|
|

MENÜ
|
|
|
. |
|
. |
|
YEN İÇİNDE…
-6
Dr.
MEŞFEŞŞÜ Necdet Hatam |
 |
|
. |
|
. |
Evdeyim, karıştırıyorum eskileri
yenileri. İşte eşime yazdığım bir mektup. Ankara çiftlik
postanesi mührü var üzerinde 19.4.93.
Açıyorum.
11 Nisan 1993’te yazmışım... |
... |
|
|
|
. |
Benim, çocuklardan bir yıl önce
dönüş yaptığımı bilenlerin aklına “neden Mıyequape’den
(Maykop) değil de Ankara-Çiftlik’ten postaya verildi” sorusu
gelecektir.
Okumaya başladığımızda mektubun Mıyequape’den yazıldığını
öğrenecekler de sanırım benzer bir sorunun yanıtını merak
edeceklerdir.
O yıllarda dönüş yapanlar daha çok bu iletim yolunu seçiyorduk
eşe dosta yazdıklarımız için. İletilerimizi daha hızlı
ulaştırdığımızı umuyorduk bu yöntemle. Mıyequape’ye ziyarete
gelmiş bir konuk, yada Türkiye’ye ziyaret giden bir dönüşçüye
veriyorduk yazdıklarımızı zarflanmış, adres de yazılmış
olarak. Elden ulaştırmaya zorlamıyorduk kimseyi... Kendileri
için en uygun bir şubeden postaya vermeleri ricasında
bulunuyorduk...
Tam on yedi yıl önce yazmışım mektubu. Kiminle göndermiş
olduğumu anımsayamadım. Ben doksan iki Mayıs’ında kesin dönüş
yapmıştım. Çocuklar da anneleri ile birlikte yaz tatilinde
gelmişlerdi ilk kez Mıyequape’ye. Dönüşlerini bir yıl sonrana
planlamıştık. Mektubu yazdığımda birinci yılımı doldurmak
üzereymişim...
Açtım ve yeniden bir kez, bir kez daha okudum. Yenilerde dönüş
yapanların hiç yaşamayacakları, unuttuğumuz sıkıntıları, küçük
gelişmelerin büyük mutluluklarını, coşkusunu yaşadım yeniden.
Bir dönüşçü için eşin desteğinin ne denli önemli olduğunu kim
bilmez. Benim de eşimdi en büyük desteğim. Her kararımda hep
yanımda oldu. Benimle birlikte elde ettiklerimizden, elde
edebileceklerimizden vazgeçebildi.Yeni karşıtlarımın olduğu
kadar eski dostların saldırılarını da göğüsledi benimle
birlikte. Kim ne derse desin hep yanımda oldu... Kim bilir
belki bu çektirdiklerimin de etkisi ile eşim, çocuklarımın
annesi, en büyük desteğim bir beyin kanaması geçirdi birkaç
yıl önce. Uzunca süre Ankara’da yaşamak durumunda kaldı. Çok
şükür fizik olarak düzeldi. Ancak unuttuklarımız, anımsayıp
adını bulamadıklarımız var. Düşündüklerinizi anlatacak sözleri
anımsayamamak... Bir öğretmen, eğitmenin okuma yazma
yeteneklerini kaybetmesi...
Sağlığı yerinde olsaydı kendi yazdığım bu mektuba
ulaşamayabilirdim. Yayımına izin vermeyeceği ise kesindi.
Sağlığına kavuşur yetilerini yaniden kazanır ve bu satırları
okuyabilirse bana kesinlikle gönül koyacak, içerleyecek,
kızacaktır... Ben de dua ediyorum her gün her saat sevgili
eşim bu mektubu sizlerle paylaştığım için için bana günül
koysun, içerlesin, kızsın diye...
“11.04.1993
Sevgili Hatunum Merhaba.
