MENÜ





 

.

.

''BİZ ÇERKESLER''E ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

Dr. MEŞFEŞŞÜ Necdet Hatam

Maykop, 19 Mayıs 2005

.

.

Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun Çerkesleri tanıtım amacı ile ''Biz Çerkesler“ adlı bir kitapçık yayınlamış olduğunu; ancak, kitabın iler-tutar tarafı olmadığını sevgili dostum Batıray Yediç’ten duymuştum. Kitapçık DÇB yönetim kurulu toplantısı için gittiğimiz İstanbul’da bizlere de armağan edildi. Dörtte bir kadarı resim ve haritalara ayrılmış, küçük boy yetmiş bir sayfa boyutundaki kitapçığın ne için yazıldığının anlatıldığı sayfayı kitabın boyutuna oranla  çok iddialı buldum. Ayrıca; bildiğimiz, tanıdığımız, konuyu iyi bilen kişilerden oluşmuş  iddialı tam sekiz yazarı ve iki düzenleyicisi var  “Biz Çerkesler“in.

Kitapçığı dikkatle okudum, döndüm yine okudum. Okudum, okudum...

Okudukça da hayretler içinde kaldım. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Okuduğum kimi bölümleri anlamakta zorlandım, anlayamadım.  Havsalamın almadığı terimler, tanımlarla karşılaştım. Üzüldüm, kızdım,  ''bu kadarı da olmaz ki“ dedirten bir çok satırın altını çizdim. ''Batıray yerden göğe haklıymış“ dedim. Öyle ya;  tanıtımda  “...milyonlarca insanın bizi tanımadığını ya da tanıyamadığını izliyor, zaman, zaman bu tanıma eksikliğinden dolayı kamuoyuna yapılan yorumlamaların yanlışlığını, eksikliğini görerek üzülüyoruz.

Kafkas tarihi ve kültürü konusunda, meraklıları için çevremizde şüphesiz ki, bir çok kaynak mevcuttur. Ancak kısa ama özlü ifadelerle konuyu açıklayarak, kamuoyundaki genel bilgi eksikliğini bir ölçüde de olsa gidermek için elinizdeki bu küçük kitapçık hazırlanmıştır...“ denmesine karşın; kitapçık, bilgi eksikliğinin, bigi yanlışının, olayı çarpıtmanın, yanlı tutumun, öznel yaklaşımın bir anıtı olmuş. Bir çok bölüm yazarların daha önce yazdıkları ile çelişkili. Kitapçığın kimi bölümleri, kimileyin kimi paragrafları bile kendi içinde tutarsız. İçerdiği bilgiler çoğun Kaf-Der’in, Kaf-Fed’in, Kafkas Vakfı'nın daha önce yayımladığı kitapların bültenlerin, dergilerin doğru içerikleriyle de uyumsuz.

Bu, saçmalık derecesinde yanlışlıkları içeren kitapçığı yayınlayan kurum, Şamil Jane’ye göre yönetiminde  ''akıllı ve zeki insanlar“ın, bize “göre bilgileri, becerileri sorumlulukları ölçüsünde olayımıza zaman ayırmayan, aralarında sağlıklı ve yeterli bir iletişim olmayan ''akıllı ve zeki insanlar''ın  bulunduğu Kafkas Dernekleri Federasyonu.

Aslında uzun zamandan beri Kaf-Fed ve çevresinin eleştirileri görmezden, duymazdan geldikleri; yanıtlamak zorunda kaldıklarında yandan yanıtladıkları, yanıtlar gibi yaptıkları, “hatalı olanlar biz yanlış yapanlar değil, bizleri eleştiren sizlersiniz“ demeye getirdikleri bilinmiyor değil. Sevdiğimiz kimi arkadaşlarımız, yenilerde yakın geçmişi iyi bilmediği için sağlıklı değerlendirme yapamayan kimi gençlerimiz de  Kaf-Fed’i korumak adına, Kaf-Fed’in yanlışlarına anlayış göstermemiz gerektiği, Kaf-Fed’in genel platformlardaki yanlışlarını bile genel platformlarda eleştirmemizin yanlış olduğu uyarılarını yineleyip duruyorlar.

Tüm bunlara karşın biz iflah olmaz muhalifler de gördüğümüz hataları eleştirmezlik edemiyoruz.

Niye mi?

Önce Çerkesler arasında sık anlatılan bir fıkra: Çerkeslerin yoğun olduğu diaspora ülkelerinden biri. İşsizlik had safhada. Çerkes delikanlısı işsiz, yapacak işi yok, aç… Çerkes olmayan komşusu, arkadaşı da  işsiz ama aç değil. Bir el arabası edinmiş, pazardan aldığı sebze meyveyi mahalle arsında bağıra, çağıra satıyor ve kıt kanaat da olsa geçiniyor. Bizim delikanlı ile de iyi arkadaş. Öneriyor, ısrar ediyor. “Sana da bir araba buluruz, alışıncaya kadar birlikte oluruz. Bak göreceksin iyi olacak. Sen de kazacaksın ben de… Geçinip gideriz “.  Sonunda bizim delikanlıya ‘’evet“ dedirtir. Bir araba daha edinirler. Arabaları pazardan yükler yola koyulurlar. Mahalle aralarında komşu bağırmaya başlar:

    - Domateees…  Patlıcaaan… Sırık fasülyeee.. Sebzenin en hasıııınııı,
      en iyisininiii satıyoruuummmm…

Komşu nefes almak için bağırmaya ara verdiğinde de, bizimki de ağzını açar ve sadece arkadaşının işitebileceği bir sesle:
    - Ben de, der.

Değerli arkadaşlar, hep eleştirir durumda olmak  inanın mutlu etmiyor bizleri. İnanın gerçekten eleştiren birileri çıkarsa onun peşi sıra dolaşacak ve sadece ’’ben de“ diyeceğiz. Sizler de, kendiniz eleştirmediğinize göre hiç olmazsa biz eleştirenlere destek olup ‘’ben de“ deyiverin. En azından, lütfen eleştiri konularını önemseyin. Kitapları, yazıları ve eleştirileri okuyun. Eleştirilerimizde haksız isek bizleri de eleştirin. Lütfen eleştirenleri değil, yanlışta ısrar edenleri ayıplayın. Ancak böyle yaparsak hataların ve eleştirilerimizin azalacağını bilin.

Yukarıdaki suçlamalarıma dayanak mı? Dr. Batıray Yediç’in “Ah Şu “Biz Çerkesler’’ eleştirisinin Circassian Canada sitesinde yayımlandığı haftalar oldu. Kaf-Fed yetkililerinden eleştirilerin haksızlığına ya da haklılığına ilişkin bir açıklama görmedim. Kendisine özel olarak yazılmış olduğunu da sanmıyorum.

Türkiye’deki Çerkesleri hangi kurumun temsil ettiğinin tartışıldığı bir sitede özetle “Biz Çerkesler“ gibi anıt (!) bir kitapçığı yayımlayan, dönüş politikasını çarpıtan bir kurumun benim temsilcim olamayacağını yazmıştım. Marje’de ciddi bir yanıt bulamadım. Bir başka platformda Kaf-Fed Yönetim Kurulu üyesi Şamil Jane tarafından bu suçlamayı genele açık bir platformda yaptığım için eleştirildim. Kaf-Fed’i kendim yönetimde olmadığım için eleştirdiğimi ileri sürdü. Ancak, “saçma dediğin kitapçığın neresi saçma?“ diye sormadı. İlginçtir, suçlamalarımızdan haberdar oldukları halde, Kaf-Fed’in diğer sorumlularından da bu soruyu soracak bir Allah’ın kulu çıkmadı. Yani eleştiri görmezden, duymazdan gelindi ya da eleştiriler yandan yanıtlandı…

Şimdi gelelim “Biz Çerkesler“e:

Kitapçığı okuduğum ilk günden (22 Mayıs 2005) beri mutlaka eleştirilmesi gereğine inandım.  Bu güne kadar da diğer yapılacak işleri de aksatmadan eleştiri metni üzerinde çalıştım durdum. Eleştirim, kitapçık gibi kendini yinelesin istemedim, eklektik olmasın istedim, dağınık olmasın istedim. Ancak beceremedim. Sayın Batıray Yediç’i ve kendimi yinelediğim kimi konular ve dağınıklık için özür diliyorum. Bu kadar az sayfada bu kadar yanlışı, hayal ürünü değerlendirmeleri bir araya getirebilen anıt (!) kitapçığın daha uzun yıllar gündemde kalacağına ve ilerde daha doyurucu eleştiriler yapılacağına inanıyorum.

“Peki kitapçığın doğru söylediği şeyler de yok mu?” diye soracakların çıkacağını bilmiyor değilim. Ancak yine de 47 üyeli Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun yayınladığı kitapçıkta doğrular değil, yanlışılar aranmalı ve bulunamamalıydı diyorum. Siz kitapçığı ve eleştiriyi okuma sabrını  gösterenlerin -yazarlar da dahil- görüş belirtme duyarlılığını da göstermelerini diliyorum.

“KAFKASYA HAKKINDA GENEL BILGILER” genel başlığı altında, Türkiye’de çok karıştırıldığı dile getirilen Kafkasya, Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya kavramları ve bu üç kavramın hangi coğrafya ve cumhuriyetleri kapsadıkları (kapsadığı değil)  özetlenmiş:

Kafkasya: Azak denizi, Maniç çukurlukları, Hazar Denizi ve Karadeniz arasında kalan Apşeron Yarımadası’ndan başlayarak, Kuzey-Batı istikametinde toplam 1200 kilometre uzunluğundaki ünlü Kafkas sıradağlarının hem Kuzey’ini hem Güney’ini içine alan geniş coğrafi bölgeye, genel bir ifadeyle “Kafkasya” denmektedir. Oysa bu kavram Türkiye’de daha çok Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Dağlık Karabağ ve Nahçevan’ı içine alan, Güney Kafkasya anlamında yanlış bir şekilde kullanılmaktadır.”

Coğrafya sınırlandırılırken Kafkasya’nın Güney sınırı (Aras havzası) belirtilmemiştir. Yeterince özen gösterilmediği için Güney Kafkasya’da yer alan cumhuriyetler, bu sayfayı izleyen sayfada da sayılmışlardır. Yetmemiş, toprak olarak Ermenistan sınırları içerisinde kalan Azerbaycan'a bağlı Nahçıvan Cumhuriyeti ile Azerbaycan sınırları içerisinde kalan, yine Azerbaycan'a bağlı Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi de diğerleri ile aynı statüde oldukları izlenimini verecek, kafa karıştıracak şekilde birlikte sayılmışlardır.

Kuzey Kafkasya sınırlanırken ne yapsak da Abhazya ve Güney Osetya’yı Kuzey Kafkasya sınırları içerisine alsak diye, bölgenin Güney sınırı İngur ırmağına kadar genişletilmiş, aynı telaşla Güney Osetya denecek yerde Kuzey Osetya denmiş, dahası Güney Kafkasya’da yer alan cumhuriyetler sayılmışken, Kuzey Kafkasya’da yer alan diğer cumhuriyetler sayılmamıştır.

Bu bölümlemenin biraz zorlama olduğu düşünülmüş olsa gerek ki hemen takip eden paragrafta  “Tarihi ve kültürel bağ yerine, coğrafya veya Kafkas sıradağları esas alındığı takdirde, Abhazya ve Güney Osetya’da bu bölgeye (Güney Kafkasya’ya) dahil edilebilir.” denmiştir. Böylece de takdir edilebileceği gibi kavramlar açıklanmak bir yana daha bir karıştırılmıştır.

Ayrıca, bu öznel yaklaşımla dağların Güney’indeki iki bölge Kuzey’de sayılmış ama ilginçtir kimilerin yine kendileri gibi öznel bir yaklaşımla Kafkasya denince Güney Kafkasya’yı anlamalarını eleştirmekten de geri kalınmamıştır.

Çerkesya (Çerkesistan) alt başlığı altında kimi tarihçi ve haritacıların (Sayın Batıray Yedic’in de altını çizdiği gibi) bu tarihçi ve haritacıların kimler olduğu hiç söylenmemiş. “Çerkeslerin yurdu anlamında sadece Adige boylarının, Abhaz-Abazin boylarının ve Ubıh halkının topraklarını kapsayan orta ve Kuzey-Batı Kafkasya için bu kavramı kullandığı” söylendikten sonra, adlandırmadaki asıl etkenin kültürel, özellikle sosyo-politik olduğu söylenmeden “Kafkas halklarının tümünü (Adige, Abhaz, Ubıh, Karaçay, Oset, Çecen-İngus ve Dağıstanlılar) Çerkes üst kimliği altında değerlendiren tarihçiler ve kuruluşlar tüm Kuzey Kafkasya’yı Çerkesya adıyla ifade etmektedirler.” denmiştir. Önce özensiz (bilgisizlik dememek için) bir yaklaşım: Görüldüğü gibi Güney Kafkas halkları “Kafkas halklarının tümü” kapsamından çıkarılmış, parantez içinde Kuzey Kafkasya halkları sayılırken hiç kimsenin saymazlık etmediği Abazinler de unutulmuştur. Bizce bu vahim yanlışlıkların asıl nedeni, kökleşmiş Türkiyelilik paradigması, “belirlenen politik hedefe temel oluştursun istenen bilimsel (!) yaklaşım bulma” çabasıdır.

