MENÜ





 

.

.

İBRAHİM ÖZKAN'A MEKTUP
Dr. MEŞFEŞŞÜ Necdet Hatam

.

.

Daha önce de yazmıştım. Anavatana 1978 yılında gelebilmiştim ilk kez. Kabardey-Balkarya Cumhuriyeti Rodina (Anavatan) örgütü davet etmişti bizleri: İsmel Özdemir: Huvaj Fahri ve Necdet Hatam. Bu seyahatte daha önce anavatanı ziyaret etmiş olan Nihat Bidanuk bize kılavuzluk etmişti. ...

.

Rodina’nın daveti üç kişi ile sınırlı olduğu için Nihat arkadaşı Şerh Veli’ye kendisini davet ettirmiş Rodina davetlerinden bizlerin yararlanmasını sağlamıştı.

!979 da da eksiksiz yazamayacağımdan korktuğum için saymadığım otu kişilik bir grup “dönüş” için başvuru yapmış, çok da eleştirilmiştik. Sorumluluktan kaçıyorduk eleştirenlere göre. Asıl yapılması gereken şeyler Türkiye’de idi. Bizler rahatlığı tercih ediyorduk gibi gibi...
Ancak dönüşçülerin, diasporayı tanıyan ve anavatana kolay adapte olabilecek bir grubun mümkün olan en kısa bir sürede dönüşü gerçekleştirmesi olduğu konusunda görüş birliğimiz vardı. Onun için eleştirilerden hiç etkilenmemiş, onları rahatlıkla kulak ardı etmiştik.

Henüz sonuç almadan on iki Eylül bastırmıştı. Başvurularımızı yeterince takip bile edemedik. Perestroykaya kadar köprülerin altından çok sular akmıştı. Başvuru yapanların ailevi durumlarında büyük değişiklikler olmuştu. Bekarlar evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştı. Çocukları olanların çocukları büyümüş birlikte sorumlulukları da artmıştı. En önemlisi dönüş koşulları da çok değişmişti. Kapitalizme geçiş sürecindeki bir ülkeye “dönüş” koşulları ile ülkeye dönmesine izin verilen herkese iş ve geçim garantisi verilen bir sisteme dönüş koşulları elbette ki çok farklı idi. Farklılaşmış koşullara karşın 79 başvurusunu yapanlar arasından dönüş şansını ilk ben yakalayabilmiştim. Güle güle yemeğinde Sevgili Pit’o 79 başvurumuzu anımsamıştı. Kendilerinin anavatandaki gözü kulağı olarak gördüklerini dile getirmişti.

Doğrusu ben de böyle bir misyonu gönüllü olarak yüklenmiştim. Ancak gelin görün ki neredeyse anavatana ayak basar basmaz çok azı dışında arkadaşlarıma dert anlatamaz oldum. Beni gözleri kulakları saymak bir yana, değerlendirmelerimiz, önceliklerimiz değişti. Ben hep yazdığım gibi ortak ilkelerimizi savunmayı sürdürüyordum ancak arkadaşlar bu ilkelerden uzaklaşmışlardı. Bu da ortak ilkeler üzerine kurulu arkadaşlıkları, dostlukları çok zayıflattı bitirdi...

Ekteki mektubu 10 Haziran 1995 yılında sayın İbrahim Özkan’a yazmışım. Mektubu yeniden okuduğumda anımsadığım kadarı ile İbrahim bey o tarihlerde anavatanı ziyaret etmiş. Büyük olasılıkla da ben Türkiye’deki arkadaşlardan yakınmışım. İbrahim bey de Türkiye’ye döndüklerinde yapılan çalışmaları ve arkadaşlarımı haksız yere eleştirdiğimi yazmış bana.
Ben de şöyle yanıtlamışım:

