...................
...................

KAFKAS TADINDA BİR PAZAR

Fehim Taştekin

Ajans Kafkas Genel Koordinatörü, Gazeteci 11 Haziran 2001

                         
 
...................
 
 

Sırtımızı verdiğimiz yüzyılların sevincini ve öfkesini bağrında taşıyan karlı tepeleriyle Elbruz Dağı'dır. Yanı başımızda Maykop, bir ardım ötesi Nalçik, az yukarda öfkeli hülyalarıyla Caharkale. Çerkessk, Nazran, Vladikafkas, Suhum ve Mahaçkale bizi birer birer kuşatan kentler. 

 

Sabahın erken saatinde çıktık yola buraya gelmek için. İstanbul'dan 16 otobüs dolusu insan. Aramızda yüreklerinde acılar taşıyan konuklarımız var: Çeçen mülteciler.

 

İstanbul'daki tüm vakıf ve derneklerin organizesiyle gerçekleşen bu pikniğe kendi özel aracıyla gelenlerin sayısı da az değil. Benim tahminim 50'nin üzerinde özel oto var. Burası Ketenciler. İzmit'in bir köyü. Ancak dedik ya burası aslında Nalçik, Caharkale, Çerkesk vs. Kafkasya'dan esen rüzgar burada konaklıyor sanki.

 

"Ben bu köyün damadıyım"
 

Ketencilerden gençler "konuklarımız gelecek" diye göl boyunca ağaçlık alanı hemen güvenlik şeridiyle çepeçevre kuşatmışlar. Girişte küçük bir büfe açılmış, hemen yanında bir çay ocağı. Alanın tam ortasında İzmit'in o güzel kaynaklarından bir tanker içme suyu.

 

Tankerin başında su servisi yapan orta yaşlarda bir beyefendiye şişelerimizi doldurduktan  sonra -ola ki organizasyon dışında ticari amaçla hizmet veren bir kişi olabilir zannıyla- "Bayım ücreti falan var mı, varsa ödeyelim" diyoruz biraz da çekinerek. "Yok efendim" diyor ve "Ben bu köyün damadıyım, para alırsam döverler vallahi" diye espri yapıyor.

 

Böyle Olur Çerkes Köyü
 

Çerkes köylerinin övgülerini çok duyardık. İlk kez bugün görmek nasip oluyor. Piknik yeri köye 15 dakikalık yürüme uzaklığında. Gruptan beş kişi Kafkas kültüründen dem vura vura adımlıyoruz. Hani Hollywood filmlerinde gördüğümüz lüks otomobillerin akıp gittiği, dalların iki kenardan üzerinize abandığı kıvrımlı yollar yok mu? Aynen öyle.

 

Canımız üzerimize üzerimize gelen dallardan erik koparıp yemek istiyor. Rehberimiz "çitten yola taşanlar helal, alın" diyor. Elbette affetmiyoruz... Asfaltlı yollar, bakımlı bahçeler, yol kenarlarında çöp bidonları; tabi gördüklerimiz varlıktan ya da bolluktan kaynaklanan şeyler değil ama bir köy için de alışageldiğimiz şeyler değil. Hani köy dediğin yolları hem patika hem tezekli olur. Burası 180 hanelik. Evler, bahçeler, köy lokali, kooperatif ve bilgisayar donanımlı muhtarlık binasının verdiği mesaj şu; köylünün hali vakti yerinde.

 

Anlatılanlara göre en yoksul Çerkes köyünde bile temizlik ve bakımlılıktan taviz verilmezmiş. Duvarlarına dört tane klima yerleştirilmiş şirin bir camisi var köyün. Minaresi depremde yıkılmış. Şimdi onarım var. Lokalde şöyle bir nefeslenip, tabi ikişer bardak çay içtikten sonra tekrar geri dönüyoruz piknik alanına.

 

Bir Uygarlık Buluşması
 

"Ses kontrol; bir, ki, üç, ses kontrol" Anlaşılan şenlik başlıyor. Mehmet Can mızıkasını arıyor. Belli hepimizi kalbinden vuracak. Bizi tarihle, sürgünle, Kafdağı'nın zafer ve yenilgileriyle, zapt edilemeyen yüreğiyle ve dahası umutlarıyla  kuşatacak. Yüzyılların hüznünü akıtacak toprağa. Önce ısınma turları. Gerilip kasıldıkça nağmeler yükseliyor mızıkadan, nefes alıp veriyor; müzisyenin parmaklarıyla buluşan tuşlar mekaniğin sesini canlı bir uygarlığa dönüştürüyor.

 

Kendine bir kaşen bulan çemberden kopup alana geçiyor. Her figürün, her parmak oynatışın bir anlamı var. Hepsi de tarihte gizli. Hareketlerden bir takım yorumlar çıkarmak olası. Kaşeniyle dans eden bayan naz yapıyor, erkek ise kendini kanıtlamanın çabası içinde. Kadının her adımına karşı daha büyük ve daha ritmik adım atıyor; bir bayanın beğenisini elde etmek asla kolay değil. Başlar dik, omuzlar kalkık, erkek burada ancak onuruyla ve cesaretiyle kazanır. Kadın zarafetinden ve edebinden bir şey kaybetmiyor, yani erkeğin karşısında "zor insan" olma rolünden geri adım atmıyor.