Sabahın tatlı sessizliği. Ama sıkıntılıyım hem de çok. Kaç
gündür telefonu bağlatamadığımdan mı, yoksa bütün gün boyu
Hamit’in kızı ile uğraştığımızdan mı... rüyalarla sıkıntı ile
uyandım. Çocukları... bizi... aileyi... Nasıldı, kimlerdi
bazen karıştı, ama...”
Sabah saat 07 oo Pazar. Dün gece İstanbul’dan Hüseyin aradı mı
bilmiyorum. Ona da söylemiştim. Maykop ile Krasnodar bir türlü
anlaşamamış, bizim telefon bildirimi de bir kez daha
ertelenmiş. Herhalde mektup eline geçmeden bir kez konuşmuş
oluruz.
Dün gün boyu Hamit!in en küçükleri Barina ile uğraştık. İleri
derecede anjin olmuş. Havale geçirmiş. Benim çalıştığım
hastaneye götürdük. Film çekildi. Zatürresi olmadığını,
bronşit olduğunu söyleyip, ilaçlarını verip gönderdiler. Ancak
akşama doğru tekrar ateşi yükseliyor çocuğun. Şansımıza evde
arabası olan bir konuk var. Hemen tekrar hastane, acil
müdahele. Uzun süre uyuması gerekir diye uyutup bizleri de
göndermişlerdi eve. Şimdi de çok merak ediyorum. On gün kadar
önce de kendi köpekleri ısırmış bir telaşe daha yaşamıştık.”
diye başlamış iletişimden yakınmışım ilk.
Ancak ne mutlu ki yıllardır iletişim artık sorun değil. Konuk
gelenler bile hemen cep telefonu kartını değiştirip tüm dünya
ile konuşabiliyorlar. Ama o günler... Mektubu yazdığım
yıllarda cep telefonu bir yana otomatik konuşma olanağı da
yoktu. Numarayı yazdırıyor ve iki gün içerisinde istediğiniz
ülke ile sizi konuşturuyorlardı. Ancak iki gün sonra da olsa
size verilen saatte bağlantı kuruluyor ve konuşabiliyordunuz.
İki gün telefon başına çivilenmiyordunuz. Demek ki bir
arızaya, aslında çok sık ta olmayan bir arızaya denk gelmiş
konuşamamıştım. Sabit telefonların otomatik konuşmaya açıldığı
haberi bomba etkisi yaratmış, mutluluktan uçurmuştuk hepimiz.
Türkiye’den uydu yayın yok o günler. Dünyada olup biteni
izlemek için Rusça yeterli değil. Dil yeterli de olsa
Türkiye’ye ilişkin Rusça haberler yeterli değil.
Akrabalarınız, arkadaşlarınız, dostlarınız... Doğup büyüğünüz,
ekmeğini yediğiniz, eğitimini aldığınız, birikiminizi
sağladığınız ülke Türkiye... Nasıl ilgisiz kalabiliriz... Bu
özlemi radyo ile gidermeye çalışıyorduk o günler... Bir de
gelenlerin getirdiği eskimiş de olsa gazetelerle...
Evet o günlerde Türkçe gazeteler, en değerli hediye idi bizler
için, kendileri eskir ama yazıları hiç eskimezdi. Elden ele
dolaşırdı gazeteler.
Türkiye’den gelip de gazete getirmeyenlere içerler, Türkiye’ye
gidip dönüşte gazete getirmeyenlere ise çok ama çok kızardık.
“Zaten gazete alıyorsunuz. Ayrıca para ödemenize gerek te yok.
Okuduklarınızı biriktirip gönderin” dileklerimizdeki anlamı
dava arkadaşlarımıza kavaratmamış düzenli bir gazete akışı
sağlayamamıştık. Olur mu öyle şey diyecekleriniz çıkacaktır
ama olmuştu işte...
Bir süre sonra Adigey’deki TV yayınları aktarıcı kule
çalışanları, bir tek kanalı belirli aralarla izletmeye
başladılar bizlere. Olanaklar ancak buna elveriyordu.
