MENÜ





 

.

.

SAYIN SEVDA ALANKUŞ’A ZORUNLU BİR YANIT
TEORİK TANIMLAMALAR ARASINDA BOĞULMAK İSTENEN “ÇERKESLER...”
19.06.2011

Dr. MEŞFEŞŞU Necdet Hatam

.

.

Sevda Hanım yazınızı eleştirmek zorunda kaldığım için üzgünüm.

Ama siz de biliyorsunuz konu ulusal sorun olduğunda, halkımızın geleceği olduğunda, çok sevdiğiniz insanları, çok eski dostlarınızı, yakınlarınızı, aileniz bireylerini, annenizi, babanızı da üzmek zorunda kalabiliyorsunuz.Üzmek zorunda kaldığınız için siz de üzülüyorsunuz elbette... Ancak gelecek kurgunuza inancınız tam ise eğer, bu üzme ve üzülmelere karşın, gerekli eleştiriyi yapma sorumluluğundan kaçamıyorsunuz. Ayrıca sorumluluğunuzun gerektirdiği davranışı göstermiş olduğunuz bilinci,  gelecek kurgunuza katkıda bulunmuş olmanın mutluluğu bu üzüntülerinizi hafifletir, sizi teslli eder.

Sevda Hanım,evet üzülerek söylemek zorundayım ki yazınız, bilimsellik süsü verilmiş olmakla birlikte bilimselliğe çok uzak bir yazı olmuş. Halbuki siz, konusunda sayılan bir bilim insanısınız.Dolayısı ile mutlaka bilirsiniz, yazı ile amaçlanan, gerçeği arayıp bulmak değil de “olsun istenen”e gerekçeler bulmak olduğunda, hep böyle olur.

 Dolaylı anlatımlara başvurulur.

Genellemeler yapılır. 

Genel tanımlamaların kayanağı gösterilir ancak savunulan konuya ilişkin kaynaklardan hiç söz edilmez.

Çoğumuzun okumadığı çoğumuzun bilmediği genel tanımlar temel alınır, gerçekler çarpıtılmaya çalışılır.

Keskin, keskin olduğu ölçüde de bilimsellikten uzak çıkarımlar yapılır.

Hemen el altında olsa da, hemen ulaşılabilecek olsa da dahası daha önce okunmuş tartışılmış olsa da “Olsun istenen”egerekçe olamayacak kaynaklar görmezden gelinir.

Kimileyin de -sizin yaptığınız gibi- öznel değerlendirmeler bilimsel gerçekler gibi sunulur.

Derken bu kez bilim insanının kendi dünya görüşü ile de çelişen dahası iç çelişkileri gözlerden saklanamayan bir yazı çıkar ortaya.

İşte Sevda Hanım yazınız,bu savlarımın güzel bir kanıtı olmuş.

Örnekleyelim;

Yazınızda,“Bu nedenle Türkiye’deki bütün diyasporik Kuzey Kafkasya halklarını kapsayan bir kültürel üst-kimlik olarak, dün olduğu gibi bugün de, Çerkes adına sahip çıkmak her şeyden önce politik bir tercih olarak önemlidir.”demişsiniz.

Tanımladığınız biçimi ile Çerkes’in politik bir tercih olarak öneminin irdelenmesini sonraya bırakıp, Çekesin  geçmişte vegünümüzde bir kültürel üst-kimlik olarak kabul edilip edilmediğini irdeleyelim önce.

Başka birçokları gibi biz de diyoruz ki,Çerkes adı, dün olamadığı gibi bugün de Kuzey Kafkasya halklarını kapsayankültürel bir üst-kimlik olamamıştır. Bu yaklaşım hiçbir dönemde halklar nezdinde genel kabul görmemiştir. Sevda Hanım siz savınızı kanıtlamaya yardımcı olacak hiçbir kaynak göstermediyseniz de ben, anlamak isteyenler için, nesnel olanlar için kanıt savımın kanıtlarını sıralayayım:

Çerkes adı üst-kimlik olarak kabul görmediği için;

-1908 de kurulan Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti sadece Adığece ve abazaca yayın yapmıştır. Bu kadro sadece anavatan Adığe bölgelerinde eğitim çalışmalarında bulunmuştur.