Hemen izleyen paragraflarda karşılaştığımız Kuzey Kafkasya halklarının sadece bu sayılan halklar olmadığı bilgisi, (nüfusun diğer bölümünü daha sonradan yerleşen halklar olan Turani kökenli Karaçaylar, Balkarlar, Nogaylar, Kumuklar ve İndo-Germen kökenli bir halk olan Osetler oluşturmaktadır) bizleri şaşırtmamış, böylece Kuzey Kafkasya Halkları deyiminden yazarlarımızın, sadece Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalıları anladıkları da ortaya çıkmış, bu da yukarıdaki görüşümüzü kanıtlamıştır. Öyle ya adlandırma etnik kökene göre yapılıyorsa en azından parantez içinde sayılan halklardan Karaçaylar ve Osetlerin tanımın dışında kalması gerekirdi ya da tanım Karaçayları da kapsayacak şekilde genişletiliyorsa parantez içinde sayılan diğer halkları da içermesi gerekirdi.

Bu yaklaşım ile çok sayıda yazarın yazdıklarını düzenleyen iki kişiden biri olan Kaf-Fed Genel Başkanı sayın Muhittin Ünal’ın şu sözleri arasındaki çelişki ise, konuyu daha da içinden çıkılmaz kılmıştır. “Bazı Türkologlara göre, Kuzey Kafkas halkı ve Türk soyu olan Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuk, Kalmuk, Karapapak gibi halkları Çerkes saymaya hakkımız yok. Zira burası bir Türk ülkesidir ve o halklar da Türk soylu olduklarına göre Türkiye’de Çerkes saymamız mümkün değildir. Bu yaklaşımı doğru mu sayacağız!” (III. Gençlik Toplantısı Bildiriler)

Türk kökenli olmayan halkların da Türk sayıldığı Türkiye'de, etnik olarak Türk olduğu herkes gibi yazarlarca da bilinen Karaçayların Çerkes sayılıp, Kafkasya’daki komşuları ve aynı etnik gruptan olduğu kendilerince de belirtilen Balkarların Çerkes sayılmadığının mantığı ancak, Osmanlı-Türk pardigması içselleştirilerek açıklanabilir. Örneğin Balkarların Çerkes sayılmamasının nedeni, sözünü ettiğimiz zihniyetin, Kafkasya politikaları için gerektiğinde, geçmişte olduğu gibi kullanabileceği, önemsenecek sayıda Balkar’ın Türkiye’de bulunmayışıdır.

Anavatanı  bugünlere getiren kardeşlerini, onların yaklaşımlarını, terminolojilerini özlemlerini anlamaya çalışmayan bu paradigma özümsendiğinde kitapçıktaki çelişkiler de daha kolay anlaşılacaktır.

Bu yaklaşıma tutsak olmamış yazarların yazdığı bölümler, örneğin Diller, Mitoloji ve Yazın bölümleri bilimsel verileri temel aldıkları için, politik hedeflerine bilimsel (!) temel bulma çabasındaki yazarların yazdıkları ile çelişecektir.

Elbette ki, böyle yanlışlıklara düşmemek için keyfi değerlendirmelerden, “biz en büyüğüz en akıllıyız ne verirsek yenir” anlayışından vazgeçilmesi, bilimin verilerinin veri kabul edilmesi gerekmektedir.

Nereden alındığı, hangi tarihte çizildiği belirtilmemişse de beşinci sayfadaki harita bizce, Rusya Federasyonu’nda sürekli sorun çıksın, var olan sorunlar büyüsün anlayışı ile hazırlanmıştır. Açıklamalar da günümüz gerçeklerine uymamakta, kitapçığın başka bölümlerindeki bilgilerle çelişmektedir. Oysa Kaf-Fed gibi bir dernek, bir ülke sınırları üzerinde konuşurken sözünü ettiği ülkenin kabulleri, en azından uluslararası kabulleri göz önüne almalı, kendi yazdıkları ile çelişmemeliydi. Ancak sorumsuzluk ve baştan savma yaklaşım o kadar ileri boyutlarda ki…

İşte örnekler:

Haritadaki renklendirme ve açıklamaya göre Abhazya Rusya Federasyonu ile birleşmek isteyen bir bölge olarak gösterilmiştir. On birinci sayfada ise  Abhazya’ya ilişkin şu bilgi verilmektedir: “1992 yılında Gürcistan, 1921 anayasasına geri döndü. Bu anayasada Abhazya'yı bağlayan bir hüküm olmadığından (demek ki, Anayasada bağlayıcı bir hüküm olsaydı Abhazya’nın yok edilişe karşı direnmesi gerçekleşmeyecek ya da bu direnişe hakkı olmayacaktı) Abhazya bağımsızlığını ilan etti. Gürcistan bu bağımsızlığı kabul etmeyerek Abhazya’yı işgal etti.

Gürcü-Abhaz savaşı sonunda Gürcü birlikleri geri çekildi. Halen Abhazya, Birleşmiş Milletler’in kontrolünde ablukaya alınmış ve hiçbir devletçe tanınmamış bir konumdadır. Görüldüğü gibi harita bağlantılı açıklama düzeltilmiş ancak bu kez de  Abhazya’ya uygulanan ablukanın Birleşmiş Milletler’in kontrolünde olduğu kimselerin bilmediği çok önemli sır (!) da açıklanmıştır. Özetle Kaf-Fed, Birleşmiş Milletler ile Bağımsız Devletler Topluluğu’nu karıştırmıştır. Konu ne kadar önemsemiş değil mi?

Oysa bu konuda Kaf-Der Bülten’in Ocak 1996 sayısında şu bilgiler verilmiştir: “…18 Ocak 1996 günü Moskova’da yapılan Bağımsız Devletler Topluluğu zirvesinde Abhazya’ya yönelik abluka kararı alındı. BDT zirvesinde alınan kararlar şöyle:


6)
Tasdik edilir ki, Abhazya Gürcistan’ın bölünmez bir parçasıdır. Gürcistan hükümetinin rızası olmadan BDT’na üye olan devletler:
       a)
Abhazya hükümeti ve yetkilileri ile ticari, ekonomik, mali, nakliye ve diğer operasyonlar gerçekleştiremeyecektir.
       b)
Abhazya topraklarında mevcut olan yetkili kişiler ile veya temsilcileriyle ve ayrıca silahlı örgütlerin bulunduğu organizasyonların üyeleri ile resmi ilişkilere girmeyeceklerdir.

7) BDT’na üye olan devletler, kendi sınırları içinde Abhaz yönetimi temsilcilerinin çalışmalarına,    faaliyette bulunmasına ve ayrıca bu yönetimin resmi olarak temsil edilmesine izin vermeyecektir.”

Bence bu bölümde yukarıda sözünü ettiğimiz kararın içerdiği koşulların çoğunun çoktan tarihe karıştığı vurgulanmalıydı. Abhazyalıların  güçlükle de olsa ürünlerini Rusya'da pazarlayabildiği, sınır geçişlerinde Rusya kimliğinin yeterli olduğu, dahası Rusya Federasyonu oturma izni olanların sınırdan sorunsuz geçebildikleri ek bilgisi verilmeliydi.

Sayıları on binleri bulan RF vatandaşı turistin sorunsuz olarak güzelim Abhazya'da dinlenebildikleri örneklenmeli, çeşitli Avrupa ülkelerine tatile giden Türkiyeliler yeşille mavinin çok sık öpüştüğü rüya ülke Abhazya’ya tatile çağrılmalıydı. Rusya Federasyonu'nca çok kolay vatandaşlık hakkı verildiği yaklaşık on yıl boşa harcanmasaydı, en azından geçişlerde bir sorun ile karşılaşılmayacağı anımsatılmalı, günümüzdeki olanaklardan nasıl yararlanılabileceği, olanakların nasıl geliştirilebileceği üzerinde durulmalı idi. Abhazya seçimleri üzerine ahkam kesme hakkını kendinde görenler, daha önce vatandaş olmadıkları ve seçimlerde oy kullanmadıkları için sorgulanmalıydı.

Kuşkulu olduğu, Abhazlara hayır getirmeyeceğini gördüğü için seçim sonuçlarını ilk elde onaylamayan Abhazya’nın bağımsızlık savaşını kazanan lideri Sayın Ardzınbe’nin “tarihi hata işledi”ğini, internet ortamına taşımışken, yenilenen seçim sonrası Türkiye’yi ziyaret eden Abhazya yetkililerini “kahramanca ölme ve akıllıca yaşamayı öğretenler” olarak selamlayanlara, esas duruşa geçenlere “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” denebilmeli, küçük bir gönderme yapılmalıydı.

Haritada Güney Osetya’nın Gürcistan’dan tek taraflı bağımsızlık istediği belirtilmemiş, uygun bir renklendirme de yapılmamıştır. On birinci sayfada ise Güney Osetya için “Güney Osetya’nın durumu da Abhazya’ya kısmen benzer ve Kuzey Osetya ile birleşmek istemektedir” denmiş, ancak benzerlik konusu açıklanmamıştır.

Haritada Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri, etnik gruplara göre parçalanma ihtimali olan bölgeler olarak gösterilmiştir. Ancak etnik sorunun ne olduğu, cumhuriyetleri hangi etnik grupların parçalamak istediği karanlıkta bırakılmıştır. Bu konu on birinci sayfada da açıklanmamıştır. Halbuki bu etnik sorunun, bir ara alevlendirilen Balkarların Karaçaylarla birleşmek istemesinden kaynaklandığı, bu konuda sadece Balkarların katıldığı referandum yapıldığı ve Balkarların çoğunluğunun böyle bir talebi olmadığının ortaya çıktığı belirtmeliydi.

Aynı şekilde haritada bağlamında dile getirilen Kabardey-Balkar’ın Kuzey Osetya’dan toprak talebinin, resmi bir girişim olup olmadığının da ayrıntısına inilmemiş, İnguşetya’nın Kuzey Osetya’dan toprak talebi sonucu, aralarındaki anlaşmazlık ve çatışmaların, (dayatılan  Çerkes üst kimliğinin gerçekçi olmadığının ortaya çıkmasından korkulmuş olsa gerek), yok sayılması daha uygun bulunmuştur. Aynı korkunun sonucu olsa gerek, Çerkes üst kimliğinde birleştikleri var sayılan Çerkeslerle Karaçaylar arasında, Karaçay-Çerkessk’te yaşanan hala etkileri süren ciddi etnik sorunların da görmezden gelinmesi daha uygun bulunmuştur. Karaçay-Çerkessk’teki etnik sorunlara kitapçığın yayım tarihinden sonra Karaçay-Abaza sorunu da eklenmiştir.

Yine harita bağlamında Azeri nüfus çoğunluğu olan ve siyasal olarak Azerbaycan’ın özerk bir cumhuriyeti olan Nahcıvan’ın Ermenistan’a bağlanmak istediği gülünç açıklaması yapılmıştır. Halbuki  Nahcıvan’ın da, Türkiye’nin de arabulucu devletlerin de asıl isteği Nahcıvan’dan Azerbaycan’a bir koridor açılmasını sağlamaktır.

Dağlık Karabağ Azerbaycan’ın bir özerk bölgesidir. Nüfusun çoğunluğu Ermeni’dir. Ermenistan ile birleşmek istemektedir. Çıkan olaylar sırasında Ermenistan bir bölüm Azeri toprağını işgal etmiştir. Şu anda Ermenistan ile Azerbaycan arsındaki anlaşmazlık konularından biridir.

Çeçenistan’a ilişkin bilgi verilirken de eksik bilgi verilmiş, bağımsızlık ilanından önce kendileri ile birlikte olan İnguşetiya’nın Çeçenistan’dan ayrıldığı ve Rusya Federasyonu içinde kalmayı tercih ettiği söylenmemiştir. Bugün Çeçenistan’da -benimsensin benimsenmesin- Rusya Federasyonu’nun temsilci saydığı bir yönetim olduğu bilgisi de verilmemiştir.

“STRATEJİK ÖNEM”

Bu bölümün ilk cümleleri, General İsmail Berkuk’un Tarihte Kafkasya adlı kitabından olduğu gibi aktarılmıştır. “Kafkasya yer aldığı coğrafya açısından; Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının arasına girmiş olan  ve beş bin kilometre uzunluğundaki Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi ile boğazlar, Karadeniz ve Azak Denizi gibi birbirine bağlı iç denizlerin meydana getirdiği bir su koridorunun ucunda, aynı zamanda Hazar Denizi vasıtasıyla da Orta Asya’ya bağlanmış bir konumdadır. Tarihte Kafkasya onuncu sayfa: “Kafkasya’nın coğrafi mevkiine baktığımız takdirde, bu memleketin üç kıtanın (Avrupa, Asya, Afrika) arasına girmiş olan ve 5000 kilometre imtidadında bulunan Akdeniz-Ege Denizi-Boğazlar ve Marmara Denizi-Karadeniz-Azak Denizi gibi birbirine bağlı iç denizlerin vücuda getirdikleri bir su koridorunun Şark ucunda, aynı zamanda Hazar Denizi vasıtasıyla da Şark’a sokulmuş ve bağlanmış bir vaziyette bulunduğunu görürüz.”