Genellikle de üç büyüklerin maçlarının olduğu günler büyük bir
heyecan yaşanır, maçın yayınlanacağını herkesler birbirine
haber verirdi. Sevgili Erhan beni anlattığı CC'de
bulabileceğiniz özlü yazısında “Su topu takımında oynayacak
kadar sporcu olsa da, bir futbol maçına gittiğini hiç sanmam.”
demişti ama yanılmıştı. Bir kez gitmiştim futbol maçına.
Yıllarca önce Hatay su topu takımı olarak İzmir’e
gittiğimizde, antrenörümüz o yıllarda Göztepe’de oynayan
Hataylı Zemzem Fevzi’ye jest olsun diye bizleri de götürmüş ve
anons da edilmiştik. Herkesleri TV başına kitleyen maçlarda
bile maçı izlerken uyuyakaldığım çok olur. Yine de TV kule
çalışanlarına ricada bulunur, yayınlanacağı haberi ile maç
severleri sevindirirdim. Sadece ben değil dönüş yapanlarımızın
her biri, genelin ilgisini çekecek her gelişmeye katkıda
bulunmaya çalışır, olumlu sonuçlar anında herkese duyururdu.
Şimdilerde mi, biliyorsunuz artık internetimiz var. Gidip
gelenlere gazete için, kimse gönül koymuyor artık.
Meraklılarımız, her gün tüm gazeteleri okuyabiliyoruz.
Görüntülü konuşabiliyoruz bütün dünya ile. Diasporadakiler
sadece bizim değil, halkımızın da sesini duysun diye,
diasporanın da katkısını sağlayarak TV'mizin internete
verilmesine yardımcı olduk. Dünyanın her yöresinden yapılan
yayınları izleme olanağı veren çanak antenlerimiz var. Nart
Tv’yi izleyenlerin sayısı sadece dönüş yapanlar arasında
değil, genelde de hızla artıyor. Nart Tv. de anavatan ile
ilişkilerini geliştiriyor günden güne...
“Hamit’in kızı mı? Yediç Hamit’in küçük kızı Barina. Mezağue
ve Kanşaw’ın minicik kardeşleri. Şimdilerde genç kızımız.
Sevimli çalışkan. Üniversitemizin yabancı öğrencilere Rusça
eğitimi veren bölümde çalışıyor. Mektubu yazdığım 93 yılında
çok azdı dönüş yapan sayısı. Her birimiz, birimize ilişkin
olumlu-olumsuz her haberi duyardık aynı gün aynı saat. Cep
telefonu olmamasına karşın müthiş bir trafik. Tanıdık az.
Yardımsız kendi başımıza kendi işimizi yapabilme şansımız hiç
yok. Örneğin elektrik su parası bile yatıramazdık yardımsız.
Fişleri Rusça doldurmak gerekiyordu, kim yazacaktı... Düşünün
her gün kendi işi dışında başkalarına da yardımcı
olabilenlerin su parası yatıramaz, dilekçe yazamaz durumada
kalışını... Dolayısı ile en küçük sıkıntıda birbirimizi arar
bulur yerli yardımcı bulma konusunda birbirimizin yardımına
koşardık. Eh hastanede çalışan Türkiyeli ben olduğuma göre
hastalananlardan haberim olması doğal, ilgi göstermem de
zorunluktu.
Sevgili Barina, anavatana kavuştuğunda küçücüktü, kucaktaydı
daha. Bir yıla yakın otel odasında yaşadı Barinacık. Adıghey
otelindeki İki gözlü odada, az mı ağırladı bizleri sevgili
annesi Fatma Hanım. Türkiye’de bizlerin henüz unutmadğıı,
alıştığı çay burada unutulmuştu. Türkiye’den gelen konuklar
özlüyor, Hamit otel odasını evi sanıyor, ısrarla davet ediyor,
Fatma Hanım da güler yüzle ağırlıyordu. Hem Hamit, bizlere
göre daha inatçı, kiraya çıkmama, kendi evine taşınma
konusunda çok kararlıydı. Kararı karardı, satın aldığı yarı
işaat evi bitirmeden ayrılmadı otelden. Şimdi dünyanın her
yerinden inşaat malzemesinin her yerde satıldığını görenler de
aldanmasın. O yıllarda inşaat yaptırabilmek, inşaat
malzemeleri bulabilmek için sadece paranızın olması da yeterli
değildi...
