|
Rodina’nın
daveti üç kişi ile sınırlı olduğu için Nihat arkadaşı Şerh
Veli’ye kendisini davet ettirmiş Rodina davetlerinden bizlerin
yararlanmasını sağlamıştı.
!979 da da eksiksiz yazamayacağımdan korktuğum için saymadığım
otu kişilik bir grup “dönüş” için başvuru yapmış, çok da
eleştirilmiştik. Sorumluluktan kaçıyorduk eleştirenlere göre.
Asıl yapılması gereken şeyler Türkiye’de idi. Bizler rahatlığı
tercih ediyorduk gibi gibi...
Ancak dönüşçülerin, diasporayı tanıyan ve anavatana kolay
adapte olabilecek bir grubun mümkün olan en kısa bir sürede
dönüşü gerçekleştirmesi olduğu konusunda görüş birliğimiz
vardı. Onun için eleştirilerden hiç etkilenmemiş, onları
rahatlıkla kulak ardı etmiştik.
Henüz sonuç almadan on iki Eylül bastırmıştı. Başvurularımızı
yeterince takip bile edemedik. Perestroykaya kadar köprülerin
altından çok sular akmıştı. Başvuru yapanların ailevi
durumlarında büyük değişiklikler olmuştu. Bekarlar evlenmiş
çoluk çocuğa karışmıştı. Çocukları olanların çocukları büyümüş
birlikte sorumlulukları da artmıştı. En önemlisi dönüş
koşulları da çok değişmişti. Kapitalizme geçiş sürecindeki bir
ülkeye “dönüş” koşulları ile ülkeye dönmesine izin verilen
herkese iş ve geçim garantisi verilen bir sisteme dönüş
koşulları elbette ki çok farklı idi. Farklılaşmış koşullara
karşın 79 başvurusunu yapanlar arasından dönüş şansını ilk ben
yakalayabilmiştim. Güle güle yemeğinde Sevgili Pit’o 79
başvurumuzu anımsamıştı. Kendilerinin anavatandaki gözü kulağı
olarak gördüklerini dile getirmişti.
Doğrusu ben de böyle bir misyonu gönüllü olarak yüklenmiştim.
Ancak gelin görün ki neredeyse anavatana ayak basar basmaz çok
azı dışında arkadaşlarıma dert anlatamaz oldum. Beni gözleri
kulakları saymak bir yana, değerlendirmelerimiz,
önceliklerimiz değişti. Ben hep yazdığım gibi ortak
ilkelerimizi savunmayı sürdürüyordum ancak arkadaşlar bu
ilkelerden uzaklaşmışlardı. Bu da ortak ilkeler üzerine kurulu
arkadaşlıkları, dostlukları çok zayıflattı bitirdi...
Ekteki mektubu 10 Haziran 1995 yılında sayın İbrahim Özkan’a
yazmışım. Mektubu yeniden okuduğumda anımsadığım kadarı ile
İbrahim bey o tarihlerde anavatanı ziyaret etmiş. Büyük
olasılıkla da ben Türkiye’deki arkadaşlardan yakınmışım.
İbrahim bey de Türkiye’ye döndüklerinde yapılan çalışmaları ve
arkadaşlarımı haksız yere eleştirdiğimi yazmış bana.
Ben de şöyle yanıtlamışım:
İbrahimciğim Selam
Mektubunuzu ve Maykop anısını aldım. Çok teşekkür ederim.
Ancak daha önce yazdıklarınızın elime geçmeyişine de çok
üzüldüm. Bir iki fotoğraf verilmişti dolaylı yoldan, ancak
yazılı hiçbir şey yoktu. Örneğin bu yazınız da bana dolaylı
yoldan, Yaşar Hoca tarafından ulaştırıldı. Sizin sözünü
ettiğiniz kişiyi göremedim bile. Bir görüşme isteği önerisi
ile de karşılaşmadım. Doğrusu ben de illa görüşelim gibi bir
talepte bulunmadım. Beni görmek istemeyişleri Yaşar Hoca’nın
konuyu benden daha iyi bildiği, yardımıma gereksinim
duymadıkları için olsa gerek. Ekonomik konularda fazla yararlı
olamadığımı herkesler biliyor zaten ama yine de sizlerle
tanışan, havanızı taşıyan kişi ile görüşmek laflaşmak
isterdim.
