|
Sevda Hanım yazınızı eleştirmek zorunda
kaldığım için üzgünüm.
Ama siz de biliyorsunuz konu ulusal sorun
olduğunda, halkımızın geleceği olduğunda, çok sevdiğiniz
insanları, çok eski dostlarınızı, yakınlarınızı, aileniz
bireylerini, annenizi, babanızı da üzmek zorunda
kalabiliyorsunuz.Üzmek zorunda kaldığınız için siz de
üzülüyorsunuz elbette... Ancak gelecek kurgunuza
inancınız tam ise eğer, bu üzme ve üzülmelere karşın,
gerekli eleştiriyi yapma sorumluluğundan kaçamıyorsunuz.
Ayrıca sorumluluğunuzun gerektirdiği davranışı göstermiş
olduğunuz bilinci, gelecek kurgunuza katkıda bulunmuş
olmanın mutluluğu bu üzüntülerinizi hafifletir, sizi
teslli eder.
Sevda Hanım,evet üzülerek söylemek
zorundayım ki yazınız, bilimsellik süsü verilmiş olmakla
birlikte bilimselliğe çok uzak bir yazı olmuş. Halbuki
siz, konusunda sayılan bir bilim insanısınız.Dolayısı
ile mutlaka bilirsiniz, yazı ile amaçlanan, gerçeği
arayıp bulmak değil de “olsun istenen”e gerekçeler
bulmak olduğunda, hep böyle olur.
Dolaylı anlatımlara başvurulur.
Genellemeler yapılır.
Genel tanımlamaların kayanağı gösterilir
ancak savunulan konuya ilişkin kaynaklardan hiç söz
edilmez.
Çoğumuzun okumadığı çoğumuzun bilmediği
genel tanımlar temel alınır, gerçekler çarpıtılmaya
çalışılır.
Keskin, keskin olduğu ölçüde de
bilimsellikten uzak çıkarımlar yapılır.
Hemen el altında olsa da, hemen
ulaşılabilecek olsa da dahası daha önce okunmuş
tartışılmış olsa da “Olsun istenen”egerekçe olamayacak
kaynaklar görmezden gelinir.
Kimileyin de -sizin yaptığınız gibi-
öznel değerlendirmeler bilimsel gerçekler gibi sunulur.
Derken bu kez bilim insanının kendi dünya
görüşü ile de çelişen dahası iç çelişkileri gözlerden
saklanamayan bir yazı çıkar ortaya.
İşte Sevda Hanım yazınız,bu savlarımın
güzel bir kanıtı olmuş.
Örnekleyelim;
Yazınızda,“Bu nedenle Türkiye’deki
bütün diyasporik Kuzey Kafkasya halklarını kapsayan bir
kültürel üst-kimlik olarak, dün olduğu gibi bugün de,
Çerkes adına sahip çıkmak her şeyden önce politik
bir tercih olarak önemlidir.”demişsiniz.
Tanımladığınız biçimi ile Çerkes’in
politik bir tercih olarak öneminin irdelenmesini sonraya
bırakıp, Çekesin geçmişte vegünümüzde bir kültürel
üst-kimlik olarak kabul edilip edilmediğini irdeleyelim
önce.
Başka birçokları gibi biz de diyoruz ki,Çerkes
adı, dün olamadığı gibi bugün de Kuzey Kafkasya
halklarını kapsayankültürel bir üst-kimlik
olamamıştır. Bu yaklaşım hiçbir dönemde halklar nezdinde
genel kabul görmemiştir. Sevda Hanım siz savınızı
kanıtlamaya yardımcı olacak hiçbir kaynak
göstermediyseniz de ben, anlamak isteyenler için, nesnel
olanlar için kanıt savımın kanıtlarını sıralayayım:
Çerkes adı üst-kimlik olarak kabul
görmediği için;
-1908 de kurulan Çerkes İttihad ve Teavün
Cemiyeti sadece Adığece ve abazaca yayın yapmıştır. Bu
kadro sadece anavatan Adığe bölgelerinde eğitim
çalışmalarında bulunmuştur.
