...................
...................

ETNİK GRUPLAR ÜZERİNE

Nevzat Köseoğlu

MHP MYK Üyesi

Türkiye ve Siyaset Dergisi, Temmuz-Ağustos 2001

                         
 
...................
 
 

Etnik Grup Yahut Kimlik

Etnik grubu, ansiklopediler, içinde yaşadığı toplum ile bütünleşememiş, ayrı bir kimlik sahibi olmayı sürdüren, farklı bir soydan olan topluluk şeklinde tarif ederler. Doğru olan bu tarife göre, bir topluluğun etnik grup olarak nitelenebilmesi için, birinci şart, içinde yaşadıkları büyük toplumdan farklı bir soydan olmalarıdır. Farklı bir soydan oldukları şuuru canlı olan bu toplum, kendine özgü kültürel yapılarıyla, içinde yaşadığı büyük toplumdan farklı olmalıdır; yani, dili farklı, dini farklı, musikisi farklı, mimarisi farklı, ev düzeni farklı, ekinciliği farklı yahut hayvancılık usulleri farklı v.b. olmalıdır.

 

Millî kimlikten söz ederken ifade ettiğimiz gibi, daha da çoğaltılabilecek olan bu unsurların hepsinin farklı olması gerekmez. Eğer, o topluluğun yaşantısının nesnel görüntüleri, onları büyük toplumdan farklı kılıyorsa, etnisiteden söz edilebilir. Tabiî, burada da önemli olan inançtır; yani ayrı bir etnik grup olduklarına, içinde yaşadıkları büyük kitleden farklı olduklarına, topluluğun inanmasıdır. Etnisite iddiasında bulunan toplulukla, büyük toplum arasındaki kültürel farklar, hayatın belirli alanlarındaki basit nüanslar şeklinde olsa bile, topluluk farklı olduğuna inandırılmış ise, sağlıklı olmasa da bir etnisite var demektir. Sağlıklı olmayışı gerekli toplumsal, kültürel tabana dayanmayışından, sırf propagandanın eseri olmasındandır. Etnisitenin başlangıç noktası farklı soya mensubiyet şuurudur. Bu yüzden, meselâ Aleviler yahut Yörükler için, kültürel farklılıkları ne boyutta olursa olsun, farklı bir soy iddiası olmadığından etnisite sözkonusu olmayacaktır. Bunlar, millî kültürün farklı renkleri yahut alt kültürleri olarak değerlendirilecektir.

 

19.yüzyılda etnik grup, millet olmaya giden sürecin başlangıç noktası olarak görülüyordu. İmparatorluklar içindeki çeşitli etnik gruplar, kültürel kimliklerini gittikçe geliştirerek ve bağımsızlaştırarak bir millet görünümü kazanmaya çalışıyor ve hemen ardından da bağımsızlık mücadelelerine giriyorlardı; her millete bir devlet ilkesi çağın egemen görüşü idi.

 

Çağımızda bu anlayışın değiştiğini kabul etmek için bir sebep yoktur. Küreselleşme temayülleri bir yanda millî kimlikleri törpülemeye çalışırken, diğer taraftan mahallî ve etnik kimliklerin öne çıkmasına yardımcı olmaktadır. Bu durumda, etnik grup yahut kimliklerin açık olarak belirlenmesi, sınır ve imkânlarının ortaya konulması gerekmektedir. Çünkü günümüzde uluslararası alanda siyasî bağımsızlık ifadesi kullanılmasa da etnik grupların kültürel bağımsızlıkları ve kimliklerini koruyup geliştirme hürriyetleri savunulmakta, hatta bizim gibi bazı ülkeler buna zorlanmaktadır.

 

Farklı olduğunu iddia eden, korunma ve kültürel bağımsızlık isteyen herkese evet mi diyeceğiz, yoksa bu taleplerde bulunabilmek için belirli bir toplumsal yapıya sahip olmak mı gerekir? Bu yapının nesnel ölçüleri var mıdır? Bu soruların cevapları verilmelidir. Eğer, nesnel ve ilmî ölçüler ortaya konulmadan talepler sıralanmaya başlarsa, bu, büyük toplumun parçalanmasına yönelik bir propaganda savaşı olmaktan öte anlam taşımaz ve buna göre davranılması gerekir.