İbrahimciğim Selam

Mektubunuzu ve Maykop anısını aldım. Çok teşekkür ederim. Ancak daha önce yazdıklarınızın elime geçmeyişine de çok üzüldüm. Bir iki fotoğraf verilmişti dolaylı yoldan, ancak yazılı hiçbir şey yoktu. Örneğin bu yazınız da bana dolaylı yoldan, Yaşar Hoca tarafından ulaştırıldı. Sizin sözünü ettiğiniz kişiyi göremedim bile. Bir görüşme isteği önerisi ile de karşılaşmadım. Doğrusu ben de illa görüşelim gibi bir talepte bulunmadım. Beni görmek istemeyişleri Yaşar Hoca’nın konuyu benden daha iyi bildiği, yardımıma gereksinim duymadıkları için olsa gerek. Ekonomik konularda fazla yararlı olamadığımı herkesler biliyor zaten ama yine de sizlerle tanışan, havanızı taşıyan kişi ile görüşmek laflaşmak isterdim.

Konuya ilişkin buradaki eleştirilerime gelince İbrahimciğim. Bırakın azalmasını katmerleşerek artıyor bile. Bunun nedenlerini anlatabilmek çok zor. Hele kendi tespitinizle konuya daha yenilerde duyarlı hale gelenler karşısında çok zorlanıyorum. Sizler için sözünü ettiğiniz çalışmalar, öncelik sıralamaları heyecan verici, doyurucu olabilir. Bunların on beş, yirmi yıl öncesi yapıldığını ve gerilerde kaldığını, yeni koşulların öncelikleri değiştirdiğini fark edemeyebilirsiniz. Hatta benim gibileri, biraz kendisini dev aynasında görenler, bardağı hep yarı boş görenler sınıfına sokabilirsini ama öyle olmadığını zamanla anlatabileceğimizi sanıyorum.

Eleştiri konularına gelince; önce “arkadaşlar orada hiç çalışma yapmıyorlar, çalışma gereğini unutuyorlar” dediğimi sanmıyorum. Benim dediğim “Sınır geçilince burası, anavatan unutuluyor. Çalışmalar bura bağlantılı olmuyor. Dönüşe yönelik olmuyor”. Hatta şimdilerde “dönüş” unutturuluyor bile diyebilirim. Daha somuta gelelim ve daha basit, daha kolay çözümlenebilir şeylerden başlayalım isterseniz. O üzerinde çok durduğumuz eski gazete, kitap, dergi gelmiyor yine. Öyle sağlıklı bir kanal oluşturamadık henüz. Ancak “Birleşik Kafkasya, Bağımsız Kafkasya” üzerine atılan nutuklara, yazılan yazılara, o konularda halkımızda yaratılan yersiz, gerçeklerden uzak ve halkımızın aleyhine olacağından korktuğumuz beklentilere bakın. Şu soruma da yanıt verin lütfen. Yıllardır bu uğurda savaşım vermiş ve anavatana dönebilmiş, bu şansı yakalayabilmiş, çalışmalara yerinden katkıda bulunmayı amaç edinmiş, arkadaşlarına bütün yalvarmalarına karşın -deyim yerindeyse- eski gazete, kitap gönderemeyenler sözünü ettiğiniz konuları çiğner dururlarsa halkımıza yarar mı getirirler yoksa sadece zarar mı verirler?

Şimdi yetmişli yıllardaki kimi tespitlerimizden, halen geçerliğini koruyan kimi tespitlerimizden söz edelim özetle: Bugün halkımızın içinde bulunduğu durumuz, birçok ülkeye dağılmışlığımızın, anavatanda bile parçalı ve azınlık durumunda oluşumuzun, yok olmakla yüz yüze bulunuşumuzun temelinde sürgün yatmaktadır. Halkımız için özlemini duyduğumuz, düşleyebileceğimiz her şey de sürgün karşıtı olarak anavatanda çoğalışımızın türevi olacaktır. Diaspora sorunu Kuzey Kafkasya Halkları içerisinde yakıcı olarak Adigelerin ve Abazalarındır. Diğerlerinin anavatanda kalan parçaları sayı olarak muhaceretten daha çoktur ve güçleri anavatana dönmek isteyen her kardeşimizin sorununu çözümleyebilecek güçtedir. Adige ve Abazaların bu sorunu çözümleyebilmesi, kısa sürede ve sağlıklı çözümleyebilmesi için muhaceretin, bilgi deneyim ve ekonomik katkılarına gereksinim duymaktadır. Bugün Türkiye’de derneklerin çoğu yöneticileri, en azından etkin kişileri bu gerçekleri benden çok daha iyi bilmektedir. Örneğin Eray Yüksel çok iyi bilmektedir. Hal böyleyken iddia ediyorum ki, Türkiye’de “Anavatana Dönüş” çalışmaların omurgası olmaktan çıkarılmıştır.