1918 yılında kurulan Çerkes Kadınları
Teavün Cemiyeti‘nin 1919 yılında açmış olduğu “Çerkes
Örnek Okulu”da sadece adığece eğitim vermiştir.
Cemiyetin 10 Mart 1920’de yaymlamaya başladığı derginin
adı adığece olup “Diyane” dir, ve dergi, anadillerden
sadece adığeceye yer vermiştir.
Sonra
biliyorsunuz, İstanbul’da “Türk Sıhhi Misyonu” adı
ilebaşlanıp kurulan komitenin adı da “Çerkes Komitesi”
değil “Kafkas Komitesi” dir. Amacı da “Kafkaslarda,
bir kaç muhtar ülkeden müteşekkil ve başına bir Osmanlı
prensinin geçirilmesi tasarlanan bir devlet kurmak ve
bir de Doğu Kafkaslarda Ruslara karşı bir isyan
çıkarmak”tır.
Komite
Haziran 1916’da adını değiştirdiğinde de Çerkes bir üst
kimlik olarak kabul görmediği için “Çerkes Siyasi
Muhacirler Komitesi” değil, “Şimali Kafkasya Siyasi
Muhacirler Komitesi” adını almıştır.
11 Mayıs
19918 de bağımsızlığını devletin adı da ne “Çerkes
Cmhuriyeti” ne de “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”dir.
“Kafkasya Dağlıları Birliği Cumhuriyeti”dir.Cumhuriyet’e
temel olan Vedeno Kongresi kararlarının ilk üç maddesi
ise anlamak isteyene herşeyi anlatacak kadar açıktır:
“Madde – 1: Kafkasya halkları politik bir birlik
oluşturur.
Madde
– 2: Birlik sınırları içinde her halk özerktir.
Madde
– 3: Birliğin ortak menfeaatleri konusunda karar vermek
üzere iki yapıdan oluşan bir yasama organı oluşturulur.
Altyapı özgür hakların görüşlerini ifade eder ve otuz
bin kişide bir temeline dayanılarak seçilmiş halk
temsilcileri vardır. Üstyapı halkların birliği
düşüncesini temsil eder ve her halk üç delegeyle temsil
edilir.”
26
Ağustos 1862 tarihinde “Çerkes Delegelerden Kraliçe’ye”
yapılan başvurunun son sözleri şöyledir:
“... Çerkes ve Abaza halklarını temsilen
buraya bizler gönderildik. Çerkes ve Abaza halkları
adına yüce majestelerine...
Osmanlı
Devletinin tüm Kuzey Kafkasya Halklarını Çerkes olarak
adlandırdığı söylemi de Osmanlı belgeleri ile
kanıtlanlandığı gibi gerçek dışıdır.
http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/yorum/nh/187_galat-imeshur.ht
Ayrıca
sürgün yıllarında Osmanlı sınırları içinde olan Suriye,
Ürdün ve Filistin’e yerleştirilenlerin kurdukları
derneklerin adları anadilde Adığe ve Arapça da Çerkes
adını içermektedir.
Bu
ülkelerden Amerika’ya göç edenlerin kurduğu derneğin
İngilizce Circaasian, anadilde Adığe adını taşımasına,
Ürdün kökenli Adil Mıhamçeri’nin Almanya’da adığe
derneği kurmasına karşın Türkiye kökenlilerin Avrupa’da
ilk kurulan derneklerin adlarında Kafkas yanında Türk
sözcüğüne de yer verilmesi ise yanlış yorumların
Türkiye kaynaklı olduğunun kanıtıdır.
“Her
Adığe Çerkestir ama her Çerkes Adığe değildir” sözü, çok
uzun yıllar Çerkes’in, tüm Kuzey Kafkasya halkları
karşılığı olduğunun kanıtı olarak yazılıp kullanılmışsa
da Rahmetli İsmail Berkuk’un, kitabındaki tanım
yaygınlaştırılan anlamından çok farklıdır.
