MENÜ





 

.

.

YEN İÇİNDE…
Dr. MEŞFEŞŞÜ Necdet Hatam

.

.

Bir dönem genç arkadaşlardan bir öneri gelmişti. Dönüşü yeniden gündeme getirmek için “Dönüş Platformu” oluşturalım önerisinde bulunuyorlardı. Hemen kabul ettim. Ancak ömrü uzun olmadı. Bu girişimde -üzülerek söyleyeyim- yapmaktan çok yaparmış gibi yapmaktan öteye gitmedi ve gerçekçi olarak başlamadan dağıldı. ...

.

Ancak yine de bu başlangıcı bizlere yaptıran arkadaşlara teşekkür borcum var. Anavatana dönüş yaptığımdan beri “istediğiniz yerde istediğiniz zaman, istediğiniz kişilerle toplanım öz eleştiri yapalım davetime katılmadıkları işin gerçek yaklaşımlarını benim değerlendirmem ve birilerinden duyduklarımdan öte kadar yazdıkları ile öğrenmiş oldum. Arkadaşlar tarihe kalacak ve olayımızı gerçekten anlamak isteyeceklere de yol gösterici olacak belgeler bırakmış oldular. Bu platform açılmasaydı bu belgeler de ortaya çıkmamış olacaktı.

Sunduğumuz metin Şamil Jane’nin değerlendirme-eleştirisine verdiğimiz ve de yanıtsız kalan yanıtımızdır.  Dönüş bizden çok önce başlamış ve bizden sonra da sürecek. Dahası, bilimsel yöntemlerin daha devreye sokulamadığı bir süreç. Dolayısı ile arkadaşlar yanıtımızı şimdi de yanıtlayabilirler. Yanıtları geç kalınmış olarak değerlendirilecek olsa da ben görüşlerinin hareketin gelişmesinde çok yararlı olacağı, bu tartışmanın da gençlere yol gösterici olacağını düşünüyorum. En azından çeşitli platformlarda sorumsuzca yazanlara, günün birinde bu yazdıklarının önlerine konulabileceğini anlatabilir ki bu bile büyük bir katkı olur.

24 Ocak 2005

Değerli Arkadaşlar,

Dönüş Platformu'nun çok sayıdaki eksiğini yanlışını içeren tek bir sözcük bulmakta zorlanıyorum. Kimileyin “keşke bu platform oluşturulmasaydı da arkadaşlar, son yıllarda yeterince aktif olamadılarsa da objektif, yansız değerlendirme yapabilen, dürüst, duygusallığa pabuç bırakmayan, kendisini de acımasız eleştirebilen kişiler olarak anılarımda kalsalardı” ama duygusallıktan sıyrılır sıyrılmaz da “daha iyi oldu, birbirimizi daha iyi tanıdık” diyorum. Çünkü yapılacak daha yığınla iş var. İşler de birbirini tanıyan insanlarla kotarılır. Birbirimizi yeni konumlarımızla tanıyınca da birimizin diğerine ne kadar güvenebileceği göz ardı edilmeden birlikte yol alınır ya da birlikte olunamayacağı anlaşılır herkes doğru bildiği yolda güvendiği, sevdiği arkadaşlarla yoluna devam eder.

Katılması beklentisi içinde olduğumuz arkadaşların katılmadığı, platform oluşturma önerisi getiren arkadaşların bile yazmaz olduğu, katılanların yazmak için haftalarca beklediği platformumuzun, üstelik bu hız çağında yeterince aktif olduğunu söyleyebilmek çok güç. Ben bu platformun üretebileceğini, halkına görüş sunabileceğini, hele dönüşe katkıda bulunabileceğini sanmıyorum.


Birbirini ya da birbirinin görüşlerini eleştirenlere, söz konusu olayları bilenlerin, yazıları okumuş olanların kendi görüşlerini dile getirmemelerini, sessiz kalmalarını dürüstlük olmadığını düşünüyorum. Özellikle, platformun oluşturulmasına neden olan Fahri Huvaj eleştirimi yarım saat içinde cevaplayıp bana “sapla samanı karıştırdığım” uyarısında bulunan Yusuf Taymaz’ın, Fahri Huvaj’ın karşı eleştirisine ilişkin görüşlerini -platforma yazmayacak olsa bile- bu güne kadar bana yazmamış olmasını dürüst bulmuyorum.


“Hadi, Yusuf’a bir kez daha «biz zaten grup değildik» dedirtmemek için Dönüş Grubu demeyip, Dönüş Düşüncesi’ni, bu düşüncenin az-çok belirginleşen ilkelerini paylaşan tek, tek kişilerin hastalığı diyeyim.”  Yukarıdaki cümlemden “hangi grup” söylemi konusunda Şamil’in  “Bu nedenle, bizim bildiğimiz gurup içerisinde hiçbir zaman olmayan N. Hatam’ın, Y. Taymaz’a “hangi gurup” demesini yadırgamıyorum” sonucunu çıkartabilmesine şaşıyor, platform üyelerinden birinin, Şamil’i “hangi grup diyen Necdet değil Yusuf’tur» diye düzeltmemesine, özellikle Yusuf Taymaz’ın bu söylemi kendisinin kullandığını açıklamamasına bir kez daha şaşıyorum


“Eleştirilere Fahri Huvaj'dan başlayışımız diğerleri eleştiriyi hak etmedikleri için değil en büyük sorumluluğu duyması gerekirken ilk havlu atanlardan olması, süreç içerisinde de dönüş paradigması ile değerlendirildiğinde çok büyük yanlışlıklar yapmış olmasıdır. Sakın burada da büyük yanlışlık olarak değerlendirdiğim şeyin Türkiye'ye geri dönüşü olduğunu sanmayın. Perestroikaya kadar kendilerinin de büyük katkıları ile belirlenen dönüş politikası ve dönüş ilkelerine ters yazılar yazarak, eylemlerde bulunarak dönüşçülerin yanlış anlaşılmasına sebep olanların arasına katıldığı için Fahri eleştirisi ile başladım. Ki bu yanlış imaj da Dönüşe en büyük darbeyi vurmuştur.” Platforma yazdığım bir değerlendirmemede yer alan bu bölüme rağmen Şamil’in, “F. Huvaj’ı tekrar Türkiye’ye döndü diye eleştirmesine % 100 katılmamak mümkün değil” diyebilmesini anlamakta güçlük çekiyorum.


Platforma yazı yazan çok az sayıda kişinin sorulan somut soruları, yanıtlamayıp, somut verilerle desteklenmeyen ‘’kim daha inançlı, kim daha sıkı dönüşçü, kim kimi daha çok seviyor’’ yollu yanıtlarını, öznel olmaya mahkum konuları gündeme getirmelerini, tartışmadan kaçış olarak değerlendiriyor, dürüst bulmuyorum.


Dönüş ve dönüşçüleri değerlendirenlerin, özellikle beni eleştirenlerin söylenenleri, yazılanları, yapılanları değil de kendi öznel görüşlerini, sanılarını, eleştirilerine temel almalarını doğru bulmuyorum. Dahası neyi kimin söylediğini belirtilmeden “dediler“, “diyorlar” çıkışlı mahalle dedikodusuna benzer söylemlerin değerlendirmelere temel alınmasını dürüstlükle bağdaştıramıyorum.


Şimdi, gelelim Şamil’in yazısına:

Arkadaşlar,

Aranıza geç katıldığım için kusura bakmayın. Bu gecikmenin bir kaç nedeni var:

1) Mevcut tartışma ortamını sağlıklı bulmuyorum, bu nedenle katılmayı pek istemedim.
2) Özellikle federasyonun son bir aylık sürecinde çok yoğun olduğumdan hiçbir şeyle ilgilenecek zamanım yoktu.
3) Mevcut tartışma ortamını sağlıklı bulmuyor olmakla birlikte ısrarlar ve tartışmaların bazı olayların yazılmasını gerektirmesi durumu değiştirdi. Yusuf Taymaz bu fikrini ilk olarak açtığında kabul etmemiştim. Çünkü bu tartışma ortamından bir şekilde sızacak veya sızdırılacak bilgiler buraya yazı yazan kişiler için değil ama Dönüş Hareketi için ciddi tehlikeler taşıyacaktır.

Bu nedenle:
1) Tartışma katılımcılarının rastgele arttırılmasına karşıyım. Herkesin kabul ettiği kişiler bu tartışmaya katılmalıdır veya tartışmadan çıkarılmalıdır.
2) Bu gerçekleştirilmeden tartışmacıların arttırılması eğilimi var ise, bu platformun belirli bir tarih verilerek kapatılmasından yanayım.