1918 yılında kurulan Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti‘nin 1919 yılında açmış olduğu “Çerkes Örnek Okulu”da sadece adığece eğitim vermiştir. Cemiyetin 10 Mart 1920’de yaymlamaya başladığı derginin adı adığece olup “Diyane” dir, ve  dergi, anadillerden sadece adığeceye yer vermiştir.

Sonra biliyorsunuz, İstanbul’da  “Türk Sıhhi Misyonu” adı ilebaşlanıp kurulan komitenin adı da “Çerkes Komitesi” değil “Kafkas Komitesi” dir. Amacı da “Kafkaslarda, bir kaç muhtar ülkeden müteşekkil ve başına bir Osmanlı prensinin geçirilmesi tasarlanan bir devlet kurmak ve bir de Doğu Kafkaslarda Ruslara karşı bir isyan çıkarmak”tır.

 

Komite Haziran 1916’da adını değiştirdiğinde de Çerkes bir üst kimlik olarak kabul görmediği için “Çerkes Siyasi Muhacirler Komitesi” değil, “Şimali Kafkasya Siyasi Muhacirler Komitesi” adını almıştır.

11 Mayıs 19918 de bağımsızlığını devletin adı da ne “Çerkes Cmhuriyeti” ne de “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”dir. “Kafkasya Dağlıları Birliği Cumhuriyeti”dir.Cumhuriyet’e temel olan Vedeno Kongresi kararlarının ilk üç maddesi ise anlamak isteyene herşeyi anlatacak kadar açıktır:

“Madde – 1:  Kafkasya halkları politik bir birlik oluşturur.

Madde – 2:  Birlik sınırları içinde her halk özerktir.

Madde – 3:  Birliğin ortak menfeaatleri konusunda karar vermek üzere iki yapıdan oluşan bir yasama organı oluşturulur. Altyapı özgür hakların görüşlerini ifade eder ve otuz bin kişide bir temeline dayanılarak seçilmiş halk temsilcileri vardır. Üstyapı halkların birliği düşüncesini temsil eder ve her halk üç delegeyle temsil edilir.”

26 Ağustos 1862 tarihinde  “Çerkes Delegelerden Kraliçe’ye” yapılan  başvurunun son sözleri şöyledir:  “... Çerkes ve Abaza halklarını temsilen buraya bizler gönderildik.  Çerkes ve Abaza halkları adına yüce majestelerine...

Osmanlı Devletinin tüm Kuzey Kafkasya Halklarını Çerkes olarak adlandırdığı söylemi de  Osmanlı belgeleri ile kanıtlanlandığı gibi gerçek dışıdır.

http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/yorum/nh/187_galat-imeshur.ht

Ayrıca sürgün yıllarında Osmanlı sınırları içinde olan Suriye,  Ürdün ve Filistin’e yerleştirilenlerin kurdukları derneklerin adları anadilde Adığe ve Arapça da Çerkes adını içermektedir.

Bu ülkelerden Amerika’ya göç edenlerin kurduğu derneğin İngilizce Circaasian, anadilde Adığe adını taşımasına, Ürdün kökenli Adil Mıhamçeri’nin Almanya’da adığe derneği kurmasına karşın Türkiye kökenlilerin Avrupa’da ilk kurulan derneklerin adlarında Kafkas yanında Türk sözcüğüne de yer verilmesi ise  yanlış yorumların Türkiye kaynaklı olduğunun kanıtıdır.