Barinacık şimdilerde, düğünlerde en sevimli hali ile benim
gibi yaşlı amcalarla qafe, babası ile de lheperuşun en
güzelini oynuyor.
Çocuklarımız birimizin değil hepimizin çocukları... Elinizde,
gözünüzün önünde büyüyen çocuklarla dans etmenin mutluluğu...
Hele anavatanda... Hele de anavatan ile diasporayı organik
olarak biribirine bağlayan düğünlerde... Yaşamayanların
kavrayamayacağı, içselleştiremiyeceği öyle büyük bir mutluluk
ki...
Dönüşçülerin, dönüşçü çocukların yaşamı... Yaşantıların her
rengi ile bezenmiş, yoğrulmuş yaşamları... Gerçekten birer
roman zaten... Daha doğrusu ulusal gelecek kurgumuzun yapı
taşları..Uluslaşma sürecimizin, bir gün mutlaka yazılacağını
umduğum, yazılacağına inandığım bir dilimi, tarihsel önemi
olan bir dilimi...
Artık doktorumuz da çok anavatanda... Ama asıl sevindirici
olan, dönüş yapanlarımızın kendi işlerini kendileri görebilir
hale gelmiş olması. Hemen her birimizin, dönüş yapan kendi
arkadaşımız, kendi köylümüzden daha önce yardımını
isteyebileceğimiz, istediğimiz, anavatan bekçisi
arkadaşlarımız, dostlarımız var. Arkadaşlarımızın kmileri, zor
günlerimizde bizlere yardımcı olanlara yardım edebilecek
konumdalar. Yardımlarını da esirgemiyorlar... İşi düzene
girenlerimizin ilk düşündükleri diasporadan kimi
getirebilecekleri... Yeğen, komşu, uzak yakın akraba, köylü...
Yine bir araya gelinmiyor değil. Buluşma yerleri de çoğun
anavatana dönenlerin açmış olduğu kafeler. Evet bir araya
gelindikçe, Türkçe, Arapça da konuşuluyor. Ama Adıghabze de
kullanımda eskisine oranla... Dönüş yaptıklarında hiç dil
bilmeyenler bile, anavatana armağan ettikleri yavruları kadar
güzel olmasa da, anadilde konuşur oldular. Ayrıca kafelerimize,
dönüş yapanlardan çok yerlilerin ilgi göstermesi ayrı bir
güzellik. Açılacağı dönemlerde “içki servisi yapılmazsa iş
yapamaz, para kazanamaz, kapatılır” denen kafelerimiz anne
babaların çocuklarını rahatlıkla gönderebildikleri, ailece
oturup yemek yenen prestij mekanlar oldu.
Diğer yandan diaspora merkezli, Türkiye merkezli düşünmekten
kendilerini kurtaramamış, eskilerin en ciddi dönüşçüsü,
günümüzün sözde dönüşçü özde anti dönüşçüsü arkadaşlarımız da
bu gelişmelerden habersizmiş gibi, dönecekler için özel
mahalleler yani gettolar oluşturmanın, daha uygun
olabileceğini anlatıyorlar konferanslarda. Hem de “dönüş”ü
yaşamlarının hiçbir döneminde gündemlerine hiç almamış
dinleyicilerine... Kurumlarımız anavatan sivil toplum
kuruluşlarının, dönüş yapmış olanların kurduğu örgütlerin,
soydaşlarla iletişimi geliştirmekle görevli devlet
birimlerinin görüşünü almadan göstermelik komisyonlar kuruyor
göstermelik programlar oluşturuyorlar.