“Kirkas (Çerkes) kavmi, garbi Kafkasya sekenesidir.
(Batı Kafkasya halkıdır) Burada Kir kelimesi bir edat
olup yaptığım incelemede bu edatın Latince hakiki ve
Yunanca'da ise efendi manasında bulunduğu
anlaşılmaktadır. Buna göre Kirkas isminin medlulunün
(işaret ettiği şeyin) hakiki Kas veya Kasların Efendisi
olduğu anlaşılır.”
http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/arastirma/0308-galat.htm
Yine,
Çerkes söcüğü bir üst kimlik olarak kabul görmediği
içindir ki, Cumhuriyet dönemi ilk derneğimiz olan
“Dosteli Yardımlaşma Derneği” üyelerinden kimileri
dernekten ayrılıp1951 yılında İstanbul’da “Kuzey
Kafkasyalılar Türk Kültür ve Yardım Derneği”ni
kurmuşlardır.
Dosteli
Yardımşaşma Derneği 1952’de adını değiştirirken
muhtemelen politik olarak engellenecekleri gerçeği ile
birlikte Çerkes’in tüm Kuzey kafkasya halklarını
kapsadığına inanılmadığı için “Çerkes Kültür Derneği”
değil Kafkas Kültür Derneği adını almıştır.
değiştirilmiştir.
Abhazlar
Çerkes’i bir kültürel üst-kimlik olarak benimsemedikleri
içindir ki daha 1967 yılında Çerkes-Abhazya Kültür
Derneği değil Kafkas AbhazyaKültür Derneği’ni
kurmuşlardır. Daha sonra diğer Abhaz dernekleri ve Abhaz
Dernekleri Federasyonu kurulmuştur.
Batı
Anadolu’da apsuwalar hiçbirzaman kendilerini çerkes
saymamışlardır bugün de saymamaktadırlar.
İleri
sürüldüğü gibi Çerkes bir kültürel üst kimlik olarak
kabul görmediği ya da bize göre birlikteliğin mayasının
üst-kimlik kabülü olmadığı için 1978 yılında Şamil
Eğitim ve Kültür Vakfı kurulmuşken ve vakıf faaliyette
iken
09.05.1989
tarihinde Alan Vakfı kurulmuştur.
Yine 23
Temmuz 1995’te Kafkas Vakfı (Kafkas Kültür, Eğitim ve
Sosyal Yardım Vakfı), 21.11.1999 tarihinde de Kaf-Dav
(Kafkas Kültür ve Dayanışma Vakfı) kurulmuşlardır.
1991’de
DÇB Adığe-Abaza birliği olarak kurulmuş ancak Abaza
dernekleri 1992’de tek bie Adığenin bile delege kabul
edilmediği Dünya Abaza Birliğini kurmuşlardır. Ancak
DÇB’den de ayrılmamışlar. Dahası Çerkes üst kimliği bir
yana Abaza üst kimliği bile içselleştirilemediği için
örgütü, Dünya Abhaz-Abazin-Abaza Birliği adı ile
kurmuşlardır.
Uygun
olanın DÇB’den ayrılmaları ve iki birliğin federasyon
oluşturmaları önerileri duymazdan gelinmiş, bu öneri
dönemin Kaf-Der yetkililerine de anlatılamamış,“bizimki
bizim sizinki ikimizin” şeklinde özetlenebilecek tutum,
Adığelere ihtiyaç kalmadığı kanaati edinilinceye, 2009
yılı DÇB genel kuruluna kadar sürdürülmüştür. Bu genel
kurulda “Adığe kardeşleri üzülmeyeceklerse eğer”
ayrılmak istedikleri dile getirilmiş ve DÇB ile ilişki
kesilmiştir.. Günümüze kadar da iki birliğin işbirliğini
güçlendirmeye yönelik bir girişim olmamıştır.
