MENÜ





 

.

.

ADİGEY GÜNLÜĞÜ    -4

Dr. MEŞFEŞŞÜ Necdet Hatam

.

.

08. 09.2010 Çarşamba yani arife.

Güne, her çalışma günü yaptığım gibi, bir beyin kanaması sonucu genç yaşta kaybettiğimiz kardeşim Abdullah’ın emaneti iki kızımı Psenef ve Gunef’i okula götürerek başladım. Onlarla birlikte aynı okula giden komşumuz Dzıbe ailesi Nurgül ve Osman’ın Gupse ve Abrek’ini de bırakıyorum okula.
 

.

Dedelik yapıyorum anlayacağınız. Eh Çerkeslerde bir dede tüm çocukların dedesi, bir ağabey tüm çocukların ağabeyi, bir abla da tüm çocukların ablası değil mi zaten.

Ancak bu yıl Gupse kızımız, okuldaki geciken onarım bitinceye kadar öğleden sonraları gidecek okula. Dolayısı ile sabah servislerinde birlikte olamıyoruz. Çocuklarımız mı? Gerçekte dünyanın bütün çocukları güzeldir bildiğiniz gibi. Ama bizim çocuklarımız daha bir güzel daha bir tatlı...
O gün benim yaşadığım mutluluğu yaşayanlarınız, yukarıdaki sözü daha önce Hüseyin Denge’den duyduğunu hemen anımsamıştır. Sanrım 1986 yılı idi. Derneğimiz tarihindeki en güzel çalışmalarından birinin, çocuk grubu etkinliklerinin mutluluğunu paylaşmak üzere hınca-hınç doldurmuştuk, bizlere çok dar gelen Ankara Sanat Tiyatrosu salonunu.
İzleme şansı bulanlarımızın hiç unutamadığımız bir mutluktu bu. Bu mutluluğu bizlere yaşatanlar mı... Dede hali, unuttuklarım olacağı için adlarını saymaya kalkışmıyor ama rahmetli Sönmez Baykan’ın adını da anmadan geçemiyorum. Bu büyük mutluluğu a’dan z’ye anlatması, o günün başarılı güzel çocuklarımız, günümüz güzel gençlerimizi anlatması için de sevgili ŞEJOQUE Zafer’e çağrıda bulunuyorum. Zafer’in, ağabey dileğinin Çerkeslerde ne anlama geldiğini çok iyi bilecek kadar Adige xabzesini içselleştirmiş olduğunun tanığı olduğum için de dileğimin yerine geleceğinden hiç kuşku duymuyorum.

Kusura bakmayın. Anımsadığınız hemen her olaydan gerçekten etkilenmişseniz ve bunların her biri, gerçekten önemli bir kavşak niteliği taşıyorsa, daldan dala atlamaktan kendinizi alamıyorsunuz. Oysa ki ben, yukarıdaki sözü rahmetli Denge’den arakladığımı anlatacaktım sizlere. Bizlere unutulmaz mutluluk veren Çocuk etkinlikleri kapanış konuşmasını, herkeslerin sevgisini kazanmış, soyadı gibi “denge” unsuru yönetim kurulu başkan yardımcısı Çeçen ağabeyimiz yapmıştı. Erken kaybımız Hüseyin Denge, “Dünyanın bütün çocukları güzeldir. Ama bizim çocuklarımız daha bir güzel diye başlamıştı konuşmasına ve bir alkış tufanı kopmuştu.
Ben de diyorum ki; evet bizim çocuklarımız daha bir güzel ama inanın anavatanda doğan, anavatanda büyüyen çocuklarımız daha şanslı ve daha da bir güzel...