 

Önce şunu ifade edelim ki, etnik grup iddiası taşımadığı sürece, bireysel çerçevede herkes kültürel varlığını/kimliğini sürdürmekte, açıklamakta ve geliştirme gayretlerinde özgürdür. Esasen bizim ülkemiz de dahil, toplumların bu konuda bir sıkıntısı yoktur. Adam, iki yüz yıldır Türkiye’de yaşıyor, bu toplumun bütün macerasını onunla birlikte ve bütün heyecanlarıyla yaşadığı, fedakârlığı, kahramanlığı ve ihanetleriyle onun bir parçası olarak günümüze geldiği halde; onun kültürünü detaylarına kadar paylaştığı halde, sırf başka bir soydan geldiğine inandığı için “Ben Çerkezim” diyor ve bunun gayretini güdüyorsa, bu hak ve hürriyete sahiptir. Ancak, aynı hak ve hürriyetleri Çerkez etnik grubu adına isterse, şimdi belirlemeye çalışacağımız ölçülere sahip olmak zorundadır. Aksi halde, varlığını borçlu olduğu vatan ve millete ihanet ediyor, propagandaların kurbanı oluyor demektir ki, parçalanmaya dönük böyle bir ihanetin dünyanın hiçbir yerinde hürriyeti yoktur.

 

Toplum, topluluk yahut grup dediğimiz olgu her şeyden önce bir nicelik meselesidir; kaç kişi olursa, hangi yoğunlukta olursa, ayrı bir soydan geldiğine inanan bir topluluğu etnik grup sayacağız? Sözgelişi, 1917 Bolşevik İhtilâli’nden kaçıp Türkiye’ye sığınan ve çeşitli illerde yerleşen (mesela iki yüz kişilik) Rus ailelerini bir etnik grup olarak niteleyebilir miyiz? Kaç kişi olsaydılar ve bir şehir yahut çevrede hangi yoğunlukta otursaydılar, bunları etnik bir grup olarak kabul edebilecektik? Görülüyor ki, benzeri soruları cevaplamak, nesnel ölçülere bağlamak kolay değildir; ancak, nesnel çözümü rakamlarla değil, etnik kimlik yahut kültür olgusunda bulabiliriz.

 

Bu grup, her şeyden önce kültür taşıyıcı ve yaratıcı bir toplumsal birim olmalıdır. Bu topluluk, geçen zamana rağmen, ana kitle ile uyuşmazlığını, kültürel farklılığını devam ettiriyor olmalıdır. Yukarıda işaret ettiğimiz, din, dil, edebiyat, musiki v.b. konularda ana toplumla kaynaşmamış, onun dışında ve bağımsız kalmış olmalıdır. Son olarak önemli nokta, grup, sadece geldiği yerden taşıdığı kültürü korumakla kalmamalı, aynı yönde yaratıcılığına devam etmelidir; aksi halde, bir süre sonra ana kitle içinde kaybolacak demektir. Ancak, bu nesnel şartlara sahip olan ve ayrı bir soydan gediğine inanan topluluklar, sayıları ne olursa olsun etnik grup olarak nitelenebilecektir.

 

Bu ölçülerle yurdumuza bir kere daha baktığımızda, gerçekçi bir toplumsal taba-na dayalı bir etnik grubun varlığını ileri sürmek çok zordur. Ama, ister propagandaların etkisiyle, isterse eğitim zaafımızdan doğmuş olsun, kendisini Türk sayma-yan, bunu yüreğinde ve kafasında duyma-yanları zoraki Türk saymanın da bir anla-mı yoktur. Ancak, kendilerini bu durumda hisseden Türk vatandaşları için, milliyetçiliğin en ateşli zamanlarının yaşandığı Meşrutiyet döneminden verilecek örnekler vardır.

