|
Cumhuriyet kutlama programına dolanık olarak, Dördüncü Dünya
Adige Kültür Festivali gerçekleştirildi. Bu sayede festivale
gelenler festivalin coşkusu ile birlikte, cumhuriyetin yaş
günü kutlamalarının coşkusunu da yaşadılar. Gelenler diaspora
ülkelerine geri döndüler grup grup. Ayrılış sahneleri bana
yıllar, yıllar önce “Nartların Sesi” bülteninde anlattığım
ilişikteki yazıyı anımsattı.
Anımsadığım yazının başlığı da aynı idi ama ya anlatılan olay.
Bültenin onuncu sayısında anavatandan diasporayı ziyaret edip
ıslak gözleri ile gözü yaşlı kardeşlerine baka, baka analarına
dönenler anlatılmıştı. O ayrılışta yüreklere çöken hüzün elle
tutulabilecek, gözle görülebilecek kadar somuttu. Bu kez
anadan diasporaya dönülüyordu. Hafif buğulu gözlerin
derinliklerine yerleşmiş sevinç, coşku ve umudu görmemek
mümkün değildi. Anavatanı, kardeşlerini görmüş olmanın
sevinci, anavatanda yaşadıklarının coşkusu ve bir gün evet bir
gün anavatana döneceğinin umudu...
Aynı başlıkla anlatılabilecek iki olay arasındaki fark işte bu
kadarcıktı...
“GELDİLER-DÖNDÜLER
Necdet Hatam
Sekiz Mayıs 1975. Saat on üç suları, Stat Oteli önündeyiz.
Küçük, büyük daha büyük öbekler fotoğraf çekilmekte. Fotoğraf
çekenler -yanar korkusuyla olacak- bir daha, bir daha
basıyorlar deklanşöre pozu değiştirerek. Kimileri de
arkadaşlarınca kendilerine verilmiş birkaç fotoğraf makinesini
kullanmak zorunda. Daha net çıkar, daha güzel çıkar ümidiyle
gölgelikler aranıyor, kolkola, omuz omuza bakılıyor,
gülümseniyor objektiflere. Görenler S.S.C.B. ve T.C.
vatandaşlarından oluşmuş bu gruba yadırgayan gözlerle
bakıyorlardı. Söylense de inanmazlar, anlayamazlardı bu
insanların henüz iki gün önce karşılaştıkları, tanıştıkları
gerçeğine...
Evet ancak Çerkesleri yakından tanıyanlar anlayabilirdi bu
içtenliği. Yüz yıl önce çeşitli güçlerce anavatanlarını
bırakmaya zorlandıklarını, bırakanların Osmanlı topraklarına
yerleştirildiklerini bilenler yadırgamazdı bu durumu. Çerkes
tarihinin en büyük felaketi olarak yorumlayabileceğimiz bu
göçte bir ailenin kimi üyeleri anavatanı terk ederken,
kimilerinin köyünde kaldığını, baba ocağını tüttürdüğünü,
bugünkü grubun kalanlar ve terk edenlerin torunlarından
oluştuğunu bilenler derinliğine inebilirdi bu olayın...
Altı Mayıs akşamı Stat Oteli salonunda karşılaşmıştık
kardeşlerimizle. Oturup konuşmuştuk öbek, öbek masalar
tümümüzü alacak büyüklükte olmadığından. Mutluydular
kardeşlerini gördükleri, tanıdıkları için. Mutluyduk onları
gördüğümüz için. Anlatıyor, durmadan anlatıyorlardı dilini
konuşan, geleneğini koruyan Çerkes’i gördüklerinden duydukları
sevinci, coşkuyu...
Bu sevinç, bu coşku karşısında terlemiştik buram, buram. Kimi
köylerimizde dilimizin unutulduğunu, kimilerinde davul zurna
çalındığını, kimilerinde de geline kına yakıldığını düşünerek
“evet iyiyiz, ayaktayız” derken.
İşte bir düş gibi geçti yedi Mayıs’ta şehri dolaşmalar,
derneğe uğrama, aynı günün akşamı Kemal Cankatlardaki yemek.
Gelenler konuktu... Anaları kendilerinden kopuk yaşama uğraşı
veren çocuklarını görsünler diye göndermişti onları. Ayrı
dünyaların insanları olarak bilinenler çok şey bulmuşlardı
konuşacak. Bunlar Kuzey Kafkasya'ydı, göç felaketiydi,
Çerkes'ti, Çerkes olarak kalmak özlemiydi...
Evet konuktu gelenler, döneceklerdi ve döndüler ıslak gözleri
ile vatanlarına, gözü yaşlı kardeşlerine baka, baka...” |