DÇB’nin
ne kuruluş aşamasında ne de geride bıraktığı 20 yıl
içinde Çerkes üst kimliğini kabul ettiğini –olmadığını
bile bile- dile getirdiğiniz diğer Kuzey Kafkasya
halklarından, birliğe üye olma konusunda hiçbir girişim
olmamış, kurumun da diğer halkları davet etmek
aklıllarına bile gelmemiştir.
Adığe ve
Aşuwe Aşkarıweler için 21 Mayıs Sürgünü tarihin en
dramatik olayı olarak değerlendirilirilmesine, Adığey,
Kheberdey-Balkar ve Karaçay-Çerkes’te resmi anma günü
kabul edilmiş olmasına karşın diğer cumhuriyetler 21
Mayıs’ı bugüne kadar anmamış, Abhazya’da bu yıl 21 Mayıs
resmi anma günü olarak kabul edilmiştir.
Sanırım
bu kadarı Çerkes’in bir üst kimlik olarak kabul
görmediğinin yeterli kanıttır.
Gelelim bu anlamı ile Çerkes adına sahip
çıkmanın “politik bir tercih olarak”
önemli olup olmadığına. Bir bilim insanı
olarak takdir edersiniz ki bir kavramın, bir söylemin,
bir tanımın politik olarak önemli olup olmadığı,
politikanıza bağlıdır. Ama ne siz ne de savınızı
destekleyenlerin hiçbiriniz, henüz politikanızı
açıklamadınız.
Örneğin,
Benimsenen, en kısa sürede asimilasyona
teslip olup, bizlerin yaşadığı ve arkadaşlıkta,
evlilikte, komşulukta... bize hep sorun çıkartan çifte
kişiliği, yeni kuşaklara aktarmamak, yeni kuşakları
çelişkilerle boğuşturmamak poitikası ise eğer, Çerkes
tanımının kimi kapsayıp kimi kapsamadığının hiç önemi
olmayacaktır. Bunun bilincinde olmak için, bilim insanı
olmaya da gerek yoktur sanırım.
Benimsenen, Cumartesi Pazar ya da
yenilerde keşfedilen brançlarla sınırlı bir Çekeslik
politikası ise eğer, sizin de hak vereceğiniz gibi
“politik tercih”ten söz etmeye bile gerek yoktur.
Benimsenen, “ulusal sorunun çözümü
anavatana dönüştür” poitikası ise eğer, “Türkiye’deki
bütün diyasporik Kuzey Kafkasya halklarını kapsayan bir
kültürel üst-kimlik olarak, Çerkes adına sahip çıkmak”değil
çıkmamaktır, politik bir tercih olarak önemli olan,
doğru olan. Doğruluğu kanıtlamak için de bilimsel
araştırmalara gerek yoktur. Yaygın Adığe deyişini
anlamak kavramak yeterlidir.
Her hangi bir nedenle anneden babadan
uzak bir yakınları tarafından büyütülen çocuklar için,
“Népi nıçepi bğhewıcığheḉi,
yate yane khızécejırem çejışt- Gece gündüz
eğlendirip dursanız da anne-babası çağırdığında onlara
koşacaktır”
Özetle, ulusal kültürel değerlerini
yaşatmak, kendisi unutmuş olsa bile dilini çocuklarına
öğretebilmek kaygısı ile anavatana dönenlerin her biri,
zaten kendi evine dönecek ve anavatandaki Çerkes
tanımını içselleştirecektir.
“Benimsenen
Çerkeslik politikası, Türkiye ile sınırlı ise, yani
“Türkiyeli Çerkes Çemberi” henüz kırılamamış ise
eğer, Çerkes tanımı, “politik bir tercih olarak”
gerçekten çok önem kazanmaktadır. Adığey sel
felaketzedelerine yardım kampanyasının gördüğü büyük
ilgi(!), Suriye olaylarında soydaşlarımızın başına neler
gelebileceğinin sanal ortamda bile hiç konu edilmemesi
Çerkes’i “Türkiye’deki bütün diyasporik Kuzey
Kafkasya halklarını kapsayan bir kültürel üst-kimlik
olarak” benimseyenlerin,“Türkiyeli
Çerkes Çemberi”ni kıramadıklarından öte, kırmaya
niyetleri olmadığının da kanıtıdır.