 

Osmanlı İmparatorluğu, her türlü din ve etnik ayrımı reddeden Osmanlı kavramı üzerine oturtulamayınca, bunun gerçekleşemeyeceği fiilî gelişmeler ve etnik unsurların kendi politikalarını güdüp istiklallerini istemeleri ile anlaşılınca, imparatorluk, İslâmcılık kavramı üzerine oturtulmaya çalışıldı; esasen, geleneksel hukukî yapısı da bu idi. Ancak, imparatorluğumuz fiilen Türkler’in sırtında ve yönetiminde olduğundan, bu yük ve sorumluluk bütün İslâm halklara yayılmak istenmişti. Balkan Savaşı faciasının yaşandığı yıllarda, artık bunun da mümkün olmadığı anlaşılmıştı. O günkü aydınlarımızın deyişi ile, “asır milliyet asrı idi.” imparatorluk camiası içindeki İslâm topluluklarına da milliyetçilik akımı girmişti. Bunu, büyük ölçüde, Avrupalı devletler ve Rusya çeşitli yollardan yapmış olsalar da, fiilen Müslüman gruplar da etnik farklılaşma gayretine girmişlerdi. O dönemlerdeki ünlü Teşkilâtı Mahsusa örgütlenmesi, Osmanlı ordusu içinde Arapçılık gayreti güden subayların tespit edilip ayıklanması için gerçekleştirilmişti.

 

Milliyetçiliğin karşı konulmaz gücünü kabullenen ve imparatorluğumuzu Türk unsurdan başkasına dayandıramayacağımızı, büyük felâketlerin dersleri ile anlayan Osmanlı aydınları, Türk milliyetçiliği fikrine sarılmışlardır. İşte Gökalp, bu dönemde yazdığı yazılarında, Osmanlıyı parçalamaya matuf milliyet politikalarını manevî bir mikrop olarak niteliyor ve bu tür bir “milliyetçiliğin” İslâm alemini yeterince parçaladığını, artık İslâm dünyasının hizmetine verilmesi gerektiğini savunuyordu.

 

Bu fikir hemen bütün Müslüman aydınlar tarafından fiilen kabul görmüştü. Bu kabul, uygulamada şöyle ortaya çıkıyordu: Müslüman ve fakat farklı etnik gruplara mensup olan birçok Osmanlı aydını, kendi memleketlerine giderek milliyetçilik yapmaya ve toplumlarını ayağa kaldırarak Batı sömürgeciliğine karşı koymaya çalıştılar. Birçok ünlü Osmanlı aydını Mısır’a, Suriye’ye, Arnavutluk’a ve Saraybosna’ya gittiler. Bu insanlar, Türk yahut Osmanlı düşmanlığı yapmadan, “kendi milliyetçilikleri”ni yaparak toplumlarının mücadelesini verdiler. Gitmeyip Türkiye’de kalanlar ise, etnik kökenlerini bir yana bırakıp Türk milliyetçiliği yaptılar; “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl” diyen Mehmet Akif bunların önde gelenlerindendi.

Bu insanların başka türlü hareket etmeleri mümkün değildi; çünkü, aksine hareket, yani Türkiye’de durup, Arapçılık yahut Arnavutçuluk yapmak, kendi etnik zümrelerine hizmet değil, Türk’e ihanet olacaktı; en üstün değer saydıkları Devleti Aliyye’ye ihanet olacaktı. Onlar böyle bir yanlışa hiçbir zaman düşmediler. O dönemin İslâmcı aydınlarından olan Bediüzzaman Said Nursi de, “Osmanlı dağılıyor, biz de bundan sonra Kürtler için çalışalım” diyen teklifleri reddetmiş ve bu tavrı “unsuriyetçilik” olarak nitelemiştir. Said Nursi de, zamanın milliyetçilik zamanı olduğunu, bir Ermeni komitecinin gösterdiği direnci örnek göstererek anlatır. Ancak, bu milliyetçilik İslâm’a hizmet etmelidir, der. Bir Müslüman toplumu parçalamaya yönelik milliyetçilikler unsurculuktur ve bundan uzak durulmalıdır. Yani, Türk toplumu içinde yaşayan Müslümanlar, hangi etnik kökene sahip olurlarsa olsunlar, toplumla bütün olmak, etnik ayırımcılık yapmamakla mükelleftirler; Mısır’da yaşayan Müslümanlar’ın Türkçülük yahut Arnavutluk’ta yaşayanların Arapçılık yapmamaları gerektiği gibi.