“Her Adığe Çerkestir ama her Çerkes Adığe değildir” sözü, çok uzun yıllar Çerkes’in, tüm Kuzey Kafkasya halkları karşılığı olduğunun kanıtı olarak yazılıp kullanılmışsa da Rahmetli İsmail Berkuk’un, kitabındaki tanım yaygınlaştırılan anlamından çok farklıdır.

“Kirkas (Çerkes) kavmi, garbi Kafkasya sekenesidir. (Batı Kafkasya halkıdır) Burada Kir kelimesi bir edat olup yaptığım incelemede bu edatın Latince hakiki ve Yunanca'da ise efendi manasında bulunduğu anlaşılmaktadır. Buna göre Kirkas isminin medlulunün (işaret ettiği şeyin) hakiki Kas veya Kasların Efendisi olduğu anlaşılır.”

http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/arastirma/0308-galat.htm

Yine, Çerkes söcüğü bir üst kimlik olarak kabul görmediği içindir ki, Cumhuriyet dönemi ilk derneğimiz olan “Dosteli Yardımlaşma Derneği” üyelerinden kimileri dernekten ayrılıp1951 yılında İstanbul’da “Kuzey Kafkasyalılar Türk Kültür ve Yardım Derneği”ni kurmuşlardır.

Dosteli Yardımşaşma Derneği 1952’de adını değiştirirken muhtemelen politik olarak engellenecekleri gerçeği ile birlikte Çerkes’in tüm Kuzey kafkasya halklarını kapsadığına inanılmadığı için “Çerkes Kültür Derneği” değil Kafkas Kültür Derneği adını almıştır. değiştirilmiştir.

Abhazlar Çerkes’i bir kültürel üst-kimlik olarak benimsemedikleri içindir ki daha 1967 yılında Çerkes-Abhazya Kültür Derneği değil Kafkas AbhazyaKültür Derneği’ni kurmuşlardır. Daha sonra diğer Abhaz dernekleri ve Abhaz Dernekleri Federasyonu kurulmuştur.

Batı Anadolu’da apsuwalar hiçbirzaman kendilerini çerkes saymamışlardır bugün de saymamaktadırlar.

İleri sürüldüğü gibi Çerkes bir kültürel üst kimlik olarak kabul görmediği ya da bize göre birlikteliğin mayasının üst-kimlik kabülü olmadığı için 1978 yılında Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı kurulmuşken ve vakıf faaliyette iken 09.05.1989  tarihinde Alan Vakfı kurulmuştur.

Yine 23 Temmuz 1995’te Kafkas Vakfı (Kafkas Kültür, Eğitim ve Sosyal Yardım Vakfı), 21.11.1999  tarihinde de Kaf-Dav   (Kafkas Kültür ve Dayanışma Vakfı)  kurulmuşlardır.

1991’de DÇB Adığe-Abaza birliği olarak kurulmuş ancak Abaza dernekleri 1992’de tek bie Adığenin bile delege kabul edilmediği Dünya Abaza Birliğini kurmuşlardır. Ancak DÇB’den de ayrılmamışlar.  Dahası Çerkes üst kimliği bir yana Abaza üst kimliği bile içselleştirilemediği için örgütü, Dünya Abhaz-Abazin-Abaza Birliği adı ile kurmuşlardır. 

Uygun olanın DÇB’den ayrılmaları ve iki birliğin federasyon oluşturmaları önerileri duymazdan gelinmiş, bu öneri dönemin Kaf-Der yetkililerine de anlatılamamış,“bizimki bizim sizinki ikimizin” şeklinde özetlenebilecek tutum, Adığelere ihtiyaç kalmadığı kanaati edinilinceye,  2009 yılı DÇB genel kuruluna kadar sürdürülmüştür. Bu genel kurulda “Adığe kardeşleri üzülmeyeceklerse eğer” ayrılmak istedikleri dile getirilmiş ve DÇB ile ilişki kesilmiştir.. Günümüze kadar da iki birliğin işbirliğini güçlendirmeye yönelik bir girişim olmamıştır.

