MENÜ





 

.

.

NEDEN UZAK DÜŞTÜK?
Dr. MEŞFEŞŞÜ Necdet Hatam

.

.

Sık, sık ortak dostlarımızın soruları ile karşılaşırım. Ne geçti aranızda ki bu kadar uzak düştünüz birbirinize? Oysa ki çok uzun yıllar birlikte oldunuz, birlikte çalıştınız, birlikte ürettiniz, saldırılara birlikte göğüs gerdiniz. Bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak biliniyordunuz? Evet, ne oldu da bu kadar uzak düştünüz? ...

.

Bu ayrılığımız genelde kişisel sorunlara bağlanır. Temellendiremezler... Ancak kendi düşündükleri gibi olmasına sevineceklerini duyumsarım. Çoğunluğu, bu ayrı düşmenin temelindeki sorunun kişisel olmadığına inandırmakta güçlük çekerim. Aynı sorular ayrı düştüğümüz arkadaşlara da soruluyordur mutlaka. Onların ne gibi yanıtlar verdiğini ve soruyu soranları ikna edebilip edemediklerini bilmiyorum. Benim yanıtım ise hiç değişmiyor:

Bizleri tanıştıran, birbirimize yaklaştıran salt Çerkes oluşumuz değildi. Dilimizi koruyup geliştirme halk olarak varlığımızı sürdürme, uluslaşma ortak özlemi idi. Bir bütünün ayrılmaz parçaları oluşumuzu sağlayan da bu özlemin ancak Dönüş ile mümkün olacağı inancımızdı. Anavatana Dönüş için gelecek kurgumuzun temeli olmuştu. Her olayı bu paradigma ile değerlendiriyorduk. Paradigmamızın yani olayları değerlendirdiğimiz psikolojik gözlüğümüzün aynı olduğu dönemlerde hiç ayrı düşmedik. Kafkas, Çerkes, Anavatan, Sürgün, Birlik... vb. kavramları aynı anlamda kullandık. Algılamalarımızın farklı olmadığı, önceliklerimizin aynı olduğu yıllarda bir bütünün parçaları sanılacak kadar birbirimize yakın olduk, tanık olanlara “kardeşim dönüşçüler sizler bir tarikat mısınız?” dedirtecek kadar birbirimize kalkan olduk.

Dostluklarımız böylesi bir temel üzerine kuruldu. Yıllarla pekişti... pekişti... Sonradan koşullar da çok, çok değişti... Algılamalar değerlendirmeler farklılaştı. Çünkü paradigmaları değişmişti. Ortak geçmişimizin ortak paradigması, Anavatana Dönüş paradigması ile değerlendirenlerimiz ile yeni paradigmalar edinenlerimiz olayları farklı algılamaya başladık. Önceliklerimiz değişti. Söylemlerimiz birbirinin kopyası değil artık. Ortak payda çürüyünce dostluklar da çözüldü.

Çerkes=Kafkaslı temeli üzerine kurgulanmış ekteki yazı da, gerçekte anlaşılması güç olmayan bu durumu anlamakta güçlük çekenlere yardımcı olabilecek, paradigmanın da nasıl değişebileceğinin, nasıl değişmiş olduğunun kanıtı bir örnek.

Meğer “Çerkes=Kafkaslı” demek... O halde anavatan dönüşe ne gerek?


KUZEY KAFKASYA BÜTÜNÜNÜN BİRER PARÇASI OLARAK
ABHAZYA VE ÇEÇENYA ULUSAL KURTULUŞ
HAREKETLERİNİN TÜRKİYE ÇERKESLERİ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ (*)

Aslında olayı ta başından ele almak gerekiyor. Abhazya ve Çeçenya olaylarının neden ve kaynakları, amaç ve hedefleri strateji ve taktikleri, genel ittifak ve destekleri, Kafkasya’nın bütünlüğü açısından durum ve konumları vb. bakımlardan incelemek ve irdelemek gerekiyor önce. Sonra da; Türkiye Çerkesleri üzerindeki etkilerini ortaya koymak; bundan günümüze ve geleceğe yönelik doğru dersler çıkarabilmek, mesajlar alabilmek ve yaşamı ona uyarlamak gerekiyor.

