...................
...................
21 MAYIS SÜRGÜNÜ

Dr. YEDİC Batıray Özbek
Göçün Avrupa’da düzenlenen ilk anma toplantısında verilen konferans. 25.05.2003

                         
 
...................
 

Ныбджэгъухэр!

Saygıdeğer dinleyiciler,

 

Çerkes halkının en acı günü yani Şığo mafe nedeniyle bir araya gelmiş bulunuyoruz. Şığo mafelerimizin gelecekte aydınlık günlere doğru yol alması dileklerimle hepinizi candan selamlıyorum.

Ben tarihçi değil Germanist ve Etnolog’um. Halkımla ilgili çalışma sürecinde okuduğum yüzlerce yapıt, beni ister istemez tarihi alanlara da çekti. Tarih bilimini hiç sevmediğim halde çalışmalarımın kopmaz konusu oldu ve ister istemez zoraki bir sevgi oluştu.

 

Konferansın adını duyunca bir çoklarınız “bu da ne demek oluyor?” diye kendi kendinize sorular sorduğunuzu sanıyorum. Haklısınız da!

 

Geçmiş ve yakın tarihimiz yeterince bilimsel metotlarla araştırılmadı. Çerkeslerin sınıfsal, sosyal yapısına ise; hiç kimse ne dokunmak ne de mücadele  etmek istemedi. Bu tabuya dokunulmak istenmemekte; korkulmakta, çekinilmektedir. Kendimizi tanımadan, hastalıklarımızı bilmeden, reçeteler yazıldı, sonuçta hasta iyileşeceğine can çekişir hale geldi. Aldığımız duyumlara ve gözlemlere göre: Diasporada anadil hemen hemen kullanılmaz hale geldi. Dernek sayısı çoğalırken üye sayıları aynı kalmakta, derneklere de ilgi yok gibi. “Acaba neden?” sorusu çok sorulmuş ve halen sorulmaktadır da. Cevabı ise bilimsel yöntemlerle araştırılmamış, doğru verilememiş ya da verilmek istenmemektedir.

 

Saygıdeğer dinleyiciler,

 

Elimizde (klasik bakış açısından ele alınarak) doğrusu, yanlışıyla pek çok yazı mevcuttur. Hemen hemen hepsi de tek suçlu olarak vatanımızı işgal eden Rusları göstermekte, yazıp çizilmekte.

 

Şimdiye kadar yazılanların tersine; yeni bir bakış açısını sizlere belgelerle sunacağım. Göç mü, sürgün mü, kaçış mı ya da kandırılarak göçürülme mi sorularına sizler yanıt vereceksiniz. Elli dört yıldır belleğimize doldurulan bilgilerden sonra bu değişik düşünce ve görüşleri kabullenmek muhakkak kolay olmayacağının bilincindeyim. Ancak bilim ve doğrular adına zoru denemek zorundayız.

 

Konumuzun daha sağlıklı olarak incelenebilmesi, irdelenebilmesi ve sağlam temellere basabilmesi için hareket sahamızı daraltmak yani daha çok Adigelerden söz etmek zorundayım.

 

Asimile amaçlı, yapay olarak yaratılan Kafkas ya da Kuzey Kafkasya gibi tanımları gerekli olmadıkça kullanmayarak, Adige ya da Çerkes tanımlarını kullanacağım.


Kuzey Kafkasya, İngiltere tarafından doktrini hazırlanarak yaşama geçirilen ‘‘Pan Türkizm’in’’ ürünü olan bir terimdir. Genel olarak Türkiye ve Türkiye’den gelenlerce kullanılmaktadır. Osmanlı devrinde Çerkes adını taşıyan dernekler kurulurken, cumhuriyetle birlikte Kafkas dernekleri kurulur ya da kurdurulur. Örnek olarak 1920’de Abdül Fettah Efendi tarafından kurulan Kafkas Teali Cemiyeti’ni, gösterebiliriz.

 

Türkiye 1950’lerde çok partili döneme girince, yeniden Çerkes derneklerini kurmak için İstanbul’da bir toplantı yapılır. Toplantıya bizzat katılan sayın Mesut Şurdum, olayı Münih’te 70 yıllarda yaptığım bir görüşmede şöyle anlatmıştı: ’’Tartışmaların sonunda dernek adının Çerkes olması çoğunlukla kabul edilmesine rağmen; geriye kalan azınlığın, ‘belki izin vermezler’ demesiyle Kafkas adı altında kurulması kararlaştırılır.’’ Türkiye diasporasında atılan bu yanlış adım gelenekleşir ve her yerde Kafkas dernekleri kurulur. 1950’lerde bu yanlış adımı atmayan Abhazlar, Asetinler ve Çeçenler, kendi halklarının adını taşıyan derneklerini kurarken; Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların %80’ni gibi büyük çoğunluğunu teşkil eden Adige gurubu halen kendi adını almamada direnmekte ya da diretilmektedir. (Bkz. Ethnıc Group of Republic Turkey, Peter Andrews) Tarihi Çerkesya’da da demografik olarak en az olanlar Adigelerdir.

 

Avrupa’da ilk dernek 22 Eylül 1968 tarihinde Türkiye geleneğine uyularak ”Kuzey Kafkas Milli Derneği“ adıyla München’de kurulurken, Adel Muhamkeri , Adnan Mahmud , Maik Job, eşleri ile beraber ve Rolad Bielmeier’le 10 Eylül 1974’de Schwelm’de Adige/Çerkes adını taşıyan ilk derneği kurar. Bir tabuyu yıkar, önemli bir yanlışı düzeltir. Kurucu üyelere baktığımızda Türkiye diasporasından hiç bir Çerkes’i göremiyoruz.

 

Daha sonra Avrupa’da kurulan dernekler, Stuttgart hariç hemen hemen hepsi Çerkes adı altında yaşama geçirilir, Kuzey Kafkas vb. adını taşıyan derneklerde adlarını Çerkes’e çevirirler, Köln derneğinde olduğu gibi.