Türkiye’de -belki de bütün muhacerette- Kafkasyasız bir Kafkasya oluşturma çabaları görmekteyiz. Örnek mi; Kaf-Der Bülten’den, diğer yayın organlarından öğreniyoruz: Kaf-Der Bilim Kurulu topluyor, oluşturuyor ve konuşmalarda bunun bir üniversiteye dönüştürüleceğinden söz ediliyor. Şimdi sorarım size anavatanda küçük de olsa bu kadar devletimiz, üniversitelerimiz, üniversitelerde bilim adamlarımız, dahası diasporadan bilim adamlarının da üye bulunduğu Dünya Adige Bilim Akademi'miz varken bunlardan hiçbir konuğun bulunmadığı, kurumlardan hiçbirinin haberdar edilmediği bir kurulun çalışmaları Kafkasya’ya dönük olabilir mi  ya da gerçekçi olur mu? Hele anavatana dönüşü gerçekçi olarak seçer mi? Bu tip boşa harcanan emekler karşısında ise ben diyorum ki, bırakın üniversiteyi devlet bile kurabilirsiniz. Ancak anavatana dönüşü amaçlamazsanız diasporada yok olmaktan kurtulamazsınız. Örneği de yok değil, bizden: Memlükler...

Hemen “Türkiye’deki Adige bilim adamlarını aynı çatı altında toplamanın ne zararı olabilir? Bunun yararları yok mu?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Elbette ki büyük yararları olur anavatandaki bilim adamları ile bağlantılı olursa, anavatandaki bilim adamı sayısını arttırmaya, bilimsel çalışmaların kalitesini yükseltmeye yönelik olursa. Anavatan ile ortak program yapar ve her parça kendine düşeni gerçekleştirirse. Çeşitli üniversitelerdeki profesörlerimiz anavatandan genç beyinlere doktora yapma olanakları yaratabilir, her yıl bunların sayısını arttırabilirse. Halen öğretim üyesi kadrosundakileri imkanlar ölçüsünde tanıma, tanışma olanakları yaratabilirse. Muhaceret bilim adamlarımızın, halkımızdan olmayan bilim adamlarının ülkemizi tanıma imkanları yaratabilirse. Çalıştıkları üniversiteler ile anavatandaki üniversitelerimizin yardımlaşan kardeş üniversiteler olmalarını hedeflerse vb. Bu konuda konu ile ilgilenenler benim düşünemediğim daha birçok şeyi söyleyebilir, programlayabilir, gerçekleştirebilirler. Özetle anavatan-muhaceret ilişkilerinin pekişmesini anavatandaki yapıların gelişmesini, güçlenmesini amaçlamışsa bırakın bilim kurulunu hükümet bile kurulabilir, adı hükümet olmayan hükümet gibi çalışan örgütlenmelere gidilebilir. Devletlerarası ilişkiler uzman kadromuz varsa, Pazar Ekonomisi'ni, özelleştirmeyi bilen kadrolarımız varsa bunlar neden anavatandaki partnerleri ile ilişki içinde olmasın, görüş alışverişinde bulunmasın.

Belki “amaçlanan bunlardır “ diyebilirsiniz. Ancak bir konuğun bile çağrılmaması, bir buçuk yıl kadar önce Adigey Cumhuriyeti’nde yapılan benzer bir toplantıya çağrılı oldukları halde kimsenin gelmemesi, dahası bir kutlama telgrafı bile gönderilmemesi, aksi ispat edilinceye kadar, yukarıda söylediklerimin amaçlanmadığının kanıtları olarak alınabilir.