Sevgili Şamil, bu konuda seninle ile tam ters görüşteyim. Platforma yazılan tartışılan şeylerin dışarı sızması bana göre, Dönüş Hareketi’ne zarar vermez Dönüş Hareketi’ni güçlendirir. Ancak platformdan birilerinin de toplumdaki imajlarını değiştirebilir, zedeleyebilir. Yalnız bunun önüne geçilebileceğini de sanmıyorum. Her birimizin ne zaman nerde bulunduğumuzun, ne zaman ne yazdığımızın, ne zaman neler yaptığımızın, ne zaman neler yapmadığımızın sorgulanacağı günlere hazırlıklı olmamız gerekiyor. Dolayısıyla tartışmalara ‘’çözüm dönüştür’’ diyen herkesin platforma katılmasının yararlı olacağına inanıyorum. Geçen sürenin, tartışmaya hevesli çok kişi olmadığını göstermiş olmasına da üzülüyorum.



Dönüş fikri tabii ki Çerkesler anavatanlarını terk ederken doğdu. Ancak yakın tarihe bakıldığında dönüşü düzenli olarak, yayın vasıtasıyla gündemde tutan F. Huvaj oldu. Bu açıdan bakıldığında görevini yaptığını veya çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyorum.  Bizlerin ve pek çok kişinin zihninde dönüş fikri bu sayede yeşerdi.



Fahri'nin dönüşe yakın tarihteki katkılarını, bu katkıları sağlayabilmek için bulunduğu özveriyi, aldığı riskleri yadsımak, dahası küçümsemek için kişinin hiç vicdanının olmaması, zerre kadar aklıselim olmaması gerekir.

Ancak bu da başarıda, kişilerin inancı, çalışkanlığı bilgi ve becerisi yanında belki ondan daha da fazla ortamın elverişliliğinin ne denli önemli olduğunu görmemizi engellememeli. Düşüncenin yaygınlaşmasının bir süreç meselesi olduğunu her birimizin öncekilerden etkilendiğimizi yadsıtmamalı. Kişiyi, kendi etkilendiği kişilerin, en önemli olduğu sonucuna götürmemeli. Kuşakların etkilendikleri kişilerin farklı olabileceğinin bilincinde olunmalı. Yapılabilen şeylerin hareket için önemi, somut koşullara göre değerlendirilmeli. Örneğin İzzet Aydemir ağabeyimizin 1966’da -soruşturma açılırsa inkar edilebilsin diye olsa gerek- Kafkasya Kültürel Dergi ekinde verdiği tek sayfalık alfabe ve dergideki klişe ile basılmış hiç de politik içeriği olmayan şiir Fahri ile birlikte hazırladığımız, Avni'nin daktilo ile yazdığı ve Yamçı cildinde yayımlanan alfabe ve şiirlerden daha önemli olabilir. Değerlendirme yapanlar, İzzet ağabeyin aldığı riskin daha büyük olduğu sonucunu çıkarabilir.


Ayrıca, Reyhanlı’daki çalışmaları unutmuş olmanı da yadırgadım doğrusu. Reyhanlı’da daha ellili yıllarda imece ile gençlik binası yapılmadı mı? Ankara’da ilk halk dansları gösterisini Reyhanlı gençleri sunmadı mı? Altmışlı yılların ortalarında bütünleme kursları açılmadı mı? Yirmi beş öğrencinin sınıf geçmesi sağlanmadı mı? Ki, o kadrodan bugün İnal Çetaw Maykop’ta. Öğrencilerimizden Kazım Maykop’ta. Etkilenenlerden Abdullah Maykop’tadır.


İşte sözünü ettiğim yıllarda, senin daha aramızda olmadığın dönemde, bizler dönüşü tartışıyorduk. İzzet ağabeyin dergisini okuyor, okuma yazma öğreniyor, bu konuda İsrail’le yazışıyorduk. Konuyu Nihat Bidanuk ile konuşuyorduk. Bizler bu tartışmaların içinde iken Kamçı daha çıkmaya başlamamış, Fahri ile de tanışmamıştık. Yani senin, başka birçok gencin, insanın Fahri'den etkilenmiş olması illaki herkeslerin Fahri’den etkilendiği ya da çok başarılı eğitim çalışması yapmış olmanız herkeslerin grubunuzdan etkilendiği anlamına gelmez. Örneğin ben, 1967 yılında okuduğum, Sefer Berzeg’in yayına hazırladığı, Vatan Düşüncesi adlı kitapçıktaki şiirlerden, özellikle Tıme Syın’ın Thawsıx adlı şiirinden çok etkilenmiştim. Daha o yıl şiiri kasete okumuş bütün Reyhanlı da dinlemişti ama bu da yukarıda belirttiğim gibi Fahri’nin hareket içindeki önemini küçültmez



Buna paralel, örgütsel olarak dönüş, 80 öncesi Ankara Derneği gençliği yani bizler tarafından yerine oturtuldu. Mutlaka hepimiz genç idik. Genç derken de çocuk değil, 25-30 yaşlarındaydık. Ancak Çerkeslerin Cumhuriyet dönemindeki en örgütlü hareketini yaratma şansını yakalayabildik. Bunları N. Hatam ve İ. Çetao’nun bilmemeleri doğaldır. Çünkü bunun dışında idiler. Ciddi bir programla kişilerin eğitildiği ve örgütsel disiplinin (kafalarımızdaki bugünkü “genç” motifine uymayacak seviyelerde) var olduğu 5 sene yaşandı. Disiplinli bir çalışma olması nedeniyle de o güne kadar olmadık bir seviyede tüm Türkiye’de ses getirdi ve taraftar buldu. Bu olağan üstü bir durum değildi. Örgütlü, disiplinli çalışmalar her zaman taraftarlarını bulur ve sürüklerler.

1) Genel teorik seviyemizi geliştirmeye çalışıyorduk. Bilgi yüklü insanların hızla yetiştirilmesi için eğitimler düzenleniyordu. 80 kesintisi olmasaydı muhtemelen geniş ve olgun kadroları olan bir hareket haline gelecekti. Teorik olarak dünya politikacıları seviyesinde olduğumuzu söyleyemeyeceğim. Çünkü birileri sorabilir “madem bu kadar iyiydiniz de neden Sovyetlerin yıkılışını bilemediniz ve buna göre hazırlanamadınız” diye. Ancak, dünyada -ABD dahil- hiçbir devlet ve hiçbir politikacı bunu bu tarihte beklemiyordu.

2) Mutlaka, bugüne göre, daha az bilgili, daha romantik ve daha deneyimsiz idik. Ufkumuzda o ölçüde genişti. Ancak herkes iyi niyetli, verici ve disiplinliydi. Kısaca örgütsel olarak davranan insanlardı. Bu kişiler arasında “Ben” yoktu, “Biz” vardı.

İyi niyetli ve disiplinli olunca, bu kendi çapındaki hareket bu tartışmalara katılan veya katılamayan pek çok kişinin bir şekilde dönüş sempatizanı olmasını sağladı.


Değerli Kardeşim,

Önce Yusuf ile bir konuda anlaşmanız gerekecek. Yusuf “grup yoktu” derken sen örgütlü bir gruptan, tanımlamaya göre neredeyse bir partiden söz ediyorsun... Elbette ki bu değerlendirme senin öznel değerlendirmen. Ayrıca devletlerin öngöremediği Sovyetlerin yıkılışını öngörememekle suçlanabileceğinizi de sanmıyorum. Suçlayan olursa da saçmalamış olur. Hem eğitim, olabilecekleri tahmin edebilmeyi öğretmekten çok, eğitilenlere, hemen her koşulda hareket için en uygun davranışı yapılabilecek yetiyi kazandırmak değil midir? Altını çizersek, değerlendirme ölçütü, Sovyetler Birliği’nin ne zaman dağılacağını tahmin edip-edememek değil, Sovyetler Birliği dağılıp olumlu şartlar oluştuğunda anavatana dönüş adına yapılabilecek şeylerin yapılıp yapılmadığıdır. Yapılanların, söylenenlerin, yazılanların ne ölçüde dönüş yararına yada zararına olduğudur. Sonuç olarak grup eğitiminizin başarılı olduğu görüşünüzün inandırıcı olabilmesi için kadronuzu saymanız, Dönüş adına tarih boyunca en olumlu şartlar ortaya çıktığında nerelerde neler yaptığınızı belgelemeniz gerekiyor.

Diğer yandan, sözünü ettiğin yıllarda zaten fiziki olarak benim aranızda bulunamayacağımı görmezden geliyor, tüm grupların ‘‘dönüş’’e karşı birleştikleri seçimdeki etkimi de unutmuş görünüyorsun. Net olarak hatırlaman gerekir ki, seçimi mutlaka almamız gerektiği konusunda en çok ısrarlı olan sen, ben ve Avni idi. Fahri değil. Fahri o dönem yönetimi karşı tarafa bırakmanın daha doğru olabileceğini düşünüyordu. Genel kurul başkanlığını dönüşe karşı ittifak grubunun kazanmış olmasına rağmen, söz verdiği için açık oylamada karşı gruba oy veren birkaç kişiyi etkileyerek, gizli oylamada Fahri’yi başkan seçtirebilmiştik. Gruptan değildi diye küçümser tarzda sözünü ettiğin İbrahim’in de 12 Eylül döneminde ne gibi bir risk aldığını eğer duymadıysan Özdemir’e sor da anlatsın.


