|
Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun
Çerkesleri tanıtım amacı ile ''Biz Çerkesler“ adlı bir
kitapçık yayınlamış olduğunu; ancak, kitabın iler-tutar
tarafı olmadığını sevgili dostum Batıray Yediç’ten
duymuştum. Kitapçık DÇB yönetim kurulu toplantısı için
gittiğimiz İstanbul’da bizlere de armağan edildi. Dörtte
bir kadarı resim ve haritalara ayrılmış, küçük boy
yetmiş bir sayfa boyutundaki kitapçığın ne için
yazıldığının anlatıldığı sayfayı kitabın boyutuna oranla
çok iddialı buldum. Ayrıca; bildiğimiz, tanıdığımız,
konuyu iyi bilen kişilerden oluşmuş iddialı tam sekiz
yazarı ve iki düzenleyicisi var “Biz Çerkesler“in.
Kitapçığı dikkatle okudum, döndüm yine okudum. Okudum,
okudum...
Okudukça da hayretler içinde kaldım. Gözlerim fal taşı
gibi açıldı. Okuduğum kimi bölümleri anlamakta
zorlandım, anlayamadım. Havsalamın almadığı terimler,
tanımlarla karşılaştım. Üzüldüm, kızdım, ''bu kadarı da
olmaz ki“ dedirten bir çok satırın altını çizdim. ''Batıray
yerden göğe haklıymış“ dedim. Öyle ya; tanıtımda
“...milyonlarca insanın bizi tanımadığını ya da
tanıyamadığını izliyor, zaman, zaman bu tanıma
eksikliğinden dolayı kamuoyuna yapılan yorumlamaların
yanlışlığını, eksikliğini görerek üzülüyoruz.
Kafkas tarihi ve kültürü konusunda, meraklıları için
çevremizde şüphesiz ki, bir çok kaynak mevcuttur. Ancak
kısa ama özlü ifadelerle konuyu açıklayarak,
kamuoyundaki genel bilgi eksikliğini bir ölçüde de olsa
gidermek için elinizdeki bu küçük kitapçık
hazırlanmıştır...“ denmesine karşın; kitapçık, bilgi
eksikliğinin, bigi yanlışının, olayı çarpıtmanın, yanlı
tutumun, öznel yaklaşımın bir anıtı olmuş. Bir çok bölüm
yazarların daha önce yazdıkları ile çelişkili.
Kitapçığın kimi bölümleri, kimileyin kimi paragrafları
bile kendi içinde tutarsız. İçerdiği bilgiler çoğun Kaf-Der’in,
Kaf-Fed’in, Kafkas Vakfı'nın daha önce yayımladığı
kitapların bültenlerin, dergilerin doğru içerikleriyle
de uyumsuz.
Bu, saçmalık derecesinde yanlışlıkları içeren kitapçığı
yayınlayan kurum, Şamil Jane’ye göre yönetiminde
''akıllı ve zeki insanlar“ın, bize “göre bilgileri,
becerileri sorumlulukları ölçüsünde olayımıza zaman
ayırmayan, aralarında sağlıklı ve yeterli bir iletişim
olmayan ''akıllı ve zeki insanlar''ın bulunduğu Kafkas
Dernekleri Federasyonu.
Aslında uzun zamandan beri Kaf-Fed ve çevresinin
eleştirileri görmezden, duymazdan geldikleri; yanıtlamak
zorunda kaldıklarında yandan yanıtladıkları,
yanıtlar gibi yaptıkları, “hatalı olanlar biz yanlış
yapanlar değil, bizleri eleştiren sizlersiniz“ demeye
getirdikleri bilinmiyor değil. Sevdiğimiz kimi
arkadaşlarımız, yenilerde yakın geçmişi iyi bilmediği
için sağlıklı değerlendirme yapamayan kimi gençlerimiz
de Kaf-Fed’i korumak adına, Kaf-Fed’in yanlışlarına
anlayış göstermemiz gerektiği, Kaf-Fed’in genel
platformlardaki yanlışlarını bile genel platformlarda
eleştirmemizin yanlış olduğu uyarılarını yineleyip
duruyorlar.
Tüm bunlara karşın biz iflah olmaz muhalifler de
gördüğümüz hataları eleştirmezlik edemiyoruz.
Niye mi?
Önce Çerkesler arasında sık anlatılan bir fıkra:
Çerkeslerin yoğun olduğu diaspora ülkelerinden biri.
İşsizlik had safhada. Çerkes delikanlısı işsiz, yapacak
işi yok, aç… Çerkes olmayan komşusu, arkadaşı da işsiz
ama aç değil. Bir el arabası edinmiş, pazardan aldığı
sebze meyveyi mahalle arsında bağıra, çağıra satıyor ve
kıt kanaat da olsa geçiniyor. Bizim delikanlı ile de iyi
arkadaş. Öneriyor, ısrar ediyor. “Sana da bir araba
buluruz, alışıncaya kadar birlikte oluruz. Bak
göreceksin iyi olacak. Sen de kazacaksın ben de… Geçinip
gideriz “. Sonunda bizim delikanlıya ‘’evet“ dedirtir.
Bir araba daha edinirler. Arabaları pazardan yükler yola
koyulurlar. Mahalle aralarında komşu bağırmaya başlar:
- Domateees… Patlıcaaan… Sırık fasülyeee.. Sebzenin en
hasıııınııı,
en iyisininiii satıyoruuummmm…
Komşu nefes almak için bağırmaya ara verdiğinde de,
bizimki de ağzını açar ve sadece arkadaşının
işitebileceği bir sesle:
- Ben de, der.
Değerli arkadaşlar, hep eleştirir durumda olmak inanın
mutlu etmiyor bizleri. İnanın gerçekten eleştiren
birileri çıkarsa onun peşi sıra dolaşacak ve sadece
’’ben de“ diyeceğiz. Sizler de, kendiniz
eleştirmediğinize göre hiç olmazsa biz eleştirenlere
destek olup ‘’ben de“ deyiverin. En azından, lütfen
eleştiri konularını önemseyin. Kitapları, yazıları ve
eleştirileri okuyun. Eleştirilerimizde haksız isek
bizleri de eleştirin. Lütfen eleştirenleri değil,
yanlışta ısrar edenleri ayıplayın. Ancak böyle yaparsak
hataların ve eleştirilerimizin azalacağını bilin.
Yukarıdaki suçlamalarıma dayanak mı? Dr. Batıray
Yediç’in “Ah Şu “Biz Çerkesler’’ eleştirisinin
Circassian Canada sitesinde yayımlandığı haftalar oldu.
Kaf-Fed yetkililerinden eleştirilerin haksızlığına ya da
haklılığına ilişkin bir açıklama görmedim. Kendisine
özel olarak yazılmış olduğunu da sanmıyorum.
Türkiye’deki Çerkesleri hangi kurumun temsil ettiğinin
tartışıldığı bir sitede özetle “Biz Çerkesler“ gibi anıt
(!) bir kitapçığı yayımlayan, dönüş politikasını
çarpıtan bir kurumun benim temsilcim olamayacağını
yazmıştım. Marje’de ciddi bir yanıt bulamadım. Bir başka
platformda Kaf-Fed Yönetim Kurulu üyesi Şamil Jane
tarafından bu suçlamayı genele açık bir platformda
yaptığım için eleştirildim. Kaf-Fed’i kendim yönetimde
olmadığım için eleştirdiğimi ileri sürdü. Ancak, “saçma
dediğin kitapçığın neresi saçma?“ diye sormadı.
İlginçtir, suçlamalarımızdan haberdar oldukları halde,
Kaf-Fed’in diğer sorumlularından da bu soruyu soracak
bir Allah’ın kulu çıkmadı. Yani eleştiri görmezden,
duymazdan gelindi ya da eleştiriler yandan yanıtlandı…
Şimdi gelelim “Biz Çerkesler“e:
Kitapçığı okuduğum ilk günden (22 Mayıs 2005) beri
mutlaka eleştirilmesi gereğine inandım. Bu güne kadar
da diğer yapılacak işleri de aksatmadan eleştiri metni
üzerinde çalıştım durdum. Eleştirim, kitapçık gibi
kendini yinelesin istemedim, eklektik olmasın istedim,
dağınık olmasın istedim. Ancak beceremedim. Sayın
Batıray Yediç’i ve kendimi yinelediğim kimi konular ve
dağınıklık için özür diliyorum. Bu kadar az sayfada bu
kadar yanlışı, hayal ürünü değerlendirmeleri bir araya
getirebilen anıt (!) kitapçığın daha uzun yıllar
gündemde kalacağına ve ilerde daha doyurucu eleştiriler
yapılacağına inanıyorum.
“Peki kitapçığın doğru söylediği şeyler de yok mu?” diye
soracakların çıkacağını bilmiyor değilim. Ancak yine de
47 üyeli Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun yayınladığı
kitapçıkta doğrular değil, yanlışılar aranmalı ve
bulunamamalıydı diyorum. Siz kitapçığı ve eleştiriyi
okuma sabrını gösterenlerin -yazarlar da dahil- görüş
belirtme duyarlılığını da göstermelerini diliyorum.
“KAFKASYA HAKKINDA GENEL BILGILER” genel başlığı
altında, Türkiye’de çok karıştırıldığı dile getirilen
Kafkasya, Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya kavramları ve
bu üç kavramın hangi coğrafya ve cumhuriyetleri
kapsadıkları (kapsadığı değil) özetlenmiş:
“Kafkasya: Azak denizi, Maniç çukurlukları, Hazar
Denizi ve Karadeniz arasında kalan Apşeron
Yarımadası’ndan başlayarak, Kuzey-Batı
istikametinde toplam 1200 kilometre uzunluğundaki ünlü
Kafkas sıradağlarının hem Kuzey’ini hem Güney’ini içine
alan geniş coğrafi bölgeye, genel bir ifadeyle
“Kafkasya” denmektedir. Oysa bu kavram Türkiye’de daha
çok Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Dağlık Karabağ ve
Nahçevan’ı içine alan, Güney Kafkasya anlamında yanlış
bir şekilde kullanılmaktadır.”
Coğrafya sınırlandırılırken Kafkasya’nın Güney sınırı (Aras
havzası) belirtilmemiştir. Yeterince özen gösterilmediği
için Güney Kafkasya’da yer alan cumhuriyetler, bu
sayfayı izleyen sayfada da sayılmışlardır. Yetmemiş,
toprak olarak Ermenistan sınırları içerisinde kalan
Azerbaycan'a bağlı Nahçıvan Cumhuriyeti ile Azerbaycan
sınırları içerisinde kalan, yine Azerbaycan'a bağlı
Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi de diğerleri ile aynı
statüde oldukları izlenimini verecek, kafa karıştıracak
şekilde birlikte sayılmışlardır.
Kuzey Kafkasya sınırlanırken ne yapsak da Abhazya ve
Güney Osetya’yı Kuzey Kafkasya sınırları içerisine alsak
diye, bölgenin Güney sınırı İngur ırmağına kadar
genişletilmiş, aynı telaşla Güney Osetya denecek yerde
Kuzey Osetya denmiş, dahası Güney Kafkasya’da yer alan
cumhuriyetler sayılmışken, Kuzey Kafkasya’da yer alan
diğer cumhuriyetler sayılmamıştır.
Bu bölümlemenin biraz zorlama olduğu düşünülmüş olsa
gerek ki hemen takip eden paragrafta “Tarihi ve
kültürel bağ yerine, coğrafya veya Kafkas sıradağları
esas alındığı takdirde, Abhazya ve Güney Osetya’da bu
bölgeye (Güney Kafkasya’ya) dahil edilebilir.”
denmiştir. Böylece de takdir edilebileceği gibi
kavramlar açıklanmak bir yana daha bir karıştırılmıştır.
Ayrıca, bu öznel yaklaşımla dağların Güney’indeki iki
bölge Kuzey’de sayılmış ama ilginçtir kimilerin yine
kendileri gibi öznel bir yaklaşımla Kafkasya denince
Güney Kafkasya’yı anlamalarını eleştirmekten de geri
kalınmamıştır.
Çerkesya (Çerkesistan) alt başlığı altında kimi tarihçi
ve haritacıların (Sayın Batıray Yedic’in de altını
çizdiği gibi) bu tarihçi ve haritacıların kimler olduğu
hiç söylenmemiş. “Çerkeslerin yurdu anlamında sadece
Adige boylarının, Abhaz-Abazin boylarının ve Ubıh
halkının topraklarını kapsayan orta ve Kuzey-Batı
Kafkasya için bu kavramı kullandığı” söylendikten sonra,
adlandırmadaki asıl etkenin kültürel, özellikle sosyo-politik
olduğu söylenmeden “Kafkas halklarının tümünü (Adige,
Abhaz, Ubıh, Karaçay, Oset, Çecen-İngus ve
Dağıstanlılar) Çerkes üst kimliği altında değerlendiren
tarihçiler ve kuruluşlar tüm Kuzey Kafkasya’yı Çerkesya
adıyla ifade etmektedirler.” denmiştir. Önce özensiz
(bilgisizlik dememek için) bir yaklaşım: Görüldüğü gibi
Güney Kafkas halkları “Kafkas halklarının tümü”
kapsamından çıkarılmış, parantez içinde Kuzey Kafkasya
halkları sayılırken hiç kimsenin saymazlık etmediği
Abazinler de unutulmuştur. Bizce bu vahim yanlışlıkların
asıl nedeni, kökleşmiş Türkiyelilik paradigması,
“belirlenen politik hedefe temel oluştursun istenen
bilimsel (!) yaklaşım bulma” çabasıdır.