Ancak, Çerkeslik politikaları Türkiye ile
sınırlı olanlar da, ulusal kültürel değerlerin korunup
geliştirilebileceği koşulların sağlanmasını, yönetimden
istemek durumundadırlar. Böylesi bir gelecek kurgusu
olmayanların, taleplerini somutlamayanların, ya da
ulusal kültürel değerleri yaşatıp gelişitrmeye
yetmeyeceği bilinen taleplerle yetinenelerin
“riyakar” olduklarını düşünmek hiç de haksızlık
olmayacaktır.
Sevda Hanım öznel yaklaşımınızı bilimsel
gerçekmiş gibi kabul ettirmek için, olmayanı varmış
gibisaymayı, söylenmemişi söylenmiş gibi kabul etmeyi
kişiliğinize de kariyerinize de yakıştıramadım inanın.
“Çerkes
sözcüğünün dar anlamda ve sadece “Adigeler” için
kullanılmaya başlanarak...”demişsinizörneğin,
Çerkes deyiminin Adığeler için yenilerde değil çok
eskilerden beri kullanıldığını bile, bile.
“...kendilerini “Oset, Abhaz, Çeçen” gibi belirli bir
etnikliğe karşılık gelen kimlikleri ile değil, Çerkes
kültürel kimliği ile ifade etmeyi tercih eden diğer
Kuzey Kafkas halklarını “dışlayan” bir yeni kimlik
stratejisine dönüştürülmek istenmesi...”demişsiniz
“her bir halk kendisi kalarak amacı ortak olanların
birliği oluşturulabilir” yaklaşımının diğerlerini
dışlamak anlamına gelmediğini bile, bile...
Hele şu paragraftaki yaklaşım:
“Çünkü,
bir kez daha tekrarlamak pahasına söylenirse, hegemonik
kimliğin ideolojik kurucularının ve de onu
yeniden-üretenlerin nezdinde, şimdiye kadar “Çerkes” üst
kimlik şemsiyesi altında anılan, Abazalar, Asetinler,
Adigeler vd.’leri etnik ve dilsel köken anlamında
aralarındaki “farklılıklar” hiç hesaba katılmaksızın,
hep bir/aynı muameleyi görmüş ve “iç düşman”lar arasında
sayılmışlardır. Demek istediğimin daha iyi
anlaşılabilmesi için, Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşu
sonrasında bir süre sonra çeşitli bahanelerle siyasal
alandan uzaklaştırılmış olsalar bile yeni rejimle
birlikte davranmanın ötesinde onun öncülerinden
olanların “Çerkeslikleri” yoksayılırken, “Çerkes Ethem”
örneğinde olduğu gibi, “hain” ilan edilenlerin, “Adige”
olmayan Kuzey Kafkas halklarına da kapsayacak şekilde
Çerkesliklerinin altının sürekli ve yeniden nasıl
çizildiğinin hatırlanması yeterlidir. Öyleyse Türkiye
bağlamında yürütülmesi gereken demokratik siyasetin
alanının olabildiğince genişletilmesi bu kimliğe en
geniş anlamıyla sahip çıkılmasını zorunlu kılmaktadır.”
Halkların kendilerini, hegomonik kimliğin
tanımladığı gibi tanımlamak zorunda oldukları savı, ne
menem bir bilimselliktir, hiç anlayamadım doğrusu.
Cehaletimi mazur görün ama, “Dünya siyasal tarihinde
kendisini, kendi gelecek kurgusunu paradigması ile
tanımlamayıp ta,kendisini yok etmek isteyen hegomen
kültürün tanımladığı gibi tanımlamış ve bu tanımı
mücadelesine temel yapmış bir tek halk var mıdır acaba”
diye düşünmezlik edemedim.