Sevgili Şamil, senin de içinde olmadığın için bilemediğin çalışmalar hep olageldi. Dönüş konusunda Ankara derneğinin neden öncü dernek olduğunu, bunda kimlerin payı olduğunu bir anımsasan. Sözünü ettiğiniz çalışmalarda size bu ortamın nasıl hazırlandığını bir düşünsen. 59/1 numaralı, hep dernek sanılan, herkeslerin dernek sandığı on iki yıla yakın üzerinden anahtar inmeyen yarı bodrum daireyi dönüş mücadelesi tarihinden nasıl silip atarsın? Yaşar Bağ ağabeyin dönemin gençliğini, dernekçilik konusunda nasıl eğittiğini de bilmiyorsundur sen. Çünkü o yıllar düşünce olarak komünizmle mücadele derneklerine daha yakındın, Yaşar Bağ da solcu. Bilmem hatırlar mısın, Yunus Bilengaps ile gelip Kamçı’dan, Fahri’den yakınmıştınız “Sol ağızlı” diye. Gün gibi hatırlıyorum, ileride yararlı çalışmalar yapacağınıza güvenim büyüktü. Küstürülmemeniz, çalışma içinde kalmanız gerekiyordu. Önemli olanın nihai çözümde anlaşmak olmadığını, o şansın ne zaman doğacağını bilmediğimizi, ancak kendi kafamızdaki çözüm şansı doğduğunda ondan yararlanacak Çerkes’in, ayakta kalabilmesi için birlikte çaba göstermek gerektiğini vurgulamıştım. Sonradan hareketin en etkili kişilerinden biri olmanda azıcık payımın olduğunu sanıyordum ben de.  Meğerse...


 

“70-80’li yıllardaki dönüş, bir gençlik hareketi idi. Emsallerinde olduğu üzere saman alevi gibi yanıp söndü” yaklaşımını biraz talihsiz bir yorum olarak görmek gerekir. Bu satırları yazan arkadaşlarımız da dahil olmak üzere pek çok kişi bu hareketten nasibini aldı. Şu anda bazı insanlar çekilmiş olabilir ki, bu da doğaldır. Ancak unutulmamalıdır ki bu gün bile olayları iyi kötü sürükleyenler bu dönemin insanlarıdır. Belki bu yorumları yapan kişilerde o hareketlerin sempatizanları idi. 


 

Bizim kanaatimiz iyi-kötü değil, sadece kötü sürükledikleri yolunda.


 

Bu disiplinli çalışma içerisinde F. Huvaj yer aldı. Ancak N. Hatam için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.


 

Yukarıda sözünü ettiğim gibi Ankara’da değildim. Bu disiplinli çalışmanızda yer almam mümkün değildi. Ancak sonuçlarına bakınca iyi ki yer almamışım diyorum. Hem neden bu kadar benmerkezcisin anlamıyorum. Dönüş hareketine yararlı olup olmama ya da dönüşçü olup olmamayı sizin grupta bulunmuş olup olmamayla bir tutar bir havan var, yanılıyor muyum yoksa?



 

Çok fazla yorumun işin suyunu çıkaracağını biliyorum.


 

Gerçekten genel yorumları bırakıp somut şeylerle ilgilenmek gerekiyor. Ancak somut sorulara yanıt vermekten hep kaçınıyorsunuz. Daha önceki sorularımı tekrarlamayacağım ama RF Devlet Başkanı Putin’e yazılan yazının akıllı ve zeki insanların bulunduğu Kaf-Fed yönetim kuruluna yakışıp yakışmadığı konusunda da bir şey yazmadınız.


 

Ancak bilmek gerekir ki, ne buradan Kafkasya’yı sizler kadar bilebiliriz, ne de siz oradan burada gelişenleri bizler kadar bilebilirsiniz.


 

Bu görüşe katıldığım için birlikte olalım, birlikte üretelim, deneyimlerimizi birbirimize aktaralım diye çırpınışım. Bu çırpınışlarımın belgelerini de sunabilirim ama arşive başvurmak seni sıkıyor. Fakat ben severim, onun için, anavatandaki örgütlerle birlikte çalışma, birlikte üretme, deneyimleri birbirinize aktarma çabalarınız olduysa gerçekten bilmek isterim. Bu çabanın var oluşuna da sevinirim ama genel kurul kararı olmadan dernek tüzüğü değiştiren DÇB başkanını, tüm uyarılarımıza rağmen yeniden seçtiren sizin temsilcileriniz. Seçtirdiğiniz kişinin Çerkessk’te olaylara neden olmasıyla pişman olan da sizlersiniz. Anavatana yerleşen içinizden biri Necdet’in değil de Hat’ejıkhue’nin yol göstericiliğine güvenen sizin temsilcileriniz. En çok güvenilen bu kişiden en büyük eleştiriyi alan yine Türkiye... Hepsini sayarsam sayfalar almayacağı için gerisi şimdilik kalsın...



 

Ayrıca herhalde biliyorsunuzdur ki, 1980 mantığı Türkiye’deki pek çok şeyi silip süpürmüştür. Buna rağmen ayakta kalabilenleri saygı ile anmak gerekir. 80 öncesinin TİP, TSİP, TKP, MHP, vb çok güçlü olan pek çok ideolojik kuruluşu 80 sonrasında “sıfır” noktasına geldi. (Özellikle gençlik hareketi olan Dev-Yol, Dev-Sol, Kurtuluş, Halkın vs’yi saymıyorum.)  Onun için ne kendimize ne de başkasına haksızlık etmeden olayları zamana ve içindeki koşullara göre değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.


 

İşte paradigma farklılığı burada başlıyor zaten. Bu nokta iyi değerlendirilmeden, iyi yorumlanmadan hiçbir taşın yerli yerine oturmayacağına inanıyorum. Siz 12 Eylül mantığının, herkesleri dağıttığı gibi bizleri de dağıttı kolaycılığına sığınmak, ataletinizi, yapılması gerekenden çok yapılmaması gerekeni yapmış söylemiş olmayı, ‘’dönüş’’ü gündemden düşürüşünüzü (daha doksan üçte Fahri Ankara derneğinde dönüşün savunulamayacağını, ancak sosyal dernekçilik yapılacağını söylüyordu) nerdeyse haklı görmek eğilimindesiniz. Bense tamamen farklı düşünüyorum bu değerlendirmemi de Mevlüt ile 1995 teki yazışmalarımızdan aktarayım.

 

Mevlüt’ün mektubundan “(…) Düşlerimizin gerçeğe dönüşmesinin esrikliğiydi bu esriklik ama bugün artık gerçekleri tahlil etmenin, esriklikten kurtulup her şeyi yerli yerine oturtmanın zamanı geldi. Dün kendi kendimize söylemekten çekindiğimiz gerçeklerimiz yok muydu? Dün strateji ve taktiklerimizi belirlerken kimi zaman bazı gerçekleri görmezden geldiğimiz yadsınabilir mi? Peki bugün gizlenmesi ya da açıkça söylenmesi gereken gizlerimiz yok mu? Ulusal savaşımıza zarar vereceğine inandığımız, söylenmesini doğru bulmadığımız gerçeklerimiz? Artık tünelin karşı çıkışından sızan ışık netleşti. Düşler gerçeğe dönüştü. Bugün ulusal savaşımın başarıya ulaşması için yeni taktiklere ihtiyacımız var.”

 

Benim verdiğim yanıttan: “(…) Benim de çırpınmam bu yeni taktikler için ya zaten. Strateji belirlerken bilip de görmezden geldiğimiz şey olmadı ama taktik gereği bilip de söylemediğimiz şey oldu. Eğer bir amaca varmak istiyorsak yine olacak, olmalı. Benim sizlerden yakınmam stratejiye uygun taktiği belirleyemeyişiniz. Korkum da taktik yanılmalarınızın stratejinizi değiştirmiş olmanızdan kaynaklandığı. Çünkü Türkiye özelinde 12 Eylül öncesi stratejisi dimdik ayakta kalan tek grup biziz, dönüşü savunanlardır diyebiliriz. Öyle ki “Ulusal yaşam ancak anayurtta sürdürülebilir, gelişebilir” tezi perestroykadan sonra daha bir güçlenmiş, karşısında ulusal kaygı temelli başka seçeneğin geliştirilemeyeceği konuma gelmiştir. Eski karşıtları dahil ulusal kaygısı olan herkes onu bayrak edinmiştir. Dolayısı ile eskiden dönüşçü olup bugün saf değiştirenlerin tüm sorumlulukları tamamen kendilerinindir. Neden, tamamen kişiseldir. Türkiye’de saf değiştiren diğer siyasiler, ideolojilerinin dünya genelinde çöküşü, değişimi gibi hafifletici, zorlayıcı nedenleri gerekçe gösterebilirler. Ancak dünya genelindeki değişimden ideolojisi güçlenerek çıkan Dönüşçülerdeki bu şaşkınlığı anlayamıyorum.