DÇB’nin ne kuruluş aşamasında ne de geride bıraktığı 20 yıl içinde Çerkes üst kimliğini kabul ettiğini –olmadığını bile bile- dile getirdiğiniz diğer Kuzey Kafkasya halklarından, birliğe üye olma konusunda hiçbir girişim olmamış, kurumun da diğer halkları davet etmek aklıllarına bile gelmemiştir.

Adığe ve Aşuwe Aşkarıweler için 21 Mayıs Sürgünü tarihin en dramatik olayı olarak değerlendirilirilmesine,  Adığey, Kheberdey-Balkar ve Karaçay-Çerkes’te resmi anma günü kabul edilmiş olmasına karşın diğer cumhuriyetler 21 Mayıs’ı bugüne kadar anmamış, Abhazya’da bu yıl 21 Mayıs resmi anma günü olarak kabul edilmiştir.

Sanırım bu kadarı Çerkes’in bir üst kimlik olarak kabul görmediğinin yeterli kanıttır.

Gelelim bu anlamı ile Çerkes adına sahip çıkmanın politik bir tercih olarak önemli olup olmadığına. Bir bilim insanı olarak takdir edersiniz ki bir kavramın, bir söylemin, bir tanımın politik olarak önemli olup olmadığı, politikanıza bağlıdır.  Ama ne siz ne de savınızı destekleyenlerin hiçbiriniz, henüz politikanızı açıklamadınız.

Örneğin,

Benimsenen, en kısa sürede asimilasyona teslip olup, bizlerin yaşadığı ve arkadaşlıkta, evlilikte, komşulukta... bize hep sorun çıkartan çifte kişiliği, yeni kuşaklara aktarmamak, yeni kuşakları çelişkilerle boğuşturmamak poitikası ise eğer, Çerkes tanımının kimi kapsayıp kimi kapsamadığının hiç önemi olmayacaktır.  Bunun bilincinde olmak için, bilim insanı olmaya da gerek yoktur sanırım.

Benimsenen, Cumartesi Pazar ya da yenilerde keşfedilen brançlarla sınırlı bir Çekeslik politikası ise eğer, sizin de hak vereceğiniz gibi “politik tercih”ten söz etmeye bile gerek yoktur.

Benimsenen, “ulusal sorunun çözümü anavatana dönüştür” poitikası ise eğer, “Türkiye’deki bütün diyasporik Kuzey Kafkasya halklarını kapsayan bir kültürel üst-kimlik olarak, Çerkes adına sahip çıkmak”değil çıkmamaktır, politik bir tercih olarak önemli olan, doğru olan. Doğruluğu kanıtlamak için de bilimsel araştırmalara gerek yoktur. Yaygın Adığe deyişini anlamak kavramak yeterlidir.

Her hangi bir nedenle anneden babadan uzak bir yakınları tarafından büyütülen çocuklar için, “Népi nıçepi bğhewıcığheḉi, yate yane khızécejırem çejışt- Gece gündüz eğlendirip dursanız da anne-babası çağırdığında onlara koşacaktır”

Özetle, ulusal kültürel değerlerini yaşatmak, kendisi unutmuş olsa bile dilini çocuklarına öğretebilmek kaygısı ile anavatana dönenlerin her biri, zaten kendi evine dönecek ve anavatandaki Çerkes tanımını içselleştirecektir.

Benimsenen Çerkeslik politikası, Türkiye ile sınırlı ise, yani “Türkiyeli Çerkes Çemberi” henüz kırılamamış ise eğer, Çerkes tanımı, “politik bir tercih olarak” gerçekten çok önem kazanmaktadır. Adığey sel felaketzedelerine yardım kampanyasının gördüğü büyük ilgi(!), Suriye olaylarında soydaşlarımızın başına neler gelebileceğinin sanal ortamda bile hiç konu edilmemesi Çerkes’i  “Türkiye’deki bütün diyasporik Kuzey Kafkasya halklarını kapsayan bir kültürel üst-kimlik olarak” benimseyenlerin,“Türkiyeli Çerkes Çemberi”ni kıramadıklarından öte, kırmaya niyetleri olmadığının da kanıtıdır.