 

Son zamanlarda, yeniden Kafkasya adına dönme çabalarını duyuyor, gözlüyor ve hayretler içinde kalıyoruz. İçinizde iyi hatırlayanlarınız olacak. Geçen yıllarda Hollanda’da yapılan toplantıda, Den Allerding tesisleri yöneticisinin dediğini; “bu konuları on yıl önce de tartışmıştınız, halen bitmedi mi?”. Evet on yıl önce tartışma ve on yıl sonra aynı noktadan devam etme.  On yılda arpa boyu ilerleme yapmadığımız ortaya çıkarmaktadır. Amerika’yı yeniden keşfetmenin hiç bir esprisi yok!

 

Kısa girişten sonra asıl konumuza gelmek istiyorum. Tabu sözcüğü anlamı; değişmez, dokunulması yasak, günah olan şeyler anlamına gelmekte ve sosyal bilim dalında kullanılan bir terimdir.
 

Toplumumuzda tabulara; -kişisel kariyerlerinden çekindikleri için- hiç kimse dokunmak istemez. Konuların bilimsel olarak incelenmesi, geçmiş tarihimizin bu bölümünün masaya yatırılması ve açıklığa kavuşturulması gerekir. Duygusallığı bir tarafa iterek; akılcı, bilimsel bakış açısına Avrupalı Çerkesler olarak Avrupalı gibi bakabilecek kültür düzeyine geldiğimize inanıyorum.

 

Sayın hemşehrilerim,

 

‘’Adigelerin bu günkü duruma düşmesinin nedenleri nedir?’’ diyerek bir soru yöneltecek olursak; aşağıdaki üç nedeni cevap olarak verebiliriz.

 

1) Feodalizm

2) Osmanlı ve İngiliz politik ve stratejik çıkarları

3) Yeni gelişen dinç Çarlık Rusya’sının genişleme arzusu

 

Üç konudan bir ve ikinci sıradakiler tabu haline getirilmiş ve tüm yük ve suç üçüncü maddeye yüklenmiştir.

 

Feodalizm
 

Önce kendi kapımızın önünü temiz tutmak zorunda oluğumuzdan, bu tabuyla başlamak istiyorum.
 

Feodalizm; Adige, Abhaz ve Asetinlerde etkin olan bir sosyal düzendi. Diğer Kuzey Kafkasya halklarında ise feodalizm hemen hemen yoktu. Çeşitli Adige kabilelerinde bile, bir birinden ayrı biçimlerde uygulanıyordu. Batı Adigelerinden Natuchuadjler,  Doğu Adigelerine doğru giderken daha ayrıntılı bir yapı gösteriyordu. Batı Adigelerinde genelde dört feodal sınıfa rastlanırken, Doğu Adigelerinde bu sayı 15’i bulmaktadır. Ladzyenski (1930 s. 429) konuyla ilgili şunları yazmaktadır: ’’Başta feodal beyleri olmak üzere Kabardeylerde feodal yapı çok gelişmiştir.’’ Öyle ki, feodal beyler 15 yy.da İslam dinini kabul ederler, halka müslüman olmalarını yasaklarlar. İşte feodal sınıflar arasındaki devamlı sürtüşmeler nedeniyle; birlik ve beraberlik engelleniyor, iç savaşlara neden oluyor ve vatandan ayrılmaya etkisini yaratıyordu. Diasporada da asimiliye en etken nedenlerden biri olarak rol oynuyordu..

 

Ünlü Sovyet arkeologu ve tarihçisi Krupnov, tarihte ilk köle ayaklanmasını Roma’da organize eden Spartaküs için Adigelerin atalarındandır demektedir. Spartaküs’ün geleneğini, Adigey topraklarında ilk (1754 yılında feodallere karşı  ayaklanma) Dameley denemişse de; o da atası gibi başarılı olamamıştır. Yine 1760 ve 1767 yıllarında Germencik köyü halkı feodal bey, Pşı Dolet’e karşı ayaklanırlar, onlarda başarı sağlayamazlar. Doğu Adigelerinde ki bu ayaklanmaların yanı sıra  Batı’da da huzursuzluklar başlar ve 1770’de Abzeghler feodal beylere ve prenslere karşı ayaklanırlar. Abzegh soyluları Ruslardan ve diğer Adige kabilelerinin soylularından gelen yardımlarla, ayaklanmayı bastırırlar. 14 Temmuz 1791’de  2. kez baş kaldıran Abzegh halkı bu kez başarılı olur.

                 

Bu defa hiç bir devlet ve başka kabile soyluları pşi ve verklerin yardımına koşamaz. Ele geçirilen pşilar  öldürülür. Kaçabilenler, diğer kabilelere ve Ruslara sığınırlar. Verklerin ellerindeki tüm ayrıcalıklara son verilir. Abedzech  bölgesinde yağmacılık yapmayacaklar, yağmacılığa gidip; yağma ettikleri malları ne Abedzech bölgesine getirecekler ne de topraklarından geçirecekler. Onlarda diğer halk gibi çalışacaklar. Bunlara uymayanlar ya Abedzech topraklarını terk edecek ya da pşilar gibi  kılıçtan geçirileceklerdi. Verkler tüm şartları kabul ederler. Rus araştırmacı Ladyzenskiy olayı şöyle  aktarıyor bizlere; "Abedzech ihtilali Fransız ihtilali ile beraber aynı zamanda yapılmıştır. Bir çok  Fransız asili  Rusya'ya sığınırken, Adige asilleri de aynı yolu seçerek, Rusya'ya sığınmıştır."

 

Heidelberg Üniversitesi, Güney Asya Enstitüsü, Politika Kürsüsü Profesörü E.M. Sarkisyanz’da olayı şöyle yorumlamaktadır: "Fransız İhtilali, okumuş entelektüellerce hazırlanarak yürütülmüştür.  Üniversiteleri, kitap ve gazeteleri olmayan bu halk, acaba bu düşünceye nasıl gelmiş ve ihtilali gerçekleştirebilmiştir?"