 

“Taktiğe gelince; hem anavatanda hem de muhacerette parçalanmışlığımız, devlet örgütlerimiz, bunların güçleri, devlet örgütlerimizin içinde yer almış olduğu Rusya Federasyonu, onun gücü, dünyanın güçlü ülkelerinin kara kaş, kara göz için küçük uluslara yardım etmeyeceği, her neyi amaçlarsak ilk önce kendimize, kendi olanaklarımıza güvenmemiz gerektiği göz önünde tutularak belirlenmeli. Mihenk taşı da hep aynı olmalı: Anavatana dönüşü kolaylaştırıyor mu yoksa zorlaştırıyor mu? Geçmişte de hep bunu yaptık ve bunu yaptığımız zamanlar doğru zamanda doğru şeyi söyledik. Geçmişte, -Yamçı “Ne Yapmalı”- anti Sovyet, anti sosyalist görüşün ancak ve ancak Türk şovenizmi ve Türk ırkçılığına ya da İslamcılık akımına hizmet edeceğini savunduk. Doğruydu. Bugün de anti Rus politika (özellikle muhaceret Türkiye’sinde) yine aynı akımları besler. Çeçen olayları sonrası mitingler, gelişen olay ve ilişkiler bunun kanıtı.”


 

“Dönüş düşüncesinin 70-80’li yıllarda toplumda kendisine taraftar bulabilmiş olması bu yıllarda kendilerini dönüşçü olarak tanımlayanların gerçekten dönüşçü olduklarını göstermiyor. Türkiye gençliğinin sağda ve solda sayısız fraksiyonlara bölünüp birbiriyle savaştıkları dönemde dönüşçü olmak risksiz ve güvenli yaşamak demekti. Dönüşçülerin ileride anavatanlarına dönüp ulusal yaşamlarını orada devam ettireceklerini düşündükleri için Türkiye’den bir politik talepleri yoktu ve dolayısıyla devlet ve yasalarla bir çelişki içerisinde değildiler. Anavatan da demir perde ile çevrili olduğundan yakın gelecekte dönmekte söz konusu değildi. Dolayısıyla ülkenin bu çok çalkantılı dönemini dönüşçü olarak atlatmak en emniyetli yoldu.”

 

Mutlaka 70-80’li yıllarda ben dönüşçüyüm diyen, aslında yukarıdaki açıklamada doğru olarak “taraftar” kelimesiyle kendini bulan, kişiler ile örgütsel olarak dönüş için çalışan insanları farklı değerlendirmek gerekir. Taraftarların bugünkü durumlarını tespit edip, bu sonuçla örgütlü çalışanları aynı kefeye koymak ciddi bir mantık hatasıdır.
 

Yukarıdaki açıklamanın sıradan kişiler için doğru olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak ana teması ve yapılan “genelleme” ile tamamen yanlış ve o dönemde çalışan, emek veren insanlara ciddi bir haksızlığı taşıyor. Yani basitçe “dönüşçü olanlar sağ ve solda olma riskini aşmak ve kendilerini sağlamda hissetmek için dönüşçü oldular“ mantığı emek veren insanlara saygısızlıktır ve bir özrü gerektirir. Aksi takdirde insanlara “yoksa sizde onun için mi o dönemde dönüşçü oldunuz” diye sorma hakkını yaratırsınız. 


 

Bence de haklı bir eleştiri. Zaten ben başından beri genel değerlendirmelere girmeyelim derken böyle yanlışlıkların yapılmasından korkuyordum. Kişiler kendilerini içinde bulundukları, bildikleri ortamları daha önemli bulabilecekler değerlendirme farklılıkları oluşacak tartışma bu yönde gelişirse “sen dedin ben dedim sen yaptın ben yaptım”ın ötesine geçemeyecek havanda su dövmüş olacağız.


 

Ben döndüm, en iyisi ve en doğrusunu ben bilirim yaklaşımını yanlış bulduğumu belirtmek zorundayım. Dönmüş olanı döndüğü için herkes takdirle karşılar. Ancak bundan sonrası ayrı değerlendirmelere tabi olur. İlle de kendimizi yükseltmek için başkalarını batırma ihtiyacı içerisinde olmamak gerekir!


 

Döndüğü için en iyisini ve en doğrusunu bildiği iddiasında birinin, birilerinin olduğu kanısı varsa adını söylemeli bu kanıyı oluşturan verileri sıralamalıydın. Ancak olayları bire bir yaşayan birilerinin, olaya daha çok zaman ayıran birilerinin kimi şeyleri de sizlerden daha iyi bilebileceğini kabullenmek neden bu kadar zor geliyor size anlamak güç.

 

Dönüşten sonrasının ayrı bir değerlendirme olduğunu bu konuyu konuşabildiğim hemen herkese anlatmaya çalışıyorum. Ben geçmişte olaya çok yararlı olmuş kişilerin buradaki başarısızlıklarının temelinde büyük ölçüde bu gerçeği kabul etmemelerinin büyük payı olduğuna inanıyorum. Toplum içinde yer edinmenin sıfırdan başlaması gerektiğine inanıyorum. Birikimi olan elbette olmayana göre daha şanslı olacak.


 

Bu tartışma ortamına, bunun Fahri ile Necdet’i kapıştırma ortamı olarak açılmış olmasından karşıyım.


 

Bu tartışma ortamının Fahri ile Necdet’i kapıştırma ortamı olarak açılmış olduğuna doğrusu inanmıyorum. Eğer bu iddia doğru ise üzülürüm, oyuna geldim demektir. Yusuf dahil platformu oluşturanların bu değerlendirme için düşündüklerini bilme hakkımızın olduğuna inanıyorum.

 

Bu nedenle de bu ortamın yaratılmamasını istemiştim. Hepimizin kusurları olabilir, bu kusurları bilerek birlikte olmayı becerebilmek gerekiyor ama herhalde ortalıkta apaçık duran insanlarla ilgili tartışmalar daha çok olacaktır.


 

Doğru söze ne denir.


 

Bu platformu açan arkadaşlar talebi ve takibinde N. Hatam’ın yazısı içerisinde görüş sorduğu için yazıyorum. Çünkü geçmiş karanlık kalmasın, bu insanları sen nasıl değerlendiriyorsun, diye soruluyor.

Ben de düşüncelerimi açık açık yazacağım. Hem F. Huvaj’dan hem de N. Hatam’dan bunları dostça eleştiriler olarak almalarını rica ediyorum. Genel felsefe yapmak, şu tarihte ben bunları dediydim veya yazdıydım diye arşivlerden duruma göre bir şeyler çıkarmaktansa bu kişileri 30 yıllık süreçte nasıl algıladığımı kısaca yazmayı tercih ediyorum.


 

Eğer platformu oluşturan arkadaşlar bizler hakkındaki kararı, birimizden birimizin görüşlerine, hele senin öznel değerlendirmene göre vereceklerse çok yazık. Evet, seviye bu ise eğer çok yazık. Çünkü bu yaklaşım objektif değerlendirme ölçütü değil. Değerlendirmeler daha önce yazılmışlara, söylenmişlere, bunların ne kadar arkasında durulduğuna, yanıtlanan yanıtlanmayan yazılara, yardım taleplerinin yerinde olup olmayışına, bunların ne ölçüde önemsendiğine, öngörülerden hangilerinin doğrulandığı hangilerinin doğrulanmadığına göre yapılır benim bildiğim. Tarih de bunu yapacaktır zaten. Gün gelir senin bu yazın da daha önce sorulup es geçilen somut sorularla birlikte, olaylar karşısında kişilerin ne denli öznel ve benmerkezci olabileceğinin örneği olarak tarihimizi yazacaklara örnek teşkil edecektir kuşkun olmasın. Bana göre yazılmışlar, yapılmışlar, yapılmamışlar üzerine konuşmak değil felsefe yapmak: bunlardan kaçınarak yapılan değerlendirmelerdir. Şamil bu iki yaklaşımı nasıl karıştırabilir?


 

F. HUVAJ:

 

Eğer “ortalama yarar göstergesi” diye bir şey olsaydı, “belirli bir döneme kadar” yaptıkları ile aramızdaki en yararlı insandır. Tüm maddi ve manevi zorluklarına rağmen, birlikte oluşturduğumuz aşırı disiplinli çalışmaların içerisinde oldu. Ben o zamanlar F. Huvaj’dan isteklerimizin ne kadar insafsız olduğunu evlenip çocuk sahibi olduktan sonra anlayabildim.