Çocukları okula bıraktıktan sonra Araştırma Enstitüsü’ne gidip beş kişi paylaştığımız odadaki masama oturdum. Çok uzun yıllardan sonra enstitü binası çok ciddi şekilde onarılmıştı. Çalışanları sevinçliydik. Oda sayısı yetersizdi ama olsun eskisinden çok daha iyi idi çalışma koşulları. Enstitü müdürü Profesör BIRSIR Batırbıy de işi sıkı tutacağının işaretlerini vermişti çoktan. Çalışma, konuları arkadaşlarla tartışma ve saat bir buçuk. Okula gidiyorum kızlarımı almak üzere. Büyüğü dördüncü küçüğü birinci sınıfta olan kızlarımın dersleri daha erken bitiyordu ancak bugün piyano kursları vardı. Evet öğrenim gördükleri on bir yıllık okulun ayrıca müzik okulu da var. Öğrenci istediği enstrümanı öğreniyor, solfej dersleri alabiliyor, sesi iyi olanlar korolarda söyleyebiliyorlar. Korolar diyorum çünkü Adigece ve Rusça korosu var okulun. Bu yıl bir de Nart efsaneleri, weredıjleri, şıḉepşıe dahil Adige halk enstrümanlarının öğretileceği folklor bölümü de açılıyor müzik okulunda.

Şıḉe pşıne... Adını sıkça duyduğum ancak hiç görmediğim bir müzik aletiydi. Ankara’dayız. Yetmişli yılların başı gençlik kolu başkanıyım. Halen, artık dernek binasında sürdürülen aylık Maltepe gecelerini başlattığımız yıllar. Dileğimiz, Gençlik Kolu “Nartların Sesi” bülteni Ekim 1974 beşinci sayısında yaptığımız duyuruda vurguladığımız amacın da sürdürülüyor olması: “Üyelerin tanışması, tanışanların görüşmesi, dostlukların pekiştirilmesi ve çeşitli konularda işbirliğinin sağlanması” amacı ile düzenlemekte olduğumuz çaylar, her ayın ikinci cuma günü saat 20:00'de “Salon Maltepe”dedir. Amacımızın gerçekleşmesinin büyük ölçüde siz katılanların sayısına bağlı olduğunu duyurur hepinizi bekleriz.
İşte bu çaylardan birine Türkiye’deki son Şıḉepşıne virtüözü Uzunyaylalı rahmetli Muradin’i -dilerim adını doğru hatırlamışımdır- konuk etmiştik. Ancak müzik sahneyi doldurmamış, benim gibi ilk dinleyenlerin hiçbiri için de doyurucu olmamıştı. Nedenini ise anavatanda şıḉe pşıneye yeniden hayat veren ĞUIÇE Zamuddin ile yaptığımız sohbetlerde kavrayabilmiştim ancak. “Şıḉe pşıne büyük salonların, açık hava etkinliklerinin değil, haḉeş gibi küçük mekanların, dinleyici ile icracının iç, içe olduğu küçük mekanların enstrümanı diyor Zamuddin. Ses düzeneği gerektirmeyen küçük mekanların... Gerçekten de artık zevkle dinliyorum Zamuddin yönetimindeki Jıw grubunu.

Evet, anavatanda öğrenim şansı bulabilen hemen her çocuğumuz, okul öğrenimi ile birlikte spor, müzik, dans gibi ilgilendiği bir dalda da eğitim görme olanağı buluyor. Dallarında ciddi başarılar kazanmış, yarışmalarda birincilikler almış çocuklarımızın sayısı da az değil. Ayrıca ve ayrıntıları ile yazılması gerekli bir konu. Ama bakalım kısmet olacak mı?.. Meraklısı olanların az olmadığını bildiğim için ücretini de yazayım unutmadan. Kişi başına her ay tam on üç dolar...