Yedinci sayfada ise Kafkasya sadece Rusya için önemliymiş gibi; “…petrol ve doğal gaz rezervleri açısından Kafkasya Rusya için çok fazla önem taşımaktadır, ayrıca Hazar petrollerinin Batı’ya ulaştırılmasında düşünülen boru hatları nedeniyle de  bugün dahi Rusya için paha biçilmez bir değer taşımaktadır.” denmiştir. Halbuki General İsmail Berkok, Kafkasya ile ilgilenenlerin, Kafkasya’nın stratejik öneminin bilincinde olması gerektiğini daha 1958’de ilk paragrafın da alıntı yapıldığı  “Tarihte Kafkasya”da şu cümlelerle  belirtmişti:

“Sovyet Rusya’nın siyasi emeli sıcak memleketlere yayılmak ve açık denizlere çıkmak, bu suretle kendisine cihangirlik temin etmeye müsait bir vaziyet almaktır. Rusya eğer Basra Körfezi’ne inerse böyle müsait bir vaziyet kazanmış olacaktır. Kafkasya Rusya’yı Basra’ya indirecek en kısa yolun başındadır. Bundan başka Kafkasya bizzat petrol kaynağı olduğu gibi Kafkas-Basra Körfezi mihverinin etrafındaki memleketler bilhassa Basra Körfezi havzası da birçok kaynakları ihtiva etmektedir. Bu suretle Kafkasya’nın ehemmiyeti geçmişe nazaran çok artmaktadır ve denilebilir ki yarınki dünya mücadeleleri ağırlık merkezleriyle Kafkasya-Basra Körfezi mihveri etrafında tekevvün ve cereyan edecektir.

Bu itibarla Kafkasya dünya çapında bir ehemmiyet  ve mahiyet kazanmaktadır ve bu vaziyet devam edecektir. Kafkasya ile komşu ve ilgili milletler Kafkasya’yı işte böyle tanımalı ve görmelidir. Hakikati bilmek daima muvaffakiyetin temelini teşkil etmiştir.”

Çerkeslerin tanıtımı bağlamında Kafkasya'nın stratejik öneminden söz eden kitapçıkta bizce, Berkok’un yıllarca önceki öngörüsünün gerçekleştiği, Kafkasya’nın sadece Rusya için değil dünyaya hakim olmak isteyen tüm güçler için çok önemli olduğu vurgulanmalıydı. Bu bilincin, bölgedeki bugünkü savaş nedenlerini ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni de anlamamıza yardımcı olabileceği belirtilmeliydi.

Çerkesleri tanıtmayı amaç edinmiş bir kitapçıkta, en azından Kafkasya’nın doğal yapısının anlatıldığı bölümde; nehirler, yükseltiler anadillerdeki adları ile verilmeli, bir kez olsun Elbruz için “Oşhamafe” denmeliydi.

Onuncu sayfada sürgün konusunda “1864 yılında Kuzey Kafkasya’nın önemli bir nüfusu kendi yurtlarından Osmanlı topraklarına sürgün edildiler.”  denmekle kalınmış ve yine nesnellikten uzaklaşılmıştır. Bizce sürgünün asıl sorumlusunun Çarlık Rusya’sının uyguladığı soykırım ve kolonizasyon olduğu kitapçıkta vurgulandığı gibi vurgulanmalı; ancak sürgünde, savaş yıllarından beri Çarlık Rusya’sı ile anlaşmalı olan Osmanlı’nın payının da az olmadığının sözü edilmeliydi.

On beşinci sayfada “...’Çerkes’ kavramı, Kafkasya’da yaşamakta olan halklardan herhangi birisinin doğrudan adı değildir. Orada her halk, kendi tarihi adıyla yaşar ve kendi adına bir cumhuriyete sahiptir. Çeçenler Çeçenistan’da, Abhazlar Abhazya’da, Osetler Osetya’da, Adigeler Adigey’de, Dağıstanlılar Dağıstan’da yaşar. ‘Çerkes’ ismi, dar anlamda Kuzey Batı Kafkas kökenli Adige-Abaza-Ubıh gruplarını, en dar anlamda ise sadece Adige grubuna mensup boyları kapsamaktadır. Osmanlı’dan günümüze kadar olan literatürde, göçler ve sürgünler sonucunda Kafkasya’dan gelen tüm göçmenler bir üst kimlik olarak ‘Çerkes’ adıyla tanınmışlardır. Biz de bu anlamda kullanıyoruz.”  denmiş. 

Metinde, Adigelerin sadece Adigey’de yaşadıkları belirtilmiş, Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkessk, Kıyı Boyu Shapsugh,  Armavir yakınındaki üç köy, Stavropol Kray ve Osetya’nın Mezdegu bölgesinde yaşayan Adigeler unutulmuştur. Çerkes olmayanları da Çerkes sayan yaklaşımın Adigelerin bir kısmını unutması, adlandırmada günümüz Rus literatürünü benimsemiş olması şaşırtıcı değil mi? Kaldı ki eğer bu adlandırma benimsenmiş ise diğer Adige boylarının da nerelerde yaşadıklarının ayrıca belirtilmesi gerekmez miydi?

Karaçay-Çerkessk’te yaşayan Abazalar, ayrıca İnguşlar sayılmamış, Kuzey ve Güney Osetya cumhuriyetlerinin birleşmiş olduğu sanısı ile olsa gerek Osetlerin, Osetya Cumhuriyeti’nde yaşadıkları söylenmiştir.

Aslında bu paragraf aynı zamanda, kitapçığa hakim olan bakış açısının Osmanlı-Türk bakış açısı olduğu savımızın, “Çerkes” kavramının, bilime göre, güvenilir kaynaklara göre, adı sayılan halkların çoğunluğunun kabullerine göre değil de Osmanlı bakış açısına göre tanımlandığının, yüzlerin anavatana dönük olduğu söylense de Türkiyeliliğin galebe çaldığının, sivil toplum kuruluşlarının dayatması ile anavatandaki devlet yapılarına Türkiyelilik yanlış bakış açısının benimsetilebileceği ham hayaline kapılmanın, dahası anavatan kesimini hiç kale alınmamanın da bir kanıtı.  Burada izninizle bir de, Kaf-Fed’in anavatanı hiç önemsemediğinin, bu önemsemeyişin çok gülünç, gülünç olduğu ölçüde de tehlikeli boyutlara ulaştığının göstergesi, kitapçık dışı bir örnek vereyim: 

1991’de kurulan DÇB’nin, dönüş odaklı çalışmalarına kurulduğundan bu yana etkin katkıda bulunmayan, program oluşturma  çağrılarına yanıt vermeyen,  on yıla yakın yürürlükte kalan ve çifte vatandaşlık hakkı veren RF vatandaşlık yasasından bir kişinin bile yararlanmasını sağlamayan, Kosova Adigelerine yardımda ağır kalan, Türkiye’deki Çerkeslerin DÇB’ deki temsilcisi Kaf-Fed (daha önce Kaf-Der) nihayet sayın Şamil Jane’nin hayli etkin olduğunu bildiğimiz bir Dönüş Komisyonu kuruyor, ilkelerini de tespit ediyor. Ancak bilmişlik, kendini beğenmişlik,  anavatan kesimini hiçe sayma, o kadar ileri boyutlarda ki; ilkeler, daha önceki çalışmalar, kaçırılan fırsatlar değerlendirilmeden, anavatandaki gelişmeler bilinmeden, (komisyon belgesinden) yani, örgütsel olarak Adigey’de DAR (Dönenlerin Adaptasyon Derneği) görevini yapar hale getirilmeli. Bunu yapmakta dönmüş olanlara düşüyor. Abhazya’da dönüşle ilgili komisyon ve bütçesi var. Diğer cumhuriyetlerin durumlarını öğrenmeliyiz. Yerel yönetimlerimiz bir yana Dönüş Komisyonu’na anavatan temsilcisi olarak seçilen, bizlerin de uygun gördüğü İbrahim Çetaw’ın önerileri dahi alınmadan, (üstüne üstlük 12 Mayıs 2005 Salı günü saat on beşte İbrahim Çetaw tespit edilmiş ilkelerden daha haberdar değildi) tespit ediliyor. Yetmiyor; ilkelere, anavatan kesiminin anlamakta zorlanacağı, üyesi bulunduğu DÇB’nin ilkelerine ters, sürgünün ilk günlerinde gündeme gelen, Çerkes Teavün Cemiyeti kuşağı ile formüle edilen, Yamçı kuşağı ve Kaf-Kur ile sürdürülen dönüş politikasını, temelden dinamitleyebilecek  şu iki madde de ekleniyor:


1)
Çerkes halkının  problemlerinin nihai çözümü “Kendi topraklarında kendi kaderini tayin edebilen bir halk olmak” tan geçer. Bu, ulusun geleceği ile ilgili tüm kararlarını almaz ve bunu yaparken, kararlarını özgür iradesiyle yapabildiği anlamına gelir.

2)
Dönüş, Çerkes halkının ulusal sorununun nihai çözümü için yapılması gereken önemli bir adımdır. Tek başına nihai hedef değildir.”

On altıncı sayfada ise çok uzun yıllar önce Çerkes Ulusal Devleti kurulmuş da günümüzde sayılan halklar kaynaşarak birbiri içinde eriyerek Çerkes ulusunu oluşturmuş gibi ‘’ÇERKESLER HANGİ IRKTANDIR?’’ ana başlığı altında; Beyaz Kafkas Irkından Olanlar, Türk Soylular, İndo-Germen Irkından Olanlar, Slav Irkından Olanlar alt başlıkları sıralanmış Çerkeslerin tanıtımı bir yana; tanımına Slav ırkından olanların da dahil edilerek Çerkeslerin kimler olduğu bir kez daha hiç içinden çıkılamayacak bir hale getirilmiştir.

Bu konuda nedense yapıtlarından alıntı yapılan  bilim adamlarının yazdıkları da önemsenmemiş doğru kabul edilmemiştir: Otuz ikinci sayfada  Sir Fiteroy Maclyean’ın (İskoç): “Kafkasya çok eski ve gizemi bir ülke olup, yerli halkları Çerkesler, Çeçenler ve Dağıstanlılardır.” Görüldüğü gibi Çeçenler ve Dağıstanlılar Çerkeslerin alt kategorisi olarak değil Çerkesler gibi ayrı ayrı sayılmışlardır.

Sayın Murat Papşu’nun yazdığını sandığım Dil, ile sevgili dostum Özdemir Özbay’ın yazdığından emin olduğum Mitoloji ve Yazın bölümlerinde, bilimsel kalındığı için doğal olarak gerçekler söylenmiştir. Dahası mitoloji ve yazın  bölümünde “Kuzey Kafkasya’nın otokton halklarının (kitapçığın dayattığı anlamda Çerkeslerin değil) binlerce yıldan bu yana ulusal destanlar bütünü Nart Destanları’dır”  ve yirmi birinci sayfada da ‘’Nart Destanları’nın, Kuzey Kafkasya’nın otokton halkı olan Çerkes boylarının binlerce yıldan bu yana ürettikleri ulusal destanlar bütününün adı olduğu gerçeği düşünüldüğünde, genelde ‘Çerkes yazını’ olarak değerlendirilip, Kuzey Kafkasya yazın sanatının Nart Destanları ile başladığını kabul etmek gerekir. Ayrıca 3000 yılı aşkın geçmişi olan Maykop Taşı‘nın Abazaca olması da Kafkasya yazınının eskiliği bakımından düşüncemizi doğrulamaktadır’’  denmiştir ki;  kanımızca bu görüşler ‘Çerkes’ Adige-Abaza ve Ubıh halkları olarak alındığında doğru olabilecektir. Çünkü, Adige, Abaza ve Ubıhların dillerinin aynı gruptan olduğu ve etnik kökenlerinin de aynı olduğu bilim adamlarının üzerinde anlaşmış olduğu bir konudur. Diğer Kafkas halkları arasında Nart Destanlarına en çok sahiplenenler ve ciddiye alınanlar Osetlerdir. Nart Destanlarının Çerkes ve Osetlerin ortak üretimi olduğunun kabul edilmesi halinde ise bizce iki sorunun yanıtı havada kalacaktır.

İndo-German ırkından Osetlerin Kafkasya’ya gelişleri milattan önce VIII.yy rastlıyorsa ve Nart Destanları Kuzey Kafkasya’nın otokton halklarınca ve Milat’tan önce 3000 yıllarından itibaren üretilmeye başlamışsa, ortak destan üretimi nasıl gerçekleşebilmiştir?

Dilleri temelden farklı iki halk aynı destanı eş zamanlı olarak üretebilir mi? Bunun örneği var mı?

Bizce mümkün olabilecek olan şey, ilişkilerin yoğunluğuna göre bir halkın ürettiği destanı bir başka halkın bütünü ya da kimi motifleri ile kendi dilinde söylemesidir. Siz ne dersiniz?

Kitapçığın geneline hakim olan özensizlik ve Osmanlı-Türk bakış açısı otuz altıncı sayfadaki  “TARİH BOYU BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİ”  bölümünde de sürmüş ve anlatılanlar, bize göre Osmanlı İmparatorluğu ve tarih boyunca ‘’Osmanlı İmparatorluğu ile hep yakın ilişki içinde olmuş olan Kırım Hanlarının’’ (Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı. Joh Longworth. Çeviri Dr. Sedat Özden-Takdimi) tarihimizdeki olumsuz etkilerini görmezden gelen, saklamaya çalışan bir yaklaşımla ele alınmıştır. Dönüş konusu da savaşlar döneminin Rusya Kafkasya ilişkileri boyutlarında ele alınmış çağımızın getirdiği gelişmeler, ilişkiler, özellikle gözden uzak tutulmuştur. 