 

Belirli bir döneme kadar koşulu ile Fahri hakkında söylediklerine katıldığımı zaten söylemiştim. Bizler bildiğimiz için saymıyoruz. İsteyenlere bunun sayısız örneği gösterilebilir.

Ancak, zig-zaglı, zaman zaman değişen politik çizgisi özellikle 1980 den sonra belirginleşti.

 

1980’lerden sonra belirginleştiğini söylediğin zig-zaglı, zaman zaman değişen politikası için ben özel durumuna göre anlık genel politika geliştirdiğini söylemiştim kıyamet koptu. Kafa koparmak isteğinde olduğumuz suçlamaları geldi. Sapla samanı karıştırdığım uyarıları geldi gibi, gibi... İki değerlendirme arasında ben çok büyük fark görmüyorum sen ne dersin?


 

F. Huvaj’i şu anda iyi düşünce geliştirebilen, emeklerine ve genel olarak geçmişine saygı duyduğumuz bir kişi olarak değerlendiriyorum. Bizler dahil toplumun büyük bir kesimi F. Huvaj’ı lider olarak görmek istedi. Olabilse idi iyi olurdu. Ancak yıllar geçince, F. Huvaj’ında ısrarlı açıklamalarıyla bunun böyle olmadığını ve olamayacağını da anladık. Düşününce geçmişte de lider olmadığını anladım.  F. Huvaj samimi olarak düşünce geliştiren, bu düşüncelerini yayın yaparak korkmadan açıklayan ve benzeri kişilerin bir araya gelmesini sağlayan bir aydın kişiydi. “Liderlik” etiketi altında ve “samimi aydın” etiketi altında değerlendirdiğimizde farklı yorumlar ve farklı eleştiri seviyelerini gerektiriyor. Ancak ince bir çizgiyi unutmamak gerekir. Bunu bizler bile yıllar sonra zor anlayabildik. Bizim dışımızda, bu kadar yakın olamayan insanlar F. Huvaj’ı lider olarak değerlendirip bu seviyeye göre eleştirdiler ve eleştiriyorlar. Çok haksız olduklarını da söyleyemeyeceğim. Çünkü F. Huvaj’ın genel söylemleri, hareketleri ve niyetleri, birazda ortalıkta buna en yakın durumdaki kişi olması onun böyle algılanmasına neden oldu. Kendisi de bunun farkındaydı.


 

Bu paragrafı çok iyi anlamadım. İnanacağınızı sanmıyorum ama şu ana kadar lider kimdir, kim olmalıdır gibi bir sorunum da olmadı benim. Zaman ve zemine göre, yapılan işin özelliklerine göre grup içerisinden birileri biraz daha göze çarpar. Bizlerin algılamamıza göre diğer gruplardaki liderlik anlayışının pek tutacağını da sanmıyorum. Bu konularda da kafa yormayalım derim.


 

Ufak tefek zig-zaglar olabilir. İnsan yaşamı zor. İstemek kolay, ancak bazen yapmak zor oluyor. Bazı insanlar kariyeri için çalışma ortamını terk ettikleri oldu. Türkiye’nin uzak köşelerinde kariyer çalışmalarına devam edebildiler. Bunları da ufak zig-zaglar olarak yorumluyorum. Bunlar hepimizin yaşamında oldu. Keşke olmasaydı. Onun için bazen toleranslı olmamız gerektiğine inanıyorum. Ancak Adigey’den Türkiye’ye dönüşünü de hayatının en talihsiz hareketi olarak yorumluyorum.


 

Bu konuda da seninle derin görüş ayrılığımız var. Fahri ve sizlerde eleştirdiğim, çizilen ufak-tefek zig-zaglar değil. Paradigma değişikliği. Sayısız örnekten birini vereyim burada. Paradigma değişikliği başlangıcının ne kadar erken tarihlere gittiğini de gösterir bu. Kaf-Der Bülten’in 0cak 1994 beşinci sayısına bir bakalım. Tırnak İçinde de olsa metinden bunun Şenibe Yura’nın sözü olduğu anlaşılsa da büyük harflerle verdiğimiz manşete bakın: “ZAMANIMIZ KAFKAS HALKLARININ ULUSAL BİLİNCE VE BAĞIMSIZLIĞA SARILMASI ZAMANIDIR”. Metin içinde kargaların bile güleceği akla zarar cümlelerden biri:  “(…) 153 yıl süren Kafkas savaşlarından galibiyet alamayan Rusların (…)”  Bülten sizleri nasıl etkilemişti, bültene ilişkin ne gibi değerlendirmeniz olmuştu bilmiyorum ama Fahri’yi ilk görüşümüzde bizim itirazımız oldu. Aldığımız cevap da “Biz gazeteciyiz. Adam söyledi biz de yazdık”  oldu. Sanki bağımsız bir yayın organı idik. Sanki bağımsız görünen yayın organları bile siyasi duruşuna göre kapağı, manşeti belirlemiyor. Sanki daha önce birlikte dergi çıkartmamıştık. Sanki o dönemde söylenmiş benzeri şeyleri manşete çıkartmıştık. Sanki benzer görüşteki kişilerin eleştirilerini dergimize almışsak, kendi görüşümüzü, eleştirimizi de aynı sayıda vermemiştik. Sunum, verilen önem, sayfayı süsleyen fotoğraflar sanki söylenenlerin ne kadar desteklendiğinin aynası değilmiş gibi…

Kamçı ve Yamçı deneyiminden sonra bu sunuş bence, sadece ve sadece paradigma değişikliği ile açıklanabilir. Katılmıyorsanız uzman yayıncılara soralım. Son örnek de Nart’ın 40. sayı kapağı. Yayın organlarındaki anti Amerikan yazılara ilişkin hükümetin, Türkiye-ABD ilişkilerini zedeler korkusu ile “bunların devletin resmi görüşü değildir” deme gereğini duyduğu bir ülkede, diasporalarımızın hükümetinin resmi yayın organının bu sorumsuzluğu ancak paradigma değişikliği ile açıklanabilir. Paradigma değişikliğinin yansıdığı eylemler, yazılar da ciltler doldurur. Bir de buna, hataların her birine zamanında tepki verdiğimizi, eleştirilerimizin hiç göz önüne alınmadığını eklerseniz…

 

Fahri Huvaj’ın Türkiye’ye dönmüş olmasını hiçbir zaman, hiçbir yerde ben “hayatındaki en büyük talihsizlik” olarak değerlendirmedim. Ancak Fahri’nin Türkiye’ye dönüş biçimini de yanlış bulduğumu söyledim, söylüyorum. Fahri Türkiye’ye dönerken Necdet’le konuşmadı, İbrahim ile konuşmadı Mehmet’le konuşmadı. Çalıştığı işyeri bilmedi. Oda arkadaşı ŞHALAXHUE Abu, döner umudu ile iki ay kadrosunu tuttu. Kurmayı düşündükleri yayın vakfı için kendisine iş yeri hazırlamış olan MEŞBEŞ’E İshak’a düşüncesini değiştirdiğini söylemedi. Dönüşüne ilişkin konuşulan tek şey seveni KHUEKHUE Asfar’ın demesi ile “Fahri’nin Türkiye’ye dönmediği Adige Mak muhabiri olarak gönderildiği” idi.  Bana göre Fahri birimizden birine mutlaka güvenmeli, şimdilerde açıkladığı gerekçeleri ileri sürerek ya da hiçbir şey söylemeden dönmek zorunda olduğunu söyleyebilmeliydi. Birlikte nasıl çalışılabileceğinin planlaması yapılmalıydı.

 

Ancak bu konuda da Fahri’nin Türkiye’ye dönüşünü “hayatının en büyük talihsizliği” olarak görenlere ilişkin anlamadığım bir şey var. Fahri’nin dönüşü neden talihsizlik oluyor da en etkili eğitim çalışmalarını yapan Şamil’in, Bülent’in hareketleri talihsizlik ya da yanlış olmuyor. Hele sadece Kanada’ya gitmekle kalmayıp, haklılığına inandırmak için etkilediği gençlere anavatanı karalayan internet mesajları yazdıran Bülent neden yanlış yapmış olmuyor? (İlginizi çekerse mesajı ve bizim cevabımızı da gönderebilirim). Hem Bülent, senin de bulunduğun bir toplantıda dönüş yapmayanlara seslenerek “Madem dönmeyeceksiniz, dönüşün bittiğini açıklayan bir bildiri yayınlayalım” saçma teklifini getirmemiş miydi?


