MENÜ





 

.

.

GELDİLER DÖNDÜLER
Dr. MEŞFEŞŞÜ Necdet Hatam

.

.

1975 Haziran
Kafkasya Kültürel Dergi.... sayı: 37

Otuz Eylül’de Abhazya Cumhuriyeti bağımsızlığının on beşinci yılını coşku ile kutladı... Diasporadan özellikle Türkiye’den katılım çoktu. Hemen sonra da Adigey Cumhuriyeti on yedinci yılını kutladı.
...

.

Cumhuriyet kutlama programına dolanık olarak, Dördüncü Dünya Adige Kültür Festivali gerçekleştirildi. Bu sayede festivale gelenler festivalin coşkusu ile birlikte, cumhuriyetin yaş günü kutlamalarının coşkusunu da yaşadılar. Gelenler diaspora ülkelerine geri döndüler grup grup. Ayrılış sahneleri bana yıllar, yıllar önce “Nartların Sesi” bülteninde anlattığım ilişikteki yazıyı anımsattı.

Anımsadığım yazının başlığı da aynı idi ama ya anlatılan olay. Bültenin onuncu sayısında anavatandan diasporayı ziyaret edip ıslak gözleri ile gözü yaşlı kardeşlerine baka, baka analarına dönenler anlatılmıştı. O ayrılışta yüreklere çöken hüzün elle tutulabilecek, gözle görülebilecek kadar somuttu. Bu kez anadan diasporaya dönülüyordu. Hafif buğulu gözlerin derinliklerine yerleşmiş sevinç, coşku ve umudu görmemek mümkün değildi. Anavatanı, kardeşlerini görmüş olmanın sevinci, anavatanda yaşadıklarının coşkusu ve bir gün evet bir gün anavatana döneceğinin umudu...

Aynı başlıkla anlatılabilecek iki olay arasındaki fark işte bu kadarcıktı...

“GELDİLER-DÖNDÜLER

Necdet Hatam

Sekiz Mayıs 1975. Saat on üç suları, Stat Oteli önündeyiz. Küçük, büyük daha büyük öbekler fotoğraf çekilmekte. Fotoğraf çekenler -yanar korkusuyla olacak- bir daha, bir daha basıyorlar deklanşöre pozu değiştirerek. Kimileri de arkadaşlarınca kendilerine verilmiş birkaç fotoğraf makinesini kullanmak zorunda. Daha net çıkar, daha güzel çıkar ümidiyle gölgelikler aranıyor, kolkola, omuz omuza bakılıyor, gülümseniyor objektiflere. Görenler S.S.C.B. ve T.C. vatandaşlarından oluşmuş bu gruba yadırgayan gözlerle bakıyorlardı. Söylense de inanmazlar, anlayamazlardı bu insanların henüz iki gün önce karşılaştıkları, tanıştıkları gerçeğine...

Evet ancak Çerkesleri yakından tanıyanlar anlayabilirdi bu içtenliği. Yüz yıl önce çeşitli güçlerce anavatanlarını bırakmaya zorlandıklarını, bırakanların Osmanlı topraklarına yerleştirildiklerini bilenler yadırgamazdı bu durumu. Çerkes tarihinin en büyük felaketi olarak yorumlayabileceğimiz bu göçte bir ailenin kimi üyeleri anavatanı terk ederken, kimilerinin köyünde kaldığını, baba ocağını tüttürdüğünü, bugünkü grubun kalanlar ve terk edenlerin torunlarından oluştuğunu bilenler derinliğine inebilirdi bu olayın...

Altı Mayıs akşamı Stat Oteli salonunda karşılaşmıştık kardeşlerimizle. Oturup konuşmuştuk öbek, öbek masalar tümümüzü alacak büyüklükte olmadığından. Mutluydular kardeşlerini gördükleri, tanıdıkları için. Mutluyduk onları gördüğümüz için. Anlatıyor, durmadan anlatıyorlardı dilini konuşan, geleneğini koruyan Çerkes’i gördüklerinden duydukları sevinci, coşkuyu...

Bu sevinç, bu coşku karşısında terlemiştik buram, buram. Kimi köylerimizde dilimizin unutulduğunu, kimilerinde davul zurna çalındığını, kimilerinde de geline kına yakıldığını düşünerek “evet iyiyiz, ayaktayız” derken.

İşte bir düş gibi geçti yedi Mayıs’ta şehri dolaşmalar, derneğe uğrama, aynı günün akşamı Kemal Cankatlardaki yemek. Gelenler konuktu... Anaları kendilerinden kopuk yaşama uğraşı veren çocuklarını görsünler diye göndermişti onları. Ayrı dünyaların insanları olarak bilinenler çok şey bulmuşlardı konuşacak. Bunlar Kuzey Kafkasya'ydı, göç felaketiydi, Çerkes'ti, Çerkes olarak kalmak özlemiydi...

Evet konuktu gelenler, döneceklerdi ve döndüler ıslak gözleri ile vatanlarına, gözü yaşlı kardeşlerine baka, baka...”

.

.

.