Bu bölüm, dördüncü sayfadaki “Kuzey Kafkasya’nın genel nüfusu, tarihi otokton halklar olan Adige-Abhaz-Ubıh, Çeçen-İngush grupları ile Dağıstan bölgesinde yaşayan (Andi, Avar, Lak, Lezgi vb kabileler) gruplardan oluşmaktadır. Nüfusun diğer bölümünü daha sonra yerleşen halklar olan Turani kökenli Karaçaylar, Balkarlar, Nogaylar, Kumuklar ve İndo-Germen kökenli bir halk olan Osetler oluşturmaktadır. Kafkas-Rus savaşları (Bizce Rus-Kafkas ya da Rusya-Kafkasya Savaşları daha doğru bir deyim) bölgeye koloniler halinde yerleşen Rus Kazakları, Rus, Belarus, Ukraynalı, Ermeni, Rum, Yahudi gibi yabancı gruplar ise nüfusun diğer bölümlerini oluşturmaktadır.”  Paragrafı ile çelişen, günümüz Kuzey Kafkasya halkalarının tümünün, otokton olduğu anlamına gelen, tutarsızlığın bu kadarına da ‘’pes doğrusu’’ dedirten şu cümle ile başlamaktadır: Kuzey Kafkasya’nın bugünkü halkı, tarih öncesi dönemlerden beri kendi ülkelerinin yerlileridir.” 

Otuz yedinci sayfada ‘’Kafkasya’nın Moskova Rus Devleti ile olan ilişkileri, Astrahan’ın Ruslar tarafından işgalinden sonra 1556’da başlar’’ denmekle kalınmıştır. Oysa olaya daha objektif yaklaşan Dr. Sedat Özden bu konuda şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Tatarların baskısından bunalan Besleneylerin 1552 yılında Ruslar’dan yardım talep etmeleri ve ardından Kabardeylerin de aynı yolu izlemeleriyle yakın tarihteki Çerkes-Rus ilişkilerinin başladığını kabul edebiliriz. Özellikle Kırım Hanlarının yanlış politikaları sonucu, her yıl 3000 kişinin vergi olarak toplanarak Kırım ve İstanbul’a gönderilmesi. Ruslar, Kafkas politika sahnesine çekilmiştir. Çerkeslerle Kırım hanları arasında dostane ilişkiler olması ve birçok Kırım hanının çocuklukları sırasında Besleney’e gönderilerek orada eğitilmeleri ve yarı Çerkesleşmiş olarak Bahçesaray’a dönmeleri, onların 1576, 1707, 1717, 1726 ve 1730 yıllarında Çerkesya ile Kabardey’e saldırmalarına engel olmamış ve bu savaşlar özellikle Kabardey’e büyük yıkımlar getirirken, Tartların da gücünü zayıflatmış ve Ruslar aradan güçlenerek çıkmışlardır.” (age.)

Dr. Mustafa Budak da Rus-Kafkas ilişkilerinin başlangıcı konusunda; “Aynı şekilde Kafkasya, XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren  Osmanlı Devleti ile Rusya arsında en önemli mücadele alanlarından biri olmaya başlamıştır. Daha 1550’lerde Kazan ve Astrahan hanlıklarını işgal etmiş olan Rusya, hazar Denizi’ne kadar bütün Volga bölgesini kontrolü altına almış Rus nüfusu Kuzey Kafkasya’da hissedilir hale gelmişti. Bu arada 1555’de Çeçen beylerinden bir grup, Moskova’ya gelerek Çar IV. İvan’ın himayesini istemiş, fakat Çar Osmanlı devleti ile iyi geçinmek arzusunda olduğunu bildirerek bu talebi ret etmişti. En sonunda Kuzey Kafkasya’dan Moskova’nın himayesini isteyen taleplerin artması üzerine Rus kıtaları, Terek nehrine kadar ilerleyerek Kabardey bölgesinde bazı müstahkem karakollar kurmaya başladılar. Bu suretle Rus ilerlemesi, Osmanlı Devleti’nin nüfuz sahalarına yaklaşmış oldu.” demektedir. (Avrasya Etütleri 4 Kış 1995)

Yine Dr. Mustafa Budak aynı incelemede, “…En sonunda 14 Eylül 1829'da imzalanan Edirne Antlaşması ile Osmanlı Devleti, bütün Kafkaslardaki hükümranlık haklarından vazgeçmiştir (107).

Esasında bu antlaşma, Rusların Kafkaslara inerek Güney’e ve Güney Doğu’ya özellikle Hazar Denizi yoluyla Türkistan’a nüfuz etmelerini sağlamış (108) Hindistan’ın güvenliği açısından İngiltere’yi endişelendirmiştir”  demekte sonuç olarak da şu çok önemli çıkarımı yapmaktadır:

“Sonuç olarak diyebilirim ki; XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı-Rus ilişkilerinde sosyal ağırlık kazanmaya başlayan Kafkasya, 1820’lerin sonuna kadar Osmanlı-Rus-İran arsında tam bir nüfuz mücadelesine sahne olmuştur, bir başka deyişle, bu süreç Rusya’nın Güneye, sıcak denizlere ulaşma politikası çerçevesinde artan stratejik önemine binaen Kafkasları istila dönemidir. Rusya’nın bu başarılarında Kafkaslar üzerinde Osmanlı-İran rekabetinin büyük payını unutmamak gerekir. Bunun sonucunda 1828’de İran ve 1829’da Osmanlı Devleti Kafkaslardaki hükümranlık haklarından Rusya lehine vazgeçmek zorunda kalmışlardır. Diğer taraftan Kafkasya’da yaşayan Müslüman kabileler (Gürcüler gibi Hıristiyan toplulukları da dahil edebiliriz) o devirlerde bölgenin süper güçleri olan Osmanlı devleti, Rusya ve İran’ın Kafkaslarda izledikleri politikalarının aracı, nesnesi olmaktan kurtulamamışlardır. Bunda Kafkaslarda mevcut olan kabileciliğe dayanan sosyal yapının ve onun duruma göre değişen maddi çıkarlarının da rolü vardır ki, Kafkasya Rusların hakimiyeti altına girmiştir.”

Kitapçığın yanlı yaklaşımı, yukarıdaki alıntılarla çeliştiği gibi, kırk üçüncü  sayfasındaki “Osmanlı Yönetimi, sorunlu bölgelerde tampon, bataklıkları ıslah ve tarıma kazandırma, özellikle Marmara bölgesinde bozulmuş olan müslüman nüfus dengesini sağlama ve ordunun asker ihtiyacını karşılamada Çerkes göçmenlerinden olabildiğince faydalanmıştır.” Görüşü ile de tutarsızlık göstermektedir. Sayın Kemal Karpat’ın şu değerlendirmesi ise, Osmanlı’nın Çerkeslere ilgisinin gerçek nedenlerini ortaya koymaktadır:  “…Suriye ve Halep illerinde 1895’ten sonra uygulanan İskan Politikası bazı kilit bölgelerde müslümanların sayısını arttırmak ve aşağıda belirteceğimiz gibi, bu bölgelerde Padişah’ın otoritesini güçlendirmek amacındaydı. İslamist bir politika izlenmesine karşın, Osmanlı Hükümeti bir müslüman etnik grubun bir bölgede yoğunlaşmamasına mümkün olduğu ölçüde dikkat ediyordu. Bunun nedeni sadece bazı bölgelerin yeterli ekilebilir alana sahip olması değildi; Osmanlı Hükümeti herhangi bir etnik grubun bir birim oluşturmaya yönelik politik örgütlenmelerine engel olmak istiyordu. Kendi aşiret önderlerine bağlılıklarının güçlü olması ve merkezi hükümetin örgütleniş otoritesine kayıtsızlıklarından dolayı, Çerkesler potansiyel olarak tehlikeli bir grup olarak görüldü. Gerçekten de Çerkeslerin çoğu, onur ve cesaret sembolü olarak silah taşıyordu. Sonuç olarak hükümet değişik bölgelere iskan ederek ve geleneksel önderlerinden ayırarak büyük Çerkes aşiretlerini dağıtmayı uygun gördü. Bazı Çerkes topluluk ve aşiret önderlerine orduda rütbeler verirken pek çok varlıklı ve önde gelen ailelere kentte oturma izni verildi.

…Ayrıca Osmanlı Hükümeti, yerleşik kırsal nüfusu ve çöl sınırındaki küçük kasabaları tehdit eden ve Hicaz Demiryolu için ciddi bir tehlike olan göçebe Arap, Türkmen ve Kürt aşiretlerini kontrol etmek için Çerkesleri kullanmak istedi. Buna ek olarak Osmanlı Hükümeti, Çerkeslerin yardımıyla kendi ekonomik politikasını uygulamak istedi. Bu aşiretlerin çoğu, tarıma son derece elverişli alanları otlak olarak kullanıyordu ve böylece kırsal nüfusun çoğalmasını engelliyorlardı. Çerkesler silahlı koloniler oluşturacak şekilde  yerleşik ve göçebe nüfus arasına yerleştirilecekti. Böylece kendileri de dahil yerleşik nüfusun bu toprakları tarıma açmasını sağlayacaktı.” (Prof. Erol Taymaz çevirisi)

Osmanlı İmparatorluğu’nun, Rusya İmparatorluğu ile yapmış olduğu göç anlaşmaları, takip ettiği politika, yardım talebiyle İstanbul’a gelen Muhammet Emin’in tutuklanması, Çerkeslerle birlikte bir yıl (1837-1838) Ruslara karşı savaşmış Longworth’ı Kafkasya kıyılarından Trabzon’a getiren Osmanlı gemisinin, Rus Konsolosluğu’nun şikayeti üzerine Trabzon valisince yaktırılması vb. ( Longworth Özgürlük Savaşı) olaylar yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Çerkeslerin vatanlarında kalmaları, bağımsızlıklarını korumaları için değil de amaçları doğrultusunda kendilerinden yararlanmak planları gereğince sürülmelerine yardımcı olduğu kesinlik kazanmaktadır.

Kırk üçüncü sayfada; “Anayurtlarını Rus bağımlılığından kurtarmak ve geri dönmek kararındaki Çerkes göçmenleri, yasal olarak askerlik görevinden muaf oldukları halde 1877-78 harbinde, kendi atları ve silahları ile gönüllü olarak Anadolu ve Rumeli’deki cephelere koştular. Süvari güçlerinin nerdeyse tamamını  Kafkasyalı göçmenler oluşturdu. İmam Şamil’in oğlu Gazi Muhammed Paşa, Mustafa Kunduh Paşa ve 2. Tümen komutanı Bıjnav Muhlis Paşa emrindeki Kafkas gönüllüleri Kars cephesinde; Müşir Mocan Rauf Paşa, Mirliva Dağıstanlı Mehmet Muhlis Paşa, Mirliva Karzeg Dilaver Paşa ve Ferik Tuğa Fuad Paşa komutasındaki Kafkas gönüllüleri Balkan cephesinde savaştılarsa da şansları yaver gitmedi. Bu savaş sonucunda Abhazya’dan toplu olarak 50.000 kişi, Dağıstan yöresinden de binlerce Kafkaslı yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. 14 yıl önce Balkanlara yerleştirilen Çerkesler de Berlin ve Ayastefanos Antlaşmaları gereğince Suriye, Ürdün, İsrail ve Anadolu’ya nakledildiler.’’ denmektedir.