Konuya ilişkin buradaki eleştirilerime gelince İbrahimciğim.
Bırakın azalmasını katmerleşerek artıyor bile. Bunun
nedenlerini anlatabilmek çok zor. Hele kendi tespitinizle
konuya daha yenilerde duyarlı hale gelenler karşısında çok
zorlanıyorum. Sizler için sözünü ettiğiniz çalışmalar, öncelik
sıralamaları heyecan verici, doyurucu olabilir. Bunların on
beş, yirmi yıl öncesi yapıldığını ve gerilerde kaldığını, yeni
koşulların öncelikleri değiştirdiğini fark edemeyebilirsiniz.
Hatta benim gibileri, biraz kendisini dev aynasında görenler,
bardağı hep yarı boş görenler sınıfına sokabilirsini ama öyle
olmadığını zamanla anlatabileceğimizi sanıyorum.
Eleştiri konularına gelince; önce “arkadaşlar orada hiç
çalışma yapmıyorlar, çalışma gereğini unutuyorlar” dediğimi
sanmıyorum. Benim dediğim “Sınır geçilince burası, anavatan
unutuluyor. Çalışmalar bura bağlantılı olmuyor. Dönüşe yönelik
olmuyor”. Hatta şimdilerde “dönüş” unutturuluyor bile
diyebilirim. Daha somuta gelelim ve daha basit, daha kolay
çözümlenebilir şeylerden başlayalım isterseniz. O üzerinde çok
durduğumuz eski gazete, kitap, dergi gelmiyor yine. Öyle
sağlıklı bir kanal oluşturamadık henüz. Ancak “Birleşik
Kafkasya, Bağımsız Kafkasya” üzerine atılan nutuklara, yazılan
yazılara, o konularda halkımızda yaratılan yersiz,
gerçeklerden uzak ve halkımızın aleyhine olacağından
korktuğumuz beklentilere bakın. Şu soruma da yanıt verin
lütfen. Yıllardır bu uğurda savaşım vermiş ve anavatana
dönebilmiş, bu şansı yakalayabilmiş, çalışmalara yerinden
katkıda bulunmayı amaç edinmiş, arkadaşlarına bütün
yalvarmalarına karşın -deyim yerindeyse- eski gazete, kitap
gönderemeyenler sözünü ettiğiniz konuları çiğner dururlarsa
halkımıza yarar mı getirirler yoksa sadece zarar mı verirler?
Şimdi yetmişli yıllardaki kimi tespitlerimizden, halen
geçerliğini koruyan kimi tespitlerimizden söz edelim özetle:
Bugün halkımızın içinde bulunduğu durumuz, birçok ülkeye
dağılmışlığımızın, anavatanda bile parçalı ve azınlık
durumunda oluşumuzun, yok olmakla yüz yüze bulunuşumuzun
temelinde sürgün yatmaktadır. Halkımız için özlemini
duyduğumuz, düşleyebileceğimiz her şey de sürgün karşıtı
olarak anavatanda çoğalışımızın türevi olacaktır. Diaspora
sorunu Kuzey Kafkasya Halkları içerisinde yakıcı olarak
Adigelerin ve Abazalarındır. Diğerlerinin anavatanda kalan
parçaları sayı olarak muhaceretten daha çoktur ve güçleri
anavatana dönmek isteyen her kardeşimizin sorununu
çözümleyebilecek güçtedir. Adige ve Abazaların bu sorunu
çözümleyebilmesi, kısa sürede ve sağlıklı çözümleyebilmesi
için muhaceretin, bilgi deneyim ve ekonomik katkılarına
gereksinim duymaktadır. Bugün Türkiye’de derneklerin çoğu
yöneticileri, en azından etkin kişileri bu gerçekleri benden
çok daha iyi bilmektedir. Örneğin Eray Yüksel çok iyi
bilmektedir. Hal böyleyken iddia ediyorum ki, Türkiye’de
“Anavatana Dönüş” çalışmaların omurgası olmaktan
çıkarılmıştır.