Yazınızın sonraki bölümleri, benim irdeleyemeyeceğim
kadar bilimsel. Ancak yaklaşımlar ne denli bilimsel
olursa olsun her konu, her tespit mutlaka ama mutlaka
kendi paradigmamıza göre değerlendirilmelidir. Kendi
öznel koşullarımız, paradigmamız göz önüne
alınmadığında bilimsellik havada kalmakla kalmayacak
yanıltıcı da olacaktır. Daha doğrusu bilimsel olmaktan
çıkacaktır.
“...Kimlik siyaseti” karşımıza ötekileştirilen kimliğin
özsel, değişmez biçimde sahiplenilmesi ve
yeniden-üretilmesi temelli, esas olarak kollektif
hafızası yaralı kimliği onarmak, onu bir “gurur”
vesilesi haline getirmek hedefli bir kimlik politikası
olarak ortaya çıkar. Buna verilebilecek tipik örnek ise,
bugün kendilerine artık “Afrikalı-Amerikalı” denilmesini
tercih eden Siyahların 1960’larda “Siyah Güzeldir”
sloganı etrafında örgütlemiş oldukları kimlik
harekettir. Böylesi bir kimlik tanımının özcü,
dolayısıyla kendi içindeki farklılıkları da “dışlayıcı”,
“tersinden ırkçı” bir slogan olduğunu söyleyenler
olmuşsa da—Feminist bir yazarın Gayatri Chakravorty
Spivak’ın bir dönem kullanmış olduğu kavram kullanılarak
söylenirse— bu bir “stratejik özcülük” olarak
görülebilir. Örneğimizde olduğu gibi “yaralı” hatta
“utanılacak” hale getirilen “siyah” kimliğinin
onarılması, kaybettiği “onuru” kazanması hedefli,
dolayısıyla toplumsal, tarihsel bağlam içinde gerekli
olduğu kadar, geçici de olması gereken bir kimlik
stratejisi olarak görülebilir.”
demişsiniz örneğin.
Peki, siyahların amacı, Amerika’da yer
edinmek, aynı taşıta binebilen, aynı okulda
okuyabilen... saygın amerikan vatandaşı olmak değil de
anavatanları Afrika’ya dönmek olsaydı eğer,
“kaybettirilen onuru kazanma siyasetinin” doğruluğu,
tartışmalı olmaz mıydı? Dahası, böyle bir siyasetin en
azından dönüşün kitleselleşmesini geciktireceği için
dönüş karşıtı olarak değerlendirmesi çok mu yanlış olur
muydu? Hitlerin bile Yahudi karşıtlığının temelinde,
Yahudilerin Filistin’e yerleşmelerini sağlamak gibi bir
politikanın yattığını söyleyip yazanların sayısı az mı?
Özetle amacı, Türkiye’de onur
kazanmayı amaçlayanlar ile asıl amacıanavatanda
onuru yaşamakolanların yaklaşımlarının birbirinin
aynı olması mümkün mü?
Ben yazınınızı irdelemeyi, -beni aştığı
için- burada bırakıyor kendi değerlendirmemizi
sunuyorum:
-Çerkes’in
tüm Kuzey Kafkasya Halklarının kültürel bür üst-kimliği
olduğu savı, bilimsel değildir. Gerçek dışıdır. Politik
olarak da yanlıştır.
-Birlikte mücadelenin mayası aynı halkatan olmak, aynı
üst-kimliği kabul etmek... dahası aynı aileden olmak
değildir. Ortak gelecek kurgusu, birlikte yaşama
iradesidir.
-Tek bir
halkın politikaları gerektirdiği için öncelikleri ve
yöntemleri farklı olan çok sayıda örgütler kurdukları
bir çağda, dilleri farklı öncelikleri farklı halkları
bir çatı altında toplamak ne bilimseldir ne de
politiktir.
-Her
halkın kendi adıyla kendi örgütünü kurmasının,
diğerlerini dışlamak anlamına geleceği gülünç savından
vazgeçilmelidir. Böylesi bir yaklaşım farklı halkların
ortak bir amaç, örneğin ülkede ileri demokrasinin
gerçekleştirilmesi amacı için birlikte mücadele
edemiyecekleri anlamına da gelir ki, bu da demokratım
diyenlerin kendilerini inkarı olur.