“Ateşin üzerine kalın odunlar atmak”tan neyi söylemek istediğinizi tam olarak çıkarabilse idim konuya ilişkin görüşlerimi yazardım. Yazacağınızı umduğum yanıtınızda açıklığa kavuşturursanız konu konu üzerinde konuşuruz.

Çeçen Maliye Bakanı’nın görkemli karşılanış, ağırlanışına gelince...

Elimde olsaydı gözü gönlü okşamasına karşın ben görkemli bir karşılama yapmazdım. Çünkü bütün çalışmaların omurgasının anavatana dönüş olması gerektiğine inanıyorum. Yapılan çalışmaların doğruluk yanlışlığının mihenk taşının anavatana dönüşü kolaylaştırdığı ya da zorlaştırdığı olduğunu hep vurguladık. Yani çalışma, hareket anavatana dönüşü kolaylaştırıyorsa doğru, zorlaştırıyorsa yanlıştır. En azından yanlış olması ihtimali yüksektir.

Görkemli karşılayış ve ağırlamaya, yardıma gelince. Konuğu başlattıkları bağımsızlık mücadelesinin yerindeliği ve zamanlamasının doğruluğuna inandırır. (Acaba doğru mu?) İkincisi muhaceretten büyük yardımlar alabilecekleri ve bunların bağımsızlık savaşına büyük katkıda bulunabileceği yanlış kanısını uyandırır. Üçüncüsü muhaceret Kafkasyalılarının anavatandaki hemşehrilerinin hemen bağımsızlık savaşı başlatmaları gerektiğine inandırır. Şartların buna uygun olup olmadığını, hatta bunun gerekip gerekmediğini sorgulatmaz. Barış içerisinde, devletlerarası antlaşmalarla kalkıp anavatanına yerleşebilecek olan, en azından günümüzde var olan yasalarla bunu çözümleyebilecek olan muhaceret Adigesinin bu görüntüsü, günümüzde kendi lehine olan Rusya Federasyonu vatandaşlık vb. Yasaların aleyhine değiştirilmesi korkusunu getirir. Somutlarsak TC. “Bağımsız Kürdistan kurulmalıdır” söylemini yücelten ve TC. vatandaşı olmayan bir Kürt'e, bir insana, bir gruba vatandaşlık verir mi? Vermez ise bunlar hangi kanalla gelip yerleşebilirler?

Bizce olaylara duygusal yaklaşanlar sizlersiniz. Sizleri gerçekleri görmeye, gerçekçi olmaya çağırıyoruz.

Bizce halkımızın yararına olan gerçek; halkımızın geleceğini Ruslarla birlikte düşünmek zorunda olduğumuzdur. Ruslarla birlikte en onurlu yaşamı nasıl yakalayabileceğimizin programlarını planlarını yapmalıyız. Bunun yolun barış olduğunu tüm benliğimize sindirmeliyiz. Hem Rusya Federasyonu hem de TC. gibi içinde bulunduğumuz ülkelerin ilişkilerinin iyiye gittiği, bu iyileştirmede bizlerin katkıda bulunduğu, anavatana dönüşe olumlu katkıda bulunan Rusya Federasyonu’nun, Adigelerin bulunduğu bütün ülkelerde gönüllü lobiler bulacağı, benzer şekilde anavatana dönüşe olumlu katkılarda bulunan muhaceret ülkelerimizin Rusya’da küçümsenemeyecek gönüllü lobiler bulacağını her iki tarafa, özellikle de insanımıza anlatabildiğimiz oranda sorunun çözümü yaklaşacaktır.

Neyse daha çok şey söylenebilir ama bir cümle ile özetleyeyim sevgili kardeşim: Muhaceretteki insanımızı en kısa sürede ve sağlıklı bir şekilde anavatana taşımaya, yerleştirmeye yönelik olmayan, omurgası bu olmayan çalışmalar yararlı değildir, hatta zararlı bile olabilir.

Bu nasıl mı olacak? Üzerinde düşünür yazarsanız, konu üzerinde düşünmeyi sürdürürüz.

Hepinize özellikle Eray ağabeye sevgiler saygılar...

Meşfeşşü Necdet Hatam

.

.

.