Şimdi, yüz yıllardır Türkiye’de yaşayan Çerkez, Gürcü, Arnavut yahut Boşnak veya Kürt kardeşlerimizin bu gerçekleri bir kere daha düşünmeleri faydalı olacaktır.

 

Mozaik Kültür

Mozaik kültür kavramı, toplumsal bilimler tarafından tarif edilmiş, oturmuş bir kavram değildir. Bunun için de, isteyen istediği gibi bu kavrama anlam yüklemekte, hatta bazıları hiçbir anlam vermeden, konuşmasının moda bir malzemesi olsun diye bunu kullanmaktadır. Yabancı kaynaklı, bilimsel kılıklı propaganda yayımlarında Türkiye; kırktan yüz kırka kadar değişik etnik gruba bölündüğü gibi, millî kültürümüz de tam bir yamalı bohça olarak gösterilmekte ve bunun adına mozaik denilmektedir.

 

Son yıllarda Anadolu’nun eski tarihini araştırmaya merak sarmış yabancı bilim adamlarını Doğu Karadeniz’den Adana’ya kadar her yanda görebiliyoruz. Bunların her birinin, oryantalist büyük babaları gibi, bir başka devletin ilgili birimlerinin görevlileri olduğunu da biliyoruz. Onlar “mâhut” Batılı dostlardan olsalar da, ülkelerinin millî menfaatleri için çalışmalarını tabiî karşılayıp bizim neler yaptığımızı düşünmemiz gerekir.

 

Türk kültürünü, kendi içinde bütünlükten, ortak bir üslûptan mahrum, yığma kültürel olgular sergisi olarak sunmaya çalışan bu kesimlerin nihaî hedefinin bu hedefe ulaşmaları imkânsız da olsa bir toplumsal ve siyasî parçalanma olduğu, tarihî ve güncel tecrübelerle sabittir. Onlar, bu yorumlarını çağdaşlığın doğal bir gereği ve modern toplumların kaçınılmaz bir olgusu gibi sunmaktadırlar. Pek de özgürlükçü olan bu çevreler, toplum bütünlüğünü sağlayan ortak davranış kodları ve değerlerini bile, bireysel özgürlükleri sınırlayan engeller olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Bütün bu gayretler, yukarıda temas edilen farklı etnik grupların varlığına kapalı yahut açık ve doğrudan göndermeler yapmak içindir. Son yıllarda yoğunlaşan “küreselleşme” söylemi de bu bağlamda kullanılmakta ve dünyadaki bazı kültürel gelişmelere özel vurgular yapılarak, bu sunuşlara yoğunluk ve ağırlık kazandırılmak istenmektedir. Bütün bunları yapmakta gayrete gelenler, Batılı dostlarımızın emrindeki bölücü çevrelerdir ve ne yapmak istediklerini bilmektedirler.

Bir “gafil” kesiminin de önünü sonunu görmeden, açılmaya çalışılan bu yolda yürüdüğünü görmekteyiz. Bunlar Avrupalılaşmaya meraklı, millî kimlik kaygısı taşımayan ve yukarıda temas edilmiş olduğu gibi, bağımsız düşünme gücünü yitirmiş, her türlü iyi ve kötünün ölçülerini Batı’dan alan; ancak, bunları kendi toplumu için yeniden üretmeyi bilmeyen, aşırmacı, taklitçi, kolaycı okumuşlarımızdır. Onlar, toplum bilimlerinin genel olduğu varsayılan ilkelerinin, ölçülerinin bile her toplum için yeniden düşünülmesi, üretilmesi ve uygulanması gerektiğini düşünmezler. Ve çağdaşlaşma, küreselleşme gibi sloganların ardında, kolayca, bu kavramları sunulduğu gibi, yontulmamış haliyle alırlar ve yaygaracı bir üslûpla savunmaya başlarlar. Bunlar, özellikle toplumsal bilimlerin, ilmî hür, vicdanı hür, irfanı hür insanların elinde olmadıkça, hakiki mürşit olamayacağını anlayamazlar.