Hemen izleyen paragraflarda karşılaştığımız Kuzey
Kafkasya halklarının sadece bu sayılan halklar olmadığı
bilgisi, (nüfusun diğer bölümünü daha sonradan yerleşen
halklar olan Turani kökenli Karaçaylar, Balkarlar,
Nogaylar, Kumuklar ve İndo-Germen kökenli bir halk olan
Osetler oluşturmaktadır) bizleri şaşırtmamış, böylece
Kuzey Kafkasya Halkları deyiminden yazarlarımızın,
sadece Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalıları anladıkları da
ortaya çıkmış, bu da yukarıdaki görüşümüzü
kanıtlamıştır. Öyle ya adlandırma etnik kökene göre
yapılıyorsa en azından parantez içinde sayılan
halklardan Karaçaylar ve Osetlerin tanımın dışında
kalması gerekirdi ya da tanım Karaçayları da kapsayacak
şekilde genişletiliyorsa parantez içinde sayılan diğer
halkları da içermesi gerekirdi.
Bu yaklaşım ile çok sayıda yazarın yazdıklarını
düzenleyen iki kişiden biri olan Kaf-Fed Genel Başkanı
sayın Muhittin Ünal’ın şu sözleri arasındaki çelişki
ise, konuyu daha da içinden çıkılmaz kılmıştır. “Bazı
Türkologlara göre, Kuzey Kafkas halkı ve Türk soyu
olan Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuk, Kalmuk, Karapapak
gibi halkları Çerkes saymaya hakkımız yok. Zira burası
bir Türk ülkesidir ve o halklar da Türk soylu
olduklarına göre Türkiye’de Çerkes saymamız mümkün
değildir. Bu yaklaşımı doğru mu sayacağız!” (III.
Gençlik Toplantısı Bildiriler)
Türk kökenli olmayan halkların da Türk sayıldığı
Türkiye'de, etnik olarak Türk olduğu herkes gibi
yazarlarca da bilinen Karaçayların Çerkes sayılıp,
Kafkasya’daki komşuları ve aynı etnik gruptan olduğu
kendilerince de belirtilen Balkarların Çerkes
sayılmadığının mantığı ancak, Osmanlı-Türk pardigması
içselleştirilerek açıklanabilir. Örneğin Balkarların
Çerkes sayılmamasının nedeni, sözünü ettiğimiz
zihniyetin, Kafkasya politikaları için gerektiğinde,
geçmişte olduğu gibi kullanabileceği, önemsenecek sayıda
Balkar’ın Türkiye’de bulunmayışıdır.
Anavatanı bugünlere getiren kardeşlerini, onların
yaklaşımlarını, terminolojilerini özlemlerini anlamaya
çalışmayan bu paradigma özümsendiğinde kitapçıktaki
çelişkiler de daha kolay anlaşılacaktır.
Bu yaklaşıma tutsak olmamış yazarların yazdığı bölümler,
örneğin Diller, Mitoloji ve Yazın bölümleri bilimsel
verileri temel aldıkları için, politik hedeflerine
bilimsel (!) temel bulma çabasındaki yazarların
yazdıkları ile çelişecektir.
Elbette ki, böyle yanlışlıklara düşmemek için keyfi
değerlendirmelerden, “biz en büyüğüz en akıllıyız ne
verirsek yenir” anlayışından vazgeçilmesi, bilimin
verilerinin veri kabul edilmesi gerekmektedir.
Nereden alındığı, hangi tarihte çizildiği
belirtilmemişse de beşinci sayfadaki harita bizce, Rusya
Federasyonu’nda sürekli sorun çıksın, var olan sorunlar
büyüsün anlayışı ile hazırlanmıştır. Açıklamalar da
günümüz gerçeklerine uymamakta, kitapçığın başka
bölümlerindeki bilgilerle çelişmektedir. Oysa Kaf-Fed
gibi bir dernek, bir ülke sınırları üzerinde konuşurken
sözünü ettiği ülkenin kabulleri, en azından uluslararası
kabulleri göz önüne almalı, kendi yazdıkları ile
çelişmemeliydi. Ancak sorumsuzluk ve baştan savma
yaklaşım o kadar ileri boyutlarda ki…
İşte örnekler:
Haritadaki renklendirme ve açıklamaya göre Abhazya Rusya
Federasyonu ile birleşmek isteyen bir bölge olarak
gösterilmiştir. On birinci sayfada ise Abhazya’ya
ilişkin şu bilgi verilmektedir: “1992 yılında Gürcistan,
1921 anayasasına geri döndü. Bu anayasada Abhazya'yı
bağlayan bir hüküm olmadığından (demek ki, Anayasada
bağlayıcı bir hüküm olsaydı Abhazya’nın yok edilişe
karşı direnmesi gerçekleşmeyecek ya da bu direnişe hakkı
olmayacaktı) Abhazya bağımsızlığını ilan etti. Gürcistan
bu bağımsızlığı kabul etmeyerek Abhazya’yı işgal etti.
Gürcü-Abhaz savaşı sonunda Gürcü birlikleri geri
çekildi. Halen Abhazya, Birleşmiş Milletler’in
kontrolünde ablukaya alınmış ve hiçbir devletçe
tanınmamış bir konumdadır. Görüldüğü gibi harita
bağlantılı açıklama düzeltilmiş ancak bu kez de
Abhazya’ya uygulanan ablukanın Birleşmiş Milletler’in
kontrolünde olduğu kimselerin bilmediği çok önemli sır
(!) da açıklanmıştır. Özetle Kaf-Fed, Birleşmiş
Milletler ile Bağımsız Devletler Topluluğu’nu
karıştırmıştır. Konu ne kadar önemsemiş değil mi?
Oysa bu konuda Kaf-Der Bülten’in Ocak 1996 sayısında şu
bilgiler verilmiştir: “…18 Ocak 1996 günü Moskova’da
yapılan Bağımsız Devletler Topluluğu zirvesinde
Abhazya’ya yönelik abluka kararı alındı. BDT zirvesinde
alınan kararlar şöyle:
6)
Tasdik edilir ki, Abhazya Gürcistan’ın bölünmez bir
parçasıdır. Gürcistan hükümetinin rızası olmadan BDT’na
üye olan devletler:
a)
Abhazya hükümeti ve yetkilileri ile ticari, ekonomik,
mali, nakliye ve diğer operasyonlar
gerçekleştiremeyecektir.
b)
Abhazya topraklarında mevcut olan yetkili kişiler ile
veya temsilcileriyle ve ayrıca silahlı örgütlerin
bulunduğu organizasyonların üyeleri ile resmi ilişkilere
girmeyeceklerdir.
7)
BDT’na üye olan devletler, kendi sınırları içinde Abhaz
yönetimi temsilcilerinin çalışmalarına, faaliyette
bulunmasına ve ayrıca bu yönetimin resmi olarak temsil
edilmesine izin vermeyecektir.”
Bence bu bölümde yukarıda sözünü ettiğimiz kararın
içerdiği koşulların çoğunun çoktan tarihe karıştığı
vurgulanmalıydı. Abhazyalıların güçlükle de olsa
ürünlerini Rusya'da pazarlayabildiği, sınır geçişlerinde
Rusya kimliğinin yeterli olduğu, dahası Rusya
Federasyonu oturma izni olanların sınırdan sorunsuz
geçebildikleri ek bilgisi verilmeliydi.
Sayıları on binleri bulan RF vatandaşı turistin sorunsuz
olarak güzelim Abhazya'da dinlenebildikleri
örneklenmeli, çeşitli Avrupa ülkelerine tatile giden
Türkiyeliler yeşille mavinin çok sık öpüştüğü rüya ülke
Abhazya’ya tatile çağrılmalıydı. Rusya Federasyonu'nca
çok kolay vatandaşlık hakkı verildiği yaklaşık on yıl
boşa harcanmasaydı, en azından geçişlerde bir sorun ile
karşılaşılmayacağı anımsatılmalı, günümüzdeki
olanaklardan nasıl yararlanılabileceği, olanakların
nasıl geliştirilebileceği üzerinde durulmalı idi.
Abhazya seçimleri üzerine ahkam kesme hakkını kendinde
görenler, daha önce vatandaş olmadıkları ve seçimlerde
oy kullanmadıkları için sorgulanmalıydı.
Kuşkulu olduğu, Abhazlara hayır getirmeyeceğini gördüğü
için seçim sonuçlarını ilk elde onaylamayan Abhazya’nın
bağımsızlık savaşını kazanan lideri Sayın Ardzınbe’nin
“tarihi hata işledi”ğini, internet ortamına taşımışken,
yenilenen seçim sonrası Türkiye’yi ziyaret eden Abhazya
yetkililerini “kahramanca ölme ve akıllıca yaşamayı
öğretenler” olarak selamlayanlara, esas duruşa geçenlere
“bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” denebilmeli, küçük
bir gönderme yapılmalıydı.
Haritada Güney Osetya’nın Gürcistan’dan tek taraflı
bağımsızlık istediği belirtilmemiş, uygun bir
renklendirme de yapılmamıştır. On birinci sayfada ise
Güney Osetya için “Güney Osetya’nın durumu da Abhazya’ya
kısmen benzer ve Kuzey Osetya ile birleşmek
istemektedir” denmiş, ancak benzerlik konusu
açıklanmamıştır.
Haritada Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar
Cumhuriyetleri, etnik gruplara göre parçalanma ihtimali
olan bölgeler olarak gösterilmiştir. Ancak etnik sorunun
ne olduğu, cumhuriyetleri hangi etnik grupların
parçalamak istediği karanlıkta bırakılmıştır. Bu konu on
birinci sayfada da açıklanmamıştır. Halbuki bu etnik
sorunun, bir ara alevlendirilen Balkarların Karaçaylarla
birleşmek istemesinden kaynaklandığı, bu konuda sadece
Balkarların katıldığı referandum yapıldığı ve
Balkarların çoğunluğunun böyle bir talebi olmadığının
ortaya çıktığı belirtmeliydi.
Aynı şekilde haritada bağlamında dile getirilen
Kabardey-Balkar’ın Kuzey Osetya’dan toprak talebinin,
resmi bir girişim olup olmadığının da ayrıntısına
inilmemiş, İnguşetya’nın Kuzey Osetya’dan toprak talebi
sonucu, aralarındaki anlaşmazlık ve çatışmaların,
(dayatılan Çerkes üst kimliğinin gerçekçi olmadığının
ortaya çıkmasından korkulmuş olsa gerek), yok sayılması
daha uygun bulunmuştur. Aynı korkunun sonucu olsa gerek,
Çerkes üst kimliğinde birleştikleri var sayılan
Çerkeslerle Karaçaylar arasında, Karaçay-Çerkessk’te
yaşanan hala etkileri süren ciddi etnik sorunların da
görmezden gelinmesi daha uygun bulunmuştur. Karaçay-Çerkessk’teki
etnik sorunlara kitapçığın yayım tarihinden sonra
Karaçay-Abaza sorunu da eklenmiştir.
Yine harita bağlamında Azeri nüfus çoğunluğu olan ve
siyasal olarak Azerbaycan’ın özerk bir cumhuriyeti olan
Nahcıvan’ın Ermenistan’a bağlanmak istediği gülünç
açıklaması yapılmıştır. Halbuki Nahcıvan’ın da,
Türkiye’nin de arabulucu devletlerin de asıl isteği
Nahcıvan’dan Azerbaycan’a bir koridor açılmasını
sağlamaktır.
Dağlık Karabağ Azerbaycan’ın bir özerk bölgesidir.
Nüfusun çoğunluğu Ermeni’dir. Ermenistan ile birleşmek
istemektedir. Çıkan olaylar sırasında Ermenistan bir
bölüm Azeri toprağını işgal etmiştir. Şu anda Ermenistan
ile Azerbaycan arsındaki anlaşmazlık konularından
biridir.
Çeçenistan’a ilişkin bilgi verilirken de eksik bilgi
verilmiş, bağımsızlık ilanından önce kendileri ile
birlikte olan İnguşetiya’nın Çeçenistan’dan ayrıldığı ve
Rusya Federasyonu içinde kalmayı tercih ettiği
söylenmemiştir. Bugün Çeçenistan’da -benimsensin
benimsenmesin- Rusya Federasyonu’nun temsilci saydığı
bir yönetim olduğu bilgisi de verilmemiştir.
“STRATEJİK ÖNEM”
Bu bölümün ilk cümleleri, General İsmail
Berkuk’un Tarihte Kafkasya adlı kitabından olduğu
gibi aktarılmıştır. “Kafkasya yer aldığı coğrafya
açısından; Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının arasına
girmiş olan ve beş bin kilometre uzunluğundaki Akdeniz,
Ege Denizi, Marmara Denizi ile boğazlar, Karadeniz ve
Azak Denizi gibi birbirine bağlı iç denizlerin meydana
getirdiği bir su koridorunun ucunda, aynı zamanda Hazar
Denizi vasıtasıyla da Orta Asya’ya bağlanmış bir
konumdadır. Tarihte Kafkasya onuncu sayfa: “Kafkasya’nın
coğrafi mevkiine baktığımız takdirde, bu memleketin üç
kıtanın (Avrupa, Asya, Afrika) arasına girmiş olan ve
5000 kilometre imtidadında bulunan Akdeniz-Ege
Denizi-Boğazlar ve Marmara Denizi-Karadeniz-Azak Denizi
gibi birbirine bağlı iç denizlerin vücuda getirdikleri
bir su koridorunun Şark ucunda, aynı zamanda Hazar
Denizi vasıtasıyla da Şark’a sokulmuş ve bağlanmış bir
vaziyette bulunduğunu görürüz.”