Çocukları eve bıraktıktan sonra oyalanmadan bankaya gidiyorum. Almanya’dan birkaç hemşerimizin gönderdiği ramazan fitrelerini alıp müftülüğe ulaştırmam, acele de etmem gerekiyor. Çünkü biliyorsunuzdur fitre olması için sadakanın, bayram namazından önce verilmesi gerekiyor. Bankanın önünde park halindeki arabaların arasında bir boşluğu gözüme kestiriyor ve sağa kırıyorum. Meğer önünde boşluk gördüğüm araba da biraz daha ilerlemek ve gözüme kestirdiğim boşluğu doldurmak niyetinde imiş. Arabanın ön tampon sol köşesi, benim arabanın sağ yan ortalarını sıkıştırıyor. Arabalardan iniyoruz. Karşımda muhtemelen kızım Mezenf’ten daha genç, yüzü de hafif soluk çocuk yüzlü bir genç bayan.

Bilirsiniz kimi zaman çok hızlı düşünür insan. Benim de öyle oldu. Hem, hayret edilecek şekilde sakin ve de çok hızlı düşündüm. Trafik polisi, rapor, mapor derken banka kapanacak ve fitre, fitre olmaktan çıkacaktı. Hemen tanıdık bir ustam olduğunu, tüm masrafları üstlendiğimi ve polis çağırmanın gereksiz olduğunu söylüyor ve bankaya yöneliyorum O da Maksim’i yani eşini arıyor. Döndüğümde genç çifti görüyorum arabaların başında. Önerimi kabul edip peşime takılıyorlar.

Anavatana Türkiye’den dönüş yapmış daha çok boya ustası biraz da kaportacı MERETIQUE Oktay’a gidiyoruz. Oktay dönüş yaptığında bekardı. Kosova’dan dönüş yapan bir kızımız ile evlendi ve gül gibi iki çocuk büyütüyorlar şimdi. Kirada işe başlamıştı Oktay. Şimdi ise iş yeri kendi mülkü. Son gördüğümden bu yana iki önemli gelişme olmuştu Oktay’ın işine ilişkin. İş yerinin bir bölümünü fırın yapmış yanına da kendisinden daha usta bir kaportacı ortak almıştı.

Sürpriz de kaporta ustasının Arap oluşu idi. Bozuk Arapça'mla konuşuyorum Kasım’ın gözleri parlıyor. Suriyeli imiş. On yıl önce gelmiş Adigey’e. Bir Rus kızı ile evlenmiş. İki kızı bir de oğlu ile mutlu mu mutlu... Hemencecik tamponu onarıyor, boya, bayram tatilinden sonraya kalıyor...
Ben de bir koşu fitreleri müftülüğe teslim ediyor ve Adige mezarlığına yöneliyorum. Belirtmem gerekir ki Adige ya da Müslüman mezarlığı da çok yeni. Doksan birde açıldı. Katkıda bulunanların “açılması için çok çaba gösterdik” diye öğünmeleri yadırganmayacak kadar sıkıntılı olmuş alanın tahsisi ve de düzenlenmesi. Daha önceleri Adigelerin cenazelerini hep köylerine götürmelerinin bir nedeni ayrı bir Adige mezarlığının olmaması, bir nedeni de nüfusun kentli olmayışı idi. Kentli olunmadan ülkede etkin olunamayacağının ve benimsenen kentte mezarlığımızın da olması gerektiğinin kavranması, mezarlığı oluşturulmuş. Artık köyüne defnedilenlerin sayısı da son derece azaldığı için kentin batı kesiminde yeni bir mezarlık alanı daha belirlenmişti.