Ancak, Çerkeslik politikaları Türkiye ile sınırlı olanlar da, ulusal kültürel değerlerin korunup geliştirilebileceği koşulların sağlanmasını, yönetimden istemek durumundadırlar.  Böylesi bir gelecek kurgusu olmayanların, taleplerini somutlamayanların, ya da ulusal kültürel değerleri yaşatıp gelişitrmeye yetmeyeceği bilinen taleplerle yetinenelerin “riyakar” olduklarını düşünmek hiç de haksızlık olmayacaktır.

Sevda Hanım öznel yaklaşımınızı bilimsel gerçekmiş gibi kabul ettirmek için, olmayanı varmış gibisaymayı, söylenmemişi söylenmiş gibi kabul etmeyi kişiliğinize de kariyerinize de yakıştıramadım inanın.

“Çerkes sözcüğünün dar anlamda ve sadece “Adigeler” için kullanılmaya başlanarak...”demişsinizörneğin, Çerkes deyiminin Adığeler için yenilerde değil çok eskilerden beri  kullanıldığını bile, bile.  

“...kendilerini “Oset, Abhaz, Çeçen” gibi belirli bir etnikliğe karşılık gelen kimlikleri ile değil, Çerkes kültürel kimliği ile ifade etmeyi tercih eden diğer Kuzey Kafkas halklarını “dışlayan” bir yeni kimlik stratejisine dönüştürülmek istenmesi...”demişsiniz “her bir halk kendisi kalarak amacı ortak olanların birliği oluşturulabilir” yaklaşımının diğerlerini dışlamak anlamına gelmediğini bile, bile...

Hele şu paragraftaki yaklaşım:

“Çünkü, bir kez daha tekrarlamak pahasına söylenirse, hegemonik kimliğin ideolojik kurucularının ve de onu yeniden-üretenlerin nezdinde, şimdiye kadar “Çerkes” üst kimlik şemsiyesi altında anılan, Abazalar, Asetinler, Adigeler vd.’leri etnik ve dilsel köken anlamında aralarındaki “farklılıklar”  hiç hesaba katılmaksızın, hep bir/aynı muameleyi görmüş ve “iç düşman”lar arasında sayılmışlardır. Demek istediğimin daha iyi anlaşılabilmesi için,  Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşu sonrasında bir süre sonra çeşitli bahanelerle siyasal alandan uzaklaştırılmış olsalar bile yeni rejimle birlikte davranmanın ötesinde onun öncülerinden olanların “Çerkeslikleri” yoksayılırken, “Çerkes Ethem” örneğinde olduğu gibi, “hain” ilan edilenlerin, “Adige” olmayan Kuzey Kafkas halklarına da kapsayacak şekilde Çerkesliklerinin altının sürekli ve yeniden nasıl çizildiğinin hatırlanması yeterlidir. Öyleyse Türkiye bağlamında yürütülmesi gereken demokratik siyasetin alanının olabildiğince genişletilmesi bu kimliğe en geniş anlamıyla sahip çıkılmasını zorunlu kılmaktadır.”

Halkların kendilerini, hegomonik kimliğin tanımladığı gibi tanımlamak zorunda oldukları savı, ne menem bir bilimselliktir, hiç anlayamadım doğrusu. Cehaletimi mazur görün ama, “Dünya siyasal tarihinde kendisini, kendi gelecek kurgusunu paradigması ile tanımlamayıp ta,kendisini yok etmek isteyen hegomen kültürün tanımladığı gibi tanımlamış ve bu tanımı mücadelesine temel yapmış bir tek halk var mıdır acaba” diye düşünmezlik  edemedim.