Yedinci sayfada ise Kafkasya sadece Rusya için
önemliymiş gibi; “…petrol ve doğal gaz rezervleri
açısından Kafkasya Rusya için çok fazla önem
taşımaktadır, ayrıca Hazar petrollerinin Batı’ya
ulaştırılmasında düşünülen boru hatları nedeniyle de
bugün dahi Rusya için paha biçilmez bir değer
taşımaktadır.” denmiştir. Halbuki General İsmail Berkok,
Kafkasya ile ilgilenenlerin, Kafkasya’nın stratejik
öneminin bilincinde olması gerektiğini daha 1958’de ilk
paragrafın da alıntı yapıldığı “Tarihte Kafkasya”da şu
cümlelerle belirtmişti:
“Sovyet Rusya’nın siyasi emeli sıcak memleketlere
yayılmak ve açık denizlere çıkmak, bu suretle kendisine
cihangirlik temin etmeye müsait bir vaziyet almaktır.
Rusya eğer Basra Körfezi’ne inerse böyle müsait bir
vaziyet kazanmış olacaktır. Kafkasya Rusya’yı Basra’ya
indirecek en kısa yolun başındadır. Bundan başka
Kafkasya bizzat petrol kaynağı olduğu gibi Kafkas-Basra
Körfezi mihverinin etrafındaki memleketler bilhassa
Basra Körfezi havzası da birçok kaynakları ihtiva
etmektedir. Bu suretle Kafkasya’nın ehemmiyeti geçmişe
nazaran çok artmaktadır ve denilebilir ki yarınki dünya
mücadeleleri ağırlık merkezleriyle Kafkasya-Basra
Körfezi mihveri etrafında tekevvün ve cereyan edecektir.
Bu itibarla Kafkasya dünya çapında bir ehemmiyet ve
mahiyet kazanmaktadır ve bu vaziyet devam edecektir.
Kafkasya ile komşu ve ilgili milletler Kafkasya’yı işte
böyle tanımalı ve görmelidir. Hakikati bilmek daima
muvaffakiyetin temelini teşkil etmiştir.”
Çerkeslerin tanıtımı bağlamında Kafkasya'nın stratejik
öneminden söz eden kitapçıkta bizce, Berkok’un yıllarca
önceki öngörüsünün gerçekleştiği, Kafkasya’nın sadece
Rusya için değil dünyaya hakim olmak isteyen tüm güçler
için çok önemli olduğu vurgulanmalıydı. Bu bilincin,
bölgedeki bugünkü savaş nedenlerini ve Büyük Ortadoğu
Projesi’ni de anlamamıza yardımcı olabileceği
belirtilmeliydi.
Çerkesleri tanıtmayı amaç edinmiş bir kitapçıkta, en
azından Kafkasya’nın doğal yapısının anlatıldığı
bölümde; nehirler, yükseltiler anadillerdeki adları ile
verilmeli, bir kez olsun Elbruz için “Oşhamafe”
denmeliydi.
Onuncu sayfada sürgün konusunda “1864 yılında Kuzey
Kafkasya’nın önemli bir nüfusu kendi yurtlarından
Osmanlı topraklarına sürgün edildiler.” denmekle
kalınmış ve yine nesnellikten uzaklaşılmıştır. Bizce
sürgünün asıl sorumlusunun Çarlık Rusya’sının uyguladığı
soykırım ve kolonizasyon olduğu kitapçıkta vurgulandığı
gibi vurgulanmalı; ancak sürgünde, savaş yıllarından
beri Çarlık Rusya’sı ile anlaşmalı olan Osmanlı’nın
payının da az olmadığının sözü edilmeliydi.
On beşinci sayfada “...’Çerkes’ kavramı, Kafkasya’da
yaşamakta olan halklardan herhangi birisinin doğrudan
adı değildir. Orada her halk, kendi tarihi adıyla yaşar
ve kendi adına bir cumhuriyete sahiptir. Çeçenler
Çeçenistan’da, Abhazlar Abhazya’da, Osetler Osetya’da,
Adigeler Adigey’de, Dağıstanlılar Dağıstan’da yaşar.
‘Çerkes’ ismi, dar anlamda Kuzey Batı Kafkas kökenli
Adige-Abaza-Ubıh gruplarını, en dar anlamda ise sadece
Adige grubuna mensup boyları kapsamaktadır. Osmanlı’dan
günümüze kadar olan literatürde, göçler ve sürgünler
sonucunda Kafkasya’dan gelen tüm göçmenler bir üst
kimlik olarak ‘Çerkes’ adıyla tanınmışlardır. Biz de bu
anlamda kullanıyoruz.” denmiş.
Metinde, Adigelerin sadece Adigey’de yaşadıkları
belirtilmiş, Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkessk, Kıyı
Boyu Shapsugh, Armavir yakınındaki üç köy, Stavropol
Kray ve Osetya’nın Mezdegu bölgesinde yaşayan Adigeler
unutulmuştur. Çerkes olmayanları da Çerkes sayan
yaklaşımın Adigelerin bir kısmını unutması, adlandırmada
günümüz Rus literatürünü benimsemiş olması şaşırtıcı
değil mi? Kaldı ki eğer bu adlandırma benimsenmiş ise
diğer Adige boylarının da nerelerde yaşadıklarının
ayrıca belirtilmesi gerekmez miydi?
Karaçay-Çerkessk’te yaşayan Abazalar, ayrıca İnguşlar
sayılmamış, Kuzey ve Güney Osetya cumhuriyetlerinin
birleşmiş olduğu sanısı ile olsa gerek Osetlerin, Osetya
Cumhuriyeti’nde yaşadıkları söylenmiştir.
Aslında bu paragraf aynı zamanda, kitapçığa hakim olan
bakış açısının Osmanlı-Türk bakış açısı olduğu
savımızın, “Çerkes” kavramının, bilime göre, güvenilir
kaynaklara göre, adı sayılan halkların çoğunluğunun
kabullerine göre değil de Osmanlı bakış açısına göre
tanımlandığının, yüzlerin anavatana dönük olduğu
söylense de Türkiyeliliğin galebe çaldığının, sivil
toplum kuruluşlarının dayatması ile anavatandaki devlet
yapılarına Türkiyelilik yanlış bakış açısının
benimsetilebileceği ham hayaline kapılmanın, dahası
anavatan kesimini hiç kale alınmamanın da bir kanıtı.
Burada izninizle bir de, Kaf-Fed’in anavatanı hiç
önemsemediğinin, bu önemsemeyişin çok gülünç, gülünç
olduğu ölçüde de tehlikeli boyutlara ulaştığının
göstergesi, kitapçık dışı bir örnek vereyim:
1991’de kurulan DÇB’nin, dönüş odaklı çalışmalarına
kurulduğundan bu yana etkin katkıda bulunmayan, program
oluşturma çağrılarına yanıt vermeyen, on yıla yakın
yürürlükte kalan ve çifte vatandaşlık hakkı veren RF
vatandaşlık yasasından bir kişinin bile yararlanmasını
sağlamayan, Kosova Adigelerine yardımda ağır kalan,
Türkiye’deki Çerkeslerin DÇB’ deki temsilcisi Kaf-Fed
(daha önce Kaf-Der) nihayet sayın Şamil Jane’nin hayli
etkin olduğunu bildiğimiz bir Dönüş Komisyonu kuruyor,
ilkelerini de tespit ediyor. Ancak bilmişlik, kendini
beğenmişlik, anavatan kesimini hiçe sayma, o kadar
ileri boyutlarda ki; ilkeler, daha önceki çalışmalar,
kaçırılan fırsatlar değerlendirilmeden, anavatandaki
gelişmeler bilinmeden, (komisyon belgesinden) yani,
örgütsel olarak Adigey’de DAR (Dönenlerin Adaptasyon
Derneği) görevini yapar hale getirilmeli. Bunu yapmakta
dönmüş olanlara düşüyor. Abhazya’da dönüşle ilgili
komisyon ve bütçesi var. Diğer cumhuriyetlerin
durumlarını öğrenmeliyiz. Yerel yönetimlerimiz bir yana
Dönüş Komisyonu’na anavatan temsilcisi olarak seçilen,
bizlerin de uygun gördüğü İbrahim Çetaw’ın önerileri
dahi alınmadan, (üstüne üstlük 12 Mayıs 2005 Salı günü
saat on beşte İbrahim Çetaw tespit edilmiş ilkelerden
daha haberdar değildi) tespit ediliyor. Yetmiyor;
ilkelere, anavatan kesiminin anlamakta zorlanacağı,
üyesi bulunduğu DÇB’nin ilkelerine ters, sürgünün ilk
günlerinde gündeme gelen, Çerkes Teavün Cemiyeti kuşağı
ile formüle edilen, Yamçı kuşağı ve Kaf-Kur ile
sürdürülen dönüş politikasını, temelden
dinamitleyebilecek şu iki madde de ekleniyor:
1)
Çerkes halkının problemlerinin nihai çözümü “Kendi
topraklarında kendi kaderini tayin edebilen bir halk
olmak” tan geçer. Bu, ulusun geleceği ile ilgili tüm
kararlarını almaz ve bunu yaparken, kararlarını özgür
iradesiyle yapabildiği anlamına gelir.
2)
Dönüş, Çerkes halkının ulusal sorununun nihai çözümü
için yapılması gereken önemli bir adımdır. Tek başına
nihai hedef değildir.”
On altıncı sayfada ise çok uzun yıllar önce Çerkes
Ulusal Devleti kurulmuş da günümüzde sayılan halklar
kaynaşarak birbiri içinde eriyerek Çerkes ulusunu
oluşturmuş gibi ‘’ÇERKESLER HANGİ IRKTANDIR?’’ ana
başlığı altında; Beyaz Kafkas Irkından Olanlar, Türk
Soylular, İndo-Germen Irkından Olanlar, Slav Irkından
Olanlar alt başlıkları sıralanmış Çerkeslerin tanıtımı
bir yana; tanımına Slav ırkından olanların da dahil
edilerek Çerkeslerin kimler olduğu bir kez daha hiç
içinden çıkılamayacak bir hale getirilmiştir.
Bu konuda nedense yapıtlarından alıntı yapılan bilim
adamlarının yazdıkları da önemsenmemiş doğru kabul
edilmemiştir: Otuz ikinci sayfada Sir Fiteroy
Maclyean’ın (İskoç): “Kafkasya çok eski ve gizemi bir
ülke olup, yerli halkları Çerkesler, Çeçenler ve
Dağıstanlılardır.” Görüldüğü gibi Çeçenler ve
Dağıstanlılar Çerkeslerin alt kategorisi olarak değil
Çerkesler gibi ayrı ayrı sayılmışlardır.
Sayın Murat Papşu’nun yazdığını sandığım Dil, ile
sevgili dostum Özdemir Özbay’ın yazdığından emin olduğum
Mitoloji ve Yazın bölümlerinde, bilimsel kalındığı için
doğal olarak gerçekler söylenmiştir. Dahası mitoloji ve
yazın bölümünde “Kuzey Kafkasya’nın otokton halklarının
(kitapçığın dayattığı anlamda Çerkeslerin değil)
binlerce yıldan bu yana ulusal destanlar bütünü Nart
Destanları’dır” ve yirmi birinci sayfada da ‘’Nart
Destanları’nın, Kuzey Kafkasya’nın otokton halkı olan
Çerkes boylarının binlerce yıldan bu yana ürettikleri
ulusal destanlar bütününün adı olduğu gerçeği
düşünüldüğünde, genelde ‘Çerkes yazını’ olarak
değerlendirilip, Kuzey Kafkasya yazın sanatının Nart
Destanları ile başladığını kabul etmek gerekir. Ayrıca
3000 yılı aşkın geçmişi olan Maykop Taşı‘nın Abazaca
olması da Kafkasya yazınının eskiliği bakımından
düşüncemizi doğrulamaktadır’’ denmiştir ki; kanımızca
bu görüşler ‘Çerkes’ Adige-Abaza ve Ubıh halkları olarak
alındığında doğru olabilecektir. Çünkü, Adige, Abaza ve
Ubıhların dillerinin aynı gruptan olduğu ve etnik
kökenlerinin de aynı olduğu bilim adamlarının üzerinde
anlaşmış olduğu bir konudur. Diğer Kafkas halkları
arasında Nart Destanlarına en çok sahiplenenler ve
ciddiye alınanlar Osetlerdir. Nart Destanlarının Çerkes
ve Osetlerin ortak üretimi olduğunun kabul edilmesi
halinde ise bizce iki sorunun yanıtı havada kalacaktır.
İndo-German ırkından Osetlerin Kafkasya’ya gelişleri
milattan önce VIII.yy rastlıyorsa ve Nart Destanları
Kuzey Kafkasya’nın otokton halklarınca ve Milat’tan önce
3000 yıllarından itibaren üretilmeye başlamışsa, ortak
destan üretimi nasıl gerçekleşebilmiştir?
Dilleri temelden farklı iki halk aynı destanı eş zamanlı
olarak üretebilir mi? Bunun örneği var mı?
Bizce mümkün olabilecek olan şey, ilişkilerin
yoğunluğuna göre bir halkın ürettiği destanı bir başka
halkın bütünü ya da kimi motifleri ile kendi dilinde
söylemesidir. Siz ne dersiniz?
Kitapçığın geneline hakim olan özensizlik ve
Osmanlı-Türk bakış açısı otuz altıncı sayfadaki “TARİH
BOYU BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİ” bölümünde de sürmüş ve
anlatılanlar, bize göre Osmanlı İmparatorluğu ve tarih
boyunca ‘’Osmanlı İmparatorluğu ile hep yakın ilişki
içinde olmuş olan Kırım Hanlarının’’ (Kafkas Halklarının
Özgürlük Savaşı. Joh Longworth. Çeviri Dr. Sedat
Özden-Takdimi) tarihimizdeki olumsuz etkilerini
görmezden gelen, saklamaya çalışan bir yaklaşımla ele
alınmıştır. Dönüş konusu da savaşlar döneminin Rusya
Kafkasya ilişkileri boyutlarında ele alınmış çağımızın
getirdiği gelişmeler, ilişkiler, özellikle gözden uzak
tutulmuştur.
