miyiz.

 

Bu Çerkes delikanlısı, milli varlığımız için `Çerkes Ethem' çetesinden bile tehlikelidir.