Şu alıntılar da kitapçığın yazarlarından Av. Sefer Ersin Berzeg’in kendi yayını Kafkasya Gerçeği adlı  dergideki incelemesinden:

“Kuzey Kafkasya halklarının bu arda Abhazya’nın durumunu baştan beri gerçekçi bir şekilde değerlendirmemiş bulunan Osmanlı başkomutanlığı, buradaki harekatın sonuçlarını savaşın genel  gidişi bakımından yeterli bulmamış ve daha Temmuz ayı başında Abhazya’daki birliklerini geri almayı düşünmeye başlamıştı. Batum Komutanı Derviş Paşa’nın bir telgrafından bunu öğrenen Anadolu Ordusu Komutanı Ahmet Muhtar Paşa, muhtemelen yanındaki Çerkes komutanlarının da etkisiyle, Başkomutanlığa şu şifreyi göndermek gereğini duymuştu: Sohum ve Oçamçır’daki fırkanın Rumeli’ne naklinin kararlaştırılmış olduğunu işittim. Gerçi bu hal devletçe bir gerçek ve acil bir tedbire dayanmakta olacağından karışmak benim görevim değilse de hamdolsun şu aralık Rumeli’den zafer haberlerinin alınmakta olması bana aşağıdaki görüşlerimi arza cesaret verdi. Şöyle ki: Sohum tarafından alınacak on kadar taburun  azlığı nedeniyle Rumeli’ne naklinden beklenecek faydaya nazaran bu tarafa doğuracağı çok daha fazla olacaktır. Çünkü Sohum’daki Osmanlı Askerine güvenerek Rusya’ya karşı ayaklanmış olan çaresiz halkın tamamı şimdi Rusyalının doymak bilmeyen zalim kılıcına yem olacağından, bundan sonra Kafkasya tarafından kimsenin bu taraftan gidecek sözlere güvenerek kulak vermeyeceği ve oradaki Rusya kuvvetinin ondan sonra buraya yükleneceği tabii olduğundan ve her halde elzemin lazım olana tercihi İstanbul’ca bilineceğinden gereğinin yapılması konusunu yüksek reylerinize arz ederim.“

İstanbul, Çerkesleri nesne olarak görme politikasını değiştirmemiş, Ahmet Muhtar Paşa’yı dinlememiş kuvvetlerini çekmiştir. Zaten, bağımsızlık savaşlarına yardım edecek yerde kendi çıkarları için, yok oluşları pahasına Çerkeslerin vatanlarından ayrı düşmesine çaba gösteren Osmanlı’nın, bu savaşta da Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığını amaçlamış olması elbetteki inandırıcılıktan uzaktır. Dr. Mustafa Budak’ın Mahmud Celaleddin Paşa'dan aktararak incelemesine aldığı  ( Avrasya Etüdleri 4 Kış 1995)  şu alıntı da Çerkeler için bu savaşın nasıl bir hüsran olduğunun başka bir kanıtıdır:

“1856 Paris anlaşması müzakerelerinde Ali Paşa Osmanlı Devleti’nin Kafkasya diye bir meselesinin olmadığını söylemesine rağmen (125) 1864’den itibaren Kafkaslardan Anadolu’ya doğru  yapılan göçler Osmanlı Devletini fazlasıyla uğraştırmıştır.Bundan başka 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Ruslara karşı Kafkasya Müslümanlarından Osmanlı devleti yararlanmayı düşünmüştür. Nitekim Rusya’nın savaş ilan etmesinin hemen ardından Kafkasya Müslümanları üzerinde büyük bir üne sahip olan Şeyh Şamil’in büyük oğlu Muhammet Şamil’e paşalık rütbesi verilerek Erzurum!a gönderilmiş onun ve bazı Dağıstanlı beylerin yardımı ile Dağıstan kabileleri Ruslara karşı ayaklandırılmaya çalışılmıştır.Bu arda Dağıstan ümerasından Şefi bey, Dağıstan ve Çeçenistan tarafındaki İslam kabilelerini Ruslar aleyhine isyana teşvik amacıyla bir layiha dahi hazırlamıştır. Bu ve buna benzer faaliyetler (Abaza Hasan Bey’in  Çerkes ve Abaza kabilelerini isyana teşvik çabaları gibi)Kafkasya’da yaşayan Müslüman kabilelere acıdan başka bir şey vermemiştir. (126)”

Tüm bunlar ve bunlara eklenebilecek belgelere karşın, Çerkes Teavün Cemiyeti hareketine temelden ters düşme ve bugün dönüş yapıp anavatanda yaşayan insanlarını yok sayma pahasına, daha önce sözünü ettiğimiz yaklaşım aynı bölümde dönüş konusu işlenirken de sürdürülmüştür, 1877-1878 savaşı için şu değerlendirme yapılabilmiştir: “Kafkasya’dan zorla çıkartılan Çerkesler geri dönüş için fırsat kollamaya başladılar. O da gecikmedi. 1877 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı önemli bir imkandı. Seksen yaşındaki ak sakallı ihtiyarlar ve henüz sakalı bıyığı çıkmamış genç çocuklar, Türk ordularıyla Balkan ve doğu cephelerinde Ruslarla çarpıştılar. Bu sefer de kader yardım etmedi. (Demek ki dönüş için, bir Türkiye-Rusya savaşının çıkmasını beklememiz gerekecek.)

Bizce bu bölümde sürgünün ilk günlerinden beri anavatana dönmek isteyen insanların mücadelesinin sözü edilmeliydi. Çarlık Rusyası’nın bu dönüş isteklerine izin vermediği onunla anlaşmalı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun da sınırları kapattığı belirtilmeliydi. Dahası, kimileyin bu dönüş çabalarının Osmanlı askerinin silah gücü ile engellendiği vurgulanmalıydı. (Çerkes  Soykırımı - Kasımov)

Çerkes Teavün cemiyeti kuşağı mutlaka anlatılmalı, en sağlıklı dönüş politikasını bu kuşağın ortaya koyduğunun altı çizilmeliydi. Muhaceretteki örgütlülük ve çalışma düzeyi olarak, bu kuşağa erişilemediği de. Bu bölümde hiç söz edilmeyen, Balkanlar alt başlığı altında  “Son Arnavut-Sırp savaşlarından sonra 1998 de Kosova Çerkeslerinin bir kısmı Maykop Mefehable köyüne geri götürülmüşlerdir“ diye geçiştirilen, sürgün tarihimizdeki en önemli politik olay daha bir önemsenerek verilmeliydi. Üzücüdür ki; kitapçığın yazarlarından Fahri Huvaj, daha öncede aşağıda sunduğumuz DAR’ın (Adigey’deki Dönüş Yapanların Uyum Evi) haber bülteni Nebziy’in ikinci sayısında yayımladığı yazı ile bu olayın politik yönünü gözden kaçırmak istemiş, biz de şiddetle eleştirmek zorunda kalmıştık. Fahri Huvaj yeri gelmişken öngörülerinin gerçekleşmediğine sevindiğini, yanıldığını söyleyebilir, bu yanlışını  düzeltme fırsatını değerlendirebilirdi.

İşte müthiş değerlendirme:

                                                                                    
Kosova Sorunu ve Düşündürdükleri
Av. Fahri Huvaj

Kosova’da yaşayan soydaşlarımız, Yugoslavya’daki karışıklarla birlikte doğal olarak diğer topluluklar gibi büyük bir tedirginlik içine düştüler. Diğer toplulukların bir çoğu salt canını kurtarabilmek  için başka ülkelere sığındılar. (Ne kadar ayıp etmişler.)

Adigeler bu yolu tercih etmediler. Zira hem Yugoslavya halkları ile hep iyi ilişkiler içindeydiler, onlardan kendilerine bir zarar gelebileceğini düşünmediler hem de eğer bir yere gitmek gerekecekse anayurt Kafkasya’ya; Adigey Cumhuriyeti’ne dönüş yapmayı yeğlediler ve beklediler.

Amaçları hem anayurda dönüş yapmak hem de fazla yük olmadan, kendi işini kendi görür durumda dönüş yapmak, hatta edindikleri maddi manevi birikimlerle anayurdun ekonomisine kültürüne katkıda bulunmaktı.

Bunun için maddi birikimlerini ya olduğu gibi ya da nakde dönüştürerek anayurda dönmek istiyorlardı.

Ne var ki, bugün-yarın derken, belki verilen fiyatları azımsarken savaş kapıya dayandı. Tosya’ya pirince giderken evdeki bulgur da tehlikeye girdi; can pazarında mal da para etmez oldu. “Ne yapalım bari canımızı kurtaralım” dediler. Anayurda haber üstüne haber saldılar.  (Bari can kurtarmak için ülke değiştirmek ayıp değilmiş.)

Allah var ya anayurtta kulağının üstüne yatmadı. Başkan Carım Aslan başta olmak üzere devlet yetkilileri seferber oldu. Halklar arası ilişkiler bakan yardımcısı Çemışüe Ğhazi’yi görevlendirdiler. Çemışüe Ğhazi gitti durumu yerinde tespit etti. Dramatik sahneler yaşandı. Sonuçta yaklaşık 100 civarında bir nüfusla 22 aile derhal yola çıkmaya hazır olduklarını hem sözle hem de yazıyla bildirdiler. (Çok daha önceden başvurular yapılmıştı. -Dönüş- Çemışüe Gazi)

“Nasıl getirebiliriz, nereye nasıl yerleştirebiliriz?” gibi sorulara yanıt arandı. Bir yandan durum Boris Nikolayeviç Yeltsin’e bildirildi; olağanüstü durumlarda zor durumda olan soydaşlarımızın tarihsel toprakları olan Adigey Cumhuriyeti topraklarına dönüş yapmak istedikleri, dolayısıyla onların getirilmesi gerektiği, bu konuda kendisinin de yardımcı olmasının beklendiği, bu insanlara sığınmacı (mülteci, bejenets) statüsü tanınması gerektiği ifade edildi. Yeltsin “hayır, olmaz” demedi. Gereği yapılsın notuyla evrakı ilgili bakanlara havale etti. İlgili bakanlar da öyle yaptılar; ilgili memurlara havale ettiler. Herhalde kendi aralarında bir değerlendirme yapıp bir onay hazırlamaları gerekecek. İstek kabul edilecekse tabii. Aksi halde “hayır” demek için  acele etmeye gerek yok, hem de “hayır” demek pek hoş değil, “hayır” demeden işi sonuçları itibariyle “hayır”a çıkarmak, başka deyişle bürokrasinin hantallığına sığınarak işin artık gerçekleşemez hale gelmesini beklemek daha diplomatça bir çözüm olabilir. Kuzu kuzu beklemekse Adige safdilliğinin gereğidir.  (Oyalandığının farkında olmayan Adigey Devlet Başkanı sayın Carım elbetteki safdil. Ancak Yeltsin’in niyetini de diplomatça çözümün ne olduğunu da bilebilen sayın Huvaj safdil olabilir mi kendi kendine haksızlık etmiyor mu?)

“Bu tür bir değerlendirme için henüz erken değil mi ya da biraz önyargılı veya kötümser bir değerlendirme olmuyor mu bu?” diyen çıkar mı bilmiyoruz. (Çıkmasına çıkar da yanıt alamaz.) Ama biz de sormak istiyoruz; durum ve gelişmeler, daha iyi bir değerlendirme yapmaya olanak veriyor mu acaba!...

Değerlendirmelerde belki biraz acımasız ve sabırsız (Evet sadece acımasız ve sabırsız değil epeyce de pişkin) görünüyor olabiliriz. Ama gözden kaçırılmaması gereken nokta, yüksek makamlara yapılan başvurular bir gün olumlu sonuçlanacak olsa bile, Allah korusun kör bir bomba mermisinin sapıvermesiyle, yapılan ve yapılmak istenen bütün iyi şeylerin artık anlamsız, bir işe yaramaz hale gelivermesi korkusudur. Savaş alanında biri bir para türünden gani olan savaş mermilerinden birilerinin, Allah korusun, Kosovalı kardeşlerimizi buluvermesi işten bile değildir, neredeyse an meselesidir. Anaları, babaları, bacıları kardeşleri orada ateş çemberinin kıyıcığında bulunan Yugoslavyalı kardeşlerimiz başta olmak üzere, konu üzerinde düşüncelerini yoğunlaştıra bilen tüm yurtsever Adigeler ve Adige dostları bu yüzden telaştadır.

Adigey Cumhuriyeti yetkililerinin bu konudaki iyi niyet ve samimiyetlerinden kuşku duymamak gerekir. Konuyu ciddiye almışlar, bir bakan yardımcısını görevlendirip göndermişler. Durumu yerinde tespit ettikten sonra, bir yandan üst makamlara arz etmişler, bir yandan da konuyu Bakanlar Kurulunun gündemine alıp değerlendirmişler. Neredeyse aylık-haftalık planlar yapmışlar. Nasıl getirileceklerini önce ivedi ve geçici, sonra kalıcı olarak nereye yerleştirileceklerini değerlendirmişler. Bütün bunları yaparken de konuyu dünyadaki tüm Adıgelere mal etmekte yarar görmüş, gereken duyuru ve çağrıları da yapmışlar. “Büyükler üzerine not düşüp havale ettiklerine göre nasıl olsa çıkar bu evrak, sığınmacı statüsü tanınıp yeterince tahsisat da ayrılır, Kosovalı kardeşlerimizi güle oynaya getiririz. İyi de bir örnek oluşturmuş oluruz” diye düşünmüşler. Hatta Dünya Çerkes Birliği 4. genel kurulu öncesinde Adigey Başkanı Carım Aslan, bu müjdeli haberi genel kurulda tüm dünyadaki soydaşlarımıza verebilmek umuduyla bizzat Moskovalara uçuyor, sonuç alamadan dönüyor ama umut hala sürüyor. Belki bu umut yüzünden, genel kuruldaki konuşmasını bile geciktiriyor.

Moskova ise lafta olacak işleri geri bırakmıyor ama işe gelince işler karışıyor, gerekli imzalar tamamlanamıyor, evrak bürokrasiden bir türlü çıkmıyor.

Bu arada dış ülke Adigelerinden ve Adige dostlarından olumlu mesajlar alınıyor. Ürdün Prensi Ali bin El-Huseyn “istediğiniz zaman özel uçağımı gönderirim” diyor, (hukuk mezunu birinin bir başka ülkeye gidecek ülke vatandaşlarına uçak ya da yol ücreti dışında, dahası daha önce gereken şeyler olduğunu bilmez mi?) Almanya’daki soydaşlarımız “gerekirse hepsinin geliş parasını biz karşılarız” diyor, Amerika’daki, İsrail’deki soydaşlarımız da geri kalmak istemiyorlar. Ürdün’deki, Türkiye’deki soydaşlarımız da “elimizden geleni yaparız” diyorlar. DÇB genel kurulu çağrı üstüne çağrı yapıyor, takviyeli komiteler görevlendiriyor, “gerekirse özel vizeler alalım, bizzat gidip getirelim” diyorlar.

Her şey iyi ama Kosovalı kardeşlerimiz hala ateş hattında. Kadın yaşlı bebek. Herkes ölümle burun buruna, her an bin kez öle-dirile beklemeye devam ediyor. Her şey hazır ama eylem gerçekleşemiyor, bir türlü sonuç alınamıyor.

Neden acaba?