Mıyequape’de -görenler bilir- mezarlar çok bakımlıdır. Mermerden mezar taşlarının çoğunda hem İslamiyet'in sembolü hilali hem de Hıristiyanlığın henüz silinmemiş etkisi ölünün resmini görürsünüz. Arife günü mezarlıkta ciddi bir faaliyet. Otlar temizleniyor, mermerler siliniyor, çiçekler sulanıyor... Kimileri de mezar taşlarını bayrama yetiştirme telaşında. Kimi mezarların da yakınlarda bakımdan geçtiği belli oluyordu. İklim yağışlı olduğu için ara, ara temizlemediğinde ot bürüyor mezarları... Adigeler “tśırawem zelhiḱuığ- ot bürüdü” diyor ve çok ayıplıyor bu durumu. Onun için bayramdan bayrama olsun mezarlar mutlaka bakımdan geçirilir.
Çok az da olsa otların bürüdüğü mezarlar da yok değildi. Belli ki Mıyequape’de kimi kimsesi yoktu bunların... Kimsesiz mezarlara acı ile bakıyor ve “lhepqır zışıbem benıri şıbıxhu- akrabanın çok olduğu yerde mezar da geniştir, rahattır” atalar sözümüzün ne kadar yerinde olduğunu düşünüyorum, sözün söylendiği yıllarda atalarımızın kendi topraklarında yaşamakta olduklarını unutmadan. Elbetteki dönüşü de... Evet dönüş, mutlaka dönüş... Mezarlarımızda rahat uyumak için olsun dönüş...
Kardeşimin mezarına çok yakın, böyle bir mezar var. Mıyequape’de kimi kimsesi olmayan bir köylümüzün mezarı: ŞAGUJ Necdet Alhas. Dedesi Hacı İlyas, yöremizin en varlıklı kişilerindendi. Baba Salih, belki de hiç gereği yokken, kızlı erkekli onu geçkin çocuğunu Almanya’ya taşımıştı. Necdet, Almanya’da bir çok badire atlattıktan sonra Mıyequape’ye düşmüş, ama çok sıkı yapışmıştı. Bir terslik olur sınır dışı edilir korkusu ile üzerinde taşımadığı, hep kaybettiğini söylediği TC pasaportu ölümünden sonra birkaç parça özel eşyası arasında bulunmuştu. İçkiye düşkünlüğü “ya yatalak kalırsa” korkusunu yaşatıyordu biz köylülerine. İşsiz kaldığı aç kaldığı oldu. Ancak bir günden bir güne ne anavatandan ayrılmayı düşündü ne de dilendiğini gören oldu. Yokluk, yoksunluk, varlıklı günlerinin gururunu silemedi hiç yüzünden. Ve de çok şanslı imiş Adigelerin “hadeğue dax” dedikleri gibi kimseye yük olmadan güzel ölmüştü. Gece bekçiliğini yaptığı kafede, oturduğu koltukta canını vermiş, uykudaymış gibi görünen bedeninin cansız olduğu ancak öğleden sonra farkedilebilmişti.

Kardeşimin mezarını her temizlediğimde ona da uğrarım. Yine öyle yaptım ancak bu kez geç kalmıştım. Biri benden önce otları kesmişti. Ben de toprağını kabarttım mezarın. Nedense Necdet’in mezarına her uğrayışımda LIBZIW Dawut’u düşünür, onun için üzülürüm.

Dawut anavatana ilk dönenlerden. 1978 gezimizde bizi görmek için XHUAJ Muhamedxhér ile birlikte Nalçik’e kadar gelmiş ve Mıyequape’de kaldığımız sürece de bizden ayrılmamıştı. Adigey’in cumhuriyet statüsü kazanması ile üniversite olan ve kendisinin de öğretim gördüğü pedagoji enstitüsünde öğretim görevlisi idi. Ağır başlılığı ile tanınmış herkesler,n sevgisini kazanmıştı. Evlenmiş bir oğul ve bir kız büyütmüştü. Gerçekten hikayesi yazılacaklardan biriydi. Emekliliği ile birlikte amansız hastalığın kemikleri tutan türüne yakalandığı tanısı konmuştu. Gereken her şey yapılmıştı ama hemen her yıl onu ziyarete gelen ağabeyi bir de Ürdün’deki doktorlara göstermek istemişti onu... Acı son da Ürdün’de yakalamıştı Dawut’umuzu... Üzücüdür ki çok genç yaşta döndüğü, ömrünün daha uzun bölümünü geçirdiği anavatanın toprağına karışmamamış, çiçeğine, çimine besin olamamıştı. Ama ruhunun anavatanı terk etmesi mümkün müydü? Gençliğinde anavatanı hiç düşünmemiş ŞAGUJ Necdet’in mezarı başına her gidişimde Dawut’un, mutlaka ama mutlaka gözümün önüne gelmesinin nedeni, Necdet’in Dawut’u kendi mezarına ortak etmesi olamaz mıydı? Olabilirden öte bence mutlaka öyleydi ki Necdet’in mezarı başına her gelişimde Dawut'ta benimle konuşuyordu.

