...................
...................
KUZEY’DEN KAFKASYA’YA BAKMAK

Ragıp Zarakolu
Özgür Gündem, 20 Eylül 2003

                         
 
...................
 
 

Bir aksilik olmazsa, bu satırları okuduğunuzda, Norveç'in Stavanger kentinde Norveç PEN'inin düzenlediği Kafkasya Konferansı'nda konuşuyor olacağım. Toplantının başlığı oldukça ilginç: “Kafkasya: Unutulmuş Vahşi Doğu mu, Yoksa Avrupa ile Asya Arasında Uygarlık Köprüsü mü?”

Benim konuşmamın başlığı “Tarihi Anlamlı Kılmak, Hatırlamak mı, Unutmak mı?” Ayrıca “Kafkasya’nın Geleceği: Yazar ve Sanatçının Rolü ve Görevleri” başlıklı bir panelde de konuşacağım. Diğer ilginç başlıklar arasında, “Kafkasya: Toprak, Tarih ve Edebiyat” ; “Çeçenya: Rus Erkinin Mezar Taşı mı?” ; Fransız yazarı Andre Gluksmann, “Dostoyevski Manhattan Üzerine: Terörist, Nihilist ve Entelektüel” başlıklı ilginç bir sunum yapacak. Ayrıca, “Rus mu Çeçen mi? Kim Terörist” başlıklı ilginç bir tartışma açacak. Çeçenistan’dan sinemacı İslam Elsanov, “Issızlık İçinde” filmini sunarken, Atom Egoyan’ın ünlü “Ararat” filmi de gösterilecek. Rusya’nın ünlü muhalif yazarlarından Anna Politkovskaya, “Rusya’da konuşma özgürlüğünün olup olmadığını” tartışacak. Yine Rus yazarı, Aleksandr Tkachenko, “Kafkasya için Yeni Bir Yol Haritasına İhtiyaç Var mı?” konusunu tartışmaya açacak ve Anna Politkovska ile Asne Seierstad, Grozni ile Bağdat kentinin kaderini karşılaştıran çok ilginç bir sunum yapacak.

Stavanger, Norveç’in dördüncü büyük kenti, ama nüfusu sadece 200 bin. Avrupa’nın petrol başkenti olarak nitelenmesinin yanında, kent olarak düşünce özgürlüğüne verdiği önemle de biliniyor. Kentte bir Ifade Özgürlüğü Merkezi var. Yemen’den, İran’dan, Çeçenistan’dan ve Karatay-Çerkesya’dan, sürgündeki yazarlara olanak sağlamışlar.

Kentin, geleneksel bir festivali var, her yıl bir belli konuya ağırlık veriliyor. Bu yılki festivalin ana teması ise, “kimlik” gibi bizi de yakından ilgilendiren bir konu.

Kafkasya, aynı Ortadoğu gibi, önümüzdeki yılları, dünya dengeleri açısından meşgul edeceği kesin olan bir bölge. Ama çok yoğun çatışmaların yaşanmasına karşın, gözden ve gönülden ırak oldukları söylenebilir. Bugün Çeçenistan’ın başkenti bir hayalet şehir konumunda. Bu bir savaş değil, vahşetti.

Rusya, Çeçen halkının üzerinden, bir dünya gücü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. ABD ile Rusya arasında yıllardır süren örtülü bir çatışma var Kafkasya üzerinde.

Elbette bölge AB’nin ilgisi dışında değil.

Geçmişin Rus Çarlığı hegemonyası, bölge üzerinde yeniden kurulmaya çalışılıyor. Büyük Rus milliyetçiliği ile, bir Babil kulesi olan Kafkasya halklarının mikro milliyetçilikleri arasında çatışma yanında ilginç ittifaklar da yaşanıyor, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi çerçevesinde. Gürcistan, ABD’nin doğrudan etkisi altında. Burada Ruslar Abhazların haklarını destekliyor, ama kendi etki alanındaki Çeçenistan’ı yerle bir etmekten de kaçınmıyor. Buradaki kirli savaşı da, “terörizme karşı mücadele” etiketi altında meşrulaştırmaya çalışıyor.