 

İyiniyetli olduklarını düşündüğümüz bir diğer kesim, Türk kültürünün zenginliğini, çok renkliliğini ifade için mozaik kültür tabirini kullanmaktadır. Aşağıda, kültürel oluşumları açıklarken göreceğiz ki, gerçekten de kültürümüz çok çeşitli kaynaklardan beslenmiş, çok geniş kültürel coğrafyası olan ve bu yüzden de çok renkli ve zengindir; ama, bu mozaik demek değildir. Bunu, anlam ve estetik bütünlüğü olan bir tabloda fevkalâde zengin renklerin kullanılmış olmasına benzetebiliriz.

 

Bazıları aynı tabiri, folklorik çeşitlilik ve zenginliğimizi ifade için kullanmaktadır. Bu yaklaşım iyiniyetli olsa da, teknik olarak yanlıştır; çünkü, folklorik görüntüler millî kültürün içinde olmakla birlikte, alt kültür olarak nitelenen alanlardır.

 

Canlı olan her kültür, temas ettiği başka kültürlerle alışveriş halinde olur. Eğer kültür kendi içine kapanmış, alışverişe uzak duruyorsa, kendi içinde de üretemiyor, geleneği tekrar etmekle yetiniyor demektir. Yaratıcı olan kültür, karşılaştığı yeni kültür unsur yahut kurumlarından ihtiyaç duyduklarını alır, gereken üslûp uyarlamasını ve işlev düzeltmesini yaparak kendisine katar. Buna kültürel özümseme deriz ki, o kurum artık hem yapı olarak, hem biçim ve işlev olarak özümsendiği kültürün malı olmuştur. O kurumun bir başka kültürden alındığını, ancak kültür araştırıcıları bilirler yahut anlayabilirler.

 

Bütün kültürler için durum budur. Eğer kültür, yaratıcılığını kaybettiği dönemlerde bu alışverişe girerse, aldığı kurumu özümseyemez; yani, hem üslûp olarak kendisine katamaz, yeni kurum yama gibi kalır; hem, işlevlerini düzenleyemez, girdiği kültürel yapıyla çatışma içinde olur, beklenen fayda sağlanamaz.

Bir kültürel olguyu, yapıyı oluşturan, onun malzemesi durumundaki kültürel unsurlara gelince, bunların alışverişi, her kültürde sayısız denilecek kadar çoktur. Alıcı kültür, kendinden ve diğer kültürlerden aldığı bu malzemeleri biraraya getirip, onlara bir üslûp kazandırır ve bir anlam yükler ki, o kültürel olgular özgün yaratışlar olurlar. İki örnekle açıklayalım: Bilindiği gibi, “Mehmet” yahut “Memet” isimleri Türklerin simge adlarındandır. Aslında Arapça “Muhammed” adının Türk hançeresine uydurulmuş şeklidir. Mehmetçik de Türk ordusunun simgesidir. Bu söyleyiş değişmesi ve anlam yüklemelerinden sonra, Mehmet yahut Mehmetçik kelimelerinin Türkçe olmadıklarını ileri sürmek, hiçbir anlam ifade etmez. Türk bayrağını düşünelim: Bezini Amerika’dan, boyasını Hindistan’dan getirmiş olabiliriz, ay motifi de eski Anadolu medeniyetlerinden kalmış olabilir. O kompozisyonu yapıp, bayrak anlamını verip de kapımıza astığımız zaman, o artık Türk bayrağıdır ve her şeyi ile millîdir. Selimiye Camii’ni de düşünebilirsiniz: Eserde yüzlerce yapı malzemesi, yapı tekniği kullanılmıştır; bunların tamamını Türkler’in icad etmediği bellidir; ama, Selimiye Türk mimarisinin şaheseridir ve bunu tartışmak da kimsenin aklına gelmemektedir. Bir örnek de mutfağımızdan alalım: Patlıcanın hangi yüzyılda ve hangi kültürden bize geldiğini bilmiyorum; ama, imam bayıldıdan kızartmasına kadar kırk türlü yemeğini yeriz ki, hepsi de Türktür.