 

Bizler, herhangi bir (sıradan) insan gibi gidip gelemeyiz, davranamayız. Çünkü bizler sıradan insanlar değiliz. Aksi takdirde birbirimize sıradan insanlara davrandığımız gibi davranıyor olmamız ve toplumun bizlere sıradan insanlar gibi davranmasını beklememiz gerekmez mi?


 

Burada da sana katılıyorum. Kişinin sıradanlığı ya da sıra dışı oluşu salt söylemine bağlı değildir. Görüşleri, eylemleri kişileri sıradanlıktan çıkarabilir. Bir hareket için önemi gün gibi açık olan birinin “Ben sıradan biriyim” demesi de tevazu değil, sorumluktan kaçmak gibi olur. Geçmişte dönüş konusunda hiçbir şey söylememiş ya da hep dönüş karşıtı olmuş birilerine göre bizlerin çok daha büyük sorumluluklarımız olduğuna inanıyorum ben.  Sence de öyle değil mi?

 

Ancak insanlar yorulabilir, daha önce yazdıklarından, yaptıklarından pişmanlık duyabilir belirli bir tarihten sonra sıradan biri olmayı tercih edebilir. Örneğin Fahri Huvaj 1994’ten beri sıradan biri olmayı seçtiğini söylüyor. Ancak bu seçimin de sorumluluğu vardır. Bu kararı verdiği andan itibaren Fahri’nin DÇB başkan yardımcılığından istifa etmesi, DÇB’nin 1996, 1998, 2000, 2003 genel kurullarına katılmaması, şu an sürdürdüğü Ankara şubesi başkanlığına ne kadar ısrar edilirse edilsin gelmemesi gerekirdi.

 

Çeçen savaşı hakkında bilgilendirme toplantıları yapmaması, dönüş konusunda anketler düzenlememesi gerekirdi...


 

F.Huvaj’ı kaybetmemeliyiz diye düşünüyorum. Birikimi ve demokrat düşünüş şekliyle hala vereceği çok şeyler olduğunu biliyorum. Bu nedenle oturup, F.Huvaj’ın problemlerini dinleyip ve takiben çözümüne katkıda bulunup tekrar, mümkünse en kısa surede,  Adigey’de yaşar hale getirmek için katkıda bulunmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Eğer bizler arkadaşsak, bunun ötesinde 30 yıllık geçmişi olan dostlar isek bizlere düsen görev eleştirinin yanında destek vermektir. Bu nedenle bir şekilde bu sayfalarda tartışan herkesi bu konuyu bu yönüyle ele almaya çağırıyorum.
 

Ayrıca, F.Huvaj’ında kabul edeceği kişilerle bir araya gelip yüz yüze bir görüşme yapmamız gerekiyor. Bu görüşmenin tek gündem maddesiyle yapılması gerekiyor. “F.Huvaj’ı yeniden anavatana nasıl kazandırabiliriz, maddi ve manevi problemlerinin çözümüne nasıl katkıda bulunabiliriz” diye görüşür ve eğer samimi isek bu toplantıdan somut görevler almış olarak çıkarız. Biz bu toplantıyı kaç kişi katılırsa katılsın yapacağız.

 

F.Huvaj’a düşen de bir an önce tüm potansiyelini bu yönde kullanıp dönmektir. Çünkü herkes onun yaşamında ne zorluklar yaşadığını, dönerken ne sıkıntılar çektiğini değil, sonucu, yani düşündüklerini yapmayan bir kişiyi tartışmayı tercih ediyorlar. Bu da hem Türkiye’deki dönüş hareketine ciddi zarar veriyor, hem de F.Huvaj’ın geçmişine yazık ediyor. Ancak ben nedense F.Huvaj’ı seviyorum. Bir omuzdaşıma olabildiğince yardımcı olmak ve mümkünse omuz-omuza devam etmek istiyorum.

Toplantı katılımcılarının seçimini F.Huvaj’a bırakıyorum. Seçilecek olan arkadaşları bu konuyu görüşmek üzere toplantıya çağıracağız.


 

Yalnız Fahri Huvaj’ı değil hiç kimseyi kaybetmememiz gereğine bütün kalbimle inanıyorum. Ancak kaybetmemenin yöntemi yanlışlıkları görmemek değil. Kişi sevdiklerini, beklentisi olduğu, kaybetmek istemediği kişileri eleştirir daha çok. Sonradan çoğunuzu sardığını gördüğüm Fahri’deki paradigma değişikliğini, çok daha öncelerden başladığı halde, sadece şimdilerde o da dar bir kadroda tartışma konusu yapıyorsam kaybetmeme isteğimden, yeniden kazanma konusundaki direnmemdendir. Ama artık “kol kırılır yen içinde kalır” tavrımın harekete zarar verdiğini, düşünüyor daha açık eleştirilerde geç kaldığım için zaman, zaman kendimi suçluyorum.

 

Yine söylediklerini yapmadığı için eleştirilmek durumunda olanın yalnız Fahri olması gerektiği görüşünü de anlayamıyorum. Fahri’nin Adigey’deki önemini, ekonomik konularda yardım edilmesi gerekliğini anlamakta neden bu kadar geciktiğinizi de kavramakta zorlanıyorum. Keşke Fahri hazır buradayken bunları anlayabilip bu işbirliğini kurabilseydik inanın her şey daha güzel olacaktı. Fahri, ruhen Adigeyli olduğu dönemde anlaştığımız gibi artık anlaşamayacak olsak, DÇB’de ortak tavır sergileyemeyecek olsak, birlikte dil çalışmaları yapamayacak olsak bile, sadece fizik olarak değil ruhen de Adigey’de yaşayan bir Fahri’nin elbette dönüşe çok yararı olur. Keşke dediklerinizi yapsanız, Fahri’yi ikna edebilseniz ve senin de belirttiğin gibi 80 öncesi Fahri olarak Adigey’e dönmesini sağlasanız… İnanın en çok ben sevinirim.


 

 

N.HATAM:

 

Türkiye’de iken bireysel çabalarını takdir ettiğimiz, dönme dirayetini göstermiş bir insan. Bu dirayeti nedeniyle de takdir ediyoruz.

 

Ancak bilmiyorum nedendir, örgütlü bir çalışma içerisinde olamadık. Bu nedenle, bizim bildiğimiz gurup içerisinde hiçbir zaman olmayan  N. Hatam’ın, Y. Taymaz’a “hangi gurup” demesini yadırgamıyorum.


 

Şu senin bildiğin grup içerisinde hiç olmayan Necdet;

Hep senin alınmadığın gruplar içinde olagelmişse, bulunduğu her yerde var olan örgütle birlikte olmuş ise,

Örgütün olmadığı yerde oluşmasına katkıda bulunmuşsa,

Dönüşten sonra da tüm gücünü  -büyük fırsatlar olduğu halde-  iş kurup para kazanmak için değil, örgütlenmeye, örgütlenmek, örgütlerin gücünü arttırmak yönünde kullanmışsa,

Tüm birlikte olma girişimleri arkadaşlarınca görmezden gelinmiş ya da yanlış algılanmışsa,

Örgütlü çalışmanın ölçütü senin içinde bulunduğun örgütle birlikte olmak mı yoksa Yusuf’un “hangi grup” sözünü benim söylediğimi sanmanın nedeni, platforma gelen yazıları özenle okumaman mı yoksa ön yargılı bir değerlendirme mi ne dersin?


 

Adigey’de de, gidenlere yardımcı olmak yerine kendisini ön planda tuttuğunu, orada yaşayan arkadaşların eleştirilerinden alıyoruz. Tavırları özetle, “omuz- omuza olmak yerine omuza basarak yükselmek” gibi yorumlanıyor.


 

Birilerinin “omuz-omuza olmak yerine omuza basarak yükselmek” benzeri “mahalle dedikodularını çok duydum ve artık yadırgamıyorum. Ancak bunu senin önemseyerek böyle bir platforma taşımanı senin adına şanssızlık olarak değerlendiriyorum. Bu iddialar artık az önemsediğini sandığım ulusal sorun nedeni ile ilişkide olman gereken biri değil de iş bağlantın olan biri hakkında üretilseydi bunu iddia edenlere mutlaka gerekçelerini sorardın gibi geliyor bana. Mesela nereye yükselmek istediği, kimin omzuna basmak istediği, birinin yazdığı bir makaleyi bir kitabı kendi adına mı yayınladığı. Birinin yaptığı bir çalışmayı, çalışmayı yapanın adını vermeyip kendi hanesine mi yazdırdığı… Ne bileyim daha bir sürü soru… Böyle bir araştırmaya girmeden iddiayı hemen benimsemen sana yakışmaz ve benim değil senin imajını zedeler. Çünkü birilerimiz hakkında dedikodu geçmişte üretildiği gibi bugün de üretilmektedir yarın da üretilecektir. Ancak geçmişte arkadaşlarımız hakkında üretilen dedikoduları kafadan ret ederken bugün kafadan benimser oluşumuz çok acı. Fahri'nin, belgeleri ile sizlere sunabileceğim kimi yanlışları, kendi yanlışlarınız karşısında sessiz kalıp benim için söylentiyi ön plana çıkartmanı da garipsedim.  Bu tip söylentileri çıkaranlar ve siz inananlarla istediğiniz yerde yüzleşmeye de dilerseniz iddialarımı ispata da hazırım.