                   

1975 yılında Ürdün’ün Wadi Siir köyünde yaptığım araştırmalarda,  Kat Muhamed bakınız neler anlatıyor: General Zass, Bjedughları toplayarak kendileriyle bir görüşme yapar ve Rusya’nın ileriye dönük planlarını anlatır. (Okullar açacaklarını ve çocukları okutacaklarını vb.) Bir Bjedugh soylusu ayağa kalkarak, planların güzel olduğunu ancak, ‘’tüm çocukların beraber okula giderek, aynı sıralarda yan yana mı oturacaklar?’’ diye sorar. General Zass‘’evet’’ der ve sözlerine devam eder. “Hatta bir köle çocuğu iyi çalışır, daha iyi okur ve başarılı olursa, bir feodal beyin çocuğuna emir vereceğini” söyler. Feodal bey ayağa kalkarak ‘‘biz böyle bir düzeni istemiyoruz ve kabul edemeyiz. Osmanlı devletine göç edeceğiz’’ der. Nitekim Biga yöresinde yerleşik olan Bjedugh Adigeleri 1856-1957 yıllarında kendi istekleriyle Osmanlı’ya göç etmişlerdir.

 

1864’den sonra Varna’da bulunan Adigeleri gemileriyle Tuna boyunca Osmanlılarca önceden ön görülen yerlere götüren Avusturyalı kaptan F. Kanitz 1875’de yayınladığı üç ciltlik yapıtının 1. cildinin 302.ci sayfasında şöyle yazmaktadır. “Adige soyluları halkı göçe teşvik ediyorlardı. Çünkü halifenin topraklarında feodal ayrıcalıklarını ve eski güçlerini geri alabileceklerine inanıyorlardı.” Soyluların bilmedikleri ise Osmanlı devletinde sosyal sınıfların olmadığıydı.

 

(Zass, Alman asıllı ve Liflandlı’dır. 1840 Kafkas sağ kanadın komutanıdır. Barbarlığından dolayı Şha Ğuan yani ‘’delik kafalı’’ lakabı takılmıştır) 

 

Rus-Kafkas Savaşı’nın bitiminden sonra 31 Temmuz 1866 yılında Çar, köle alınıp satılmasını resmen yasaklar. 8 Ağustos 1866’da da Adige feodallerinin köylüleri serbest bırakmaları ve 21.000 kölenin  hürriyetlerine kavuşması; çalışmaya alışmamış pşilerin ekonomik yapılarını sarsmaya başlar. Bu durumdan şikayet ederek Çar'a yalvarırlar. Çar perişan duruma düşen pşilere acıyarak, her pşiye serbest bıraktığı her bir köle karşılığında 200’er Ruble para öder. Bu ve buna benzer yenilikler feodal beylerin hoşuna gitmez, Kabardey beyleri Osmanlı’ya göç etmek isterler. Yine 1860-61 yılında doğu Adigelerinin 8’de 1’i Osmanlı topraklarına kendi istekleriyle göç ederler.

 

Noissumbaum’ın yayınladığı ‘’Kafkasya’nın On İki Gizi’’ adlı kitabında soyluların vatan ve halkını para karşılığında nasıl sattıklarını şöyle dile getirmektedir

 

‘’Fünf kaukasische Fürsten beschlossen, eines Tages die Russen aus dem Kaukasus zu vertreiben. Diese Fürsten waren: Der Ossete Mussa Kunduch, der Tabasarane Mussa Uzmi, der Ingusche Zur, der Tschetschene Saadula Osman  und der Kabardine Ataschuk’’


‘’Beş Kafkasyalı soylu, günün birinde Rusları Kafkasya’dan kovmak için anlaşırlar. Bu soylular:

Asetin Mussa Kunduch, Tabasaran Mussa Uzmi, İnguş Zur, Çeçen Saadula Osman ve Kabardey Ataschuk. Kabardey soylusu Ataschuk bu gizli organizasyonu Ruslara ihbar eder. Çar’da, isyankarları ve halklarının yok edilmesi için emir verir. Kunduch ve Osman, halklarını kurtarmaya karar verirler. Çar’a: ’’Bizleri öldürmene gerek yok. Biz dinsizlerin vatanını kendi isteğimizle terk etmeye hazırız. İstanbul’daki ulu sultan bize karşı lütufkar davranacaktır’’ derler. Çar’ın izniyle Mussa Kunduch önderliğinde Türkiye’ye göç başlar. Bazıları karadan, bazıları gemilerle Osmanlı İmparatorluğu’na  giderler. Geldikleri yerlerde hiçte iyi şeylerle karşılaşmazlar vaat edilen cenneti bulamazlar. Sultan’ın kendilerine verdiği yerler, dağ insanlarının yaşam tarzına uygun değildir. Üstelik yağmacılık ve soygunculukta yasaktır. Pek çoğu da aç kalmış ve tekrardan anavatanlarına dönebilme hayallerini görüyorlardır. Diğer bir kısmı da hastalıklardan hayatlarını yitirirken, geri kalanlarda yerli halkla karışarak asimile olmaya başlar. İçlerinden pek azı kendini değiştirerek Osmanlı toplumuna uyum sağlayabilmiştir. Sultanların koruyucu birlikleri Çerkeslerden oluşurken, devlete de en sadık paşalar da yine onların arasından yetişmiştir. Mussa Kunduch da uyumu sağlayan ve yüksek mevkilere gelenlerden birisidir. Anavatanlarını sevinçle üç salvo atışıyla terk etmişlerdi. Göçmen getirdiği halk ise açlıktan yok olmasına rağmen, yine de onu kutsallaştırmıştır.