Ne var ki, şu aşamada, bu çerçevede bir çalışmaya hem olanak yok, hatta belki bu kapsamdaki bir çalışmanın, gelinen şu aşamada pek yararlı olamayabileceği bile söylenebilir. Kaldı ki esasen yazımızın sınır ve çerçevesi de, zamanımız ve olanaklarımız da buna elverişli değildir.

Ancak yine de Kafkasya’nın bütünlüğü açısından olması gerekenleri göz önünde bulundurarak; her iki hareketin durumu, ortak yada özel , doğrudan yada dolaylı biçimde Türkiye Çerkesleri üzerindeki etkileri, bu etkilerin bizleri geleceğe nasıl bir pencereden bakmaya yöneltmesi gerektiği konularına ilişkin görüş ve düşüncelerimizi, satır başlarıyla da olsa sunmaya ve paylaşmaya çalışacağız.

Hemen belirtelim ki; her iki hareket, Uluslararası Hukuk ve Siyaset Bilimi açısından haklı birer ulusal harekettir. Her iki halk verdiği kahramanca mücadele ile bağımsızlığı gerçekten hak ettiğini tartışmasız biçimde açıkça ortaya koymuştur. Ne var ki bütün bunlar ulusal hareketlerin, başarıya ulaşabilmeleri bakımından yeterli olmamaktadır. Bunun için ekonomik ve jeopolitik konumun sunabileceği potansiyel olanakların iyi değerlendirilmesi ve uluslararası platformda yeterli bir politik ve diplomatik altyapı desteği oluşturulması da gerekmektedir. Bunun için de hareketin çizgisini ve hedeflerini gerçekçi yaklaşımlarla belirleyip oluşturmak, hareketi çağın gerçeklerine uygun bir çerçeve içine oturtmak gerekmektedir.

Bugün her iki hareketin ekonomik ve jeopolitik durum ve konumu bağımsızlık için elverişli ve yeterli midir? Eğer öyle ise bu durum ve konumun sunabileceği potansiyel olanaklar, uluslararası platformda gerekli politik ve diplomatik altyapının oluşturulması için değerlendirilmek üzere belirlenebilmiş, bu amaçla bundan sonra yapılması gereken çalışmalar genel bir plan ve strateji çerçevesine oturtulabilmiş midir? Bunun için ilk adım olması gereken ittifaklar en azından diğer Kafkas Cumhuriyetleri bakımından aranmış sağlanmış mıdır? Bilebildiğimiz kadarıyla bu ve benzeri sorulara cevaplar henüz tam ve doğru olarak verilebilmiş değildir..

Kuzey Kafkasya, Güney-Batı kesiminde yer alan Abhazya ile birlikte coğrafi bir bütünlük içindedir. Çeçenya ise Kuzey Kafkasya’nın neredeyse orta yerindedir.

Kuzey Kafkasya halkları, dil dışında kültürel açıdan, örf-adet, gelenek-görenek sosyal yaşam ahlaki ve moral değerler, etno-psikolojik nitelik ve özellikler vb. bakımlardan da bütünlük içindedir. K. Kafkasya halkları, tarih öncesi çağlardan süzülerek gelen mitolojik temelleriyle birlikte geniş anlamda “Kafkas Kültürü” olarak bilinen ve anılan bir kültür ve uygarlığın ortak yaratıcıları ve sahibidirler. Bu yüzden de onları ortak bir ad ve üst kimlik olarak “Çerkes=Kafkaslı” adıyla anıyoruz.

Ne var ki bütün bu ortaklık ve benzerlikler, Kafkas halklarını tarih boyunca bir siyasal bütünlük noktasına taşıyamamıştır. Bu siyasal bütünlüğe en çok ihtiyaç duyulan 19. yüzyılda, Rus Çarlığı’nın kahredici, yokedici saldırılarına ve işgallerine karşı Şeyh Şamil ve naiplerinin önderliğinde yürütülen en çetin, en yaşamsal önemdeki savaşlarda bile, ne yazık ki, bu siyasal bütünlük gerçekleşmemiştir. Kafkas halklarının bir siyasal bütünlüğe ulaşamamaları, bugün içinde bulunduğumuz ulusal yokoluş (asimilasyon) süreci, dağılmışlık başta olmak üzere tüm ulusal sorunlarımızın, yaşanan onca acı ve yıkımların başta gelen en önemli nedenleri arasındadır. İşin asıl düşünülmesi gereken en acı yanı budur.