Bayram sabahı, bayram namazı ve sonrasında çocuklarla birlikte mezarlık ziyareti... Mezarlık girişindeki çok geniş park yeri dolu mu dolu. Dualarımızı ediyoruz mezar başında. Kardeşim bizi bıraktığında Psenef yedi Gunef dört yalında idi. Belki daha çok şey düşünecekken Bidanuk ailesi de geliyor mezar başına ve damatları SİXHU Munib ile birlikte. Nihat’ın ağabeyi Adnan da yatıyor bu mezarlıkta. Anavatana armağan ettiği iki delikanlı da anneleri ünlü tiyatro artistimiz WICIXHU Mariyet ile birlikte dolaşıyorlardı dost, akraba mezarlarını. İki sıra ötemizde ünlü yazarımız QUIYEQUE Nalbiy’nin anıt mezarı. Birçok seveni gibi Mariyet de mutlaka uğrar Nalbiy’e. Ayrıca, Quyeque’nin “Abdzaxeme Yan” adlı şiir öyküsü ile Mariyet birçoğumuz için özdeş değil miydi zaten? Her yıl yirmi bir Mayıs sürgünü anma etkinliklerinde öyküyü Mariyetten daha önce defalarca dinleyip ağlamışlar da ilk kez tanık olanlarla birlikte bir kez daha gözyaşlarını silmiyorlar mıydı?

Adige mezarlığında yatan dönüşçü sayısı yirmiyi geçmiş oldu. Kalabalığımızdan ayrılıp, kimi mezarlarımıza uğruyoruz, Çerkes camiasında tanıyan herkesin saygısını kazanmış BİDANUK Nihat ile birlikte. Bu arada her mezarlığa her gelişimde olduğu gibi, Çerkesya’da yaşamayı göze alamayacak kadar korkak, ancak “bağımsız Çerkesya” için mücadeleyi göze alacak kadar cesur “hariçten gazel okurları”, “deplasman sever futbolcuları”, “Türkiyeli Çerkes çemberini kıramamışları”, “eski yeniyetmeleri” de düşünmezlik edemiyorum... Anavatanda ölemeyenlerin anavatan için ölümü göze alamadıklarının kanıtı yakın tarihimizi bir kez daha yaşıyorum. Çerkesya’da ölmeyi seçebilenlerin, Çerkesya için ölmeye daha yakın olduklarını anlamazdan gelmelerine, dahası halkımızın bu çelişkinin ayırdında olamayacağını sanmalarına bir kez daha şaşıyorum...

Eve dönüş sonrası, bayram ziyaretleri ile yoğun bir gün...


10. 09. 2010 Cuma.

Bayramın ikinci günü akşama doğru Skype’de Amerika’daki kadim dostum Ürdünlü pşınawe Avni’yi yakalıyorum. Bayramlaşma sohbet muhabbet ve Suriyeli kaportacı Arap Kasım’dan söz ediyorum. Avni basıyor kahkahayı ve iki gün önce yaşadığı olayı anlatıyor... Amerika’da yasalarca yasak bir işi yapma konusunda ısrar ediyormuş biri. Merkla hangi ulustan olduğunu sormuş. Lübnanlı Arap'ım yanıtını alınca da böyle kural dışı işlerde ısrar edenler genelde sizden çıkar zaten diye takılmış. Bu kez Lübnanlı sormuş Avni’ye kim olduğunu. O da Ürdünlü ama Çerkes olduğunu söyleyince adam gayri ihtiyari ve şaşkınlıkla “burada ne işin var senin” demiş ve eklemiş. Bedir adlı Çerkes bir arkadaşı ile Kafkasya’da bulunmuş. Nalçik... Mıyequape... Biliyormuş her tarafı. İlk sözünü yinelemiş... “Bu kadar güzel bir ülkeniz varken siz ne arıyorsunuz buralarda?”