 

Aradan uzun yıllar geçti. Rusya’da Kafkas arşivleri açıldı ve günümüzde o zaman oynanan danışıklı oyunun gerçek yönü ortaya çıktı. Göçün ileri gelen önderleri en başta General Kunduch olmak üzere, Rusya hükümetinin çok iyi maaşlı casuslarıydı. Her göçe özendirerek götürdüğü kişi ve aile başına  çokça gümüş Ruble almışlardır. Çok detaylı yazışmalardan öğrendiğimize göre her kişi için uzun uzun pazarlıklar yapılmıştır. Bu arada Rusların sevinçleri ise sınırsızdır. Çünkü boşalan yerleşim alanlarına Kazaklar yerleştirilmiştir. Mussa Kunduch halkına ve vatanına ihanet eden ve göç ettiren hain bir önderdir. Buna rağmen ne ilginç ki, kendisi Türkiye’deki Kafkasyalılar arasında sayılıp sevilmektedir. Çar’ın emriyle bir çok halkların yok olması ve önderliğini yaptığı kavimler göçüyle halkına ihanet eden General Musa Kunduch ve diğer önderler ve rolleri Kafkas tarihinin tüyler ürpertici bir bölümüdür.’’ (Essad Bey Noissumbaum Kafkasya’nın On İki Gizi. Sayfa 264-65)

 

Musa Kunduch’un Çerkes halkının geleceğini nasıl etkilediğini yakın tarihimizde bir daha göreceğiz. Lenin İsviçre’de yaşarken, İstanbul’dan bazı Adige kökenli paşalar yanına giderek kendisiyle görüşürler ve Çerkes halkının problemini anlatırlar. Lenin de ihtilali başarınca Çerkesleri geriye anavatanlarına geri götüreceği sözünü verir ve ihtilalden hemen sonra Michail Vasileviç Frunse’yi  Ankara’ya gönderir. Alman istihbaratının yaptığı araştırmaya göre bu yıllarda Osmanlılardan hiç memnun olmayan Çerkeslerin %80’i anavatanlarına geri dönmeye hazırdır. Ankara hükümeti kendisini, General Mussa Kunduch ve Türk Ajans genel müdürü Hüseyin Tosun bey ile görüştürür. Türkiye’de iyi mevkilere gelmiş olanlar yeni oluşan bürokratlar ‘‘Çerkeslerin geriye dönüş diye problemleri yoktur’ diyerek ilk tarihi  fırsatı engellerler. (Bkz. Avrupalı Gözüyle Çerkesler. Sayfa 99, Dipnot 25)

 

Yine 18 Ağustos 1877 tarihinde; Rus-Osmanlı savaşı bitiminde imzalanan Berlin Barış Antlaşması’nın ilk maddesini beraber okuyalım: “Balkanlarda Çerkes kalmayacak“ ki, bu madde her nedense Türkiye’deki tarih kitaplarının hiç birinde yazmaz. Çerkesler yeniden göç etmek zorunda kalırlar. Çorlu’da büyük bir göçmen yığılması olur,  göçmen Çerkesler arasında sınıfsal çatışmalar çıkar ve çok insan ölür, kan akar. İstanbul’dan gelen askeri birlikler güçlükle tarafları birbirlerinden ayırırlar. Sonuçta toplum arasında daha da onarılmayan derin uçurumlar açılır. Bu tarihi belgelerden sonra, günümüzden de örnekler vererek, feodal yapının halen birlik ve beraberliğimizi engellediğini asimileyi çabuklaştıran etken olduğunu görelim.

 

İstanbul, Karaköy’de bir kaç Çerkes’in bir araya gelerek 1968’lı yıllarında kurdukları Apeas Mühendislik şirketinde oturuyordum. Odada  İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuyan Sinoplu  bir genç, yalnız kalınca  biraz çekinerek  şu sözleri söylemişti. ‘’Batıray, ben Sinoplu Çerkes’im. İstanbul Bağlarbaşı derneğine gidiyorum. Orada her gidişimde hakaret görüyorum. Dernekte sadece soylular Adige kabul ediliyor diğerlerini Adige saymadıkları gibi akıl almayacak hakaretler yapıyorlar. Söylenene göre ben köle asıllıyım ama Çerkes olduğumdan gurur duyuyorum. Sen ne dersin? Doğru mu bu yapılan hakaretler ve dışlamalar?’’

 

Önce bu gencin medeni cesaretine hayran kaldım. ‘Köle’ asıllı olduğunu açıkça söyleyebiliyor. Kaç kişi  açıkça söyleyebilir?

 

Bu genç arkadaşa o zamanlar bildiğim kadarıyla durumu açıklamaya çalıştım. Hakaret ve dışlamalar devam etti ki; dernekle, Çerkeslerle ilgiyi kesti. Kendisi şu anda devlette çok yüksek mevkilere gelmiş sayılan ve sevilen bir kişi. Halkından kopuk ve küskün. Onun gibi daha ne kadar dışlanarak toplumumuzdan koparılan Adige var acaba, hiç düşündünüz mü?


2. Örnek:

Mannheim kentinde Türkçe kültür dersleri öğretmeni bir Adige’nin evine 1989 yıllarında misafirliğe gitmiştim. Anı kentteki diğer bir kaç Türk kültürü öğretmeni de konuk olarak geldiler. Ev sahibinin ve bizim de Çerkes olduğumuzu öğrenince konuk öğretmen büyük bir ciddiyetle:

- Siz Çerkesler bir millet olamazsınız, der.
- Neden? Diye hayretle sorunca,

- Halen bu modern çağda sosyal sınıflarınız var da ondan, cevabını verir ve devamla: “Ben Tokat’ın bir Çerkes köyünde öğretmenlik yaptım. Köyden tek bir genç üniversiteyi bitirir ve savcılığa kadar yükselir. Köyünden bir genç kızla evlenmek ister. Her çaldığı kapı yüzüne kapatılır. Ben şaşırıp kaldım. Eğer bizim köyde olsaydı herkes  ‘’benim kızı alsın diye sıraya girerdi‘’, diye  düşündüm. Kızların babalarına ‘’bundan daha iyi bir damat bulmazsınız neden kızınızı vermiyorsunuz?’’ diye sorunca; gülümseyerek

‘’Hoca efendi, o bizim kölemiz ona kız vermeyiz’’ derler. Duyduklarıma inanamadım Ne yazık ki, doğruydu. İşte onun için az önce bir millet olamazsınız dedim.