-ilki
1967 de kurulan Abhaz derneklerinin kurluşunu
sorgulamayanlar, Adığe yoğunluklu bölgelerdeki
derneklerin adlarını adığe derneği olarak değiştirmesi
gündeme geldiğinde, Çerkes tanımını neden bu kadar
önemsemeye başladıklarını açıklamalıdırlar.
-Abaza
ve Ubıxlere tanıdığı vatandaşlık haklarını diğerlerine
de tanyacak şekilde değiştirmeyen Abhazya Yönetimine,
savlarının gereği tavrı almayan, ancak birlikteliği
savunmaktan da geri kalmayan Adığe-Abaza aydınları,
inandırıcı olamadıklarının artık bilincine
varmalıdırlar.
-Yıllarca önce Federasyonun adının Adığe-Abaza
dernekleri federasyonu olması gerektiğini savunanlar, bu
öneriyi neden ötelediklerini gerekçelendirmelidirler.
-Federasyonun bu yapısının bu şekli ile kalmasını
savunanların, çalışanların hiçbirinin adığe dilini
bilmiyor oluşunu olağan karşılayanların, bilerek ya da
bilmeyerek kimi Abhazların “ihtiyacımız kalmayıncaya
kadar, Abaza Federasyonu bizim, Kaf-Fed ikimizin”
yaklaşımına hizmet ettiklerinin
bilincinde olmalıdırlar..
-Türkiye
diasporası, belirleyici olanın, anavatan yapılanması
olduğunu içselleştirmelidir.
-Bu ayrı
örgütlenmenin, Adığey-Kheberdey ayrışmasını getireceği
çıkarımı, Anavatan Adığeleri yönetimleri ayrı olsada
anavatan Adığeleri tek bir halk olduklarının bilincinde
oldukları için ve tüm adığeler dünyanın her
yerindesadece bir tek Adığe bayrağı taşıdıkları, 21
Mayısı birlikte andıkları, bayramlarında birlikte
sevindikleri için gerçek dışıdır. Böyle bir beklentisi
olanlar avuçlarını yalayacaklardır.
-Dernek
adlarının Abhaz olması, Adığelerin ve diğer halkların
derneklere girişini, birlikte üretmeyi, birlikte
eğlenmeyi şimdiye kadar engellemediğine göre,
derneklerin Adığe adını alması yaklaşımının, diğer
halkları derneklerden dışlamak anlamına geleceğinin
savunulması da saçmalıktır. Bilerek yapılıyorsa çifte
standartın ta kendisidir.
-Halkların birlikteliğini ortak amaç temelinde değil de
evlilikler, akrabalıklar üzerine yükseltmenin Türklerle,
Araplarla, Kürtlerle evliliklerin külütürel üst kimliği
etkileyip etkilemeyeceği konusunda da bir açıklamaları
olmalıdır.
-Ulusal
kültürel değerlerini yaşatmak geliştirmek konusunda
samimi olan Adığe ve Abazalar Anavatana Dönüşü öncelemek
zorundadır.
-Birliktelikleri sağlayan da amaç birliği olduğu için en
ileri birliktelik Adığe-Abaza birlikteliğidir.
-Gelinen
bu aşamada en gerçekçi, politik olarak da en doğru çözüm
Adığe yoğunluklu derneklerin en kısa sürede Adığe adını
almaları, federasyonlaşmaları ve gerekli görüldüğünde de
her iki federasyonun uygun bir birlik oluşturmasıdır.
Not: Önce CC de yayımladığımız daha sonra
“Türkiyeli Çerkes Çemberi” adlı kitabımızda yer alan
yazılarımızı okuyanlar, bu görüşlerimizin yeni
olmadığını bilyolardır. Yeni sananlar da eski
yazılarımızı gözden geçirebililer... |