Sonuç olarak her yerden petrolün kokusu yükseliyor. Ermenistan, bağımsızlığını ilan ediyor, ama Azeri petrolünün gücü karşısında, Rusya’yı emin bir liman olarak buluyor. Bugün Ermeni/Türk sınırı Rus özel kuvvetlerine emanet edilmiş vaziyette. Büyük güçler arasındaki egemenlik rekabetinin bedelini ise, bölge halkları ödüyor. Türkiye, Azeri “soydaşları”nı küstürmemek için, Ermeni sınırını kapalı tutuyor, ama asıl neden, Amerika’nın Azeri petrolü üzerinde kurduğu denetimin bunu gerekli kılması.

Kapısını, bağımsızlık adına NATO’ya açan Gürcistan ise, daha fazla istikrarsızlığa sürüklenmiş vaziyette. Batı destekli Gürcü milliyetçiliği bir yandan Abhazları dışlarken, ülkenin ikinci büyük halk grubu olan Ermenileri de siyasal sistemden tecrit ediyor. Ve ülkede daha birçok küçük etnik grup arasında sorunlar yaşanıyor.

Böl yönet ilkesi gereği, Rus egemenliği, Kuzey Kafkasya’yı birçok farklı bölgeye bölmüş vaziyette.

Bölgede bir Suudiler eksikti, onlar da, din kanalı ile bölgede etkinlik kazanma peşinde.

Türkiye’de Kafkas kökenli çok sayıda insan yaşıyor. Abhazlar, Çeçenler, Gürcüler, Çerkes / Adigeler, Dağıstanlılar vb. Bunlar da Kafkasya’daki gelişmeleri yakından izliyorlar.

Rus Çarlığı’nın Kafkasya’ya yayılması, hayli zorlu, trajik bir süreçti. 1500’lerden itibaren bölgeye Osmanlı egemen olmuş, İslam dininin yayılmasını sağlamıştı. Bölge insanı yeni edindiği bu inanca çok bağlıydı. Dolayısıyla, Rus yayılmacılığına karşı direniş de, ister istemez dini motifler taşıdı.

Osmanlı 1855/56’da Avrupa ülkeleri ile ittifak halinde Rusya ile savaşırken, Kafkas halklarından ayaklanarak ikinci cephe açmaları istendi. Bu isyan batıdaki Rus kuvvetlerinin görece zayıf kalmasına neden olacak, ardından Rusya’nın yenilgisi gelecekti. Ve Osmanlı da, Avrupa devletleri ligine kabul edilecekti.

Ama bunun faturası Kafkas halklarına çıkacaktı. Onların isyanı amansızca bastırıldı, kıyımlar ve köy yakmalar eşliğinde. Büyük Çerkes göçü başladı Osmanlı topraklarına doğru. Çerkes soykırımında 1 milyon dolayında insanın yaşamını yitirdiği belirtilir. Gemilere tıka basa doldurulan insanlar Osmanlı topraklarına sürüldü. Onlar da, İslam’ın merkezi olarak kutsadıkları Halifenin ülkesine sığınmayı, bir kurtuluş olarak kabul ettiler.

Ama iklimine alışık olmadıkları bu topraklarda, bu dağlı halkları sıtma başta salgın hastalıklar bekliyordu. Osmanlı bu savaşçı halkları tek bir yöreye yerleştirmekten çekindiği için Anadolu’nun her yanına dağıttı. Çerkesler de Anadolu’nun renkleri arasındaki yerlerini aldılar, çokrenkli kültürleri ile.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Kürt sorununun yükselişi ile birlikte, Çerkesler, Abhazlar ve Gürcüler arasında da, “anavatan”a , kendi öz kimliklerine olan ilgi arttı. Hatta anavatana “geri dönüş” eğilimleri bile yükseldi. Çoktan unutulmuş, belleklere gömülmüş Ermeni trajedisi hatırlandı.

Yani Kafkasya’ya hem komşuyuz, hem de Kafkasya bizzat içimizde, tıpkı Ortadoğu ve Balkanlar gibi. Ve bizim sanki uzayda kayıp bir gezegenden farkımız yok. Uzun yıllar ABD’nin bilmem kaçıncı yıldızı olarak kalmışız bölgede ve şimdi bölge bize her cepheden hatırlatıyor kendini.