Oysa ne demiş Çerkes “Wğzewıpḉın wımığuetıme wipaue ğet́ısi
wipaue yewıpḉ - danışacak kişi bulamazsan eğer kalpağına
danış” yine duymuşsunuzdur, Çerkes sormuş “kimdir insanların
en zavallısı” diye. Gelen yanıt da şu olmuş: Kendisi bilmeyen
bileni de dinlemeyen. “Xet anah thamıḉer zauem, yej yımış’ew
zğş’erem yemıdeuırer arı auağ” Eh ne yapalım, biz de
diasporamızın yeniden Çerkes gibi düşünmeye başlaması için dua
edelim.
“Cuma günü Başkan ile bir görüşmemiz vardı. Dışarıdaki
zenginlerimizden pek hoşnut değil. Biraz yakınınca ben de
durumu bütün açıklığı ile söyledim. Gerçekten güvenilir az
insan olduğunu. Bunların sayısının artmasının iki tarafta da
yapılacak çalışmalara bağlı olduğunu vs.”
Başkan Carım Aslan. Adigey Cumhuriyeti’nin ilk başkanı. Ben
de, arada bir topladığı, ücret ödenmeyen danışmanlar kurulunun
bir üyesiyim. Bizim açımızdan tek avantajı, sorunlarımız daha
sık ve daha uzun süre konuşabilme şansı... Danışmanlığım
süresince hangi konuları götürdüğüm, ne gibi gelişmelere
katkıda bulunduğum ve yeterince etkili olamaz olunca da
danışma kurulundan ayrılışım başka yazıların konusu olsun...
Şimdilerde azaldı, ama o günlerde diasporadan gelen her
konuğun en büyük isteği başkan ile görüşmekti. Doğrusu çok da
zor olmuyordu o günlerde devlet büyükleri ile görüşmek. Elde
bond çantası ile gelenlerin hemen her birinin projelerleri de
çok özeldi. Vatan millet aşkına, ekonomik gelişime katkıda
bulunmak istiyor ama anlaşılmamak, yeterince ilgi görmemek
onları çok üzüyordu. Projeye olabilecek katkıları da en kıt
olan, en zor bulunan şeydi... akıldı (!) yani...
Hiç unutmam böylelerinden biri, Türkiye’de iken de yakından
tanıdığım biri, yıllardır bitirilemeyen otel inşaatına
talipti. Hayır kendileri yapmayacaktı inşaatı. İnşaatı yapacak
olana Avrupa bankalarından çok düşük faizle kredi
bulacaklardı. Krediyi buldukları için de kendileri küçük bir
yüzde alacaklardı kredi gerçekleşir gerçekleşmez.
Sorumlulukları da ilişkimiz de bitecekti yüzdelerini
aldıklarında. Ama...
Evet, küçük bir ama vardı işin içinde. Krediye garanti
gerekiyordu.
Bankalar kendi kefaletlerini, bond çantası dolusu aklı yeterli bulmuyordu.
Garanti için daha somut şeyler istiyorlardı. Dahası Adigey
Cumhuriyeti’nin devlet garantisi de yeterli değildi. Mutlaka
Rusya Federasyonu devlet garantisi gerekiyordu. Yani
arkadaşlarımız, Rusya Federasyonu’nun garanti olacağı krediyi
buldukları büyük katkı için küçük bir komisyon istiyorlardı.
Rusya Federasyonu kefil olduğunda verilecek bir kredi için
kendilerine neden komisyon verilmesi gerektiği sorusunu
sanırım kendilerine hiç sormuyorlardı... Oysa burada ne
pazarlıklar dönüyordu. Bunun en güzel örneği fıkrayı sonradan
duydum. O günlerde duymuş olsaydım Başkanla
görüştüremeyeceğimi kesin dille anlattığım dostlara fıkrayı da
anlatırdım:
İki Adige delikanlısı kıyasıya pazarlıktalar. Biri kendisine
gerekli olan tonlarca şeker aramakta diğeri de elindeki
tonlarca şekere alıcı aramaktadır. Pazarlık çok uzun sürer.