Yukarıdaki açıklamalardan sonra geriye bir neden kalıyor: Olağanüstü koşulların gerektirdiği sorunları, olağan çözüm yolları ile çözülemeyeceğini, olağanüstü sorunların ancak olağanüstü çözüm yolları ile çözülebileceğini henüz öğrenememiş olmamız. Geleneksel Çerkes safdilliğini hala bırakamamış, hala akıllanmamış olmamız.

“Koyun can derdinde kasap mal derdinde” dedikleri gibi bir şey. Can pazarında kumar oynuyoruz sanki. Hoş Kosova Çerkeslerinin kimseyle sorunları yok; Arnavutlarla da Sırplarla da iyi ilişkiler içindeler. Her ikisinden de bir saldırı beklenmiyor. Ama iyi-kötü biraz malları mülkleri var Adigelerin artık orada bırakacakları. Hani Allah göstermesin, çatışan taraflar Adigelerin mallarını paylaşamama kaygısıyla şimdiden zor kullanmaya kalkışırlarsa ya da bir acemi er bombayı elinden kaçırır da kazara Kosova’ya düşüverirse, diyoruz.

Oysa her nasılsa bir şekilde onları  ateşten çıkarırsak da, sonra bürokrasi hazretlerini beklesek olmaz mıydı acaba? Yapılan yardımlar da bir işe yarardı hani; karar alan, buyruk veren yardım eden herkes haz duyardı.

Yine de işin peşini bırakmamak koşuluyla, hiç değilse bir süre daha sabırla beklemeliyiz. Devletimizin yöneticilerinin iyi niyetlerinden kuşku duymamalıyız.

Devlet olarak, sivil toplum örgütleri ve bireyler olarak, Kosova deneyiminden almamız gereken çok ders var.

Her şeyden önce böyle olağanüstü durumlarda hantal bürokrasinin umursamazlığına takılıp kalmamayı; ulusal yararlarımızı, bunu isteyip istemediğinden emin olmadığımız kişilerin, makamların insafına bırakmamayı, öğrenmeliyiz. Her sorunun birden fazla çözüm yolu olabileceğini, her engeli aşmak için mutlaka bir yol bulunabileceğini aklımızdan çıkarmamalıyız.

Böylesi acil durumlarda başvurabileceğimiz, yardım talep edeceğimiz uluslar arası kuruluşları da tanımalı, imdat kapısını daima açık tutmalıyız. Özel olanaklarla, her an uygulamaya konacak biçimde planlanmış alternatif sivil kurtarma operasyon projelerimiz de olmalı.

Bizler sivil bireyler ve sivil toplum örgütleri olarak, ulusal toplumsal sorunlarımıza ilgisiz kalmamalı; onlara daima kendi özel gündemimizde özel bir yer vermeliyiz, düşünmeli, kendi çapımızda çözüm üretmeye, çözüm önerilerimizi paylaşmaya, ilgilileri çözüme yöneltmeye çaba göstermeliyiz. Ama bunu yaparken, yöneticilerimizi eleştirirken ölçülü ve insaflı olmalı, dayandığımız varsayımların doğru çıkmaması halinde pişmanlık duyabileceğimiz durumlara düşmemeliyiz.

Asıl önemlisi; ateş bacayı sarmadan öncesini değerlendirebilmek elbette. Kosovalı kardeşlerimiz bir ya da birkaç yıl önce karar verebilselerdi keşke. Bunca acı, bunca azap yaşanmazdı o zaman, bunca kaygı, bunca telaş olmazdı. Hem eski ülkelerinde “savaş sırasında terk edip gitmiş” olmazlardı, hem anayurtlarında “çaresiz kalınca dönmüş” olmazlardı.

Anayurt dışındaki Adigeler bundan ders çıkarmalı. Asla temenni edilmez ama, Ortadoğu, savaş riski en fazla olan, dünyanın en sıcak bölgelerinden biri. Allah uzun ömür versin ama hiç kimse ölümsüz değil, kral ve hafız hazretlerinden sonra Ürdün, Suriye ve İsrail Adigelerinin ne olabileceğini; Türkiye’de fiilen süren savaşın yarın nasıl bir boyut kazanabileceğini düşünmek gerekir. Kaldı ki, normal koşullarda bile ne yapacaksak, iş işten geçmeden; çocuklarımız Conileşmeden, Hanslamadan, Araplaşmadan, Türkleşmeden önce yapmamız gerekir. Bu buradaki İvanlaşmanın, Borisleşmenin de en etkili önlemi olacaktır.



DAR Yönetim  Kurulu’na

MAYKOP  10 Ağustos 1998

Sayın Yönetim Kurulu,

Adaptasyon evimiz DAR’ın haber bülteni Nebziy’in ikinci sayısı “Büyüteç” köşesinde, “Kosova Sorunu ve Düşündürdükleri” başlığı ile yayımlanan yazının duygu-düşünce sistemimde yarattığı depremi henüz atlatabilmiş değilim. Yazıyı görebilen ve konuşabildiğim çok az sayıdaki üyenin ,ki bültenin çıktığı on günü geçtiği halde onu görebilenlerin bu kadar az olması ayrıca şaşırtıcı, her birinin olumsuz olduğunu gözlemledim. İçeriği, üslubu, zamanlaması bu kadar yanlış bir yazıya Fahri Huvaj nasıl yazabilirdi, Mehmet Uzun’un yönetimde ve başkan yardımcısı olduğu bir dönemde, DAR politikasına bu kadar ters bir yazı, Dar Haber  Bülteni’nde nasıl yayımlanabilirdi? Sorunun çözümüne ilişkin yapabileceklerini yapmamak bir yana, olayların gelişimini bile yeterince takip edemeyen bir örgüt, eleştiride nasıl bu kadar acımasız olabilirdi. Hele eleştirinin eleştirilenlerin görmeyeceği bir bültende, anlamayacakları bir dilde yayımlanması neyin nesiydi.

Ayrıca eleştirmek zorunda olduğumuz yazıya gelince; bize göre yazının her paragrafı, her cümlesi sayısız tutarsızlığı, sayısız yanlışı içeriyor. Bu yanlışların en büyüğü de Kosova’daki kardeşlerimizin getiriliş şeklinin, politik öneminin görmezden gelinmesi, belki de bu önemin saklanmaya çalışılmasıdır.

Evet bize göre “Kosova Sorunu” değil “Kosova’daki Adigelerin Anavatana Getirilmesi Sorunu’nun ele alınış ve sonuçlandırılış biçimi, ulusal tarihimizin en önemli politik başarılarından biridir. Dahası önce Adigey Özerk Bölgesi’nin, daha sonra Adigey Cumhuriyeti’nin kuruluşlarını bir an için gözden uzak tutarsak en önemli politik başarıdır. Hem öyle ki yöneticilerimizin doğru politika seçtiklerinin bir göstergesi olan her aşama ayrı bir başarı örneğidir.

Önce cumhuriyetimiz hükümetine, Kosova’daki kardeşlerimizin devlet yardımı ile anavatanlarına getirilmesi kararının aldırılması bir başarıdır.

Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes devlet başkanları K’uek’ue Valeri ve Xubiyev Vladimir’in bu konuda desteklerinin sağlanması, Federasyon Devlet Başkanı Yeltsin’e giden yazının her iki başkana da imzalatılması başarıdır.

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı’nın olurunun alınması başarıdır.

Rusya Federasyon Hükümeti’ne, Kosova Adigelerinin anavatanları Adigey’e, federasyon izni ve ekonomik yardımları ile getirilmesi kararının aldırılabilmesi başarıdır.

Alınmış birçok hükümet kararının gerçekleştirilmediği bir dönemde böylesine önemli bir kararın takipçisi olmak  ve gerçekleşmesini sağlamak altı çizilmesi gerek bir başarıdır.

Bunlar yanında DÇB ve dünyaya dağılmış Çerkes halkını, sorunun çözümüne ortak edebilmek, sorunun çözümüne katkıyla kalmayacak, geleceğimizi çok güzelleştirecek ayrı bir başarıdır.

Durum bu iken, ulusal tarihimize altın harflerle kazınmış olan bu çok önemli politik başarı ve olayın başarılı her aşaması görmezden gelinmiş, gözlerden saklanmıştır. Dahası ulusal sorunlarımızın çözümüne büyük katkıları olacağına inandığımız bu politik başarıyı sağlayan yöneticilerimiz, küçümseyici, alaycı bir üslupla, çok yanlış anlamlar çıkarılabilecek Türk atasözleri ile eleştirilmiştir.

Politik önemi bu denli büyük olan olay, savaş öncesi çalışmalar gözden ırak tutularak, savaşla yüz yüze gelmiş, yüz kadar soydaşımızın Adigey’e getirilebilmesi, bunun için uçak bulunması, yol parasının bulunması düzeyine indirgenmiştir.

Bununla da yetinilmemiş, Kosovalı kardeşlerimiz için, sorumluluk sahibi hiç kimsenin aklına gelmeyecek tanımlar kullanılmıştır. Kosova’daki savaşın bir iç savaş olduğu göz ardı edilmiş, kardeşlerimizin eski ülkelerinde “savaş sırasında terk edip gitmiş” olacakları, dört gözle beklendikleri anavatanda “çaresiz kalınca dönmüş olacakları var sayılmıştır.

Ve bugüne kadar okuduğum en etkili Dönüş karşıtı yazı, Anavatan’a Dönüş’ün çok istendiği izleniminin verilmeye çalışıldığı ancak işlevi tem tersi olan bir paragrafla son bulmuştur.

Yazıdan rahatsız olduğumu ilettiğim başkan yardımcısı Mehmet Uzun’la yaptığımız telefon görüşmesinde onun da yazıdan rahatsız olduğu izlenimini edindim. Yazı konusunda Fahri Huvaj’ı uyardığını, ortamın değişmiş olduğunu ilettiğini, -kararnamenin başbakan tarafından imzalanmış olduğunun öğrenilmiş olması olabilir- ancak Fahri Huvaj’ın ısrarı ve kendi imzası ile yayımlamak istemesi karşısında, “yayımlanmasın” diyemediklerini söyledi. Aldığımız bir duyum, DAR Genel Sekreteri İbrahim Kızılırmak’ın “yazıyı destekledikleri yönünde “ olması üzücü oldu.

Bize göre A’dan Z’ye DAR’ın ilkelerine ters böyle bir yazının DAR haber bülteninde yayımlanmaması gerekiyordu. İmzalı da olsa yayımlanmamsı gerekiyordu. Yazının Rusya Federasyonu Başbakanı’nın kararnameyi imzalamayacağı varsayımı  üzerine kurulan yazının, kararnamenin imzalanmış olmasına rağmen, yine yayımlanmasını anlamlandırabilmek ise çok güç…

Beklentimiz, takip eden ilk sayıda DAR Yönetim Kurulu’nun yazıya ilişkin değerlendirmesinin açık olarak ortaya konmasıdır. Yazının içerik ve üslubunun Yönetim Kurulunca uygun bulunuyor olması halinde önerimiz, genel görüşme amaçlı genel üye toplantısı yapılmasıdır. Ki; daha önce de bir başka nedenden dolayı  önerilmiş, ancak sizce kabul görmeyen, son genel kurulda, iki ayda bir yapılması konuşulduğu ve uygun bulunduğu halde bugüne kadar gerçekleştirilmeyen genel üye toplantısını yapılmasını, yazının DAR’ın temsil ettiği herkese, anlayacağı dilde ulaştırılmasını, tartışılmasının sağlanmasını, derneğimiz ve toplumumuzun geleceği açısından gerekli ve yararlı buluyorum

Saygılarımla…

Necdet Hatam




“TÜRKİYEDEKİ ÇERKES DİASPORASI”


Bu bölümde verilen haritanın Türkiye'nin bir bölüm toprağını kesmiş olması da kitapçığa yeterince özen gösterilmediği için olmalı. Ayrıca. Çerkes nüfus yoğunluğunu gösteren haritanın hangi tarihte hazırlandığının belirtilmemiş olması, yoğunluktan amacın ne olduğunun açıklanmamış olması harita üzerinde sağlıklı düşünmeyi engellemektedir. Eğer yoğunluk derken Çerkes nüfusun bölge- kent nüfusuna oranını anlamamız gerekiyorsa, İstanbul'un hiç işaretlenmemiş olması belki hoş görülebilir. Ancak yoğunluk, yöredeki, kentteki Çerkes nüfusun toplam Çerkes nüfusuna oranı ise eğer. İstanbul’da hiç Çerkes yaşamıyor, Kayseri merkezde de çok az Çerkes yaşıyor anlamına gelir ki, bu da  başka bir saçmalık olur. Öyle ya yıllarca önce ilk örgütlenmelerin başladığı, anadilde eğitim veren ilk ve tek okulun açılmış olduğu, şimdilerde onu geçkin derneğin çalışma gösterdiği İstanbul’da ve Çerkes denince akla gelen yörelerden Uzunyayla’nın odağı Kayseri’de, hızlı şehirleşmeyi, yıllardır sürdürülen Uluslararası Çerkes Festivali’ni görmezden gelerek hiç Çerkes yaşamadığını söylemek sizce de saçmalık olmaz mı?