Bu bölüm, dördüncü sayfadaki “Kuzey Kafkasya’nın genel
nüfusu, tarihi otokton halklar olan Adige-Abhaz-Ubıh,
Çeçen-İngush grupları ile Dağıstan bölgesinde yaşayan (Andi,
Avar, Lak, Lezgi vb kabileler) gruplardan oluşmaktadır.
Nüfusun diğer bölümünü daha sonra yerleşen halklar olan
Turani kökenli Karaçaylar, Balkarlar, Nogaylar, Kumuklar
ve İndo-Germen kökenli bir halk olan Osetler
oluşturmaktadır. Kafkas-Rus savaşları (Bizce Rus-Kafkas
ya da Rusya-Kafkasya Savaşları daha doğru bir deyim)
bölgeye koloniler halinde yerleşen Rus Kazakları, Rus,
Belarus, Ukraynalı, Ermeni, Rum, Yahudi gibi yabancı
gruplar ise nüfusun diğer bölümlerini oluşturmaktadır.”
Paragrafı ile çelişen, günümüz Kuzey Kafkasya
halkalarının tümünün, otokton olduğu anlamına gelen,
tutarsızlığın bu kadarına da ‘’pes doğrusu’’ dedirten şu
cümle ile başlamaktadır: Kuzey Kafkasya’nın bugünkü
halkı, tarih öncesi dönemlerden beri kendi ülkelerinin
yerlileridir.”
Otuz yedinci sayfada ‘’Kafkasya’nın Moskova Rus Devleti
ile olan ilişkileri, Astrahan’ın Ruslar tarafından
işgalinden sonra 1556’da başlar’’ denmekle kalınmıştır.
Oysa olaya daha objektif yaklaşan Dr. Sedat Özden bu
konuda şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Tatarların
baskısından bunalan Besleneylerin 1552 yılında
Ruslar’dan yardım talep etmeleri ve ardından
Kabardeylerin de aynı yolu izlemeleriyle yakın tarihteki
Çerkes-Rus ilişkilerinin başladığını kabul edebiliriz.
Özellikle Kırım Hanlarının yanlış politikaları sonucu,
her yıl 3000 kişinin vergi olarak toplanarak Kırım ve
İstanbul’a gönderilmesi. Ruslar, Kafkas politika
sahnesine çekilmiştir. Çerkeslerle Kırım hanları
arasında dostane ilişkiler olması ve birçok Kırım
hanının çocuklukları sırasında Besleney’e gönderilerek
orada eğitilmeleri ve yarı Çerkesleşmiş olarak
Bahçesaray’a dönmeleri, onların 1576, 1707, 1717, 1726
ve 1730 yıllarında Çerkesya ile Kabardey’e
saldırmalarına engel olmamış ve bu savaşlar özellikle
Kabardey’e büyük yıkımlar getirirken, Tartların da
gücünü zayıflatmış ve Ruslar aradan güçlenerek
çıkmışlardır.” (age.)
Dr. Mustafa Budak da Rus-Kafkas ilişkilerinin başlangıcı
konusunda; “Aynı şekilde Kafkasya, XVI. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren Osmanlı Devleti ile Rusya arsında
en önemli mücadele alanlarından biri olmaya başlamıştır.
Daha 1550’lerde Kazan ve Astrahan hanlıklarını işgal
etmiş olan Rusya, hazar Denizi’ne kadar bütün Volga
bölgesini kontrolü altına almış Rus nüfusu Kuzey
Kafkasya’da hissedilir hale gelmişti. Bu arada 1555’de
Çeçen beylerinden bir grup, Moskova’ya gelerek Çar IV.
İvan’ın himayesini istemiş, fakat Çar Osmanlı devleti
ile iyi geçinmek arzusunda olduğunu bildirerek bu talebi
ret etmişti. En sonunda Kuzey Kafkasya’dan Moskova’nın
himayesini isteyen taleplerin artması üzerine Rus
kıtaları, Terek nehrine kadar ilerleyerek Kabardey
bölgesinde bazı müstahkem karakollar kurmaya başladılar.
Bu suretle Rus ilerlemesi, Osmanlı Devleti’nin nüfuz
sahalarına yaklaşmış oldu.” demektedir. (Avrasya
Etütleri 4 Kış 1995)
Yine Dr. Mustafa Budak aynı incelemede, “…En sonunda 14
Eylül 1829'da imzalanan Edirne Antlaşması ile Osmanlı
Devleti, bütün Kafkaslardaki hükümranlık haklarından
vazgeçmiştir (107).
Esasında bu antlaşma, Rusların Kafkaslara inerek Güney’e
ve Güney Doğu’ya özellikle Hazar Denizi yoluyla
Türkistan’a nüfuz etmelerini sağlamış (108) Hindistan’ın
güvenliği açısından İngiltere’yi endişelendirmiştir”
demekte sonuç olarak da şu çok önemli çıkarımı
yapmaktadır:
“Sonuç olarak diyebilirim ki; XVI. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren Osmanlı-Rus ilişkilerinde sosyal
ağırlık kazanmaya başlayan Kafkasya, 1820’lerin sonuna
kadar Osmanlı-Rus-İran arsında tam bir nüfuz
mücadelesine sahne olmuştur, bir başka deyişle, bu süreç
Rusya’nın Güneye, sıcak denizlere ulaşma politikası
çerçevesinde artan stratejik önemine binaen Kafkasları
istila dönemidir. Rusya’nın bu başarılarında Kafkaslar
üzerinde Osmanlı-İran rekabetinin büyük payını unutmamak
gerekir. Bunun sonucunda 1828’de İran ve 1829’da Osmanlı
Devleti Kafkaslardaki hükümranlık haklarından Rusya
lehine vazgeçmek zorunda kalmışlardır. Diğer taraftan
Kafkasya’da yaşayan Müslüman kabileler (Gürcüler gibi
Hıristiyan toplulukları da dahil edebiliriz) o
devirlerde bölgenin süper güçleri olan Osmanlı devleti,
Rusya ve İran’ın Kafkaslarda izledikleri politikalarının
aracı, nesnesi olmaktan kurtulamamışlardır. Bunda
Kafkaslarda mevcut olan kabileciliğe dayanan sosyal
yapının ve onun duruma göre değişen maddi çıkarlarının
da rolü vardır ki, Kafkasya Rusların hakimiyeti altına
girmiştir.”
Kitapçığın yanlı yaklaşımı, yukarıdaki alıntılarla
çeliştiği gibi, kırk üçüncü sayfasındaki “Osmanlı
Yönetimi, sorunlu bölgelerde tampon, bataklıkları ıslah
ve tarıma kazandırma, özellikle Marmara bölgesinde
bozulmuş olan müslüman nüfus dengesini sağlama ve
ordunun asker ihtiyacını karşılamada Çerkes
göçmenlerinden olabildiğince faydalanmıştır.” Görüşü ile
de tutarsızlık göstermektedir. Sayın Kemal Karpat’ın şu
değerlendirmesi ise, Osmanlı’nın Çerkeslere ilgisinin
gerçek nedenlerini ortaya koymaktadır: “…Suriye ve
Halep illerinde 1895’ten sonra uygulanan İskan
Politikası bazı kilit bölgelerde müslümanların sayısını
arttırmak ve aşağıda belirteceğimiz gibi, bu bölgelerde
Padişah’ın otoritesini güçlendirmek amacındaydı.
İslamist bir politika izlenmesine karşın, Osmanlı
Hükümeti bir müslüman etnik grubun bir bölgede
yoğunlaşmamasına mümkün olduğu ölçüde dikkat ediyordu.
Bunun nedeni sadece bazı bölgelerin yeterli ekilebilir
alana sahip olması değildi; Osmanlı Hükümeti herhangi
bir etnik grubun bir birim oluşturmaya yönelik politik
örgütlenmelerine engel olmak istiyordu. Kendi aşiret
önderlerine bağlılıklarının güçlü olması ve merkezi
hükümetin örgütleniş otoritesine kayıtsızlıklarından
dolayı, Çerkesler potansiyel olarak tehlikeli bir grup
olarak görüldü. Gerçekten de Çerkeslerin çoğu, onur ve
cesaret sembolü olarak silah taşıyordu. Sonuç olarak
hükümet değişik bölgelere iskan ederek ve geleneksel
önderlerinden ayırarak büyük Çerkes aşiretlerini
dağıtmayı uygun gördü. Bazı Çerkes topluluk ve aşiret
önderlerine orduda rütbeler verirken pek çok varlıklı ve
önde gelen ailelere kentte oturma izni verildi.
…Ayrıca Osmanlı Hükümeti, yerleşik kırsal nüfusu ve çöl
sınırındaki küçük kasabaları tehdit eden ve Hicaz
Demiryolu için ciddi bir tehlike olan göçebe Arap,
Türkmen ve Kürt aşiretlerini kontrol etmek için
Çerkesleri kullanmak istedi. Buna ek olarak Osmanlı
Hükümeti, Çerkeslerin yardımıyla kendi ekonomik
politikasını uygulamak istedi. Bu aşiretlerin çoğu,
tarıma son derece elverişli alanları otlak olarak
kullanıyordu ve böylece kırsal nüfusun çoğalmasını
engelliyorlardı. Çerkesler silahlı koloniler oluşturacak
şekilde yerleşik ve göçebe nüfus arasına
yerleştirilecekti. Böylece kendileri de dahil yerleşik
nüfusun bu toprakları tarıma açmasını sağlayacaktı.”
(Prof. Erol Taymaz çevirisi)
Osmanlı İmparatorluğu’nun, Rusya İmparatorluğu ile
yapmış olduğu göç anlaşmaları, takip ettiği politika,
yardım talebiyle İstanbul’a gelen Muhammet Emin’in
tutuklanması, Çerkeslerle birlikte bir yıl (1837-1838)
Ruslara karşı savaşmış Longworth’ı Kafkasya kıyılarından
Trabzon’a getiren Osmanlı gemisinin, Rus
Konsolosluğu’nun şikayeti üzerine Trabzon valisince
yaktırılması vb. ( Longworth Özgürlük Savaşı) olaylar
yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde,
Osmanlı İmparatorluğu’nun, Çerkeslerin vatanlarında
kalmaları, bağımsızlıklarını korumaları için değil de
amaçları doğrultusunda kendilerinden yararlanmak
planları gereğince sürülmelerine yardımcı olduğu
kesinlik kazanmaktadır.
Kırk üçüncü sayfada; “Anayurtlarını Rus bağımlılığından
kurtarmak ve geri dönmek kararındaki Çerkes göçmenleri,
yasal olarak askerlik görevinden muaf oldukları halde
1877-78 harbinde, kendi atları ve silahları ile gönüllü
olarak Anadolu ve Rumeli’deki cephelere koştular. Süvari
güçlerinin nerdeyse tamamını Kafkasyalı göçmenler
oluşturdu. İmam Şamil’in oğlu Gazi Muhammed Paşa,
Mustafa Kunduh Paşa ve 2. Tümen komutanı Bıjnav Muhlis
Paşa emrindeki Kafkas gönüllüleri Kars cephesinde; Müşir
Mocan Rauf Paşa, Mirliva Dağıstanlı Mehmet Muhlis Paşa,
Mirliva Karzeg Dilaver Paşa ve Ferik Tuğa Fuad Paşa
komutasındaki Kafkas gönüllüleri Balkan cephesinde
savaştılarsa da şansları yaver gitmedi. Bu savaş
sonucunda Abhazya’dan toplu olarak 50.000 kişi, Dağıstan
yöresinden de binlerce Kafkaslı yurtlarını terk etmek
zorunda kaldı. 14 yıl önce Balkanlara yerleştirilen
Çerkesler de Berlin ve Ayastefanos Antlaşmaları
gereğince Suriye, Ürdün, İsrail ve Anadolu’ya
nakledildiler.’’ denmektedir.