 

Yanılıyor mu bu yabancı?  Aynı soruyu sizlere de ben soruyorum. Olabilir miyiz?


İşin en acısı; bir yabancı, millet olamamamızın en önemli nedeninin farkına varabiliyor da, “büyük Çerkes düşünür ve politikacıları!” bunun farkına varamıyorlar. Sosyal  hastalığımızla mücadele edecek medeni cesaretleri yok.

 

Amma... (?)

 

İngiltere ve Osmanlı devletlerinin politik ve askeri çıkarları için savaş çığırtkanlığı yapan ve bizzat Batı Adigey’de 27 Haziran 1856 ile 5 Aralık 1859 yılları arasında kalan Polonyalı subay Thephıl Lapınski bizlere bu konuda yeterli ve ayrıntılı bilgiler vermektedir. 

 

Gelin şimdi bu çağdaş olayın 120 sene öncesine gidelim ve hep beraber Th. Lapinski’yi dinleyelim:

“Yıl, 1856. Daha önceleri köle olarak İstanbul’a satılıp, Behset adını alarak paşalık rütbesine ulaşan ve Osmanlı hizmetinde görev yapan Behset paşa, Reşit paşanın ısrarıyla Wubıhların valisi unvanıyla Çerkesya'ya gönderilir. Aslı köle ailesinden geldiği için Wubıhlar onu kabul etmedikleri gibi  kendisiyle alay ederler. "Sen önce halen köle olan kardeşlerinin hürriyetini satın al, ondan sonra konuşma hakkın olur", diyerek dışlarlar ve dinlemezler. O da kardeşlerinin hürriyetini satın alarak İstanbul’a geri döner.”

 

1997’li yıllarında Adigey ve Kabardey Cumhuriyetleri kültür bakanları, Ehsan Saleh, Ankara derneğinden rahmetli Tlışe Süleyman Yançatoral ve Adige Şuşe Chase’nin finanse ettiği beş araştırman bilimciyle birlikte Tokat iline gezimiz olmuştu. Bir Abzegh köyünde yapılan toplantıda, bilim adamları, herkese sırayla ‘’kimlerdensin?’’ sorusunu yöneltiyordu. Köylüler sırayla cevap verdikçe yanımda oturan, ‘’ay tlepk yıep’’ yani onun sülalesi yok çünkü köledir ya da o soylulardan değil diyerek kulağıma fısıldıyordu. Soylularını ihtilalle yok eden Abzeghler de halen sosyal sınıflar yaşıyor. Ya ihtilal yapmayan diğer kabileler?

 

Yine 1968 yılında Antalya’da dernek kurma girişiminde olan üniversite öğrencileri; Abzegh Yeleme köyüne giderek kültür derneği kuracaklarını, Adige kültürünü yaşatacaklarını, örf ve geleneklerini canlandıracaklarını söylediler. Bazıları memnuniyet içinde; ”bu köyün pşısı benim, sizi destekliyorum, arkanızdayım” derken, diğer bir kısmı da; ”hangi Çerkes kültürü ve geleneğinden söz ediyorsunuz siz? Başka işiniz kalmadı mı sizin? Ben sırtımda soyluların kamçı acılarını halen duyuyorum. Vazgeçin o sevdanızdan!’’ diyerek karşı çıkarlar. Sonuç; dernek kurulur ancak üye sayısı belirli bir sayıyı geçmez.

 

Toplumda sınıflar arası uçurumlar ve yaralar halen olduğundan derneklere ilgi azdır. Çünkü dernekler ‘’Çerkescilikten ne anladıklarını‘’ açıkça söyleyememekte, yazmamaktadırlar. Sonuçta yukarıda Yeleme örneğinde olduğu gibi her sosyal sınıf; Çerkes kültürünü yaşatmak amacını, kendine göre yorumlayarak ya destek olmakta ya da aktif ve pasif olarak karşı çıkmaktadır ve derneklerde yerlerinde saymaktadır.

 

Gelin bu arada hep beraber Uve Hallbachı dinleyelim. “Dağıstan’da savaşan Rus ordusundan bir subay 1830’da sosyal sınıfların toplumdaki etkinliğin farkına varır ve şöyle bir rapor verir: Kafkasya’yı savaşsız işgal edebiliriz, toprağı işlemeyi modernleştirip, köleliği kaldırırsak. Rapor hiç dikkate alınmaz. Şamil’in başarılı olmasının bir nedeni de işte bu sosyal yaranın farkına vararak, köleliği kaldırmasındandır.“

 

Ne yazık ki; Kafkas-Rus savaşlarının asıl sorumluları ortaya çıkarılmadan, çok basit bir mantık ile tüm suçlar Ruslara yüklenmektedir. Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle yürütülen propaganda ile moda haline gelen Rus düşmanlığı propagandasına, Çerkesler de isteseler de istemeseler de kendilerini kaptırmışlardı. Yazılan tarihi makaleleri de bilimsellikten uzak NATO doktrini paralelinde yazılmıştır. Hatta yayınlanan dergiler tamamen bu doktrinin paralelinde yazılarla doldurulmuştur. Ankara derneğinin 1968-69 döneminde başkanlığını yapan sayın Dr. Med. Zekiye Kazuk ile aynı yönetim kurulunda beraber çalışmıştım. Ankara Ulus Anafartalar’daki muayenehanesinde dernekle ilgili işlerimizi konuşurken, konu ister istemez tarihimize geldi. “Çerkesleri komünistler kovdu“ dedi. ‘’Zekiye abla, Çerkesler kovulduklarında komünizmin felsefesi olan Kapital’i Karl Marx daha yazmamıştı. Rus ihtilali ise sürgünden 53 yıl sonra yapıldı. Nasıl olurda daha dünyada olmayan komünistler, Çerkesleri kovsunlar?’’ açıklamasında bulunarak, bu gerçeğe zor inandırmıştım. Düşünün Ankara’da bir doktor ve köyündeki bir çiftçiyi!