Yazınızın sonraki bölümleri, benim irdeleyemeyeceğim kadar bilimsel. Ancak yaklaşımlar ne denli bilimsel olursa olsun her konu, her tespit mutlaka ama mutlaka kendi paradigmamıza göre değerlendirilmelidir. Kendi öznel koşullarımız, paradigmamız göz önüne alınmadığında  bilimsellik havada kalmakla kalmayacak yanıltıcı da olacaktır. Daha doğrusu bilimsel olmaktan çıkacaktır.

“...Kimlik siyaseti” karşımıza ötekileştirilen kimliğin özsel, değişmez biçimde sahiplenilmesi ve yeniden-üretilmesi temelli, esas olarak kollektif hafızası yaralı kimliği onarmak, onu bir “gurur” vesilesi haline getirmek hedefli bir kimlik politikası olarak ortaya çıkar. Buna verilebilecek tipik örnek ise, bugün kendilerine artık “Afrikalı-Amerikalı” denilmesini tercih eden Siyahların 1960’larda “Siyah Güzeldir” sloganı etrafında örgütlemiş oldukları kimlik harekettir. Böylesi bir kimlik tanımının özcü, dolayısıyla kendi içindeki farklılıkları da “dışlayıcı”, “tersinden ırkçı” bir slogan olduğunu söyleyenler olmuşsa da—Feminist bir yazarın Gayatri Chakravorty Spivak’ın bir dönem kullanmış olduğu kavram kullanılarak söylenirse— bu bir “stratejik özcülük” olarak görülebilir.  Örneğimizde olduğu gibi “yaralı” hatta “utanılacak” hale getirilen “siyah” kimliğinin onarılması, kaybettiği “onuru” kazanması hedefli, dolayısıyla toplumsal, tarihsel bağlam içinde gerekli olduğu kadar, geçici de olması gereken bir kimlik stratejisi olarak görülebilir. demişsiniz örneğin.

Peki, siyahların amacı, Amerika’da yer edinmek, aynı taşıta binebilen, aynı okulda okuyabilen... saygın amerikan vatandaşı olmak değil de anavatanları Afrika’ya dönmek olsaydı eğer, “kaybettirilen onuru kazanma siyasetinin” doğruluğu, tartışmalı olmaz mıydı? Dahası, böyle bir siyasetin en azından dönüşün kitleselleşmesini geciktireceği için dönüş karşıtı olarak değerlendirmesi çok mu yanlış olur muydu? Hitlerin bile Yahudi karşıtlığının temelinde, Yahudilerin Filistin’e yerleşmelerini sağlamak gibi bir politikanın yattığını söyleyip yazanların sayısı az mı?

Özetle amacı, Türkiye’de onur kazanmayı amaçlayanlar ile asıl amacıanavatanda onuru yaşamakolanların yaklaşımlarının birbirinin aynı olması mümkün mü?

Ben yazınınızı irdelemeyi, -beni aştığı için- burada bırakıyor kendi değerlendirmemizi sunuyorum:

-Çerkes’in tüm Kuzey Kafkasya Halklarının kültürel bür üst-kimliği olduğu savı, bilimsel değildir. Gerçek dışıdır. Politik olarak da yanlıştır.

-Birlikte mücadelenin mayası aynı halkatan olmak, aynı üst-kimliği kabul etmek... dahası aynı aileden olmak değildir. Ortak gelecek kurgusu, birlikte yaşama iradesidir.

-Tek bir halkın politikaları gerektirdiği için öncelikleri ve yöntemleri farklı olan çok sayıda örgütler kurdukları bir çağda, dilleri farklı öncelikleri farklı halkları bir çatı altında toplamak ne bilimseldir ne de politiktir. 

-Her halkın kendi adıyla kendi örgütünü kurmasının, diğerlerini dışlamak anlamına geleceği gülünç savından vazgeçilmelidir. Böylesi bir yaklaşım farklı halkların ortak bir amaç, örneğin ülkede ileri demokrasinin gerçekleştirilmesi amacı için birlikte mücadele edemiyecekleri anlamına da gelir ki, bu da demokratım diyenlerin kendilerini inkarı olur.