Şu alıntılar da kitapçığın yazarlarından Av. Sefer Ersin
Berzeg’in kendi yayını Kafkasya Gerçeği adlı
dergideki incelemesinden:
“Kuzey Kafkasya halklarının bu arda Abhazya’nın durumunu
baştan beri gerçekçi bir şekilde değerlendirmemiş
bulunan Osmanlı başkomutanlığı, buradaki harekatın
sonuçlarını savaşın genel gidişi bakımından yeterli
bulmamış ve daha Temmuz ayı başında Abhazya’daki
birliklerini geri almayı düşünmeye başlamıştı. Batum
Komutanı Derviş Paşa’nın bir telgrafından bunu öğrenen
Anadolu Ordusu Komutanı Ahmet Muhtar Paşa, muhtemelen
yanındaki Çerkes komutanlarının da etkisiyle,
Başkomutanlığa şu şifreyi göndermek gereğini duymuştu:
Sohum ve Oçamçır’daki fırkanın Rumeli’ne naklinin
kararlaştırılmış olduğunu işittim. Gerçi bu hal devletçe
bir gerçek ve acil bir tedbire dayanmakta olacağından
karışmak benim görevim değilse de hamdolsun şu aralık
Rumeli’den zafer haberlerinin alınmakta olması bana
aşağıdaki görüşlerimi arza cesaret verdi. Şöyle ki:
Sohum tarafından alınacak on kadar taburun azlığı
nedeniyle Rumeli’ne naklinden beklenecek faydaya nazaran
bu tarafa doğuracağı çok daha fazla olacaktır. Çünkü
Sohum’daki Osmanlı Askerine güvenerek Rusya’ya karşı
ayaklanmış olan çaresiz halkın tamamı şimdi Rusyalının
doymak bilmeyen zalim kılıcına yem olacağından, bundan
sonra Kafkasya tarafından kimsenin bu taraftan gidecek
sözlere güvenerek kulak vermeyeceği ve oradaki Rusya
kuvvetinin ondan sonra buraya yükleneceği tabii
olduğundan ve her halde elzemin lazım olana tercihi
İstanbul’ca bilineceğinden gereğinin yapılması konusunu
yüksek reylerinize arz ederim.“
İstanbul, Çerkesleri nesne olarak görme politikasını
değiştirmemiş, Ahmet Muhtar Paşa’yı dinlememiş
kuvvetlerini çekmiştir. Zaten, bağımsızlık savaşlarına
yardım edecek yerde kendi çıkarları için, yok oluşları
pahasına Çerkeslerin vatanlarından ayrı düşmesine çaba
gösteren Osmanlı’nın, bu savaşta da Kuzey Kafkasya’nın
bağımsızlığını amaçlamış olması elbetteki
inandırıcılıktan uzaktır. Dr. Mustafa Budak’ın Mahmud
Celaleddin Paşa'dan aktararak incelemesine aldığı (
Avrasya Etüdleri 4 Kış 1995) şu alıntı da Çerkeler için
bu savaşın nasıl bir hüsran olduğunun başka bir
kanıtıdır:
“1856 Paris anlaşması müzakerelerinde Ali Paşa Osmanlı
Devleti’nin Kafkasya diye bir meselesinin olmadığını
söylemesine rağmen (125) 1864’den itibaren Kafkaslardan
Anadolu’ya doğru yapılan göçler Osmanlı Devletini
fazlasıyla uğraştırmıştır.Bundan başka 1877-1878
Osmanlı-Rus savaşı sırasında Ruslara karşı Kafkasya
Müslümanlarından Osmanlı devleti yararlanmayı
düşünmüştür. Nitekim Rusya’nın savaş ilan etmesinin
hemen ardından Kafkasya Müslümanları üzerinde büyük bir
üne sahip olan Şeyh Şamil’in büyük oğlu Muhammet Şamil’e
paşalık rütbesi verilerek Erzurum!a gönderilmiş onun ve
bazı Dağıstanlı beylerin yardımı ile Dağıstan kabileleri
Ruslara karşı ayaklandırılmaya çalışılmıştır.Bu arda
Dağıstan ümerasından Şefi bey, Dağıstan ve Çeçenistan
tarafındaki İslam kabilelerini Ruslar aleyhine isyana
teşvik amacıyla bir layiha dahi hazırlamıştır. Bu ve
buna benzer faaliyetler (Abaza Hasan Bey’in Çerkes ve
Abaza kabilelerini isyana teşvik çabaları
gibi)Kafkasya’da yaşayan Müslüman kabilelere acıdan
başka bir şey vermemiştir. (126)”
Tüm bunlar ve bunlara eklenebilecek belgelere karşın,
Çerkes Teavün Cemiyeti hareketine temelden ters düşme ve
bugün dönüş yapıp anavatanda yaşayan insanlarını yok
sayma pahasına, daha önce sözünü ettiğimiz yaklaşım aynı
bölümde dönüş konusu işlenirken de sürdürülmüştür,
1877-1878 savaşı için şu değerlendirme yapılabilmiştir:
“Kafkasya’dan zorla çıkartılan Çerkesler geri dönüş için
fırsat kollamaya başladılar. O da gecikmedi. 1877
yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı önemli bir imkandı. Seksen
yaşındaki ak sakallı ihtiyarlar ve henüz sakalı bıyığı
çıkmamış genç çocuklar, Türk ordularıyla Balkan ve doğu
cephelerinde Ruslarla çarpıştılar. Bu sefer de kader
yardım etmedi. (Demek ki dönüş için, bir Türkiye-Rusya
savaşının çıkmasını beklememiz gerekecek.)
Bizce bu bölümde sürgünün ilk günlerinden beri anavatana
dönmek isteyen insanların mücadelesinin sözü
edilmeliydi. Çarlık Rusyası’nın bu dönüş isteklerine
izin vermediği onunla anlaşmalı olan Osmanlı
İmparatorluğu’nun da sınırları kapattığı
belirtilmeliydi. Dahası, kimileyin bu dönüş çabalarının
Osmanlı askerinin silah gücü ile engellendiği
vurgulanmalıydı. (Çerkes Soykırımı - Kasımov)
Çerkes Teavün cemiyeti kuşağı mutlaka anlatılmalı, en
sağlıklı dönüş politikasını bu kuşağın ortaya koyduğunun
altı çizilmeliydi. Muhaceretteki örgütlülük ve çalışma
düzeyi olarak, bu kuşağa erişilemediği de. Bu bölümde
hiç söz edilmeyen, Balkanlar alt başlığı altında “Son
Arnavut-Sırp savaşlarından sonra 1998 de Kosova
Çerkeslerinin bir kısmı Maykop Mefehable köyüne geri
götürülmüşlerdir“ diye geçiştirilen, sürgün
tarihimizdeki en önemli politik olay daha bir
önemsenerek verilmeliydi. Üzücüdür ki; kitapçığın
yazarlarından Fahri Huvaj, daha öncede aşağıda
sunduğumuz DAR’ın (Adigey’deki Dönüş Yapanların Uyum
Evi) haber bülteni Nebziy’in ikinci sayısında
yayımladığı yazı ile bu olayın politik yönünü gözden
kaçırmak istemiş, biz de şiddetle eleştirmek zorunda
kalmıştık. Fahri Huvaj yeri gelmişken öngörülerinin
gerçekleşmediğine sevindiğini, yanıldığını söyleyebilir,
bu yanlışını düzeltme fırsatını değerlendirebilirdi.
İşte müthiş değerlendirme:
Kosova Sorunu ve Düşündürdükleri
Av. Fahri Huvaj
Kosova’da yaşayan soydaşlarımız,
Yugoslavya’daki karışıklarla birlikte doğal olarak diğer
topluluklar gibi büyük bir tedirginlik içine düştüler.
Diğer toplulukların bir çoğu salt canını kurtarabilmek
için başka ülkelere sığındılar. (Ne kadar ayıp
etmişler.)
Adigeler bu yolu tercih etmediler. Zira hem Yugoslavya
halkları ile hep iyi ilişkiler içindeydiler, onlardan
kendilerine bir zarar gelebileceğini düşünmediler hem de
eğer bir yere gitmek gerekecekse anayurt Kafkasya’ya;
Adigey Cumhuriyeti’ne dönüş yapmayı yeğlediler ve
beklediler.
Amaçları hem anayurda dönüş yapmak hem de fazla yük
olmadan, kendi işini kendi görür durumda dönüş yapmak,
hatta edindikleri maddi manevi birikimlerle anayurdun
ekonomisine kültürüne katkıda bulunmaktı.
Bunun için maddi birikimlerini ya olduğu gibi ya
da nakde dönüştürerek anayurda dönmek istiyorlardı.
Ne var ki, bugün-yarın derken, belki verilen fiyatları
azımsarken savaş kapıya dayandı. Tosya’ya pirince
giderken evdeki bulgur da tehlikeye girdi; can pazarında
mal da para etmez oldu. “Ne yapalım bari canımızı
kurtaralım” dediler. Anayurda haber üstüne haber
saldılar. (Bari can kurtarmak için ülke değiştirmek
ayıp değilmiş.)
Allah var ya anayurtta kulağının üstüne yatmadı. Başkan
Carım Aslan başta olmak üzere devlet yetkilileri
seferber oldu. Halklar arası ilişkiler bakan yardımcısı
Çemışüe Ğhazi’yi görevlendirdiler. Çemışüe Ğhazi gitti
durumu yerinde tespit etti. Dramatik sahneler yaşandı.
Sonuçta yaklaşık 100 civarında bir nüfusla 22 aile
derhal yola çıkmaya hazır olduklarını hem sözle hem de
yazıyla bildirdiler. (Çok daha önceden başvurular
yapılmıştı. -Dönüş- Çemışüe Gazi)
“Nasıl getirebiliriz, nereye nasıl yerleştirebiliriz?”
gibi sorulara yanıt arandı. Bir yandan durum Boris
Nikolayeviç Yeltsin’e bildirildi; olağanüstü durumlarda
zor durumda olan soydaşlarımızın tarihsel toprakları
olan Adigey Cumhuriyeti topraklarına dönüş yapmak
istedikleri, dolayısıyla onların getirilmesi gerektiği,
bu konuda kendisinin de yardımcı olmasının beklendiği,
bu insanlara sığınmacı (mülteci, bejenets) statüsü
tanınması gerektiği ifade edildi. Yeltsin “hayır, olmaz”
demedi. Gereği yapılsın notuyla evrakı ilgili bakanlara
havale etti. İlgili bakanlar da öyle yaptılar; ilgili
memurlara havale ettiler. Herhalde kendi aralarında bir
değerlendirme yapıp bir onay hazırlamaları gerekecek.
İstek kabul edilecekse tabii. Aksi halde “hayır” demek
için acele etmeye gerek yok, hem de “hayır” demek pek
hoş değil, “hayır” demeden işi sonuçları itibariyle
“hayır”a çıkarmak, başka deyişle bürokrasinin
hantallığına sığınarak işin artık gerçekleşemez hale
gelmesini beklemek daha diplomatça bir çözüm olabilir.
Kuzu kuzu beklemekse Adige safdilliğinin gereğidir.
(Oyalandığının farkında olmayan Adigey Devlet Başkanı
sayın Carım elbetteki safdil. Ancak Yeltsin’in niyetini
de diplomatça çözümün ne olduğunu da bilebilen sayın
Huvaj safdil olabilir mi kendi kendine haksızlık etmiyor
mu?)
“Bu tür bir değerlendirme için henüz erken değil mi ya
da biraz önyargılı veya kötümser bir değerlendirme
olmuyor mu bu?” diyen çıkar mı bilmiyoruz. (Çıkmasına
çıkar da yanıt alamaz.) Ama biz de sormak istiyoruz;
durum ve gelişmeler, daha iyi bir değerlendirme yapmaya
olanak veriyor mu acaba!...
Değerlendirmelerde belki biraz acımasız ve sabırsız
(Evet sadece acımasız ve sabırsız değil epeyce de
pişkin) görünüyor olabiliriz. Ama gözden kaçırılmaması
gereken nokta, yüksek makamlara yapılan başvurular bir
gün olumlu sonuçlanacak olsa bile, Allah korusun kör bir
bomba mermisinin sapıvermesiyle, yapılan ve yapılmak
istenen bütün iyi şeylerin artık anlamsız, bir işe
yaramaz hale gelivermesi korkusudur. Savaş alanında biri
bir para türünden gani olan savaş mermilerinden
birilerinin, Allah korusun, Kosovalı kardeşlerimizi
buluvermesi işten bile değildir, neredeyse an
meselesidir. Anaları, babaları, bacıları kardeşleri
orada ateş çemberinin kıyıcığında bulunan Yugoslavyalı
kardeşlerimiz başta olmak üzere, konu üzerinde
düşüncelerini yoğunlaştıra bilen tüm yurtsever Adigeler
ve Adige dostları bu yüzden telaştadır.
Adigey Cumhuriyeti yetkililerinin bu konudaki iyi niyet
ve samimiyetlerinden kuşku duymamak gerekir. Konuyu
ciddiye almışlar, bir bakan yardımcısını görevlendirip
göndermişler. Durumu yerinde tespit ettikten sonra, bir
yandan üst makamlara arz etmişler, bir yandan da konuyu
Bakanlar Kurulunun gündemine alıp değerlendirmişler.
Neredeyse aylık-haftalık planlar yapmışlar. Nasıl
getirileceklerini önce ivedi ve geçici, sonra kalıcı
olarak nereye yerleştirileceklerini değerlendirmişler.
Bütün bunları yaparken de konuyu dünyadaki tüm Adıgelere
mal etmekte yarar görmüş, gereken duyuru ve çağrıları da
yapmışlar. “Büyükler üzerine not düşüp havale
ettiklerine göre nasıl olsa çıkar bu evrak, sığınmacı
statüsü tanınıp yeterince tahsisat da ayrılır, Kosovalı
kardeşlerimizi güle oynaya getiririz. İyi de bir örnek
oluşturmuş oluruz” diye düşünmüşler. Hatta Dünya Çerkes
Birliği 4. genel kurulu öncesinde Adigey Başkanı Carım
Aslan, bu müjdeli haberi genel kurulda tüm dünyadaki
soydaşlarımıza verebilmek umuduyla bizzat Moskovalara
uçuyor, sonuç alamadan dönüyor ama umut hala sürüyor.
Belki bu umut yüzünden, genel kuruldaki konuşmasını bile
geciktiriyor.
Moskova ise lafta olacak işleri geri bırakmıyor ama işe
gelince işler karışıyor, gerekli imzalar tamamlanamıyor,
evrak bürokrasiden bir türlü çıkmıyor.
Bu arada dış ülke Adigelerinden ve Adige dostlarından
olumlu mesajlar alınıyor. Ürdün Prensi Ali bin El-Huseyn
“istediğiniz zaman özel uçağımı gönderirim” diyor,
(hukuk mezunu birinin bir başka ülkeye gidecek ülke
vatandaşlarına uçak ya da yol ücreti dışında, dahası
daha önce gereken şeyler olduğunu bilmez mi?)
Almanya’daki soydaşlarımız “gerekirse hepsinin geliş
parasını biz karşılarız” diyor, Amerika’daki,
İsrail’deki soydaşlarımız da geri kalmak istemiyorlar.
Ürdün’deki, Türkiye’deki soydaşlarımız da “elimizden
geleni yaparız” diyorlar. DÇB genel kurulu çağrı üstüne
çağrı yapıyor, takviyeli komiteler görevlendiriyor,
“gerekirse özel vizeler alalım, bizzat gidip getirelim”
diyorlar.
Her şey iyi ama Kosovalı kardeşlerimiz hala ateş
hattında. Kadın yaşlı bebek. Herkes ölümle burun buruna,
her an bin kez öle-dirile beklemeye devam ediyor. Her
şey hazır ama eylem gerçekleşemiyor, bir türlü sonuç
alınamıyor.
Neden acaba?