 

Dans ederken kaşenine dokunmak, sırnaşmak, laubali olmak büyük ayıp. Herkes bu kuralların farkında. Dahası yeni yeni yürümesini öğrenen çocuklar bu atmosferle büyüyor. Bu kurallar Çerkes toplumunun her bireyi tarafından içselleştirilmiş. Thamate düzeni sağlayan kişi olarak genel kurallara aykırı hareket edilmesine asla fırsat vermeyen bir otorite. Her meclisin bir Thamatesi yani otoritesi var.

 

Dejuv, Dejuv...
 

Şimdi oynanan dansla bir düğündeyiz, Kafe çalınıyor. Oyun yavaş ve ahenkli. Az sonra sıra Leperuş ta. Hareketler ivme kazanıyor. Adımlar daha sert, kollar daha hareketli. Bu hızlı ritme ağızdan çıkartılan sesler daha da heyecan katıyor.

 

Ama ne Kafe, ne Leperuş Çeçenleri doyurmuyor. Adını bilmediğim orta yaşlarda bir Çeçen mülteci kollarımı sıkıca tutup kırık Türkçesiyle "Daha sert olacak, savaş gibi" diyor. Yerinde duramıyor. Az sonra Maykop'tan Muratbi akordeonun başına geçiyor. Usta bir çalıcı. Ama Çeçenler daha fazlasını istiyor. Sert olacak, savaş gibi...

 

Böyle ortamlarda dans bitmez. Bir çift girer alana bir çift çıkar. Bir tarafta gençler ellerindeki çubukları üst üste konulmuş tahtalara ritmik bir şekilde vurarak ritim tutuyor. Mehmet Can "dejuv, dejuv" diye sesleniyor. Oyuna müziğin notalarına göre ellerini çarparak ritim tutacaksın. Ve "vo hayra, hayra, hayra" diye ses vereceksin. Dejuv özellikle mızıka ve akordeoncunun kanına kan katıyor. Dejuv bitmedikçe müzik de bitmez.

 

Danslar Kafkas kültürünün en klasik taşıyıcıları. Kadınla birlikte oynarken ciddiyetinden bir şey kaybetmemesi erkeğin kadına ona saygısının temel göstergesi. Dans figürlerine gurur damgasını vuruyor. Dengeli hareket her şeyin başında geliyor. Dansı bitirirken önce erkek başını hafifçe öne hareket ettirerek teşekkür ediyor. Bunu hiçbir oyuncu atlamıyor. Dansa davet edilip de "ben beceremem" diyenler çok az. Köylerde büyüyenler istisnasız dansı iyi biliyor. Kültürel kopukluğun kurbanları ise kentlerde yetişmiş olanlar.

 

Sert Olacak Savaş Gibi...
 

Rus işgalinin kederli yüzleri Çeçenler. Çoğunluğu çocuk ve kadın. Çehreleri hüzünle kaplı, yürekleri acıyla bilenmiş, savaş her birinden birer yürek koparmış, bunu yüzlerinden okumamak mümkün mü? Pikniğin bir tarafında sürekli hüzün var...Çünkü savaş var, yokluk var, işkence ve ölüm var. O nedenle Çeçenler "sert olacak savaş gibi" diyor. Bu bir sosyolojik olay.

 

Kafkas dansları işte Kafkasya'nın bu acı yüzünü de kendinde saklıyor. Belki bu danslarla insanlar yüreklerinde biriken acıyı akıtıyorlar toprağa.

Öleninin arkasından ağlayamıyor Çerkes kadını. Yukarıdan yağan bombalara aldırmadan cenaze töreninin gereklerini yerine getiren insanlar. En kara günlerinde en şık elbisesini giyip tabutun önünde dimdik ayakta durmasını bilen bir ulus. Yani ağlayamayan bir ulus. O nedenle danslar sanki bir boşalma aracı. İnsanlar çılgınca eğlenmiyor; vakarla ve gururla oynuyorlar yalnız. Bu yetiyor onlara.

 

Savaş Tadında
 

Çeçenler sahne aldı. Oynadılar. Cesaretlerini gösterdiler...Önce biz mutlu olduk. Bir Çeçen kadın akordeon çaldı. Çeçenistan'ın sırtındaki öfkeyi ve hüznü taşıdı aramıza. Ve Çeçenler oynadı savaş tadında.

 

Sonra akordeon Abhazya'dan Rober'in eline geçti. Abazalar da sert hani... Çeçenler yine oynadılar, oldukça sert, savaş tadında. Sonra ağaçlar arasında oyun halkaları çoğaldı. Kimi yöreler oyunlara kendi karakterini katmış, Kayseri'nin Kafkas dansı İzmit'inkinden farklı. Oyun aynı, yorum farklı. Mızıka ve akordeon çalabilen de meğer ne kadar çokmuş. Burada dikkatimi çeken apayrı bir nokta daha var. Adıge, Abaza, Asetin, Lak, Kumuk, Balkarlı, Karaçaylı, İnguş, Çeçen ve daha birçok ayrı ulustan insan bir arada.

 

Hepsini buluşturan ortak bir kültür var. Etnik çeşitliliğe, etnik barış eklenince ayrı bir tablo çıkıyor karşımıza. Ve bu insanların dünya görüşleri birbirinden çok farklı. Biri sol tandanstan, öbürü muhafazakar, bir diğeri başka bir düşünceye sahip. Ama herkes bir arada. Kavga yok, saygısızlık yok, barış ve güven var. Darısı hepimizin başına.

 

Bir pazarımız böyle geçti, Kafkas tadında.