Bugün 21. yüzyıla beş kala , hala aynı şeyleri mi yaşıyoruz acaba? Tarih tekerrür mü ediyor? Tarihten hiç mi ders almadık, almıyoruz? Türünden sorular sormadan edemiyor insan. Zira yine K. Kafkasya’da savaşlar yaşanıyor, yine arzu edilen birlik ve bütünlük sağlanamıyor.

Kafkas halklarından herhangi birikendi başına, diğerleriyle bir konsensüse varmadan herhangi bir harekete girişirse, konsensüsün uzlaşmanın, bütünleşmenin sonradan sağlanması hiç de kolay olmuyor. Gerek geçmişte, gerekse günümüzde yaşadığımız olaylar, bunu çok açık bir biçimde gösteriyor.

Abhazya’da ve Çeçenya’da gösterilen kahramanlıklar, tüm Kafkaslılar için, onlara şu veya bu nedenle sempati besleyen, hatta olaya objektif bakabilen herkes için her türlü takdirin üstündedir, onur ve gurur kaynağıdır. Esasen geleneksel Kafkas kahramanlığı, tarihin tanıklığıyla herkes tarafından bilinmektedir. Abhazya ve Çeçenya’daki onurlu direniş, gösterilen kahramanlıklar, tarihsel geçmişimizden gelen kahramanlık özelliklerimizin günümüzde de hala kaybolmadığını açık ve somut bir biçimde göstermektedir. Ne var ki günümüzde artık bu yeterli değildir. Günümüzde artık en azından, kahramanca ölmesini bildiğimiz kadar, akıllıca yaşamasını da öğrenmemiz gerekiyor.

Abhazya ve Çeçenya’daki ulusal mücadelelerin Türkiye Çerkesleri üzerindeki etkilerine ilişkin bazı tesbit ve gözlemlerimizi birkaç noktada özetleyerek belirtelim.

*Şanlı Abhazya ve Çeçenya direnişleri Türkiye Çerkeslerin de, önceden hesaplanmayan, belki de beklenmeyen bir ulusal uyanış ve dayanışma hareketi başlatmıştır. Yada en azından, önceden de varolan böyle bir ulusal uyanış ve dayanışma çabalarını daha açık ve yaygın biçimde su yüzüne çıkarmış, Türkiye Çerkeslerindeki demokratik ulusal varoluş mücadele ve arayışlarına ivme kazandırmıştır.

Türkiye Çerkeslerinin güç ve yeteneklerini, birikim ve olanaklarını birleştirebildikleri taktirde, toplumun geneli adına söz söyleme hak ve yetkisine sahip kalıcı bir demokratik yapı oluşturabildikleri takdirde, nelere güç yettirebileceklerini, neleri başarıp kotarabileceklerini önemli ölçüde ortaya koymuştur.

Yıllardır açıkça söylenmeyen, hatta söylenmesinden çekinilen, korkulan Çerkes ad ve kimliği, hala yasal ve resmi düzeyde olmamakla birlikte, resmi makamlarda konuşulup tartışılabilmiş, bu makamları temsil eden yetkili ağızlardan açıkça ifade ve telaffuz edilebilmiştir. Başka deyişle; TC yöneticilerine ve aydınlarına; Türkiye etnik anlamda yalnızca Türk ve Kürt uluslarının yaşamadığını, aynı zamanda Çerkes genel adı ve üst kimliği ile tanınan ve henüz tam olarak asimile edilmemiş bir başka önemli etnik kimliğin de var olduğunu açık, kesin ve somut bir biçimde anlatmış ve göstermişti.