Yukarıdaki açıklamalardan sonra geriye bir neden
kalıyor: Olağanüstü koşulların gerektirdiği sorunları,
olağan çözüm yolları ile çözülemeyeceğini, olağanüstü
sorunların ancak olağanüstü çözüm yolları ile
çözülebileceğini henüz öğrenememiş olmamız. Geleneksel
Çerkes safdilliğini hala bırakamamış, hala akıllanmamış
olmamız.
“Koyun can derdinde kasap mal derdinde” dedikleri gibi
bir şey. Can pazarında kumar oynuyoruz sanki. Hoş Kosova
Çerkeslerinin kimseyle sorunları yok; Arnavutlarla da
Sırplarla da iyi ilişkiler içindeler. Her ikisinden de
bir saldırı beklenmiyor. Ama iyi-kötü biraz malları
mülkleri var Adigelerin artık orada bırakacakları. Hani
Allah göstermesin, çatışan taraflar Adigelerin mallarını
paylaşamama kaygısıyla şimdiden zor kullanmaya
kalkışırlarsa ya da bir acemi er bombayı elinden kaçırır
da kazara Kosova’ya düşüverirse, diyoruz.
Oysa her nasılsa bir şekilde onları ateşten çıkarırsak
da, sonra bürokrasi hazretlerini beklesek olmaz mıydı
acaba? Yapılan yardımlar da bir işe yarardı hani; karar
alan, buyruk veren yardım eden herkes haz duyardı.
Yine de işin peşini bırakmamak koşuluyla, hiç değilse
bir süre daha sabırla beklemeliyiz. Devletimizin
yöneticilerinin iyi niyetlerinden kuşku duymamalıyız.
Devlet olarak, sivil toplum örgütleri ve bireyler
olarak, Kosova deneyiminden almamız gereken çok ders
var.
Her şeyden önce böyle olağanüstü durumlarda hantal
bürokrasinin umursamazlığına takılıp kalmamayı; ulusal
yararlarımızı, bunu isteyip istemediğinden emin
olmadığımız kişilerin, makamların insafına bırakmamayı,
öğrenmeliyiz. Her sorunun birden fazla çözüm yolu
olabileceğini, her engeli aşmak için mutlaka bir yol
bulunabileceğini aklımızdan çıkarmamalıyız.
Böylesi acil durumlarda başvurabileceğimiz, yardım talep
edeceğimiz uluslar arası kuruluşları da tanımalı, imdat
kapısını daima açık tutmalıyız. Özel olanaklarla, her an
uygulamaya konacak biçimde planlanmış alternatif sivil
kurtarma operasyon projelerimiz de olmalı.
Bizler sivil bireyler ve sivil toplum örgütleri olarak,
ulusal toplumsal sorunlarımıza ilgisiz kalmamalı; onlara
daima kendi özel gündemimizde özel bir yer vermeliyiz,
düşünmeli, kendi çapımızda çözüm üretmeye, çözüm
önerilerimizi paylaşmaya, ilgilileri çözüme yöneltmeye
çaba göstermeliyiz. Ama bunu yaparken, yöneticilerimizi
eleştirirken ölçülü ve insaflı olmalı, dayandığımız
varsayımların doğru çıkmaması halinde pişmanlık
duyabileceğimiz durumlara düşmemeliyiz.
Asıl önemlisi; ateş bacayı sarmadan öncesini
değerlendirebilmek elbette. Kosovalı kardeşlerimiz bir
ya da birkaç yıl önce karar verebilselerdi keşke. Bunca
acı, bunca azap yaşanmazdı o zaman, bunca kaygı, bunca
telaş olmazdı. Hem eski ülkelerinde “savaş sırasında
terk edip gitmiş” olmazlardı, hem anayurtlarında
“çaresiz kalınca dönmüş” olmazlardı.
Anayurt dışındaki Adigeler bundan ders çıkarmalı. Asla
temenni edilmez ama, Ortadoğu, savaş riski en fazla
olan, dünyanın en sıcak bölgelerinden biri. Allah uzun
ömür versin ama hiç kimse ölümsüz değil, kral ve hafız
hazretlerinden sonra Ürdün, Suriye ve İsrail
Adigelerinin ne olabileceğini; Türkiye’de fiilen süren
savaşın yarın nasıl bir boyut kazanabileceğini düşünmek
gerekir. Kaldı ki, normal koşullarda bile ne yapacaksak,
iş işten geçmeden; çocuklarımız Conileşmeden,
Hanslamadan, Araplaşmadan, Türkleşmeden önce yapmamız
gerekir. Bu buradaki İvanlaşmanın, Borisleşmenin de en
etkili önlemi olacaktır.
DAR Yönetim Kurulu’na
MAYKOP 10 Ağustos 1998
Sayın Yönetim Kurulu,
Adaptasyon evimiz DAR’ın haber bülteni Nebziy’in ikinci
sayısı “Büyüteç” köşesinde, “Kosova Sorunu ve
Düşündürdükleri” başlığı ile yayımlanan yazının
duygu-düşünce sistemimde yarattığı depremi henüz
atlatabilmiş değilim. Yazıyı görebilen ve konuşabildiğim
çok az sayıdaki üyenin ,ki bültenin çıktığı on günü
geçtiği halde onu görebilenlerin bu kadar az olması
ayrıca şaşırtıcı, her birinin olumsuz olduğunu
gözlemledim. İçeriği, üslubu, zamanlaması bu kadar
yanlış bir yazıya Fahri Huvaj nasıl yazabilirdi, Mehmet
Uzun’un yönetimde ve başkan yardımcısı olduğu bir
dönemde, DAR politikasına bu kadar ters bir yazı, Dar
Haber Bülteni’nde nasıl yayımlanabilirdi? Sorunun
çözümüne ilişkin yapabileceklerini yapmamak bir yana,
olayların gelişimini bile yeterince takip edemeyen bir
örgüt, eleştiride nasıl bu kadar acımasız olabilirdi.
Hele eleştirinin eleştirilenlerin görmeyeceği bir
bültende, anlamayacakları bir dilde yayımlanması neyin
nesiydi.
Ayrıca eleştirmek zorunda olduğumuz yazıya gelince; bize
göre yazının her paragrafı, her cümlesi sayısız
tutarsızlığı, sayısız yanlışı içeriyor. Bu yanlışların
en büyüğü de Kosova’daki kardeşlerimizin getiriliş
şeklinin, politik öneminin görmezden gelinmesi, belki de
bu önemin saklanmaya çalışılmasıdır.
Evet bize göre “Kosova Sorunu” değil “Kosova’daki
Adigelerin Anavatana Getirilmesi Sorunu’nun ele alınış
ve sonuçlandırılış biçimi, ulusal tarihimizin en önemli
politik başarılarından biridir. Dahası önce Adigey Özerk
Bölgesi’nin, daha sonra Adigey Cumhuriyeti’nin
kuruluşlarını bir an için gözden uzak tutarsak en önemli
politik başarıdır. Hem öyle ki yöneticilerimizin doğru
politika seçtiklerinin bir göstergesi olan her aşama
ayrı bir başarı örneğidir.
Önce cumhuriyetimiz hükümetine, Kosova’daki
kardeşlerimizin devlet yardımı ile anavatanlarına
getirilmesi kararının aldırılması bir başarıdır.
Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes devlet başkanları
K’uek’ue Valeri ve Xubiyev Vladimir’in bu konuda
desteklerinin sağlanması, Federasyon Devlet Başkanı
Yeltsin’e giden yazının her iki başkana da imzalatılması
başarıdır.
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı’nın olurunun alınması
başarıdır.
Rusya Federasyon Hükümeti’ne, Kosova Adigelerinin
anavatanları Adigey’e, federasyon izni ve ekonomik
yardımları ile getirilmesi kararının aldırılabilmesi
başarıdır.
Alınmış birçok hükümet kararının gerçekleştirilmediği
bir dönemde böylesine önemli bir kararın takipçisi
olmak ve gerçekleşmesini sağlamak altı çizilmesi gerek
bir başarıdır.
Bunlar yanında DÇB ve dünyaya dağılmış Çerkes halkını,
sorunun çözümüne ortak edebilmek, sorunun çözümüne
katkıyla kalmayacak, geleceğimizi çok güzelleştirecek
ayrı bir başarıdır.
Durum bu iken, ulusal tarihimize altın harflerle
kazınmış olan bu çok önemli politik başarı ve olayın
başarılı her aşaması görmezden gelinmiş, gözlerden
saklanmıştır. Dahası ulusal sorunlarımızın çözümüne
büyük katkıları olacağına inandığımız bu politik
başarıyı sağlayan yöneticilerimiz, küçümseyici, alaycı
bir üslupla, çok yanlış anlamlar çıkarılabilecek Türk
atasözleri ile eleştirilmiştir.
Politik önemi bu denli büyük olan olay, savaş öncesi
çalışmalar gözden ırak tutularak, savaşla yüz yüze
gelmiş, yüz kadar soydaşımızın Adigey’e getirilebilmesi,
bunun için uçak bulunması, yol parasının bulunması
düzeyine indirgenmiştir.
Bununla da yetinilmemiş, Kosovalı kardeşlerimiz için,
sorumluluk sahibi hiç kimsenin aklına gelmeyecek
tanımlar kullanılmıştır. Kosova’daki savaşın bir iç
savaş olduğu göz ardı edilmiş, kardeşlerimizin eski
ülkelerinde “savaş sırasında terk edip gitmiş”
olacakları, dört gözle beklendikleri anavatanda “çaresiz
kalınca dönmüş olacakları var sayılmıştır.
Ve bugüne kadar okuduğum en etkili Dönüş karşıtı yazı,
Anavatan’a Dönüş’ün çok istendiği izleniminin verilmeye
çalışıldığı ancak işlevi tem tersi olan bir paragrafla
son bulmuştur.
Yazıdan rahatsız olduğumu ilettiğim başkan yardımcısı
Mehmet Uzun’la yaptığımız telefon görüşmesinde onun da
yazıdan rahatsız olduğu izlenimini edindim. Yazı
konusunda Fahri Huvaj’ı uyardığını, ortamın değişmiş
olduğunu ilettiğini, -kararnamenin başbakan tarafından
imzalanmış olduğunun öğrenilmiş olması olabilir- ancak
Fahri Huvaj’ın ısrarı ve kendi imzası ile yayımlamak
istemesi karşısında, “yayımlanmasın” diyemediklerini
söyledi. Aldığımız bir duyum, DAR Genel Sekreteri
İbrahim Kızılırmak’ın “yazıyı destekledikleri yönünde “
olması üzücü oldu.
Bize göre A’dan Z’ye DAR’ın ilkelerine ters böyle bir
yazının DAR haber bülteninde yayımlanmaması gerekiyordu.
İmzalı da olsa yayımlanmamsı gerekiyordu. Yazının Rusya
Federasyonu Başbakanı’nın kararnameyi imzalamayacağı
varsayımı üzerine kurulan yazının, kararnamenin
imzalanmış olmasına rağmen, yine yayımlanmasını
anlamlandırabilmek ise çok güç…
Beklentimiz, takip eden ilk sayıda DAR Yönetim
Kurulu’nun yazıya ilişkin değerlendirmesinin açık olarak
ortaya konmasıdır. Yazının içerik ve üslubunun Yönetim
Kurulunca uygun bulunuyor olması halinde önerimiz, genel
görüşme amaçlı genel üye toplantısı yapılmasıdır. Ki;
daha önce de bir başka nedenden dolayı önerilmiş, ancak
sizce kabul görmeyen, son genel kurulda, iki ayda bir
yapılması konuşulduğu ve uygun bulunduğu halde bugüne
kadar gerçekleştirilmeyen genel üye toplantısını
yapılmasını, yazının DAR’ın temsil ettiği herkese,
anlayacağı dilde ulaştırılmasını, tartışılmasının
sağlanmasını, derneğimiz ve toplumumuzun geleceği
açısından gerekli ve yararlı buluyorum
Saygılarımla…
Necdet Hatam
“TÜRKİYEDEKİ ÇERKES DİASPORASI”
Bu bölümde verilen haritanın Türkiye'nin bir bölüm
toprağını kesmiş olması da kitapçığa yeterince özen
gösterilmediği için olmalı. Ayrıca. Çerkes nüfus
yoğunluğunu gösteren haritanın hangi tarihte
hazırlandığının belirtilmemiş olması, yoğunluktan amacın
ne olduğunun açıklanmamış olması harita üzerinde
sağlıklı düşünmeyi engellemektedir. Eğer yoğunluk derken
Çerkes nüfusun bölge- kent nüfusuna oranını anlamamız
gerekiyorsa, İstanbul'un hiç işaretlenmemiş olması belki
hoş görülebilir. Ancak yoğunluk, yöredeki, kentteki
Çerkes nüfusun toplam Çerkes nüfusuna oranı ise eğer.
İstanbul’da hiç Çerkes yaşamıyor, Kayseri merkezde de
çok az Çerkes yaşıyor anlamına gelir ki, bu da başka
bir saçmalık olur. Öyle ya yıllarca önce ilk
örgütlenmelerin başladığı, anadilde eğitim veren ilk ve
tek okulun açılmış olduğu, şimdilerde onu geçkin
derneğin çalışma gösterdiği İstanbul’da ve Çerkes
denince akla gelen yörelerden Uzunyayla’nın odağı
Kayseri’de, hızlı şehirleşmeyi, yıllardır sürdürülen
Uluslararası Çerkes Festivali’ni görmezden gelerek hiç
Çerkes yaşamadığını söylemek sizce de saçmalık olmaz mı?