Evet, kimi arkadaşlarımız bir Çerkes'in oturma izni alma koşulları ile herhangi birinin oturma izni alma, vatandaşlık kazanma koşulları arasında hiç fark yok deseler de Avni de ben de, bize gösterilen kabulün onda biri gösterildiğinde Arapların çok kısa sürede Kafkasya’da adım atacak yer bırakmayacaklarını adımız gibi biliyoruz. Bizlerin çok zor dediğimiz koşullarda onları uzun süre geçmeden varlıklı olacaklarını da... Kanıt mı Türkiye’deki yöremiz Reyhanlı’nın tarihçesine bir göz atmak yeterli... Daha çocukluğumuzda Adigeler toprak sahibi, tek hat toprağı olmayan Araplar da yarıcı, gündelikçi idi. Politikada Arapların adı bile okunmuyordu. Aday olmak Türkmenlerin ya da Çerkeslerin doğal hakkıydı, Arapların değil.
Şimdi mi? Çerkesler yoksul, Araplar hem sayıca çok hem de varlıklı. Politikada borusu öten de elbetteki Araplar. Belediye başkanlığı ve muhtarlıklar için yarışan ve kazananlar da... 

Bizlere gelince çok ulusseveriz... Vatanımız için gözümüzü kırpmadan canımızı veririz. Ulusal kültürel değerlerin ancak anavatanda yaşatılabileceğini de bilir savunuruz. Hem o denli vatanseveriz ki dönüşü planlayanlara “biraz beklemeleri” uyarısında bulunur, düzenini bozup anavatana yerleşenler için de “değer miydi” diye hayıflanırız. Çok sıkı da dönüşçüyüz. Öyle ki bir yandan anavatana yerleşip yaşamanın ne kadar zor olduğunu yineleyip durur, başka hakların anavatanımızı işgal etmelerinden de yakınırız. İki söylem arasındaki çelişkinin ne yaman bir çelişki olduğunun ve bizleri ne denli gülünç duruma düşürdüğünün ayırdında olmayız.

Peki sanal kahramanlarımızın bu durumu, kavgayı ayırmaya çalışanı sıkı sıkı tutup “bırakın beni, bırakın beni de parçalayayım onu” diye nara atanlara benziyor mu sizce de? Hem sanırım anımsarsınız tanımın daha bilimsel olanını, “Godo’yu Beklerken”i eleştiren yazıların birinde bulmuş sizlerle de paylaştığımı: “Eylemsizliklerine yenilmiş insanlar”.

Evet sanal kahramanlar siz siz olun ve sayın HABRAÇ’Ü Murat gibi altı milyon Çerkes’e ulusal bilinç kazandırmadan anavatana dönüşün yanlış olduğunu, bir kaçış olduğunu düşünmeyin sakın. Yenilmişliğinizi yendiğiniz, laf değil iş ürettiğiniz ölçüde kendinizle barışacağınızı ve mutluluğu yakalayacağınızı da bilin.

Gelecek bayramları, mezarlıkta yatanlarımızın değil, yenilmişliklerini yenebilenlerimizin, anavatanda yaşayanlarımızın, daha bir güzel çocuklarımızın sayısının artacağı umudu ve daha yaşanılası bir dünya dileği ile ile herkeslerin bayramını kutlar, mutluluklar dilerim.
..
Anımsamak isteyenler için sözü edilen yazı: http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/yorum/nh/167_bukez.htm

.

1      2      3      4

.

.

.