Türkiye’de -belki de bütün muhacerette- Kafkasyasız bir
Kafkasya oluşturma çabaları görmekteyiz. Örnek mi; Kaf-Der
Bülten’den, diğer yayın organlarından öğreniyoruz: Kaf-Der
Bilim Kurulu topluyor, oluşturuyor ve konuşmalarda bunun bir
üniversiteye dönüştürüleceğinden söz ediliyor. Şimdi sorarım
size anavatanda küçük de olsa bu kadar devletimiz,
üniversitelerimiz, üniversitelerde bilim adamlarımız, dahası
diasporadan bilim adamlarının da üye bulunduğu Dünya Adige
Bilim Akademi'miz varken bunlardan hiçbir konuğun bulunmadığı,
kurumlardan hiçbirinin haberdar edilmediği bir kurulun
çalışmaları Kafkasya’ya dönük olabilir mi ya da gerçekçi
olur mu? Hele anavatana dönüşü gerçekçi olarak seçer mi? Bu
tip boşa harcanan emekler karşısında ise ben diyorum ki,
bırakın üniversiteyi devlet bile kurabilirsiniz. Ancak
anavatana dönüşü amaçlamazsanız diasporada yok olmaktan
kurtulamazsınız. Örneği de yok değil, bizden: Memlükler...
Hemen “Türkiye’deki Adige bilim adamlarını aynı çatı altında
toplamanın ne zararı olabilir? Bunun yararları yok mu?” diye
sorduğunuzu duyar gibiyim. Elbette ki büyük yararları olur
anavatandaki bilim adamları ile bağlantılı olursa,
anavatandaki bilim adamı sayısını arttırmaya, bilimsel
çalışmaların kalitesini yükseltmeye yönelik olursa. Anavatan
ile ortak program yapar ve her parça kendine düşeni
gerçekleştirirse. Çeşitli üniversitelerdeki profesörlerimiz
anavatandan genç beyinlere doktora yapma olanakları
yaratabilir, her yıl bunların sayısını arttırabilirse. Halen
öğretim üyesi kadrosundakileri imkanlar ölçüsünde tanıma,
tanışma olanakları yaratabilirse. Muhaceret bilim
adamlarımızın, halkımızdan olmayan bilim adamlarının ülkemizi
tanıma imkanları yaratabilirse. Çalıştıkları üniversiteler ile
anavatandaki üniversitelerimizin yardımlaşan kardeş
üniversiteler olmalarını hedeflerse vb. Bu konuda konu ile
ilgilenenler benim düşünemediğim daha birçok şeyi
söyleyebilir, programlayabilir, gerçekleştirebilirler. Özetle
anavatan-muhaceret ilişkilerinin pekişmesini anavatandaki
yapıların gelişmesini, güçlenmesini amaçlamışsa bırakın bilim
kurulunu hükümet bile kurulabilir, adı hükümet olmayan hükümet
gibi çalışan örgütlenmelere gidilebilir. Devletlerarası
ilişkiler uzman kadromuz varsa, Pazar Ekonomisi'ni,
özelleştirmeyi bilen kadrolarımız varsa bunlar neden
anavatandaki partnerleri ile ilişki içinde olmasın, görüş
alışverişinde bulunmasın.
Belki “amaçlanan bunlardır “ diyebilirsiniz. Ancak bir konuğun
bile çağrılmaması, bir buçuk yıl kadar önce Adigey
Cumhuriyeti’nde yapılan benzer bir toplantıya çağrılı
oldukları halde kimsenin gelmemesi, dahası bir kutlama
telgrafı bile gönderilmemesi, aksi ispat edilinceye kadar,
yukarıda söylediklerimin amaçlanmadığının kanıtları olarak
alınabilir.
“Ateşin üzerine kalın odunlar atmak”tan neyi söylemek
istediğinizi tam olarak çıkarabilse idim konuya ilişkin
görüşlerimi yazardım. Yazacağınızı umduğum yanıtınızda
açıklığa kavuşturursanız konu konu üzerinde konuşuruz.