Resmi ideolojinin, birtakım şövenist siyasal önyargıların çerçevesi dışında Çerkes etnik varlığının gerçek yapısı ve boyutlarıyla önemli ölçüde anlaşılıp kavranmasının; Abhazların Abhaz Türk’ü. Çeçenlerin Cücen Türk’ü, Kabardeylerin ,Altay Türk’ü olmadıkları, bunların öz kardeşleri olan diğer Kafkaslıların da doğal olarak etnik anlamda Türk ve Turani olmadıkları gerçeğinin anlaşılıp kavranmasını sağlamıştır. Öteden beri bu gerçeği kabul etmek istemeyenlerin bile, hem Abhazya’ya, hem de Çeçenya’ya önemli ölçüde politik, diplomatik, moral ve ekonomik destek vermelerini sağlamıştır.

Bütün bu gelişmeler aslında Türk mantalitesi, Türk aydınlanması ve çağdaşlaşması adına da önemli kazanımlardır. Nihayet Türkiye, belki bu sayede, dünyanın gözünde çağdaş bir görünüm kazanmış; devekuşu gibi kafasını kuma gömen, gerçekleri görmezlikten gelen, böylece gülünç duruma düşen bir ülke konumundan kurtulmuş, ayakları yere basan, gerçekleri görüp kabul eden, olayları yalnızca kendi şoven yaklaşımları çerçevesinde değil, aynı zamanda evrensel boyutlarıyla da görüp değerlendirebilen, buna uygun tavır alabilen, güvenilir çağdaş ve uygar bir devlet ve toplum imajı çizmeye başlamıştır.

Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti özellikle politik ve diplomatik alanda uluslararası toplum ve örgütler düzeyinde, Kafkasya’ya gereken ilgiyi göstermemiş, gereken desteği vermeyi göze alamamıştır. Bölgedeki potansiyel gücünün ve ağırlığının farkına varamamış, bölge halkları ve diğer dünya devletleri tarafından kendisinden beklenen kararlı ve atak tavrı ortaya koyamamış, kendi içindeki kimi sorunlara evrensel bir yaklaşım gösteremediğinden, Kafkasya’da yaşanan ve soykırıma yönelen saldırılar karşısında ürkek ve pasif kalmış, üzülerek seyretmekle yetinmiştir.

Her iki hareket gerek dünya düzeyinde, gerekse Türkiye Çerkesleri düzeyinde “Çerkesim=Kafkaslıyım” diyebilen herkesi kapsayıp kucaklayacak; onların söz ve karar sahibi olmalarına imkan verecek, onların kararını onlar adına duyuracak savunacak ve icra edecek bir merkezi organizasyon eksikliğini ve gereksinmesini çarpıcı bir biçimde ortaya çıkarmıştır. Bu boyutta güçlü bir güçlü bir cemaat örgütlenmesi gerçekleştirilebilmiş olsa idi, ne her saldırıda bir dayanışma komitesi kurmaya gerek kalırdı, ne de T.C.’nin olaya yaklaşımı bu düzeyde olurdu.Hatta böyle bir örgütlenme Kafkasya’daki Cumhuriyetlerimiz arasında da merkezi bir yapının oluşmasına öncülük edebilir, belki de yaşanan bu acı yaşanmadan, sorunlara barış içinde çözümler bulunabilirdi, olaylar önceden görülüp önlenebilirdi. Hiç değilse Kafkasya’nın bir bütünlük içinde olaya sahip çıkması sağlanabilirdi. Ne var ki böyle bir bütünleşme iradesinin ne Türkiye Çerkeslerinde ne de Kafkasya’da henüz yaygın ve ciddi biçimde var olduğunu söylemek kolay değildir.

Yetkin bir merkezi organizasyonun bulunmaması nedeniyle Abhazya ve Çeçenya’ya yönelik destek çalışmalarının geçici ve yapay komiteler eliyle yürütülmesi bir zorunluluk olmakla birlikte, bu komitelerin kendi misyonlarının bilinci içinde hareket etmemeleri; merkezi organizasyon içinde bütünleşmesi gereken kalıcı kalıcı örgütsel yapıları önemsememeleri, ihmal etmeleri ve giderek dışlamaları, komitelerin kitle desteğini kaybetmelerine neden olmuş, her iki hareketi de zayıflatmış, konu giderek insanların gündeminden düşmüş, uzun soluklu bir ulusal mücadele olarak algılanamaz hale gelmiştir.