-ilki 1967 de kurulan Abhaz derneklerinin kurluşunu sorgulamayanlar, Adığe yoğunluklu bölgelerdeki derneklerin adlarını adığe derneği olarak değiştirmesi gündeme geldiğinde, Çerkes tanımını neden bu kadar önemsemeye başladıklarını açıklamalıdırlar.

-Abaza ve Ubıxlere tanıdığı vatandaşlık haklarını diğerlerine de tanyacak şekilde değiştirmeyen Abhazya Yönetimine, savlarının gereği tavrı almayan, ancak birlikteliği savunmaktan da geri kalmayan Adığe-Abaza aydınları, inandırıcı olamadıklarının artık bilincine varmalıdırlar.

-Yıllarca önce Federasyonun adının Adığe-Abaza dernekleri federasyonu olması gerektiğini savunanlar, bu öneriyi neden ötelediklerini gerekçelendirmelidirler.

-Federasyonun bu yapısının bu şekli ile kalmasını savunanların, çalışanların hiçbirinin adığe dilini bilmiyor oluşunu olağan karşılayanların, bilerek ya da bilmeyerek kimi Abhazların “ihtiyacımız kalmayıncaya kadar, Abaza Federasyonu bizim, Kaf-Fed ikimizin” yaklaşımına hizmet ettiklerinin bilincinde olmalıdırlar..

-Türkiye diasporası,  belirleyici olanın, anavatan yapılanması olduğunu içselleştirmelidir.

-Bu ayrı örgütlenmenin, Adığey-Kheberdey ayrışmasını getireceği çıkarımı, Anavatan Adığeleri yönetimleri ayrı olsada anavatan Adığeleri tek bir halk olduklarının bilincinde oldukları için ve tüm adığeler dünyanın her yerindesadece bir tek Adığe bayrağı taşıdıkları, 21 Mayısı birlikte andıkları, bayramlarında birlikte sevindikleri için gerçek dışıdır. Böyle bir beklentisi olanlar avuçlarını yalayacaklardır.

-Dernek adlarının Abhaz olması, Adığelerin ve diğer halkların derneklere girişini, birlikte üretmeyi, birlikte eğlenmeyi şimdiye kadar engellemediğine göre, derneklerin Adığe adını alması yaklaşımının, diğer halkları derneklerden dışlamak anlamına geleceğinin savunulması da saçmalıktır. Bilerek yapılıyorsa çifte standartın ta kendisidir.

-Halkların birlikteliğini ortak amaç temelinde değil de evlilikler, akrabalıklar üzerine yükseltmenin Türklerle, Araplarla, Kürtlerle evliliklerin külütürel üst kimliği etkileyip etkilemeyeceği konusunda da bir açıklamaları olmalıdır.

-Ulusal kültürel değerlerini yaşatmak geliştirmek konusunda samimi olan Adığe ve Abazalar Anavatana Dönüşü öncelemek zorundadır.

-Birliktelikleri sağlayan da amaç birliği olduğu için en ileri birliktelik Adığe-Abaza birlikteliğidir.

-Gelinen bu aşamada en gerçekçi, politik olarak da en doğru çözüm Adığe yoğunluklu derneklerin en kısa sürede Adığe adını almaları, federasyonlaşmaları ve gerekli görüldüğünde de her iki federasyonun uygun bir birlik oluşturmasıdır.

 

Not: Önce CC de yayımladığımız daha sonra “Türkiyeli Çerkes Çemberi” adlı kitabımızda yer alan yazılarımızı okuyanlar, bu görüşlerimizin yeni olmadığını bilyolardır. Yeni sananlar da eski yazılarımızı gözden geçirebililer...

.

necdet@circassiancanada.com

.

Dr. Necdet Hatam'ın diğer yorumları

.

.