Çeçen Maliye Bakanı’nın görkemli karşılanış, ağırlanışına
gelince...
Elimde olsaydı gözü gönlü okşamasına karşın ben görkemli bir
karşılama yapmazdım. Çünkü bütün çalışmaların omurgasının
anavatana dönüş olması gerektiğine inanıyorum. Yapılan
çalışmaların doğruluk yanlışlığının mihenk taşının anavatana
dönüşü kolaylaştırdığı ya da zorlaştırdığı olduğunu hep
vurguladık. Yani çalışma, hareket anavatana dönüşü
kolaylaştırıyorsa doğru, zorlaştırıyorsa yanlıştır. En azından
yanlış olması ihtimali yüksektir.
Görkemli karşılayış ve ağırlamaya, yardıma gelince. Konuğu
başlattıkları bağımsızlık mücadelesinin yerindeliği ve
zamanlamasının doğruluğuna inandırır. (Acaba doğru mu?)
İkincisi muhaceretten büyük yardımlar alabilecekleri ve
bunların bağımsızlık savaşına büyük katkıda bulunabileceği
yanlış kanısını uyandırır. Üçüncüsü muhaceret
Kafkasyalılarının anavatandaki hemşehrilerinin hemen
bağımsızlık savaşı başlatmaları gerektiğine inandırır.
Şartların buna uygun olup olmadığını, hatta bunun gerekip
gerekmediğini sorgulatmaz. Barış içerisinde, devletlerarası
antlaşmalarla kalkıp anavatanına yerleşebilecek olan, en
azından günümüzde var olan yasalarla bunu çözümleyebilecek
olan muhaceret Adigesinin bu görüntüsü, günümüzde kendi lehine
olan Rusya Federasyonu vatandaşlık vb. Yasaların aleyhine
değiştirilmesi korkusunu getirir. Somutlarsak TC. “Bağımsız
Kürdistan kurulmalıdır” söylemini yücelten ve TC. vatandaşı
olmayan bir Kürt'e, bir insana, bir gruba vatandaşlık verir
mi? Vermez ise bunlar hangi kanalla gelip yerleşebilirler?
Bizce olaylara duygusal yaklaşanlar sizlersiniz. Sizleri
gerçekleri görmeye, gerçekçi olmaya çağırıyoruz.
Bizce halkımızın yararına olan gerçek; halkımızın geleceğini
Ruslarla birlikte düşünmek zorunda olduğumuzdur. Ruslarla
birlikte en onurlu yaşamı nasıl yakalayabileceğimizin
programlarını planlarını yapmalıyız. Bunun yolun barış
olduğunu tüm benliğimize sindirmeliyiz. Hem Rusya Federasyonu
hem de TC. gibi içinde bulunduğumuz ülkelerin ilişkilerinin
iyiye gittiği, bu iyileştirmede bizlerin katkıda bulunduğu,
anavatana dönüşe olumlu katkıda bulunan Rusya Federasyonu’nun,
Adigelerin bulunduğu bütün ülkelerde gönüllü lobiler bulacağı,
benzer şekilde anavatana dönüşe olumlu katkılarda bulunan
muhaceret ülkelerimizin Rusya’da küçümsenemeyecek gönüllü
lobiler bulacağını her iki tarafa, özellikle de insanımıza
anlatabildiğimiz oranda sorunun çözümü yaklaşacaktır.
Neyse daha çok şey söylenebilir ama bir cümle ile özetleyeyim
sevgili kardeşim: Muhaceretteki insanımızı en kısa sürede ve
sağlıklı bir şekilde anavatana taşımaya, yerleştirmeye yönelik
olmayan, omurgası bu olmayan çalışmalar yararlı değildir,
hatta zararlı bile olabilir.
Bu nasıl mı olacak? Üzerinde düşünür yazarsanız, konu üzerinde
düşünmeyi sürdürürüz.
Hepinize özellikle Eray ağabeye sevgiler saygılar...
Meşfeşşü Necdet Hatam |