Heri iki hareket; Cumhuriyetle birlikte daha bir yoğunlaşarak artan ulusal baskılara; etnik kimliğin inkarı ve asimilasyon politikalarına karşı, 12 Mart’lara, 12 Eylül’lere karşın yürütülen; etnik kimlik için, dil ve kültür olarak var olmak için yıllardır sürdürülen demokratik ulusal mücadelede hiç gözükmeyen nice Kafkas insanının var olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Ancak bu insanların, genellikle Kafkasya’yı bir bütünlük içinde algılamadıkları, kabile düzeyini ve federe cumhuriyet sınırlarını aşamadıkları da görülmüştür.

Bu hareketler, Kuzey Kafkas Halklarının, Kafkaslılık (Çerkeslik) ruhu ve bilinci, Kafkasya’nın birlik ve bütünlüğü açısından hala yine tam bir kaynaşma noktaları da olmadığını da göstermiş, bu nedenle hiç değilse şu aşamada ayrı örgütlenmenin daha etkili bir motivasyon sağlayabileceği düşüncesini geliştirmiştir, böylece ayrı örgütlenmeleri meşrulaştırmış, adeta hazırlamıştır.

Özellikle Çeçenya konusunda, genel olarak Kafkas toplumu dışındaki örgütlü birtakım radikal ve siyasal grupların olaya sahip çıkmış görünümleri, ulusal heyecanı kırmış, olayı mevzileştirmiş, dinsel çevrelere ve belirli siyasal görüşlere özgü hale getirmiştir. Bu görüntüye yeterli düzeyde tepki gösterilememesi demokrat ve laik çevrelerdeki Kafkaslı imajını da etkilemiştir.

Belirtilmesi gereken bir başka önemli nokta ise Türkiye aydınlarının demokrat ve sosyalistlerin ilgisizliğidir. Ne Abhazya ne de Çeçenya direnişleri, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte çözülen ve bir varlık gösteremeyen sol/sosyalist çevrelerden, hatta insan hakları çevrelerinde bile gerekli desteği görmemişlerdir. Çeçenya konusunda sergilenen görüntü, bu ilgisizlik ve duyarsızlık için gerekçe olarak savunulamaz.

Türkiye’deki Kafkas organizasyonları, merkezi bir vakıf ve merkezi bir dernek çerçevesi içinde bütünleşmek amacıyla hiç vakit yitirmeden, derhal bir araya gelmeli, bu girişimlerini ve programlarını bir deklarasyonla açıklamalıdır. Bundan sonra da Kafkas Parlamentolar Birliği gibi, bu tür sorunların oluşmasını önleyebilecek veya ortak sorumluluk ve güçbirliği anlayışı içinde sorunların çözülmesine öncülük edebilecek istişari bir merkezi organın oluşması doğrultusunda bir girişim başlatmalıdırlar.

Bu tarihin tekerrür etmemesi, Kafkas halklarının kahramanca ölmeye devam etmemesi, artık akıllıca yaşamayı bir an önce öğrenip becerebilmesi bakımından neredeyse olmazsa olmaz bir ön koşul olarak algılanmalı de değerlendirilmelidir.

Böyle bir girişimin, Çeçenya’daki kanın, ateşin bir an önce durması, Abhazya’da durumun düzelmesi, her iki cumhuriyette, dolayısıyla bölgede kalıcı bir barış ve huzurun sağlanması için, gerek Kafkas Cumhuriyetlerinin, gerekse Türkiye’nin ve Türkiye öncülüğünde uluslararası toplumun ve dost ülkelerin daha etkili biçimde harekete geçmeleri bakımından da büyük önem taşıyacağı da unutulmamalıdır.

Fahri Huvaj

(*) Çerkesya ve Avrasya Eylemi
Yeni Kafkasya Yayınları.
Derleyen: Çetin Beslen Jan Ajans

.

.

.