Bir de sürekli oynayan Türkiye’deki toplam Çerkes sayısı
konusunda bir konsensüs sağlansa artık diyorum. Yetmişli
yıllarda yapılan sayım -tahminlere göre- nüfus 1,5 - 2
milyon idi. Bunun daha fazla olduğunu ileri süren kaynak
da pek yoktu. Ancak ne zaman ki; anavatanda sorunlar,
savaşlar çıkmaya başladı nüfusumuz 3 - 3,5 milyona, 5
milyona, daha sonra da 7-8 milyona fırladı. Kitapçıkta
ise genel nüfus artış oranları bu arada Çerkeslerin
nüfus artış oranları (her kim karşılaştırmışsa)
karşılaştırılmış olmalı ki, genel nüfusa oranımızın %
7-8 olduğu yani nüfusumuzun yaklaşık 5 milyon olduğu
söyleniyor.
Aslında nüfusun çok gösterilme eğiliminin, kimileyin
bilince de çıkan, bilinçaltı gerekçesi bence çok yanlış
olan. Sayımızın abartılması ölçüsünde birilerine
üstünlük sağlayacağımızın, birilerini korkutacağımızın
sanılması gülünç olan.
Ya da Türkiye'de yaşayan tüm Kuzey Kafkasyalılara Çerkes
denmesinin, sayının olduğundan çok gösterilmesinin
bilinçaltı gerekçesi, sayıca büyük bir kitlenin
temsilcisi sayılma böylece devletten, partililerden
beklentilerin daha kolay elde edilmesi isteği mi acaba
diye düşünmeden de edemiyorum.
Halbuki sayımızın çokluğu ölçüsünde, yapılabilecek olup
yapılmayanların ayıbı da katlanmıyor mu?
“Anayurtlarını Rus bağımlılığından kurtarmak ve geri
dönmek kararındaki Çerkes göçmenleri” söylemi de
Bağımsız Birleşik Kafkasya söylemi. Takdir edersiniz ki,
bu yaklaşımın, yetmişli yıllarda dönüşün öncülüğünü
yapmış Ankara derneğinin daha sonra da Kafkas Dernekleri
Koordinasyon Kurulu’nun dönüş çizgisi ile uzaktan
yakından bir ilgisi yoktur. Bilinen çizgi ister
statükocu densin, ister teslimiyetçi densin anavatana
dönüp anavatandaki kardeşlerinin kaderini paylaşmak,
olanakları ölçüsünde yaşamın güzelleşmesine katkıda
bulunmaktır. Günümüzde gerçekten bağımsız ülke
olamayacağının bilinci ile anavatanı Rus bağımlılığından
kurtarmak gibi bir hedef konulmamıştır.
İlginçtir ki, bu bölümde yıllarca gündemi oluşturan
dönüşçü-kalışçı tartışmalarından da söz edilmemiştir.
Hele anavatana dönmüş ve yaşam mücadelesi veren ulusal
yaşamın hemen her alanına katkıda bulunan Kabardey
Balkar’da 1300, Abhazya’da 1000’den çok ve Adigey’de
500’e yakın kişiden hiç söz edilmemiştir. Dönmüş
olanların geçmişte dönüşü savunanlardan çok,
tartışmalara katılmamış dahası dönüşe karşı mücadele
edenler gerçeğinin yanından bile geçilmemiştir.
Günümüzde dil bilme derecesi, asimilasyon hızı ise sorun
kabul edilmemiştir.
“TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI'NDA ÇERKESLER”
Bir çok güzel şeyin anlatıldığı bu bölümde de yeterince
özen gösterilmediği için ilkokul bilgisi ile
yapılmayacak yanlışlıklar yapılmıştır. Kırk yedinci
sayfada, ‘’Kafkasyalı göçmenler özellikle de Cumhuriyet
Türkiye’sinde kendi ana dillerini ve edebiyatlarını
geliştirme, yazılı edebiyatlarını kurma olanaklara sahip
olamamışlardır. (1908-1918 yılları istisna) Denmiştir
ki, Cumhuriyet’in 1918’den önce kurulduğu ve Cumhuriyet
Türkiye’sinde 1908-1918 yıllarında anadil öğreniminin
serbest olduğu, daha sonra da yasaklandığı anlamı
çıkmaktadır. Oysa o yıllar Osmanlı dönemidir. Cumhuriyet
henüz kurulmamıştır. Osmanlı’nın verdiği eğitim öğretim
hakkının kaldırılması Lozan Barış Antlaşması’nın
imzalanması ile gündeme gelmiş, Çerkes Örnek Okulu’da
1918’den sonra ancak, Cumhuriyet’in ilanından bir ay
kadar önce, 5 Eylül 1923’te kapatılmıştır. (Kafkasya
Kültürel Dergi sayı 48 Dr. Vasfi Güsar)
“ÇERKESLERİN TÜRKİYE’DE KÜLTÜREL ÖRGÜTLÜLÜĞÜ“
Osmanlı dönemindeki örgütlülüklerin de Türkiye
dönemindeymiş gibi sayılması kafa karıştırmaktadır. Daha
önce yazdığımız gibi Çerkes Örnek Okulu 1918’de değil
1923 yılında kapatılmıştır.
Ellinci sayfada, “ ...1950 yılında Kafkas adını
kullanamadan aralarına Azeri Türklerini de alarak
“Dosteli Yardımlaşma Derneği“ adıyla bir dernek kuruldu.
1961 yılında ilk olarak Ankara Kuzey Kafkasya Derneği
kuruldu. Takiben İstanbul Kafkas Kültür Derneği ve diğer
il ve ilçelerde de Kafkas Dernekleri kurulmaya başlandı“
denmiş. 1950 yılında İstanbul’da kurulan Dosteli
Yardımlaşma Derneği’nin “Kafkas“ adını alması da çok
gecikmemiş (1951 olabilir). Olmalı ki, 1 Nisan 1953’de
yayımlanan Kafkas Dergisi 4. sayısının 18. sayfasında şu
ilanı görüyoruz:
Taksim Belediye Gazinosu
K A F K A S D E R N E Ğ İ
Yemekli Balosu
Cuma, 12 Aralık 1952
MENÜ
Kremalı Tavuk Çorbası
İç pilavlı kuzu rosto, Salata
Peynirli Börek Plombiyer Pastası
Ancak kendini yanılmaz sanma duygusu, yazarımız ve
kitapçık düzenleyicilerine yukarıdaki ilanı göstermemiş,
federasyon üyesi İstanbul Kafkas Derneği yöneticilerine
kuruluş tarihini sordurmamıştır. Dahası Prof. Erol
Taymaz’ın, Kaf-Der yayını Nart dergisinin otuzuncu
sayıdaki incelemesinden alıntıladığımız izleyen
satırlara bile göremeyecek hale getirmiştir:
Yukarıda belirtildiği gibi, 1917’den sonra Kafkasya’dan
ayrılan kadroların bir kesimi İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra Türkiye’ye yerleşmiştir. Bu kadrolar, Demokrat
Parti’nin yönetime gelmesinden sonra Türkiye kökenli
bazı Kafkasyalılar ile birlikte siyasî faaliyetlerini
milliyetçi/anti Sovyetik bir çizgide sürdürmek amacıyla,
yeteri kadar ‘’siyasî’’ bulmadıkları Dosteli Yardımlaşma
Derneği’nden ayrılarak Kuzey Kafkas Türk Kültür Derneği
(KKTKD) adı altında bir dernek kurmuş ve Balkan
Türkleri, Kırım Türkleri vb. dernekler ile birlikte,
Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu’na
katılmıştır. KKTKD’nin kurulmasıyla birlikte Dosteli
Yardımlaşma Derneği de adını “Kafkas Kültür Derneği“
olarak değiştirmiştir.
1950’lerden itibaren, adında ”Kafkas” kelimesi olan
derneklerde iki eğilimin mevcut olduğu söylenebilir.
Çerkes Teavün Cemiyeti’nden itibaren daha yaygın ve
baskın olan birinci eğilim, kültürün korunması ve
geliştirilmesi temelinde kültürel faaliyetlere ve
toplumsal dayanışmaya önem veren çizgidir. Zaman içinde
farklı biçimler ve öncelikler kazanmasına karşın bu
eğilimin temel özellikleri;
i) “ulusal /kültürel“ olana öncelik vermesi,
ii) Türkiye’de yaşatılmakta olan Kafkas
kültürünün derlenmesi ve geliştirilmesine önem verlmesi,
iii) Türkiye’de yaşayan Kafkasyalıların
sorunlarına yönelik faaliyet göstermesi ve
iv) kültürün kaynağı olarak görülen Kafkasya ile
kültürel ilişkilere önem verilmesi olmuştur. Bu
özelliklerinden dolayı bu eğilimin “millîci” (ulusalcı)
bir eğilim olduğu söylenebilir. Soğuk Savaş yıllarında
beslenen ve kısmen güçlenen ikinci eğilimin yüzü, dış
politikanın bir nesnesi olarak “Kafkasya“ya yöneliktir.
Siyasî hedefleri ön plana çıkan bu eğilim milliyetçi bir
çizgidedir, fakat bu milliyetçilik daha çok o dönemdeki
Turancı hareketin Kuzey Kafkasya bölgesine yönelik
uzantısı konumundadır”.
Bunlar ve çok kolay ulaşılabilecek daha başka belgeler
dururken ilk olarak Ankara Derneği’nin kurulduğunun
yazılması, kurumun yaptığı işi ciddiye almadığının,
seslendiği kitleyi önemsemediğinin, özetle
sorumsuzluğunun, kendilerinden önce benzer çalışmaları
yapanlara saygısızlığının kanıtı değilse nedir?
“...Türkiye’de kurulu tüm derneklerin merkezi örgütlenme
çalışmaları yapıldı. Sonuçta 05 Nisan 1993 tarihinde Kaf-Der
kuruldu” denerek dernekler arası toplantıların
üçüncüsünde (16 Şubat 1991 Düzce) kurulan, DÇB’nin
kuruluş çalışmalarına katılan, Kafkas-Abhazya Dayanışma
Komitesi’ni kuran, ve Kaf - Der’i oluşturan Kaf-Kur’dan
(Kafkas Dernekleri Koordinasyon Kurulu) hiç söz
edilmemesi de ancak yukarıda sözünü ettiğimiz ruh
yapısı ile açıklanabilir kanısındayım.
BALKANLAR
Ne denli büyük politik bir başarı olduğu yukarıda
anlatılmaya çalışılan, Kosovalıların anavatana
getirilişini, elli ikinci sayfada “Son Arnavut-Sırp
savaşlarından sonra 1998’de Kosova Çerkeslerinin bir
kısmı Maykop-Mefehable köyüne geri götürülmüşlerdir.”
Denerek geçiştirilmek istenmiştir. “Mefehable”nin kendi
seçtikleri yere yeni olarak kurulduğunu ve dönemin
Adigey Devlet Başkanı sayın Carım’ın kararnamesi ile
Kosovalıların Adigey topraklarına ayak bastıkları gün
olan 1 Ağustos’un ertesi yıldan itibaren “Anavatana
Dönenler Bayramı” olarak kutlanıyor olması bu olayın
önemi konusunda daha önce söylediklerimizi
pekiştirmektedir.
SURİYE
''…Rus kaynaklarına göre Suriye’ye giden Çerkes sayısı
45 bin kişidir. Oysa bu sayı 70 bin kişiye çıkmıştır.”
Denmekte ancak aynı sayfada bugün Suriye’de 35.000
Çerkes’in yaşadığı bilgisi verilmektedir. Oysa bilindiği
gibi Suriye dernek yöneticilerinin verdiği sayı hep 70 -
100 bin dolaylarında olmaktadır. Bence bu bölümde
Suriye’nin, 1991’de yayımlan ve elçiliklerine de geçici
olarak vatandaşlığa kabul yetkisi veren Rusya
Federasyonu Vatandaşlık Yasası’ndan yararlanan tek
diaspora ülkesi olduğunun altı çizilmeliydi.
ÜRDÜN
Bu bölümde Eğitim Bakanlığı’nca denk sayılan ve Adigece
eğitim verilen derneğin özel lisesinden ve sürgün
yollarını tersinden yürüyerek anavatana dönülebileceğini
göstermek amacı ile Ürdün prensi Ali’nin atlı
yolculuğundan söz edilmesi şık olurdu diye düşünüyorum.
İSRAİL
“Çerkes çocuklar öğrenimlerine anadilde başlıyorlar.
Okulda İbranice, Arapça ve İngilizce de öğreniyorlar.
Altı yıllık ilkokuldan sonra öğrenimlerine esas dil
olarak İbranice’yi veya Arapça’yı seçerek devam
ediyorlar” Bu bölümde, evleri hazır olduğunda dönmek
üzere arsa talep eden ve bu talepleri kabul gören elli
aile kendilerinden söz edilmeyi hak etmedi demek ki…
ÇERKESLERDE SOSYAL YAŞAM
“1767 ve 1790 (tartışmalı bir tarih en şiddetli
çarpışmalar 1796’da gerçekleşti) yıllarında Kuban yöresi
Çerkeslerinin ayaklanmaları sonucu bey ve pşıler Ruslara
sığınmak zorunda kaldılar” olayın özünü anlatmaktan
uzak bu bilgilerin kaynağı da çok merak konusu. Kimler
ayaklanmıştır? Ruslara sığınan pşıler kimlerdir? Köleler
mi, özgür çiftçiler mi baş kaldırmıştır? Aslında
yanlışlık başlı başına bir inceleme konusu olan çok
önemli bir olayın kısacık bir cümle ile anlatılsın
isteğidir. Ayaklanmanın sınıfsal temeli olmakla birlikte
Shapsugh, Nathuac ve Abdzax özgür köylülerinin (zaten
bunlarda pşı yoktur) Bjedugh pşılarına karşı
başkaldırısıdır. Ruslardan yardım istenmiş ve lojistik
destek sağlanmıştır. Ancak Bjedugh köle ve özgür
çiftçileri, özgür çiftçilerin yanında değil, kendi
pşılerinin yanında savaşa katılmıştır (Adigey Devlet
Üniversitesi Öğretim üyesi Yemij Ruslan).
