...................
...................

GLOBALİZMİN KAFKASYASI ZENCİLER VE ÇERKESLER

Hulusi Üstün

                         
 
...................
 
 

Dağda özgürce yaşayan bir vahşi kurt yaşamın kendisi için ne kadar zor olduğundan yakınıyordu. Kah aç geçiyordu günler kah tok. Yatıp uyuyacağı bir kulübesi, sıcak bir yuvası yoktu. Kurtlar mekan edinmezdi çünkü. Günler kar buz altında aç açına üşüyerek geçiyordu. Onun dertlerini dinleyen arkadaşı bir akıl verme gereği duydu.

      -Eğer sabah akşam yiyeceğinin hazır olmasını, sıcak bir yuvanın senin için sağlanmasını istersen insanların yanına git. Bak kışın bastırdığı bu günlerde dağlardaki bir çok köpek, insanların yaşadığı bir köye kapağı atmakta. Ara sıra dağlarda onlarla karşılaşıyorum zamanında açlıktan kemikleri görünenler şimdi son derece sağlıklı, besili, canavar gibi oldular. Sen gençsin, kendini zorlarsan bir köpek gibi davranmayı öğrenebilirsin. Onların arasına katılırsan rahat edersin.

 

Bu öneri genç kurda akıllıca geldi ve o da bir köye inip birine kapılanmayı kafasına koydu. O günden tezi yok dağlardan ayrılıp ovadaki bir köye girdi. Gözüne kestirdiği bir evin kapısı önüne durdu ve üç beş gün sonra kendisini o evde oturanlara sevdirdi. Artık sabah akşam sıcak yalı düz bir taşın üzerine dökülüp ona sunuluyordu. Evde yenilen yemeklerin artığı ona veriliyordu. Düşünde bile göremeyeceği bir konfor içinde yaşıyordu kısacası.

 

Günler geçti, karlar eridi, toprak ısındı, dallar canlandı, bahar geldi. Köylüler sürülerini her gün dağlara, otlaklara götürüp dolaştırmaya başladılar. Kurda da bir iş çıkmıştı. O da sürüyle birlikte sabah evden ayrılıyor, ülkesi olan dağları dolaşıyordu. Yine memnundu yaşamından. Sahipleri onu dağda bile ihmal etmiyor, yemeklerini onunla paylaşıyorlardı. Zamanında dağlarda aç susuz dolaştığı günlere hayıflanıyordu kurt. Ne vardı daha önce gelip insanların arasında yaşasaydı.

 

Günün birinde otlağa götürdüğü koyunları vahşi kurtlar sıkıştırdı. Dört bir yandan sürüye saldırıp onları parçalamak istiyorlardı. Çoban sopasını kaldırıp bağırdı sürünün bekçisi olan kurda.

-Haydi, git ve kov onları. Durma öyle yerinde. Evcil kurt bir karşısındaki kurtlara baktı bir de sahibinin kendisine kaldırdığı sopaya. Ve dedi ki kendi kendine.

-Kurtlarla kavga etmek yabancı olduğum bir şey değil. Isırılıp hırpalanıp bırakılırım. Ama dönüp gelince bu adam bana ne dayak atacak kim bilir. Demek ki verdiği yemeğin karşılığı bu. Ve vurdu kendini dağlara. Verdiği sıcak yala karşılık sırtına taşıyamayacağı bir yük yükleyen insanlardan uzaklaşabildiği kadar uzaklaştı…

 

Seyroy Hamdul adlı bir yaşlı Çeçen tarafından anlatılan bu fabl modern dünya teorisyenlerinin sunduğu alternatiflerle kendi değerleri arasında kalan eski dünya kıtalıların açmazlarını anlaşılır kılabilecek ipuçları içermektedir. Dünyayı kendi akışına mı bırakıyorlar yoksa kendi açtıkları kanallarda mı döndürüyorlar yörüngeyi. Nedir bu bir anda fanatik taraftarı kesildiğimiz Globalizm. Ne sunacaklar bizlere ve ne isteyecekler sonunda. Onların istedikleri şekilde olmak neye mal olacak ve ne gibi ikilemlerin arasında bocalayacak eski dünyalılar.

