...................
...................
SÖNMEZ BAYKAN

Mefewud Nartan

                         
 
...................
 
 
Yüreğine Oşhamaxo’yu, Terek nehrinin azgın sularını sığdırmış, zapt olunmaz olmuş, yılkısını arayan o hırçın tay.

Nasıl anlatılır ki?

Bu şehrin sana dair anlatacağı çok şey var Sönmez. Ulus’un köhne Pala sokağından, Çankaya’nın lüks bulvarlarına kadar. Sokak kavgalarından, otel lobilerine kadar. Oturma eylemi inatçılığıyla görüşebildiğimiz Süleyman Demirel’den, eylemle karşıladığımız Şevardnaze’ye kadar. Xeuk’un en önemli misafirlerinden, sarhoş bir Çerkes’e kadar.

Bu şehrin sana dair anlatacağı çok şey var.

Gençliğini, Federasyon, Federasyon değilken, bina yerinde yokken, eski binanın emektarı Kadir amca anlatırdı, kızardı. “80 öncesi hep kalabalık gruplara sataşır, peşine takardı” diye.

Kızardı, kızmasına ama, severdi o kara yağız, gözü kara Shapsugh gencini.

Dedik ya, zapt edilmezdi, zapt olunmaz işlerden para kazanırdı. Kartvizitine yazacağı unvânın esprisini yapar, sonunda “yatırım danışmanı”nda karar kıldığını söylerdi. Oysa bankacılıktan mezundu. Esasında biraz yurt, biraz okul, biraz dernek olan o iki katlı binadan mezundu. Her biri yıllarca Çerkesler için çalışacak, kimler mezun olmamıştı ki o binadan.

Her önüne gelen dans grubu “Kafkas” ismini kullanamazdı, bu onu ilgilendirirdi.

Nalmes ekibine bir TIR şoförü korna çalsa, kara yolunu keserdi. İsviçreli bir televizyon kanalı Kafkasya’yla ilgiliyse, bu onu ilgilendirirdi.

Abhazya’ da bir yaralı varsa, tedavisi onu ilgilendirirdi.

Birileri “dönüş” yoluna düşmüşse parasız, onu ilgilendirirdi.

Karadeniz’de feribot kaçırılsa, onu ilgilendirirdi.

Denize yürüyemezse, telefonla ulaşırdı. “İstanbul’da bitirin” derse, İstanbul’da biterdi. Sözü geçerdi. İsmi bilinir, hatta devletin üst düzey isimleriyle karıştırılırdı.

“Kaşenimi görmeye gideceğim Sönmez ağabey” diyenin yol parası dahi onu ilgilendirirdi. Neler ilgilendirmezdi ki, yürekli adamlar ve hatta yüreklerindeki sevdalar dahi ilgilendirirdi.

Ona düşen sevdaysa iki tane olmuştu. Birisi kocaman bir Kafkasya, diğeri küçücük bir gamze.

En kalantor restoranlarda, Ankara'da olsak da “sevdiğimi verin bana” diye İstanbul sokaklarına bağırırdık. Son masa kalsak da, hesaptan sonra, bağıra çağıra söylenmeliydi. Çok severdi o şarkıyı. Ve çorbacıda Bülent Ersoy, korumalarının arasında tanışmıştı bizimle.

Dört nala yaşadığı hayatının en yoğun geçtiği 90’lı yıllar gelip çattığında, Türkiye'de federasyonlaşma süreçlerinin başlamasıyla birlikte bir çok şehre giderek çalışmalara katıldı. Federasyon öncesinde kurulan Koordinasyon Kurulu’nun oluşturulmasında büyük emeği geçti. Ve nihayet 1991 yılında Dünya Çerkes Birliği kuruluş kongresinde, Nalçik’te Türkiye delegasyonu arasında yerini aldı. DÇB kurulmuş, federasyon kurulma aşamasındaydı artık. Hafızaları güçlü olanların hatırlayacağı, karşılıklı ilk genç grupların ziyaretleri, ilk gençlik konferansları, ilk dil kurslarının düzenlenişinde yoğun çabaları vardı.

Ve yazarıyla, çizeriyle, birlikte üreten, birlikte yaşayan Marje Dergisi, Marje kadrosu. Hepsine kol kanat gerişi, üç bin adet ilk baskı. O yıllarda T.C. makamlarına “Türkçe-Çerkesce” yayın yapan bir dergi çıkartacağını inatla dayatması Valilik koridorlarına da çınlayan sesi;

- Bak arkadaş dergiyi basamazsın, toplatırız, sizi de tutuklarız.
- Buyurun arkadaş, dergiyi toplatın bizi de tutuklayın.
- Ne demek o?
- Şu demek... Şu anda dergiyi 3 bin adet basacağız, dergiyi toplatın 30 bin adet basalım.

Tutuklasalardı, toplasalardı o 30 bin adet dergiyi yine de basardı. Onun şiirinde söylediği korkuyu, zor görürdünüz gözlerinde.

(...)

Aradan bunca yıl geçmesine rağmen
Sayıyorsak hala yerimizde
Aşamamışsak dağları
Atamamışsak yüreğimizdeki şüpheleri

Korkudur bizimkisi
Can korkusudur…”

Can korkusu nedir bilmeden, deli taylar gibi dört nala yaşadı. Kıra döke koşturduğu anlarda oldu, dizginlerine sarılamadığımız zamanlarda.

“Atları da vururlar” derya şair.
Vurdular.
Bir kurşunla durdurdular.

Ruhu şâd olsun.