 

Özetlemek gerekirse, bir kültürel olguya vücut veren bütün unsurların yerli olması, ancak ilkel ve dünyaya kapalı kabilelerde görülebilir. Normal, canlı kültürler, Amerika’yı yeniden keşfe çıkmazlar; faydalı gördükleri unsurları alır ve kendi özgün kültürlerini kurarlar yahut kurumları alır ve özümserler. Dikkat edilmesi gereken husus, kültürü oluşturan çeşitli maddî ve manevî unsurların başka kültürlerden alınmasının, sonuçta oluşan kültürün özgün olmadığı yahut mozaik kültür olduğu anlamına gelmeyeceğidir. Eğer alıcı millî kültür kendi inanç sistemini, değerlerini, üslûbunu kaybetmişse, zaten millîlik niteliğini yitirmiş demektir ki, unsurlarının yerli veya yabancı olması sonucu değiştirmez.

 

Sonuç

Sonuç olarak, bir kültürel olguya vücut veren unsurların bir veya birkaçının yabancı kültürlerden alınması, kültürel oluşumların doğasına uygun, tabiî bir olaydır ve kültürün özgünlüğünü, millîliğini zedelemez. Çünkü kültür, bu münferit unsurların üstünde bir anlam ve üslûp bütünlüğü taşıyan bir olgudur. Öyle ise, her kültür için şu veya bu ölçüde geçerli ve gerçek olan bu durumdan ötürü, bir kültürü mozaik, olarak nitelememiz anlamsız olacaktır; çünkü, bütün kültürlere mozaik demiş yani kültür yerine mozaik kültür tabirini ikame etmiş olmaktayız.

 

Öyle ise, mozaik kültür nedir? Birbirinden bağımsız olarak varolan, kendini üretmeye devam eden birkaç kültürün birarada, bir toplum içinde bulunuşunu mozaik olarak isimlendirebiliriz. Bağımsız olarak varolmaktan, din, dil, sanat, ev düzeni, çocuk eğitimi v.b. hayatın birçok alanında, birlikte olduğu kültürden farklı olmayı ve farklı olarak üretmeye devam etmeyi anlarız. Buna göre, dağılmadan önceki Sovyetler Birliği bir mozaik kültür topluluğu idi; birbirinden bağımsız, Rus, Türkmen ve benzeri kültürler yan yana varlıklarını devam ettiriyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu da bütünü itibariyle bir mozaik kültür idi; Türk, Rum, Arap v.s. kültürler yan yana varlıklarını devam ettiriyorlardı.

 

Şu hale göre, Türk kültürü çok geniş tarihî coğrafyasında, millî kültürünü oluştururken, çok çeşitli kaynaklardan beslenmiş, onlardan üslûplar, unsurlar ve kurumlar alarak kendisini zenginleştirmiştir; aldığı her şeyi Türk yaparak zenginleştirmiştir. Bu zenginleşmede, Çin Denizi’nden Adriyatik’e kadar temas halinde olduğu bütün kültürlerin, Anadolu’daki eski medeniyetlerin şu veya bu ölçüde payları vardır; hatta, ülkemize şu veya bu vesileyle gelmiş üç beş Rus yahut Fransız ailesinin bile katkıları vardır; ama, ortaya konulan şey Türk kültürüdür.

 

Zenginliklerimizi dile getirmenin daha güzel ve sağlıklı yollarını bulabiliriz. Bunun için, kötü niyetlilerin etnik kimlikle bağlantılı olarak yerleştirmeye çalıştıkları böyle bir kavrama ihtiyacımız yoktur.