 

Başkalarının kurallarıyla oyun oynamayı reddettiğimiz için itildik bir kenara. Hiç kabul görmedi bize ait olanlar onlar tarafından. Onların gözünde hep başkaları olduk. Onlar da bizim için bilinmedik dünyaların adamları oldular. "Hızla globalleşen dünyada..." Global akımların etkisiyle..." "önemli olan global düşünmeyi öğrenmek..." diye başladılar bize dayattıkları her şeye. Onların Global dünyasında bizim değerlerimiz hiçbir şey ifade etmedi. Biz onlar gibi olmaya çalıştık, onlar bizi anlamaya hiç çalışmadılar. Biz onların dilini öğrendik, onlar bizi anlamak için çaba göstermedi.

 

15.yüzyıl başında Küba'yı işgal eden İspanyollar yakalayıp günlerce işkence ettikleri Kral Hatıkue'ye idam edilmeden önce vaftiz olmasını telkin ettiler. Vaftiz olursan gökyüzündeki cennete gideceksin dediler. "Orada İspanyollar var mı* diye sordu eski kral. Beni onların olmadığı bir yere gönderin."

 

Beş yüz yıl geçti aradan ve Küba'da adanın yerlilerinin soyundan hiç kimse kalmadı. Orada işgalci İspanyolların torunları yaşıyor. Herkes cennetin de İspanyollarla dolu olduğunu sanıyor.

 

Kafkasya'nın suçu onların kurallarını reddetmek oldu. Biz bildiğimiz, gördüğümüz şekilde yaşayacaktık ve onların dayattığı hiçbir şeyi kabul etmeyecektik. Bizim yaşadığımız toprakları başkaları bizim namımıza yine bir başkasına sunamazdı. Yerimizden yurdumuzdan ettiler, savurdular, parçaladılar, yok ettiler. Gerekçesi uygarlıktı bu soykırımın, göçün ve felaketin. Tek dişi kalmış canavar dedi bir düşünce adamı buna.

 

Globalizm... Bu söylemin adı yeni ama uygulaması çok eski. Ulusların, kültürlerin, dinlerin, devletlerin dışında ve üstünde bir takım güçlerin koyduğu bir ad bu. Onlar yaşlı dünyanın yörüngesini tayin etmeye uğraşıyorlar.

 

Ve biz buna direniyoruz. Verdiğimiz savaşın sonunun ne olacağını bilsek de kaçınılmaz sonu öngörsek de onlar gibi olmayacağız. Çünkü bizim varlığımız, yüzümüzün rengi ve dilimiz, inandıklarımız ve müziğimiz onlar için hiçbir zaman anlam taşımadı. Yaşlılarımızdan öğrendik ki verdikleri her şey karşılığında bizi ikilemler içine sokacaklar. Sopaları hep başımızın üzerinde olacak ve eksik kaldığımız yerde vuracaklar kafamıza.

 

Onların teorisini kurduğu Global dünyada bize ve zencilere kendilerinin sahip olduğu hakları vermeyecekler. Onlar kadar varlıklı ve rahat olamayacağız asla. Onların istediği şekilde yaşayacağız, onların istediği kadar yaşayacağız.

 

Dedelerimiz de bu ikilemle karşı karşıya kaldı ve terk etmeyi seçti kendileri için anlamlı olan her şeyi. Bu gün de bunu yapıyor Kafkasya. Kendisiyle konuşmayı ve kendisini anlamayı reddeden Global dünyaya karşı bildiği kozu ileri sürüyor. Ateşe atılmakla eş anlamlı olsa da direnmeyi seçiyor.

 

Biz gelin diyoruz Global dünyaya. Bize karşı birleşen, insanlığın binlerce yılda biriktirdiği bir kültürü ve bir sürü dili, bir çok özgün değeri yok sayanları anlayışa davet ediyoruz. İktidar, para ve rütbe uğruna söndürülen ocakları, öldürülen insanları, yok edilen kentleri görmeye davet ediyoruz onları. Sesimiz rüzgara karışıyor.

 

Alıp başımızı başladığımız yere dönüyoruz. Dağlara sığınıyoruz. Bildiğimiz şekilde yaşıyoruz, gözden ırak yerlere çekiliyoruz. Anlamadığımız terimlerle adlandırıyorlar bizi. Tanımadığımız kişilerle dost olduğumuzu iddia ediyorlar. Çocuklarımızı dağıtıyorlar yer yüzünün karanlık köşelerine. Orada kalanlar teslim olmuyor ve biz uzaktakilere onlar için ağıt yakmak düşüyor. Kahrolsun güçlü olduğu için haklı olduğunu sananlar. Tanrı, öldükten sonra bizi onların olmadığı bir yere yerleştirsin.