Bir de sürekli oynayan Türkiye’deki toplam Çerkes sayısı konusunda bir konsensüs sağlansa artık diyorum. Yetmişli yıllarda yapılan sayım -tahminlere göre- nüfus 1,5 - 2 milyon idi. Bunun daha fazla olduğunu ileri süren kaynak da pek yoktu. Ancak ne zaman ki; anavatanda sorunlar, savaşlar çıkmaya başladı nüfusumuz 3 - 3,5 milyona, 5 milyona, daha sonra da  7-8 milyona fırladı. Kitapçıkta ise genel nüfus artış oranları bu arada Çerkeslerin nüfus artış oranları (her kim karşılaştırmışsa) karşılaştırılmış olmalı ki, genel nüfusa oranımızın  % 7-8 olduğu yani nüfusumuzun yaklaşık 5 milyon olduğu söyleniyor.

Aslında nüfusun çok gösterilme eğiliminin, kimileyin bilince de çıkan, bilinçaltı gerekçesi bence çok yanlış olan. Sayımızın abartılması ölçüsünde birilerine üstünlük sağlayacağımızın, birilerini korkutacağımızın sanılması gülünç olan.

Ya da Türkiye'de yaşayan tüm Kuzey Kafkasyalılara Çerkes denmesinin, sayının olduğundan çok gösterilmesinin bilinçaltı gerekçesi, sayıca büyük bir kitlenin temsilcisi sayılma böylece devletten, partililerden beklentilerin daha kolay elde edilmesi isteği mi acaba diye düşünmeden de edemiyorum.

Halbuki sayımızın çokluğu ölçüsünde, yapılabilecek olup yapılmayanların ayıbı da katlanmıyor mu?

“Anayurtlarını Rus bağımlılığından kurtarmak ve geri dönmek kararındaki Çerkes göçmenleri” söylemi de Bağımsız Birleşik Kafkasya söylemi. Takdir edersiniz ki, bu yaklaşımın, yetmişli yıllarda dönüşün öncülüğünü yapmış Ankara derneğinin daha sonra da Kafkas Dernekleri Koordinasyon Kurulu’nun dönüş çizgisi ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bilinen çizgi ister statükocu densin, ister teslimiyetçi densin anavatana dönüp anavatandaki kardeşlerinin kaderini paylaşmak, olanakları ölçüsünde yaşamın güzelleşmesine katkıda bulunmaktır. Günümüzde gerçekten bağımsız ülke olamayacağının bilinci ile anavatanı Rus bağımlılığından kurtarmak gibi bir hedef konulmamıştır.

İlginçtir ki, bu bölümde yıllarca gündemi oluşturan dönüşçü-kalışçı tartışmalarından da söz edilmemiştir. Hele anavatana dönmüş ve yaşam mücadelesi veren ulusal yaşamın hemen her alanına katkıda bulunan Kabardey Balkar’da 1300, Abhazya’da 1000’den çok ve Adigey’de 500’e yakın kişiden hiç söz edilmemiştir. Dönmüş olanların geçmişte dönüşü savunanlardan çok, tartışmalara katılmamış dahası dönüşe karşı mücadele edenler gerçeğinin yanından bile geçilmemiştir. Günümüzde dil bilme derecesi, asimilasyon hızı ise sorun kabul edilmemiştir.



“TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI'NDA ÇERKESLER”


Bir çok güzel şeyin anlatıldığı bu bölümde de yeterince özen gösterilmediği için ilkokul bilgisi ile yapılmayacak yanlışlıklar yapılmıştır. Kırk yedinci sayfada, ‘’Kafkasyalı göçmenler özellikle de Cumhuriyet Türkiye’sinde kendi ana dillerini ve edebiyatlarını geliştirme, yazılı edebiyatlarını kurma olanaklara sahip olamamışlardır. (1908-1918 yılları istisna) Denmiştir ki, Cumhuriyet’in 1918’den önce kurulduğu ve Cumhuriyet Türkiye’sinde 1908-1918 yıllarında anadil öğreniminin serbest olduğu, daha sonra da yasaklandığı anlamı çıkmaktadır. Oysa o yıllar Osmanlı dönemidir. Cumhuriyet henüz kurulmamıştır. Osmanlı’nın verdiği eğitim öğretim hakkının kaldırılması Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ile gündeme gelmiş, Çerkes Örnek Okulu’da 1918’den sonra ancak, Cumhuriyet’in ilanından bir ay kadar önce, 5 Eylül 1923’te kapatılmıştır. (Kafkasya Kültürel Dergi sayı 48 Dr. Vasfi Güsar)



“ÇERKESLERİN TÜRKİYE’DE KÜLTÜREL ÖRGÜTLÜLÜĞÜ“


Osmanlı dönemindeki örgütlülüklerin de Türkiye dönemindeymiş gibi sayılması kafa karıştırmaktadır. Daha önce yazdığımız gibi Çerkes Örnek Okulu 1918’de değil 1923 yılında kapatılmıştır.

Ellinci sayfada, “ ...1950 yılında Kafkas adını kullanamadan aralarına Azeri Türklerini de alarak “Dosteli Yardımlaşma Derneği“ adıyla bir dernek kuruldu. 1961 yılında ilk olarak Ankara Kuzey Kafkasya Derneği kuruldu. Takiben İstanbul Kafkas Kültür Derneği ve diğer il ve ilçelerde de Kafkas Dernekleri kurulmaya başlandı“ denmiş. 1950 yılında İstanbul’da kurulan Dosteli Yardımlaşma Derneği’nin “Kafkas“ adını alması da çok gecikmemiş (1951 olabilir). Olmalı ki, 1 Nisan 1953’de yayımlanan Kafkas Dergisi 4. sayısının 18. sayfasında şu ilanı görüyoruz:

Taksim Belediye Gazinosu
K A F K A S  D E R N E Ğ İ
Yemekli Balosu
Cuma, 12 Aralık 1952

MENÜ
Kremalı Tavuk Çorbası
İç pilavlı kuzu rosto, Salata
Peynirli Börek  Plombiyer Pastası

Ancak kendini yanılmaz sanma duygusu, yazarımız ve kitapçık düzenleyicilerine yukarıdaki ilanı göstermemiş, federasyon üyesi İstanbul Kafkas Derneği yöneticilerine kuruluş tarihini sordurmamıştır. Dahası  Prof. Erol Taymaz’ın, Kaf-Der yayını Nart dergisinin otuzuncu sayıdaki incelemesinden alıntıladığımız izleyen satırlara bile göremeyecek hale getirmiştir:

Yukarıda belirtildiği gibi, 1917’den sonra Kafkasya’dan ayrılan kadroların bir kesimi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye yerleşmiştir. Bu kadrolar, Demokrat Parti’nin yönetime gelmesinden sonra Türkiye kökenli bazı Kafkasyalılar ile birlikte siyasî faaliyetlerini milliyetçi/anti Sovyetik bir çizgide sürdürmek amacıyla, yeteri kadar ‘’siyasî’’ bulmadıkları Dosteli Yardımlaşma Derneği’nden ayrılarak Kuzey Kafkas Türk Kültür Derneği (KKTKD) adı altında bir dernek kurmuş ve Balkan Türkleri, Kırım Türkleri vb. dernekler ile birlikte, Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu’na katılmıştır. KKTKD’nin kurulmasıyla birlikte Dosteli Yardımlaşma Derneği de adını “Kafkas Kültür Derneği“ olarak değiştirmiştir.

1950’lerden itibaren, adında ”Kafkas” kelimesi olan derneklerde iki eğilimin mevcut olduğu söylenebilir. Çerkes Teavün Cemiyeti’nden itibaren daha yaygın ve baskın olan birinci eğilim, kültürün korunması ve geliştirilmesi temelinde kültürel faaliyetlere ve toplumsal dayanışmaya önem veren çizgidir. Zaman içinde farklı biçimler ve öncelikler kazanmasına karşın bu eğilimin temel özellikleri;
i) “ulusal /kültürel“ olana öncelik vermesi,
ii) Türkiye’de yaşatılmakta olan Kafkas kültürünün derlenmesi ve geliştirilmesine önem verlmesi,
iii) Türkiye’de yaşayan Kafkasyalıların sorunlarına yönelik faaliyet göstermesi ve
iv) kültürün kaynağı olarak görülen Kafkasya ile kültürel ilişkilere önem verilmesi olmuştur. Bu özelliklerinden dolayı bu eğilimin “millîci” (ulusalcı) bir eğilim olduğu söylenebilir. Soğuk Savaş yıllarında beslenen ve kısmen güçlenen ikinci eğilimin yüzü, dış politikanın bir nesnesi olarak “Kafkasya“ya yöneliktir. Siyasî hedefleri ön plana çıkan bu eğilim milliyetçi bir çizgidedir, fakat bu milliyetçilik daha çok o dönemdeki Turancı hareketin Kuzey Kafkasya bölgesine yönelik uzantısı konumundadır”.

Bunlar ve çok kolay ulaşılabilecek daha başka belgeler dururken ilk olarak Ankara Derneği’nin kurulduğunun yazılması, kurumun yaptığı işi ciddiye almadığının, seslendiği kitleyi önemsemediğinin, özetle sorumsuzluğunun, kendilerinden önce benzer çalışmaları yapanlara saygısızlığının kanıtı değilse nedir?

“...Türkiye’de kurulu tüm derneklerin merkezi örgütlenme çalışmaları yapıldı. Sonuçta 05 Nisan 1993 tarihinde Kaf-Der kuruldu” denerek dernekler arası toplantıların üçüncüsünde (16 Şubat 1991 Düzce) kurulan, DÇB’nin kuruluş çalışmalarına katılan, Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’ni kuran, ve Kaf - Der’i oluşturan Kaf-Kur’dan (Kafkas Dernekleri Koordinasyon Kurulu) hiç söz edilmemesi de ancak  yukarıda sözünü ettiğimiz ruh yapısı ile açıklanabilir kanısındayım.



BALKANLAR


Ne denli büyük politik  bir başarı olduğu yukarıda anlatılmaya çalışılan, Kosovalıların anavatana getirilişini, elli ikinci sayfada “Son Arnavut-Sırp savaşlarından sonra 1998’de Kosova Çerkeslerinin bir kısmı Maykop-Mefehable köyüne geri götürülmüşlerdir.”  Denerek geçiştirilmek istenmiştir. “Mefehable”nin kendi seçtikleri yere yeni olarak kurulduğunu ve dönemin Adigey Devlet Başkanı sayın Carım’ın kararnamesi ile Kosovalıların Adigey topraklarına ayak bastıkları gün olan 1 Ağustos’un  ertesi yıldan itibaren “Anavatana Dönenler Bayramı” olarak kutlanıyor olması bu olayın önemi konusunda daha önce söylediklerimizi pekiştirmektedir.



SURİYE


''…Rus kaynaklarına göre Suriye’ye giden Çerkes sayısı 45 bin kişidir. Oysa bu sayı 70 bin kişiye çıkmıştır.” Denmekte ancak aynı sayfada bugün Suriye’de 35.000 Çerkes’in yaşadığı bilgisi verilmektedir. Oysa bilindiği gibi Suriye dernek yöneticilerinin verdiği sayı hep 70 - 100 bin dolaylarında olmaktadır. Bence bu bölümde Suriye’nin, 1991’de yayımlan ve elçiliklerine de geçici olarak vatandaşlığa kabul yetkisi veren Rusya Federasyonu Vatandaşlık Yasası’ndan yararlanan tek diaspora ülkesi olduğunun altı çizilmeliydi.



ÜRDÜN


Bu bölümde Eğitim Bakanlığı’nca denk sayılan ve Adigece eğitim verilen derneğin özel lisesinden ve sürgün yollarını tersinden yürüyerek anavatana dönülebileceğini göstermek amacı ile Ürdün prensi Ali’nin atlı yolculuğundan söz edilmesi şık olurdu diye düşünüyorum.


İSRAİL

“Çerkes çocuklar öğrenimlerine anadilde başlıyorlar. Okulda İbranice, Arapça ve İngilizce de öğreniyorlar. Altı yıllık ilkokuldan sonra öğrenimlerine esas dil olarak İbranice’yi veya Arapça’yı seçerek devam ediyorlar”  Bu bölümde, evleri hazır olduğunda dönmek üzere arsa talep eden ve bu talepleri kabul gören elli aile kendilerinden söz edilmeyi hak etmedi demek ki…



ÇERKESLERDE SOSYAL YAŞAM


“1767 ve 1790 (tartışmalı bir tarih en şiddetli çarpışmalar 1796’da gerçekleşti) yıllarında Kuban yöresi Çerkeslerinin ayaklanmaları sonucu bey ve pşıler Ruslara sığınmak zorunda kaldılar”  olayın özünü anlatmaktan uzak bu bilgilerin kaynağı da çok merak konusu. Kimler ayaklanmıştır? Ruslara sığınan pşıler kimlerdir? Köleler mi, özgür çiftçiler mi baş kaldırmıştır? Aslında yanlışlık başlı başına bir inceleme konusu olan çok önemli bir olayın kısacık bir cümle ile anlatılsın isteğidir. Ayaklanmanın sınıfsal temeli olmakla birlikte Shapsugh, Nathuac ve Abdzax özgür köylülerinin (zaten bunlarda pşı yoktur) Bjedugh pşılarına karşı başkaldırısıdır. Ruslardan yardım istenmiş ve lojistik destek sağlanmıştır. Ancak Bjedugh köle ve özgür çiftçileri, özgür çiftçilerin yanında değil, kendi pşılerinin yanında savaşa katılmıştır (Adigey Devlet Üniversitesi Öğretim üyesi Yemij Ruslan).

