...................
...................
DEĞİŞİMİN KIYISINDA

01.04.2006

Doç. Dr. ENGANOY Erol Yıldır
...................
...................

“Kulede yaşamanın en zor tarafı, bir gün gelip de kuleyi terk etmek zorunda kalma düşüncesi ve bunun gerçekleşmesidir



Alışkanlıklarımdan kolayca kurtulamadığımı hissettiğimde, aslında değişimin ne kadar kıyısında olduğumun da farkına varıyorum. Bazen bir fikir etrafına inşa ettiğim hayaller, düşünceler, tasarı ve uygulamalarımın gün gelip bana anlamsız ve nafile uğraşılarmış gibi gelmesi, ayaklarımın artık ıslak değişim kumsallarında topuğuna sular biriken bir nefeslik izler bırakmaya başladığının da habercisi oluyor.

Engin deniz kıyısında tuzlu köpüklü dalgaların yıkadığı bu kıyıda dolaşırken, ufkun derinliği bana ne kadar taze umutlarla dolu bir gelecek vaad etse de, bilinmeyenlerle dolu yaşanacak günlere karşı duyduğum güvensizlik serin bir esinti gibi tüm benliğimi kaplayıp, irkilmeme, üşüyüp titrememe sebep oluyor. İşte o anlarda, geleceğin bilinmeyenlerine dair içimde oluşan bu korkunun gerçekte beni nasıl uyuşturup bir korunaklı kıyıda kimsesiz, tek başına yaşama fikrine ikna ettiğini de anlıyorum. Bu idrak beni, yıllarca süren bir süreçle oluşarak kimliğimle bütünleşen tüm yaptıklarımı kökten reddiye noktasına getirmese de, gereksiz yapılmış bir çabaya karşı oluşan kuruntularla dolu ve bazı hallerde “ah keşke yapmasaydım” noktasına kadar ulaşan pişmanlık yeislerine kapılmama neden oluyor. Kendime karşı yaptığım bu yargılama, bazen zor ve yanlış karar almalara, içimde oluşturduğum güven ve barışın kaybolma tehlikelerine de açık keskin hükümler vermeme yol açıyor. Haksızlık yapmamak için bu yüzden, aynı yargılama süreçleri içimde tekrarlanarak kendi tekbaşınalığımın boşluklarını dolduruyor.

Alışılmışın tatlı rehavetini reddetmenin ve bilinçli değişimin aslında ne kadar güç bir iş olduğunu bir kez daha düşünüyorum.

Sonra bu değişimlerin gerçekleşme şartlarının insanın birlikte yaşadığı kişilerle de ayrıca farklı organik bağlantıları olduğunu fark ediyorum. İşte o anda, değişimin en büyük düşmanının birlikteliklerle dolu çoğul yaşamlar olduğunu kavrıyorum. Tekbaşınalığımın oluşturduğu ender bir sevinç içimi kaplıyor. Zoraki de olsa bir gülümseme beliriyor yüzümde.



“…Kuleden inip, dışarıdaki bahar güneşinin erittiği kar sularıyla beslenen çimenlik düzlüğe ulaştığında serin bir esinti yüzünü yaladı. Kulede, daha birkaç dakika önce kalktığı keçe yatağı ve yün yorganının altında rehavet içinde kıvrılarak uyuduğu sıcaklıktan artık eser yoktu.”    



Galiba, yaşamımızı biçimlendiren ve köklü değişimlere bizleri ulaştıran tüm etkenler öyle her zaman ya da sadece biz istediğimizde karşımıza çıkmıyor. Değişimleri tetikleyen, yaşamımızı usta bir sanatçının yıllar süren çabalarla oluşmuş kıvrak el becerilerinden atılan son fırça darbeleri gibi etkili bir şekilde biçimlendiren tüm etkenler en umutsuz ve umulmadık bir anda karşımıza çıkıyor. Aniden karşılaştığımız da ise yapacağımız küçük çabalar, refleksler ya da bir anlık geri çekilmeler, bu etkenlerin ortadan kalktığı süreçlere ulaştığımızda bir sirk cambazı kıvraklığıyla pişmanlıklara veya doğru verilmiş kararlara dönüşebiliyor. İşte o anlarda beklentilerimizin büyüklüğü yaşayacağımız ruhsal kırılmaların boyutunun da başlıca belirleyicisi oluveriyor.

Verilmiş bir kararın kesin yanlışlığı ortaya çıkmadan, sadece alışılmışlığın rehavetiyle tümden yok edilmesi, kendi yaşamımızın ayak basacağı değişim kıyılarından da uzak tutuyor bizleri. Değişim ise gerçekleşebilmek için içimizi kaplayan tüm korku ve endişelerin esaretinden kurtularak, kararlı çabalarımıza mutlak gereksinim duyuyor.