 

Yaşlanan Osmanlı devletinin gerilemesi ile birlikte; yeni ve dinamik Çarlık İmparatorluğu’nun durmadan genişlemesi, Osmanlıları ve İngilizleri telaşlandırır ve birden bire Kafkasya’ya ilgi göstermeye başlarlar. Osmanlılar o güne kadar yapmadıkları İslamlaştırma yani misyonerlik çalışmalarını her nedense Çerkesya’da ilk defa uygulamaya başlarlar ve 1782’de gürcü asıllı Ferah Ali Paşa’yı Tzığotz’ık (Soğucak) kalesine gönderir. Asıl adı Giovanni Battista Boetı olan, İslam dinini alan,  Şeyh Mansur adıyla bilinen derviş 1791’de Osmanlı desteğiyle ilk organizeli savaşları başlatır.

 

Osmanlıların bu politik ve askeri hareketi Çarları telaşlandırır ve Ruslar büyük bir hızla Kafkasya’ya yönelirler. Böylece Rus-Kafkas savaşları başlar. Savaş, Osmanlıların işine geliyor ve körüklüyordu. Buraya bağlanacak askeri güç, Rusların Balkanlarda, Orta Asya’da ve Güney Kafkasya’da  ilerlemesini engelleyecekti. Plan çok iyi tutar. Osmanlılar pokerde çok iyi bir as çekmişlerdi. Ruslar her yıl 10 ile 30.000 askerini savaşta kaybederken, Rusya bütçesinin 6’da 1’i Kuzey Kafkasya savaşına harcanıyordu. Maliye Bakanı Kankrin 1844’de savaşın durdurulmasını Çar’dan ister. (Bkz. Uwe Halbach Der Kaukaus ın der Wahrnehmung Russlands S. 53).

 

Plan tutmasına tuttu da Kuzey Kafkasya’yı ateşe atarak tamamen yaktığı gibi Adige halkının da yok edilmesinin öncülüğünü de yaptı. Osmanlının suçu ve sorumluluğu yok mu acaba ?

 

Ruslar savaşın yanı sıra barışçı yolların planlarını da çiziyor ve uygulamaya çalışıyordu. Alman Asıllı Güney Rusya valisi General Buchholz  Çar I. Alexandere 1813’de sunduğu planla tüm Çerkesya kıyıları ablukaya alınacak ve Osmanlılarla ticareti önleyerek, Ruslarla ticarete teşvik edilecekti.  Natıkudsch soylusu Mehmed Şenderıkonun kızı  generalin bir akrabası ile evlendirilir. Ruslara Pşad ve Jelentzıkda kale kurmalarına müsaade edilir. Beş yelkenliden oluşan bir ticaret filosu kurulur.  Cenevizli Scaffi’nin başarısızlığı ile planlar uygulanmaz. Petersburg’dan gönderilen paralarda yerini bulmaz ve kaybolur. Bu ve buna benzer barışçıl yolların yanı sıra savaşların tabii sonucu olarak bir birlerine karşı barbarca kıyımlara da sahne olmuştur.

 

Yine Çar 1.Nıkolaus 1837 ve Çar 2.Alexander 18 Eylül 1861’de Adigelerin ayaklarına gelerek anlaşma yollarını aramışlardır. 2.Alexander, Chımışç’ede Abzeghlerle görüşür ve şu tarihi konuşmayı yapar:


‘’Ben hiç bir halkın ayağına gitmedim. Sizin ayağınıza kadar geldim. Savaş istemiyorum. Dininize, geleneğinize, göreneklerinize karışmayacağım. Benim isteğim Güneye inmek. Askerlerim buradan geçerken rahat ve güven içinde geçsinler. Gelin anlaşalım. Bu topraklar sizin topraklarınız. İngilizlere de Osmanlılara da kanmayın. Şimdiye kadar ne yardımı yaptılar ki, şimdiden sonra yardım etsinler? Osmanlıların yardım edecek güçleri yok. İngilizler çok uzaktalar ve yardım etmeyeceklerdir.‘‘ der.  Abzegh önderlerinden Zeyko Hacemiko Haci (Цэйкъо Хьаджэмыкъо Хьаджы) ayağa kalkarak şu tarihi cevabı verir: ’’Vatanım Adigey’i çok seviyorum. Buraların çocuklarımın da vatanı olarak kalmasını istiyorum. Savaşla vatanımıza sahiplenemeyeceğimizi anlamış olmamız gerekir. Osmanlılar ne yardım etmek istiyorlar ne de yardım edecek durumları var. Ben sayın Çar Alexanderin dediklerini doğru buluyor ve barış antlaşması taraftarıyım.’’
 

Arkasından Tl’she Sh’utz’ejiko (Л1ышэ Ш1уц1эжьыкъо) söz alarak şunları söyler: ’’Sayın Çar önce askerlerinizi Adigey’den çekiniz. Yoksa son savaşçımıza kadar savaşacağız.’’’ der ve elindeki torbadan bir avuç tuz çıkararak Şhaguaşe nehrine serper. ‘’Gördünüz mü tuzun nasıl eriyip gittiğini? İşte bu bir avuç tuz gibi bizlerde Rusların arasında eriyip gideceğiz’’ der.

 

Zaman kimi haklı çıkardı acaba?

 

Bu iki önderin konuşmalarından sonra Abzegh delegeler arasında sonu gelmez tartışmalar başlar. Durumu iyi kavrayan Çar ayağa kalkarak, ‘’önce kendi aranızda anlaşın! daha sonra görüşürüz. Ancak savaş isteyenler varsa zafere kadar savaşa devam edeceğimi bilmelerini istiyorum’’ diyerek oradan ayrılır. Barış taraftarları dağlardan inerek Pşıze ovasına yerleşirler.