Çok sert geçer, ama sonunda anlaşırlar. Fiatta, tonajda teslim
tarih ve süresinde, teslimat yerinde... ve ayrılırlar... Ne mi
olur daha sonra, biri, satacak tonlarca şekeri olan birini,
diğeri de tonlarca şeker alabilecek parası olan bir başkasını
aramaya başlarlar. Bir yandan da bu alışverişten alacakları
komisyonu da düşünmektedirler her ikisi de...
Bir süre sonra da, ellerinde bond çantasının her rengi ile
gelen “vatan millet aşıkları”, tereciye tere satamayacaklarını
anladılar ve gelmez oldular. Bu gün gelseler de zaten ciddi
olmayanlar kendilerini dinleyecek ne yetkili bulabiliyorlar,
ne de dönüşçü...
Bunlar ekonomik akıldanelerin başına gelenler... Kuşkunuz
olmasın hariçten gazel okuyan akıldaneleri de aynı akıbet
bekliyor. Artık ilişkiler olması gerektiği gibi gelişecek.
Dönüş yapmışlarımızın aracılığı danışmanlık düzeyinde kalacak.
Diaspora kurumları devletlerimizle ortak programlar
geliştirecekler. Karşılıklı sorumluluklar yüklenilecek.
Sorumluluklarını yerine getiremeyenler, getirenler nezdinde
itibar kaybedecekler.
Örneğin, Anavatan yaz kamplarına 20-30 öğrenci gönderemeyen
diasporanın lüks konutları, lüks arabaları eskiden etkilediği
gibi etkileyemeyecek artık anavatan insanını. Çelişki daha bir
batacak gözlerine anavatan insanının. “Bu lüks içinde gençler
için gerekli bu kadarcık yol parasını bulamıyorlarsa pek
samimi olmasalar gerek bunlar” diyecekler. Bizlerin
anlatmasına gerek kalmayacak, durumu kendi gözleri ile
görecekler... Politik akıldaneler ya sorumluluk üstlenecek
deveyi güdecekler, yada ekonomik akıldaneler gibi meydanı terk
edecekler...
“Geçen haftalarda burada Rusya minikler müzik yarışmaları,
bisiklet yarışları olmuştu. Futbol takımımız bütün Rusya
kupasında yarı final oynayacak. Yani ilk dört takımdan biri.
Mayıs ayı içerisinde Moskova’da Spartak dedikleri ünlü takımı
ile oynayacak. Bir tesadüf onu da yenersek, Avrupa’ya çıkacak.
Belki bir Türk takımı ile eşleşecek ve cümbüşü gör o zaman.
Bir Fransız firması şarap fıçısı yapımı için fabrika kuruyor.
Bir Kanada firması ile de petrol konusunda anlaşma sağlanmak
üzere. Arkasından havaalanı gelecek.”
Rusya çapında yine bir çok etkinlik gerçekleştiriliyor
Mıyequape’de. Kente ayrı bir hareket getiriyor bu
etkinlikler... Her biri, ayrıca ve gerçekleştiği zaman
diliminde anlatılmaya değer. Kim bilir belki bir gün bunların,
buradaki yaşamın diasporaya ulaştırmanın önemini kavrayan
umudumuz genç arkadaşlar bunu gerçekleştirirler.
“Zequeşnığ-kardeşlik” adlı futbol takımımız o yıl gerçekten
güçlüydü ve Rusya Kupası finalini de oynadı. Ancak maalesef
kaybettik ve dünya arenasına da çıkamadık. Oysa ne hayaller
kurmuştuk. Zequeşnığ’ın dışarıdaki maçları için özel uçak
kiralayacak gittiği ülkelere ama özellikle Türkiye’ye birlikte
gidecektik. Fantezi değildi, o günkü fiyatlarla bu mümkündü.
Ama yaşayamadık bu mutluluğu, cümbüşü...
Paylaşım sürecek... |
|
. |
|
. |
|
.
|
|
 |