Bizce bu bölüm kitapçığın yayımlanma (...Günümüzde
Çerkesler nerelerde ve nasıl yaşıyorlar?) amacı ile hiç
bağdaşmıyor. Yazar kendisinin yaşamadığı, ideal bir
toplum modeli çizmiştir, hala az bilinen geçmişimizde
gezinip durmuştur. Yazarımız, hoşnut olmamalı ki, bir
türlü günümüzü Çerkeslerini anlatmaya yanaşmamış ancak
eylemlerde de geçmiş zamanı kullanmamıştır. Geleneksel
Çerkes toplumu diyerek sözü edilen toplumun günümüz
toplumu olmadığını söylemiş. Ancak bu toplum yapısının
hangi yıllarda var olduğu belirtilmemiştir. Bu bölüm
yazarının bence en takdire değer yanı Ürdün diasporası
anlatılırken sözü edilmeyen Ürdün prensi Ali bin Al
Hüseyin’in “Çerkeslerin anavatanlarına geri dönüşlerini
sembolize eden atlı yürüyüşü” anımsatmış olmasıdır.
Bizce bu bölümde idealize edişte de aşırıya kaçılmış,
kimileyin yenilerde uygulamaya giren kimi davranışlar
xabzeye temelden aykırı olduğu halde Çerkes xabzesi gibi
sunulmuş, kimileyin de toplumun bilincinde yer etmiş
kimi gelenekler yok sayılmıştır. Kimi konularda da
yazarımızın nev-i şahsına münhasır yaklaşımları
olmuştur.
Örneğin elli altıncı sayfada; “Konuklar, bölge veya köy
girişinde gençler tarafından karşılanarak, yiyecek ve
bje içinde içecek ikram
edilir’’ üst yazısı ile ulusal giysiler içinde, iki
çocuk fotoğrafı verilmiştir. ‘’Geleneksel toplum
kurallarına uymayan bu görenek yenilerde anavatan
kesiminde gelenek haline gelmeye başlamıştır’’ denseydi
itirazımız olmayabilirdi. Çünkü ben, bu geleneği kendi
köyünde görmüş hiçbir muhaceret Çerkes’inin olmadığından
eminim bulamayacağız. Gelenek bir Rus geleneği
olup adı da ‘’tuz-ekmek’’tir. Sunumunda da içki yoktur.
Özel pişirilmiş bir ekmek-çörek ve yanında ekmeğin
batırıldığı bir azcık tuz işlemeli örtülerle süslenmiş
tepsilerde sunulur. Kitapçığın deyimi ile geleneksel
Çerkes toplumunda ise sokakta, görünür şekilde yemek
içmek en çok ayıplanan davranışlardan biridir. Halen
Kafkasya’da belirli bir yaşın üzerinde sokakta sandviç
yiyen, dondurma yiyen ya da yiyeni ayıplamayacak kişi
bulmak bir hayli zordur. Yetişkinlerle ilgili hiçbir
konuda çocukların ortada bile ortalarda görünmesinin
bile hoş görülmediği bir toplumda konuğu karşılamak gibi
en onurlu görevin çocuklara verilemeyeceği nasıl
bilinmez. Dahası, biz dönüş yapanların, burada
değiştirmek istediğimiz geleneklerden biri de
çocukların, gençlerin konuğun yanına çıkarılmaması
uygulamasıdır. Geçmişte var olan bu geleneğin yararını
değil artık zararını gördüğümüze inandırmaya
çalışıyoruz..
Sayfa elli yedi: “Geleneksel Çerkes yaşamında bütün bu
alanlar, xabze (khabze) adı verilen, yazılı olmayan,
yaşanarak kuşaktan kuşağa aktarılan ve dünya halklarınca
da bilinen belirli kurallarla düzenlenmiştir.’’ Dünya
halkları xabzemizi bile biliyorsa kitapçığın
yayınlanmasına neden gerek duyulduğunu anlamakta
zorlanmaz mısınız?
Sayfa elli yedi: “Çerkes toplumunda her birey, bu ilke
ve anlayışa uygun biçimde yaşamayı hedefler. Her zaman
her yerde kendisine yaraşır biçimde, sonra da muhatabın
layık olduğu biçimde davranır, saygı-sevgi gösterir,
takdir eder, yardım, müdahale eder, yönlendirir,
eleştirir, azarlar, engel olur. Yapılması gerekeni
yapar. Ama ‘adam sen de bana ne?’ demez. Başkalarının
da, öyle davranmalarını gerektirecek biçimde hareket
eder.” denen paragraf ile sonraki iki paragrafta
söylenenler, azıcık derneklerimizde çalışmış birinin,
internet sitelerini, sanal platformlardaki tartışmaları
izleyen birinin, zor inanacağı bir değerlendirme değil
mi, sizce de? Ben bir de üç paragraf boyunca sayılan
hasletler içerisinde “Çerkesin sözünün eri” olduğunun
belirtilmeyişine de şaştım kaldım.
Sayfa elli dokuzda birlikte yola çıkan iki kişiden
birinin başkan diğerinin de yarımcı olduğu, Çerkes
toplumunun ne kadar örgütlü olduğunun örneği
olarak veriliyor. Sanırım burada da biraz ileriye
gidilmiş. İki kişiden biri “nahıj” biri “nahıç’e” ya da
çok yaş farkı varsa “xeğrıy”dır. Thamate kavramının
gündeme gelmesi için grup olunması gerekmektedir.
Çerkeslerde de en küçük grup üç kişidir ve “nebğırişır
kup mexhuı” deyimi vardır.
Sayfa altmış: “Çerkes geleneğinde konuğa, üç gün
geçmedikçe gelişinin özel bir amacı olup olmadığı
sorulmaz”. Bu bir övgü ise eğer; konuğa soru sorulmadığı
süre Eskimolar’da on beş gün imiş.
Sayfa altmış: “gen yedi kuşak öteye sıçrar” diye bir
deyişimiz varmış. “Ah Biz Çerkesler” biz neymişiz biz.
Her ne kadar deyişin aslı “lhır l’eş’eğuible mawe – kan
yedi kuşak etkendir” ise de kan sözcüğünü gen olarak
çevirir Çerkeslerin ne kadar ileri görüşlü olduğunu da
kanıtlamış oluruz. Bilmem bu kadarına gerek var mıydı?
Sayfa altmış bir: Çerkeslerde çocuğun anne soyunun,
aşina olduğumuz toplumlardan daha çok önemsendiği
doğru. Ama asıl vurgulanması gereken bence Çerkes
kadınlarının evlilikle soyadlarını değiştirmediği idi.
Hele yakın geçmişte T.C vatandaşı bir bayan avukatın
kullanmasına izin verilmeyen kızlık soyadını
kullanabilmek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
başvurduğu da biliniyorsa. Eşini adı ile çağırmak ayıp
olduğu için birçok erkek; eşinden “filanların kızı” diye
söz ederdi.
Şimdi sıkı durun.
Sayfa altmıştaki, herkesleri bizlere güldürecek (hele
kitapçığın İngilizce’si yayınlandıktan sonra) şu iddiaya
bakın: “Çerkes toplumu, günümüz dünyasındaki İngiltere
örneğine benzer biçimde, yazılı olmayan geleneksel hukuk
kurallarıyla yönetilir.” Breh, breh, breh… Üslubundan
Av. Fahri Huvaj’ın yazdığını sandığım bu cümle ile
konuya ilişkin Ana Britanica’daki şu bilgileri bir
karşılaştırın: “Geleneksel anayasa, yazılı olmayan ya da
kısmen yazılı belgelere dayanmayan kurallardan oluşur.
Bir anayasanın geleneksel olması, tüm anayasal
kuralların yazılı belgelerde yer alması demek değildir.
Gene de birçok anayasal kuralı içeren belgeler vardır.
Örneğin geleneksel anayasa düzenine sahip olan
İngiltere’de anayasal kurallar 13. yüzyıldan bu yana
yayınlanmış olan hukuk belgelerinde yer almıştır. (Manga
Carta 1215; Haklar Bildirisi, 1688; Habeas Corpus
yasası, 1679; Parlamento Yasası 1911)…”
Geleneksel hukuk kurallarımızın İngiltere’nin geleneksel
hukuk kuralları ile ne kadar benzeştiğini görmüş, bu
engin analiz yeteneğinden dolayı da yazarımızı içinizden
kutlamışsınızdır.
Toplumumuzun gerçeklerine temelden çelişmek pahasına,
var olan değil olsun istediğimiz ideal toplumu anlatmayı
sürdürüyoruz.
Sayfa altmış: “Çerkes sosyal yaşamında öldürmeyi
gerektirecek düzeyde gerginlik ve çatışma çok az
görülür” Elbetteki bu yargı J.S. Bell’in anılarındaki
şu gözlemi ile bağdaşmıyor: “Şu da unutulmamalıdır ki,
bu insanlar arasında şiddetli bir şekilde iç savaşlar ve
kan davalarının (İrlanda ve İskoçya’daki kabileler
arasında olduğu gibi) sona erdirilmesinden sadece elli
yıl kadar geçmiş bulunuyor...” Yine de ünlü romancımız,
rahmetli Ç’eraşe Tembot iyi ki bu “özlü” kitapçığı
okumadı diyorum. Kim bilir belki de “lhı ş’ej – kan
davası” üzerine kurguladığı “Şıw Zakhu – Tek Atlı” adlı
romanını yazmaktan vazgeçer, bize de yazık olurdu. Ünlü
ozanımız Khuyekhue Nalbıy’de, Adigey’in ilk ve tek uzun
metrajlı filminde kan davasını işlemez, başka bir konu
aramak durumunda kalırdı.
Sayfa altmışbeş: “HAPİSHANESİ OLMAYAN TEK HALK”
başlığının altına “Kızılderililerin var mıydı?” notunu
düşmüşüm. Sürdürelim; “Çerkes halklarının Kafkas-Rus
savaşlarını kaybedip (Rus- Kafkas olmasın) anavatandan
sürüldükleri 1864’lü yıllara (1864’lü kaç yıl var
acaba?) kadar, hiçbir zaman suçluların barınacağı
hapishaneleri olmamıştır.” Yazarımız Muhammed Emin’in
muhalifleri kuyulara attırdığı hikayeleri duymamış olsa
gerek. Bir de barınak, kişinin kendi isteği ile seçtiği
konut değil mi? Hapishane deyimi Arapça olduğu için
kullanılmayacaksa tutuk evi demek gerekmez miydi?
Sayfa altmışsekizdeki “ÇERKES MÜZİK ALETLERİ” konusuna
gelindiğinde, Çerkes’in bütün Kuzey Kafkasyalılar
anlamına geldiği unutulmuş olmalı ki, mandolin benzeri
üç telli müzik aletine sadece “apepşıne” denmiş, kemençe
benzeri müzik aletine de “şıç’e pşıne”, “Phadarp” (Phaçiç’in
Abazaca’sı) adlı ritim aracı da Abazalar ve sadece
Karadenizli Adige köylerinde değil, başka kimi Adige
köylerinde bu arada Reyhanlı’nın Adige köylerinde de
çalınıyor.
''Çerkeslerde Yemek Kültürü”nden söz edilen sayfalara
hep geleneksel Çerkes toplumundan söz ettiğimize göre
geleneksel bir Çerkes sofrası fotoğrafı daha bir
yakışmaz mıydı diyorum.
Sonuç:
1)
Sayın Batıray Yediç’in vurguladığı gibi terimlerin
açıklamalarında olsun, haritalar, fotoğraflar ve
istatistik bilgilerde olsun kaynak gösterilmemiş, tarih
belirtilmemiş, özetle bilimsellikten uzağa düşülmüştür.
Her iki eleştiri birlikte okunmalıdır.
2) Kitapçığın
bilimsel anlayışları, politikaları farklı çok sayıda
yazar tarafından yazılmış olması, düzenleyenlerin,
yazarların olaylara yaklaşım farklılıklarını göz önüne
alıp çelişkileri ortadan kaldırıcı bir yöntem takip
etmemeleri sonucu birbiri ile çelişkili yargılar ortaya
çıkmıştır.
3) Yazarlarca
mutlaka bilinmesi gerekli bir çok konuda hafızalara
güvenilmiş daha önce aynı çevrenin yayınlamış olduğu
dergilerle, kitaplarla çelişir vahim hatalar
yapılmıştır.
4)
Terminolojide olsun tarihi olayları değerlendirmede
olsun bilimsel veriler temel alınmamış, olayları
değerlendirmede geleneksel dönüş politikasını da
temelden sarsacak, Osmanlı-Türk yaklaşımı, paradigması
kitapçığa damgasını vurmuştur.
Son söz;
Şhalaxhue Abu’yu tanımayanınız azdır. Adigey Adige Xase
kurucu ve onur başkanı. 1993-1996 dönemi DÇB başkanlığı
da yapan Prof.Dr. Şhalaxhue Abu’yu, ilerlemiş yaşına
rağmen bir çok toplantının yöneticisi olarak seçeriz
halen. Kimileyin toplantılar çığırından çıkar, sessizlik
sağlanamaz olunca çok sık da olmasa başvurduğu bir
deyimi var Abu’nun. “Ti şetaşhe mırıme? Kaymağımız bu
ise eğer?...” Evet temsilcimiz, kılavuzumuz, Dönüş’ün
yeni ilkelerini saptayan ve de bu (anıt !) kitapçığı
yayınlayan Kaf-Fed ise eğer...İişimiz iş...
Ancak yer yok umutsuzluğa. Yükselen yeni dalganın ayak
seslerini duyuyorum. Bu yeni dalga, çarpıklıklardan
kendini arındırmayanları, yeniden yola girmeyenleri
yolundan temizleyecektir.
Kaf-Fed’in gurur duyulacak çalışmalarında
buluşmak umudu ile... |