 

Adigelerin çoğunluğu barış tekliflerini neden kabul etmiyorlardı, sorusu akıllara gelebilir. İşte burada Osmanlı bilhassa Çerkesya’da cirit atan İngiliz ajanlarının çok önemli bir rolü olduğunu göreceğiz. Kafkasya’da bir cephenin oluşması Osmanlıların ve İngilizlerin işine geliyordu. Çünkü Kuban-Terek askeri hattında Rusya yarım milyon asker bulunduruyordu. Bu askeri gücün ekonomik yükü çarlık bütçesini çok sarsıyordu. Savaş giderleri 1851 de 400 Milyon gümüş Ruble’yi buluyordu. Osmanlılar bu sayede Balkanlarda işgal ettikleri verimli toprakları ellerinde bulunduruyorlardı. Dağlık Adigey’in ne zenginliği vardı ki?

 

İngilizler ise Hindistan, Afganistan gibi ülkeleri kolonileştiriyor ve Orta Asya’yı da kolonileştirmek istiyordu. Hindistan’ı 50.000 askerle kolonileştiren İngiltere, Kuzey Kafkasya da bilinçli savaş çığırtkanlığı yapıyordu. Bu iş içinde İngiltere son derece akıllı ve zeki bir casusunu Davud Urquhart 1833’de Osmanlı devletine elçilik 1. sekreteri  göreviyle gönderir. Kendisi doğrudan doğruya İngiliz Kral 4. William’sın özel sekreteri Sir Herbert Taylor ile Dışişleri Bakanı Lord Palmerston’a bağlı çalışıyor, onlardan direktif alıyordu. Onlara karşı sorumluydu. Urquhart, Osmanlı devletini İngiliz himayesi altına alabilme planlarını yapar, yürütür ve başarır. Bu plana göre yine Osmanlılarla Rusların birbirlerini askeri ve ekonomik alanda yıpratarak yok etmeleri de vardı.

 

1830 yılında Polonyalıların Ruslara karşı baş kaldırmasını planlayan soylu Adam Czartorski başarısız olunca İngiltere’ye kaçar. İngilizler ona da Rusya’nın içinde ayaklanmaları organize etmesi görevi verilir ve Urquhart’la beraber çalışır.

 

Urquhart 1834’de Çerkesya’ya gelir, ev ev gezerek Ruslarla barış antlaşması yapmayacaklarına dair yemin ettirir. Anapa’da 15 Çerkes beyi ve 200 thamadeyle bir toplantı yapar. Rusya’ya karşı savaşa başlamalarını ve karşılığında kendilerine tuz, barut, kurşun vereceğini ve İngiltere hükümetinin de her türlü desteğini sağlayacağı, sözünü verir. Daha sonra savaş kışkırtmacılığını gündemde tutmak için sırasıyla J. B. Stanıslau,  Longwort ve Ct. Spencer’i Çerkesya’ya gönderir. Bu sıraya İngiltere’den maaş alan bir çok Polonyalı (Zamaiski, Konantyevski, Lapınskı gibi) ve Macarları da ekleyebiliriz. 

 

Çerkeslerin artık İngiliz yalanlarına inanmadıklarını sezinleyen Urquhart, Longwortha avcı üniforması giydirerek Çerkesya’ya gönderir. Çerkesler, İngiliz avcı üniformasıyla resmi askeri üniforma arasındaki farkı bilmediklerinden, askeri yardımın nihayet geldiğine inanırlar. Kurnazca oynanan bu oyun, Ruslarla İngilizler arasında herhangi bir diplomatik skandal da yaratmaz. Çünkü, Çerkesya’ya gelen nihayet bir avcı idi. Aynı Davıd Urquhart, İngiltere’nin Glasgow kentinde tüccarlara verdiği bir ziyafette, ‘’İngiltere, Çerkesleri desteklemelidir’’ derken şu sözleri bilhassa Adigeler için çok önem taşıyordu: "Çerkesler Hindistan’ın bekçileridir. Bu nedenle hükümetimiz en kısa zamanda Çerkeslere yardım etmelidir".

 

Almanca bilen ve tarihimizle ilgilenen dinleyicilerin Neue Solidarıtaet Sonderdruck Dezember 1999’da yayınlanan Davıd Urquharts Heiliger Krieg Zur Geschıchte des Grossen Spıels der Briten im Kaukasus, adlı bilimsel yazıları okumalarını bilhassa tavsiye ediyorum.

 

Sayın dinleyiciler,

 

Bir taraftan savaş körüklenirken, diğer taraftan Osmanlılar; Çerkesleri göçe, çeşitli nedenlerle özendiriyorlar, göçün propagandasını yapıyorlar ve para topluyorlardı. Anadolu’dan Osmanlı ordusuna artık asker gelmez olmuş Anadolu’da toprağı işleyecek insan gücü de kalmamıştı. Babı-ali; Çerkesleri Balkanlara yerleştirerek, (Osmanlı sınır bekçiliğini yaptırarak) Balkanlardaki Türkleri tekrar Anadolu’ya geri getirmek istiyordu. Hep beraber Th. Lapinskiyi dinleyelim:

 

‘’5 Aralık 1858 tarihinde Lapisnki Tuapse'den beş askeriyle birlikte bir gemiyle ayrılır. 7’sinde Trabzon, 21’inde de İstanbul’a  varır. Lapinski, İstanbul’a varınca  duyduğu, öğrendiği  haber ve bilgilere hayretler içinde şaşar kalır. Babı-ali'de yapılan planlara göre Osmanlılar Çerkesleri anavatanlarından göç ettirerek Rumeli'ye yerleştirmeyi  tasarlamaktadırlar. Bunun propagandası ise açıkça Osmanlı hükümetince yapılmaktadır. Lapinski bu planların ve politikanın  çok yanlış olduğunu hükümete  anlatmak ister. Ancak kimseye dinletemez. Yapılan planlara göre; Osmanlılar, Balkan halklarına karşı Çerkesleri (aynı gaye ve planlarla Tatarları da getiriyorlardı) bir set şeklinde yerleştirmeyi  düşünüyorlar, bu yolla Balkanlarda müslüman azınlığı çoğaltarak, hristiyanların ve ulusal ayaklanmaları bastırarak, kontrol altına almak istiyorlardı.’’