Bizce bu bölüm kitapçığın yayımlanma (...Günümüzde Çerkesler nerelerde ve nasıl yaşıyorlar?) amacı ile  hiç bağdaşmıyor. Yazar kendisinin yaşamadığı, ideal bir toplum modeli çizmiştir, hala az bilinen geçmişimizde gezinip durmuştur. Yazarımız, hoşnut olmamalı ki, bir türlü günümüzü Çerkeslerini anlatmaya yanaşmamış ancak eylemlerde de geçmiş zamanı kullanmamıştır. Geleneksel Çerkes toplumu diyerek sözü edilen toplumun günümüz toplumu olmadığını söylemiş. Ancak bu toplum yapısının hangi yıllarda var olduğu belirtilmemiştir. Bu bölüm yazarının bence en takdire değer yanı Ürdün diasporası anlatılırken sözü edilmeyen Ürdün prensi Ali bin Al Hüseyin’in “Çerkeslerin anavatanlarına geri dönüşlerini sembolize eden atlı yürüyüşü” anımsatmış olmasıdır.

Bizce bu bölümde idealize edişte de aşırıya kaçılmış, kimileyin yenilerde uygulamaya giren kimi davranışlar xabzeye temelden aykırı olduğu halde Çerkes xabzesi gibi sunulmuş, kimileyin de toplumun bilincinde yer etmiş kimi gelenekler yok sayılmıştır. Kimi konularda da yazarımızın nev-i şahsına münhasır yaklaşımları olmuştur. 

Örneğin elli altıncı sayfada; “Konuklar, bölge veya köy girişinde gençler tarafından karşılanarak, yiyecek ve bje içinde içecek ikram edilir’’ üst yazısı ile ulusal giysiler içinde, iki çocuk fotoğrafı verilmiştir. ‘’Geleneksel toplum kurallarına uymayan bu görenek yenilerde anavatan kesiminde gelenek haline gelmeye başlamıştır’’ denseydi itirazımız olmayabilirdi. Çünkü ben, bu geleneği kendi köyünde görmüş hiçbir muhaceret Çerkes’inin olmadığından eminim bulamayacağız. Gelenek bir Rus geleneği olup adı da ‘’tuz-ekmek’’tir. Sunumunda da içki yoktur. Özel pişirilmiş bir ekmek-çörek ve yanında ekmeğin batırıldığı bir azcık tuz işlemeli örtülerle süslenmiş tepsilerde sunulur. Kitapçığın deyimi ile geleneksel Çerkes toplumunda ise sokakta, görünür şekilde yemek içmek en çok ayıplanan davranışlardan biridir. Halen Kafkasya’da belirli bir yaşın üzerinde sokakta sandviç yiyen, dondurma yiyen ya da yiyeni ayıplamayacak kişi bulmak bir hayli zordur. Yetişkinlerle ilgili hiçbir konuda çocukların ortada bile ortalarda görünmesinin bile hoş görülmediği bir toplumda konuğu karşılamak gibi en onurlu görevin çocuklara verilemeyeceği nasıl bilinmez. Dahası, biz dönüş yapanların, burada değiştirmek istediğimiz geleneklerden biri de çocukların, gençlerin konuğun yanına çıkarılmaması uygulamasıdır. Geçmişte var olan bu geleneğin yararını değil artık zararını gördüğümüze inandırmaya çalışıyoruz..

Sayfa elli yedi: “Geleneksel Çerkes yaşamında bütün bu alanlar, xabze (khabze) adı verilen, yazılı olmayan, yaşanarak kuşaktan kuşağa aktarılan ve dünya halklarınca da bilinen belirli kurallarla düzenlenmiştir.’’ Dünya halkları xabzemizi bile biliyorsa kitapçığın yayınlanmasına neden gerek duyulduğunu anlamakta zorlanmaz mısınız?

Sayfa elli yedi: “Çerkes toplumunda her birey, bu ilke ve anlayışa uygun biçimde yaşamayı hedefler. Her zaman her yerde kendisine yaraşır biçimde, sonra da muhatabın layık olduğu biçimde davranır, saygı-sevgi gösterir, takdir eder, yardım, müdahale eder, yönlendirir, eleştirir, azarlar, engel olur. Yapılması gerekeni yapar. Ama ‘adam sen de bana ne?’ demez. Başkalarının da, öyle davranmalarını gerektirecek biçimde hareket eder.”  denen paragraf ile sonraki iki paragrafta söylenenler, azıcık derneklerimizde çalışmış birinin, internet sitelerini, sanal platformlardaki tartışmaları izleyen birinin, zor inanacağı bir değerlendirme değil mi, sizce de? Ben bir de üç paragraf boyunca sayılan hasletler içerisinde “Çerkesin sözünün eri” olduğunun belirtilmeyişine de şaştım kaldım.

Sayfa elli dokuzda birlikte yola çıkan iki kişiden birinin başkan diğerinin de yarımcı olduğu, Çerkes toplumunun ne kadar örgütlü olduğunun örneği olarak veriliyor. Sanırım burada da biraz ileriye gidilmiş. İki kişiden biri “nahıj” biri “nahıç’e” ya da çok yaş farkı varsa “xeğrıy”dır. Thamate kavramının gündeme gelmesi için grup olunması gerekmektedir. Çerkeslerde de en küçük grup üç kişidir ve “nebğırişır kup mexhuı” deyimi vardır.

Sayfa altmış: “Çerkes geleneğinde konuğa, üç gün geçmedikçe gelişinin özel bir amacı olup olmadığı sorulmaz”. Bu bir övgü ise eğer; konuğa soru sorulmadığı süre Eskimolar’da on beş gün imiş.

Sayfa altmış: “gen yedi kuşak öteye sıçrar” diye bir deyişimiz varmış. “Ah Biz Çerkesler” biz neymişiz biz. Her ne kadar deyişin aslı “lhır l’eş’eğuible mawe – kan yedi kuşak etkendir” ise de kan sözcüğünü gen olarak çevirir Çerkeslerin ne kadar ileri görüşlü olduğunu da kanıtlamış oluruz. Bilmem bu kadarına gerek var mıydı?

Sayfa altmış bir: Çerkeslerde çocuğun anne soyunun, aşina olduğumuz toplumlardan daha çok  önemsendiği doğru. Ama asıl vurgulanması gereken bence Çerkes kadınlarının evlilikle soyadlarını değiştirmediği idi. Hele yakın geçmişte T.C vatandaşı bir bayan avukatın kullanmasına izin verilmeyen kızlık soyadını kullanabilmek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduğu da biliniyorsa. Eşini adı ile çağırmak ayıp olduğu için birçok erkek; eşinden “filanların kızı” diye söz ederdi.

Şimdi sıkı durun.

Sayfa altmıştaki, herkesleri bizlere güldürecek (hele kitapçığın İngilizce’si yayınlandıktan sonra) şu iddiaya bakın: “Çerkes toplumu, günümüz dünyasındaki İngiltere örneğine benzer biçimde, yazılı olmayan geleneksel hukuk kurallarıyla yönetilir.”  Breh, breh, breh… Üslubundan Av. Fahri Huvaj’ın yazdığını sandığım bu cümle ile konuya ilişkin Ana Britanica’daki şu bilgileri bir karşılaştırın: “Geleneksel anayasa, yazılı olmayan ya da kısmen yazılı belgelere dayanmayan kurallardan oluşur. Bir anayasanın geleneksel olması, tüm anayasal kuralların yazılı belgelerde yer alması demek değildir. Gene de birçok anayasal kuralı içeren belgeler vardır. Örneğin geleneksel anayasa düzenine sahip olan İngiltere’de anayasal kurallar 13. yüzyıldan bu yana yayınlanmış olan hukuk belgelerinde yer almıştır. (Manga Carta 1215; Haklar Bildirisi, 1688; Habeas Corpus yasası, 1679; Parlamento Yasası 1911)…” 

Geleneksel hukuk kurallarımızın İngiltere’nin geleneksel hukuk kuralları ile ne kadar benzeştiğini görmüş, bu engin analiz yeteneğinden dolayı da yazarımızı içinizden kutlamışsınızdır.

Toplumumuzun gerçeklerine temelden çelişmek pahasına, var olan değil olsun istediğimiz ideal toplumu anlatmayı sürdürüyoruz.

Sayfa altmış: “Çerkes sosyal yaşamında öldürmeyi gerektirecek düzeyde gerginlik ve çatışma çok az görülür”  Elbetteki bu yargı J.S. Bell’in anılarındaki şu gözlemi ile bağdaşmıyor: “Şu da unutulmamalıdır ki, bu insanlar arasında şiddetli bir şekilde iç savaşlar ve kan davalarının (İrlanda ve İskoçya’daki kabileler arasında olduğu gibi) sona erdirilmesinden sadece elli yıl kadar geçmiş bulunuyor...”  Yine de ünlü romancımız, rahmetli Ç’eraşe Tembot iyi ki bu “özlü” kitapçığı okumadı diyorum. Kim bilir belki de “lhı ş’ej – kan davası” üzerine kurguladığı “Şıw Zakhu – Tek Atlı” adlı romanını yazmaktan vazgeçer, bize de yazık olurdu. Ünlü ozanımız Khuyekhue Nalbıy’de, Adigey’in ilk ve tek uzun metrajlı filminde kan davasını işlemez, başka bir konu aramak durumunda kalırdı.

Sayfa altmışbeş: “HAPİSHANESİ OLMAYAN TEK HALK”  başlığının altına “Kızılderililerin var mıydı?” notunu düşmüşüm.  Sürdürelim; “Çerkes halklarının Kafkas-Rus savaşlarını kaybedip (Rus- Kafkas olmasın) anavatandan sürüldükleri 1864’lü yıllara (1864’lü kaç yıl var acaba?) kadar, hiçbir zaman suçluların barınacağı hapishaneleri olmamıştır.”  Yazarımız Muhammed Emin’in muhalifleri kuyulara attırdığı hikayeleri duymamış olsa gerek. Bir de barınak, kişinin kendi isteği ile seçtiği konut değil mi? Hapishane deyimi Arapça olduğu için kullanılmayacaksa tutuk evi demek gerekmez miydi?

Sayfa altmışsekizdeki “ÇERKES MÜZİK ALETLERİ”  konusuna gelindiğinde, Çerkes’in bütün Kuzey Kafkasyalılar anlamına geldiği unutulmuş olmalı ki, mandolin benzeri üç telli müzik aletine sadece “apepşıne” denmiş, kemençe benzeri müzik aletine de “şıç’e pşıne”,  “Phadarp”  (Phaçiç’in Abazaca’sı) adlı ritim aracı da Abazalar ve sadece Karadenizli Adige köylerinde değil, başka kimi Adige köylerinde bu arada Reyhanlı’nın Adige köylerinde de çalınıyor.

''Çerkeslerde Yemek Kültürü”nden söz edilen sayfalara hep geleneksel Çerkes toplumundan söz ettiğimize göre geleneksel bir Çerkes sofrası fotoğrafı daha bir yakışmaz mıydı diyorum.



Sonuç:

1) Sayın Batıray Yediç’in vurguladığı gibi terimlerin açıklamalarında olsun, haritalar, fotoğraflar ve istatistik  bilgilerde olsun kaynak gösterilmemiş, tarih belirtilmemiş, özetle bilimsellikten uzağa düşülmüştür. Her iki eleştiri birlikte okunmalıdır.

2)
 Kitapçığın bilimsel anlayışları, politikaları farklı çok sayıda yazar tarafından yazılmış olması, düzenleyenlerin, yazarların olaylara yaklaşım farklılıklarını göz önüne alıp çelişkileri ortadan kaldırıcı bir yöntem takip etmemeleri sonucu birbiri ile çelişkili yargılar ortaya çıkmıştır.

3)
 Yazarlarca mutlaka bilinmesi gerekli bir çok konuda hafızalara güvenilmiş daha önce aynı çevrenin yayınlamış olduğu dergilerle, kitaplarla çelişir  vahim hatalar yapılmıştır.

4)
Terminolojide olsun tarihi olayları değerlendirmede olsun bilimsel veriler temel alınmamış, olayları değerlendirmede geleneksel dönüş politikasını da temelden sarsacak, Osmanlı-Türk yaklaşımı, paradigması kitapçığa damgasını vurmuştur.


Son söz;


Şhalaxhue Abu’yu tanımayanınız azdır. Adigey Adige Xase kurucu ve onur başkanı. 1993-1996 dönemi DÇB başkanlığı da yapan Prof.Dr. Şhalaxhue Abu’yu, ilerlemiş yaşına rağmen bir çok toplantının yöneticisi olarak seçeriz halen. Kimileyin toplantılar çığırından çıkar, sessizlik sağlanamaz olunca çok sık da olmasa başvurduğu bir deyimi var Abu’nun. “Ti şetaşhe mırıme? Kaymağımız bu ise eğer?...”  Evet temsilcimiz, kılavuzumuz, Dönüş’ün yeni ilkelerini saptayan ve de  bu (anıt !) kitapçığı yayınlayan Kaf-Fed ise eğer...İişimiz iş...

Ancak yer yok umutsuzluğa. Yükselen yeni dalganın ayak seslerini duyuyorum. Bu yeni dalga,  çarpıklıklardan kendini arındırmayanları, yeniden yola girmeyenleri yolundan temizleyecektir.

Kaf-Fed’in gurur duyulacak çalışmalarında buluşmak umudu ile...

.

.

.