 

F. Huvaj’ı tekrar Türkiye’ye döndü diye eleştirmesine % 100 katılmamak mümkün değil.


 

Daha öncede belirttiğim gibi ne Fahri’nin ne de başka birinin Türkiye’ye dönmüş olmasını hiçbir zaman hiçbir yerde eleştirmedim. Aksini yazdığım söylediğim bir görüşü nasıl bana mal edebiliyorsun anlamak çok güç.


 

Adigey’de ne kadar yardımcı olduğunu, oradaki yaşamını kolaylaştırmak için ne kadar omuz verdiğini bilemiyorum. Ancak her şeyin arkasında biraz iktidar kavgası kokusu hissediyorum.


 

Keşke bu iktidarın neyin iktidarı olduğunu da bir söyleseydiniz. Ancak Fahri hemen yanı başınızda bu kadar önemli şeyde neden sadece hislerinize güveniyorsunuz. Kendisine sorarsınız. Bizi bir araya getirirsiniz. Olayları, somut olayları irdeleriz. Siz de karar verirsiniz.  Ki gerçekten omuz vermediğim sonucuna ulaşsanız bile bu sizi kurtarmaz ki… Bir de birlikte grup çalışması yaptığınız Fahri'ye, neden Şamil'in ya da grup üyelerinin değil de gruba bile alınmayan (!) Necdet'in omuz verip vermediğini sorgulaman da tuhaf değil mi? Fahri'nin Adigey'e dönüşüne ilişkin önerileriniz aynı zamanda daha önce omuz vermediğinizin bir itirafı olduğuna göre bu omuz vermeyişinizin nedeni bir iktidar kavgası mı yoksa? Ne dersin?


 

Yazılı olmadığı için eksik aktarılanları düzelteyim. N. Hatam’ın toplantı ile ilgili vermiş olduğu bilgiler maalesef yanlış. Yanlış bir tavır sergileyerek “lütfen dikkat” demeyeceğim. Her kim benzeri bir toplantıya benzeri bir tavırla yaklaşırsa yine benzeri cevabı alır. Oradaki insanları küçük çocuk azarlar gibi  “ne yaptınız” dersen ve soruna karşılık “peki siz ne yaptınız” cevabı alırsan alınmamak gerekmez mi? Tabii ki Türkiye’deki Çerkeslerin sorunlarının anlaşılması bizler için çok önemli. Ancak Türkiye’deki Çerkeslerin sorunlarının tartışılmasından hareketle dönüşün yadsındığı nasıl çıkarılabilir anlayamadım. Bu dünyada dönüşü tek başına bir kişi savunmuyor veya gündemde tutmuyor. Başkalarına da saygı duymayı bilmek, nedenlere inmeye çalışmak gerekirdi. Her ne kadar Kafkasya’dan baktığınızda buralarda hiçbir şey yapılmıyor gibi görünüyorsa, inanın buradan bakıldığında da oralarda farklı bir şeyler göremiyoruz!


 

Tartışma konusunu hangimizin yanlış anımsadığı, yanlış algıladığı ikimiz dışındaki katılımcılara sorularak anlaşılabilir. Ancak toplantıda söylediklerimi yanlış algılayıp yorumlamanı artık yadırgamıyorum. Çünkü yukarıda belirttiğim gibi yazılı olan şeyleri bile yanlış algılıyorsun. Şimdi sırayla gidelim: Tartışma, gündeme getirdiğiniz, Arama Toplantısı planınızdan doğdu.

 

Ben ilk olarak ‘’neyi arayacaksınız’’ diye sordum.

 

Türkiye’deki Çerkeslerin sorunları ve çözüm yolları, dediniz. Hatta eklediniz. Bu toplantıya bizler gibi görüşleri netleşen insanların değil daha görüşleri netleşmemiş insanların katılması gerektiğini söylediniz.

 

Asıl müdahalem burada oldu. Peki, bizlerin içinde olmadığı bu toplantıda dönüş yanlıştır dönüşe gerek yoktur sonucu çıkarsa ne yapacağız dönüşten vaz mı geçeceğiz dedim. Bu sözden “siz dönüşçü değilsiniz’’ demişim gibi bir anlam çıkarttınız ve yüksek sesle “kimse bize dönüşçü değilsiniz diyemez, kimse bize böyle bir soru soramaz” dediniz.

 

Ben de “herkes, her zaman herkese istediği soruyu sorar, tarih de soracaktır” dedim.

 

Yineliyorum; tarih, perestroyka sonrası dönüşçü olarak neler yaptığınızı soracaktır. On yıl yürürlükte kalan vatandaşlık hakkından neden yararlanılmasını sağlamadığınızı, etkin çaba göstermediğinizi soracaktır. Daha birçok soru soracaktır... Son on yılda, dönüşe çalışmadığınızı ispat etmek de çok güç olmayacaktır.

 

Birbirimizden farkımız olup olmadığına gelince bu kadar yıldır merak etmediğiniz çalışmalarımızı gerçekten merak ediyor ve dinlemeye tahammülünüz varsa onları da söyler yazarız ama işin felsefesini yaparak değil arşivdeki yazılar alınan sonuçlar temel alınarak...

 

 

İyi de muhtemelen benim de hatalarım vardır, Y. Taymaz’da hatalıdır, vb. Peki NE YAPMALI?

 

Dünyada hiçbir örgüt, hep çok iyi, hep verici, hiç kendini öne çıkarmayan, hiç hata yapmayan insanlardan oluşmuyor. Ancak, hatalı ve eksik insanlar doğru bir ideoloji altında disipline edilip, iyi bir örgütlülükle çok şeyler başarıyorlar. Bizim “sen dedin, ben dedim”leri çok hızlı aşıp bunu sağlamamız gerekiyor.


 

Ben eleştiriye tahammülü olmayan, özeleştiri yapmayan, hele temel paradigmasını değiştirmiş üyelerden kurulu örgütlerin, başarılı olacağını düşünemiyorum. Yapılamayan şeyler için hafifletici sebepler aranarak bir yere varılamayacağına inanıyorum. Birilerimiz için dedikodu üretmek bir yana üretilen dedikoduların kaynağında kesilmesi gereğini düşünüyorum... gibi.


 

Bir yıldır tartışmakta olduğumuz bir konuyu hızlandıracağız: 3 kişilik çekirdekle dönüşün yeniden gurup yapısını kazanması için görüşeceğiz ve her toplantıda bir sonraki toplantıya katılacak arkadaşlarımızı seçeceğiz. Muhtemelen bir yıl içerisinde ciddi politik analizlerini yapmış bir çekirdeği yaratmış olacağız.

 

Tabii ki, artık 70-80’li yıllara göre daha tecrübeli ve donanımlı insanlar olarak daha iyisini yapmalıyız diye düşünüyorum.


 

Bunları yapmak, bu konudaki çalışmaları yeterince desteklememek, dahası engellemek için mutlaka size göre haklı nedenleri vardır. Yine de “zararın neresinden dönülürse kardır” diyelim ve sevinelim. Ancak önerimiz siz bu karara varıncaya kadar yapılmış çalışmaları gözden geçirmeniz. “Benim yapmadığım yapılmış değildir” gibi bir yaklaşımla yola çıkmamanız. Bunu yapabildiğiniz zaman 125 yıl gibi bir etkinliği gerçekleştiren dünyada öncü bir kadronun, öncülük bir yana, gelişmeleri takip edemeyen, dahası dönüş koşullarının zorlaştırılmasına neden olan zavallı bir duruma düştüğünü de göreceksiniz. Perestroykanın ilk günlerinden beri hızla yükselen dönüş çalışmalarına katkıda bulunmamış olmayı da halkımıza çok zor anlatacaksınız.



 

Bazı tespitlerimi paylaşmak isterim:


1) Çerkes halkının problemlerinin nihai çözümü “Kendi topraklarında, kendi kaderini tayin edebilen bir halk olmak”tan geçer. Bu, ulusun geleceği ile ilgili tüm kararlarını alması ve bunu yaparken, kararlarını özgür iradesiyle yapabildiği anlamına gelir.