 

Halbuki bu yanlış politika ile getirilen Tatarların acıklı durumunu görüp ders almıyorlardı. Getirilen Tatarlar açlıktan ölüyor ve bir çoğu da tekrar Rusya'ya dönüyordu. Çar; dönenleri, hristiyan dinine  girince kabul ediyordu. 6000 Kaberdey Adigesi’de Tatarlarla beraber aynı acı sefil, insan haysiyetini  rencide edici kaderi paylaşıyordu. Osmanlılar yukarıdaki insanlık  dışı planlarını gerçekleştirebilmek için, bir çok fanatik fundementalist Adigeleri de Adigey'e  gönderir. Ancak daha önce yukarıda  sözünü ettigimiz Tatar ve Kaberdeylerin acıklı durumlarını görünce, Osmanlının gerçek yüzünü anlarlar, geriye Kaberdey'e dönenler başlarına gelenleri ve gördüklerini açıkça anlatırlar ve göçü durdururlar.

 

Görüldüğü gibi daha savaş devam ediyordu. Osmanlıların göçü teşvik etmeleri ve bunun planlarını yapmaları, Osmanlının göçe ve göçe özendirme de etkin rolü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Daha savaşlar devam ederken ve herhangi bir  antlaşma imzalanmadığı halde on binlerce Adige, Osmanlı propagandalarına kanarak kendi arzularıyla Osmanlıya göç etmişler, ettirilmiştir. Bunun suçlusu da Osmanlılardır.

 

21 Mayıs 1864’de savaş bitince, Soçi’de imzalanan barış antlaşmasının şartlarında herhangi bir sürgünden de söz edilmemektedir. Anlaşmaya göre dağlarda yaşayan Adigeler en geç bir ay içinde dağlardan inerek ovalara yerleşecekler ya da Osmanlı devletine göç edecekler. Kim ki, bu antlaşmaya uymuyor savaş tutsağı muamelesi görecektir. Hatta Çar, Wubıhlara özel haber göndererek vatanlarını terk etmemeleri için ricada bulunur. Buna rağmen terk ederler.

 

Çerkesya düştükten sonra Rusya büyük bir hızla Orta Asya Türk emirliklerini çok kısa zamanda kontrolü altına alarak, İngilizlerin Sibirya’ya girmelerini önler. Osmanlılarda, Balkanlarda hızla toprak yitirirler, hatta 1878’de Rusya ordusu Çorlu’ya kadar gelir. İngilizler müdahalede bulunmasalardı 1878’de Osmanlı devleti yıkılarak Rusya’nın işgaline uğrayacaktı.
 

                       

Sonuç

 

Yukarıda kanıtlarla verilen bilgilere göre herhangi bir resmi sürgünden söz edemeyiz. Olay sürgün değil göçtür.

Göçün sorumlusu ise feodal beyler ve Osmanlılardır. Osmanlılarca planlı hazırlanmış özendirilerek, kandırılarak göçürülmüşlerdir.

 

Osmanlılar kadar İngilizlerde aynı sorumluluğu taşımışlar ve kendi askeri stratejik çıkarları için Adige halkını savaşa teşvik ederek, savaştırarak yok ettirmişlerdir.

 

Çarlık Rusya’sı da bazı soylulara para ödeyerek göçü desteklemiştir.

 

Çarlık Rusya’sı generalleri ve memurları kendi çıkarları nedeniyle barış yerine savaş istemişler ve bundan maddi kazanç sağlamışlardır.

 

Günümüzde sürdürülen savaşlara ve savaş için bulunan nedenlerle geçmişteki nedenler değişmemiştir. İngiltere’nin başbakanı W. Churchill’in ünlü söylevini burada tekrarlıyorum: “İngiltere’nin dostu yok çıkarları vardır.“

 

Bizde ‘’Çerkeslerin dostu yok, çıkarları vardır’’ diyebildiğimiz an başarıya doğu ilk adımı atmış oluruz.

 

Tabii ki son sözümü Çerkes halkını kendi çıkarları için cepheye sürerek, yalnız bırakarak etnik ve kültürel sonunun başlanıcını hazırlayan İngiliz diplomatının vecizesi ve Osmanlı diliyle bitirmek istemiyor ve Yeleme köyünde biz çocuk iken nasihatte bulunan Bexan ninenin Adigece vecizesi ile bitirmek istiyorum:

“к1элэхэр зашумгъэдэл. Удэлэмэ узгъэдэлэштыр бэ хъушт!”
’’Çocuklar deli, aptal olmayın. Aptal olursan seni aldatacak çok olur.’’
Bechan Nine


Шъомызэшэу шъукъзэрэсэдэ1угъэм пае шъопсэу шосэ1о.

Sabırla beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

 

 
 

Kaynakça

Essad Bey

Zwölf Geheimnisse im Kaukasus. Berlin Zürich 1930
Halbach Uwe 

Die Bergvölker als Gegner und Opfer. Der Kaukasus ın der Wahrnehmung Russlands.
In: JGO Beiheft, 5 1991 s.52-65
Kanıtz Felıx Phılıpp 

Donau Bulgarıen und der Balkn. Leipzig 1875, 3 Bde.  
Ladyzenki  Alexander. 

Dıe Entstehung und Entwıcklung des Staates beı den  kaukasıschn Bergvölkern. In: Zts. für Völkerpsychologıe und Sozıologıe. Bd.VI- VIII  Leıpzıg 1930-31
Lapinski Theophil 

Die Bergvölker des Kaukasus und ihr Freiheitskampf gegen die Russen. Hamburg, 1863, 2 Bde.
Neue Solidaritaet. Wiesbadeen 1997
Özbek Batıray

Çerkes Kronolojisi. Ankara , 1991
Dıe tscherkessıschen Nartensagen  Heidelberg, 1982
Avrupa Gözüyle Çerkesler. Ankara, 1996

Erzaehlungen der letzten Tscherkessen auf dem Amselfeld. Bonn, 1986