 

Geçmişte “kendi kaderini tayin hakkı” derken böyle bir parantez açmış olduğumuzu hatırlamıyorum. Eğer daha önceki yazılarımızda böyle bir parantez var idiyse yazarsan sevinirim araştırmaktan kurtulmuş olurum ya da daha açık söyleyeyim “bağımsız ulus devlet’’ anlamına gelen bu paranteze katılmıyorum. Geçmişte dönüş derken de böyle bir oluşumu hedeflediğimizi hatırlamıyorum. Gerçekten demokratik, gerçekten federatif, halklara gerçekten eşitlikçi davranan bir Rusya Federasyonu ile birlikte, onun katkıları ile sorunlarını çözen ulusal bir yaşam.


 

2) Dönüş, Çerkes halkının ulusal sorununun nihai çözümü için yapılması gereken önemli bir adımdır. Tek başına nihai hedef değildir.


 

Ben anavatana dönüp, bugüne kadar vatanın bekçiliğini yapmış halkımızın kaderini paylaşmayı nihai hedef olarak görüyorum.


 

3) Dönüşün tarihini belirlemek mümkün değildir. Ancak dönüşün mümkün olacağı ortam tanımlanabilir. Bu ortamın en üst seviyede gerçekleşebilmesi için:

 

a) Ulusal bilinç seviyesinin yüksek olduğu,

b) Anavatanda çekici faktörlerin yüksek olduğu,

c) Türkiye’deki itici faktörlerin yüksek olduğu,

d) Uluslararası konjonktürün uygun olduğu bir ortamın yakalanması gerekmektedir.

 

1a) Ancak bu, 4 koşul birlikte gerçekleşmeden dönüş hiç olmayacaktır anlamına gelmez. Ulusal bilinç seviyesinin çok yüksek olduğu, diğer koşulların zayıf olduğu durumlarda yine dönüş gerçekleşir. Ancak bu dönüş, ulusal bilincin yaygınlaştığı oranda, nispeten az sayıda, ancak vasıflı insanlarımızın döndüğü toplumun önemli bir kısmını etkilemeyen bir dönüş olur.

2b) İtici ve/veya çekici faktörlerin tek başlarına yüksek olduğu, ancak diğer faktörlerin düşük olduğu durumlarda yine dönüş gerçekleşir. Ancak bu dönüş bir anlamda Almanya’ya gidişe benzer.

3c) Tek başına uluslararası konjonktürün uygun olmasının dönüşün pratik olarak gerçekleşmesine hiç bir yararı olmaz.

 

Bizlere düşen, koşullar ne olursa olsun, her an dönüşü canlı tutmaktır. Mutlaka her koşulda dönebilecek kişileri yaratmak zorundayız. Bu görev sadece Türkiye’de yaşayanlara değil aynı zamanda anavatanda yaşayanlara ve özellikle dönmüş olanlara önemli sorumluluklar yüklemektedir. Bu anlamda verimsiz geçmiş, kaybedilmiş yıllarımız olduğunu kabul etmek gerekir.


 

Zaman, zaman doğru değerlendirme de yapabiliyormuşsun.


 

Ancak dönüşün belirli bir düzen içerisinde gerçekleşmesi gerekmektedir:

 

Her yıl, mutlaka birilerinin dönüşünü sağlamamız gerekiyor. Bu konuda da Adigey, Karaçay-Çerkesya, Abhazya’ya ağırlık vermek gerekiyor. (Bu Kabardey’i unutmak anlamına gelmiyor.)

 

Potansiyelinden anavatanda yaralanabileceğimiz kişilerin dönmesi, eğer imkanları uygun değilse desteklenerek bunun gelecekleştirilmesi gerekiyor.

 

Potansiyelinden Türkiye’de yararlanabileceğimiz kişilerin, anavatan için yanıp-tutuşsalar, maddi imkanları uygun olsa bile dönmemeleri gerekiyor.

 

Türkiye ve anavatandaki çalışmaların aynı örgütlülük altında yürütülmesi gerekiyor.

 

Dönmesi uygun görülen kişilerin seçilmesi, eğitimden geçirilerek, anavatandaki uyum problemlerinin minimize edilmesi gerekiyor.

 

Yeni dönenlerin, daha önce dönmüş olanlar tarafından, birlikte karar verildiği şekilde gerektiğinde maddi ama mutlaka manevi olarak desteklenmeleri gerekiyor. Yani, örgütsel olarak DAR (Dönenlerin Adaptasyon Derneği) görevini yapar hale getirilmeli. Bunu yapmakta dönmüş olanlara düşüyor.

Dönme “görevi” verilenlerin bildirdikleri, geride bıraktıkları sorunları kalanların organizasyonu ile çözülmelidir.

 

Kendi başına dönen sıradan vatandaşları mutlaka desteklemeliyiz. Ancak kısıtlı imkanlarımız dikkate alınarak, bir düzen içerisinde dönenlerin tartışılmaz önceliği bulunmalıdır.

 

Dönmesi uygun görülmediği halde, dönenler örgütsel destek beklememeli ancak açıkça eleştirileceklerini bilmelidirler.

 

Dönüş, şu anda tanımlanamayan uzun bir sureci alacağından, mevcudu olabildiğince korumak çok önemli bir görev haline geliyor. Bu anlamda olaylara günlük pencereden bakmadan “Türkiye’deki Çerkeslerin sorunlarının çözülmesi” çok önemli bir görev olarak algılanmalıdır.


(…)

 

11) İçinde bulunduğumuz yıllarda, maalesef, itici ve çekici faktörler aleyhimize gelişiyor:

 

Türkiye her geçen gün geçmişe göre daha çekici oluyor ve bu hızla devam edecek. Türkiye’nin AB’ne katılımı bizlerin çalışmalarını rahatlatacak, belki kimliğimiz tanınacak ve anadilde eğitim bile yapacağız. Ancak AB içerisindeki maddi imkanlardan yararlanma, bir gün serbest dolaşım imkanlarından yararlanma ihtimali, gelişmiş bir demokratik ülkede yaşıyor olma ihtimali burayı itici olmaktan çok çekici hale getirecek. Etnik kimliğimizin zayıflıyor olması da anavatana olan gönül bağını azaltıyor.

 

Anavatan tarafında, Çeçenistan ve Abhazya’nın Türkiye’ye yansıyış şekliyle, güvenlik ve ekonomik sorunlar, Rusya’nın yerel yönetimlere yaklaşımı nedeniyle negatif etkiler oldukça yüksek. Rusya’nın AB içerisine kabul göremeyecek olması da oldukça kötü.

 

12) Dönüş ve Çerkes sorununun çözümü, Çerkes halkının problemlerinin uluslararası kabul görmeden mümkün olamayacaktır. Bu nedenle uluslararası çalışmaları götürecek bir yapılanma ve olgunluk içerisinde bulunmamız gerekiyor.


(…)

Federasyon olarak, kısmet olursa bu hafta sonu dernek başkanlarına onaylatarak Dönüş Komisyonu’nu kurmuş olacağız. Bilmiş olduğunuz gibi Kaf-Der surecinde derneklerimize, dönüşü Kaf-Der’in amaçları içerisine koydurmayı kabul ettirememiştik. Bu çalışmaya çok önem vermek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü böylece toplumumuz dönüş için örgütlü bir çalışma düşüncesini paylaşacak. Az veya çok (başlangıcında çok şeyler beklememek gerekir) bizim dışımızda birileri çabalara ortak olacak ama bu gün komisyon kuruldu, yarın “hani dönenler“ diye sormamak gerekir.

 

(…)

 

Bunları yazdıktan sonra yapmış olduğumuz Başkanlar Kurulu Toplantısı’nda oy birliği ile Dönüş Komisyonu kuruldu. Derneklerimiz tarafından genel kabul görerek kurulmuş olmasını ufak da olsa bir ilerleme olarak görüyorum.

 

Bu komisyona önerdiğimiz isimler: Afitap Altan, İbrahim Çetao, Şamil Jane şeklindedir. Mutlaka bu gurubun büyümesi ve güçlenmesi gerekiyor.

 

İbrahim’in bu görevi kabul etmiş olduğunu yazması beni sevindirecek. İbrahim’den alacağım cevaba göre başlangıçta düşüncelerimizi mail ile paylaşabiliriz diye düşünüyorum.

 

Selamlar.


 

Yukarıdaki bölümün katıldığım katılmadığım maddeleri var. Nihai hedefte anlaşma sağlanır ve birlikte olunabilecekse ve sadece Türkiye bazlı değil genel bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra ete kemiğe bürünecek şeyler. Onun için şimdilik onları geçiyorum. İbrahim’i gruba seçmiş olmanızı uygun buluyorum. Grup ya da Kaf-Fed’in ilkelerini belirlemesi halinde bunların, üyesi olduğu DÇB’nin 2003 genel kurlunda benimsenen, sizin delegelerinizin de oy verdiği nedense bugüne kadar sitenizde görmediğimiz ilkeleri ile uyumlu olup olmadığına göre yeni bir durum değerlendirmesi yapılır.

.

.

.