...................
...................
“SÜRGÜN” VE “DÖNÜŞ” TRAVMASI
01.02.2009
YEMUZ Nevzat Tarakçı
...................
...................
Bir nesil düşünün, “savaş, düşmanlık, sürgün, dönüş… “ anaforunda çırpınıp duran.

Anavatan, atavatan, aravatan söylemleriyle kafası karışan.

Dil sıkıntısı, alfabe tartışması, bayrak karmaşası, iki vatan, iki dil, bir sürgün, bir de dönüş meseleleriyle bunalan bir nesil.

Acaba “kavgaların, düşmanlıkların, savaş, sürgün, göç, dönüş” söylemlerinin çocuklarımızın, gençliğimizin ruhunda, beyninde, oluşturduğu  “travma”nın kaçımız farkındayız?

Farkında mıyız, söylemlerimizin savaşı, acıyı, gurbeti, yalnızlığı, sefilliği…çağrıştırdığının, genç dimağları olumsuz etkileyebildiğinin? 

“Bazen neslimizin ümidini kıran, idealini hançerleyen, geleceğe ait hayallerini yıkan, büyüklerimizin dayatmalarıdır!” diyen gençlerin haykırışları büyüklerin, yazar ve çizerlerin kulağına ulaşmıyor mu acaba?

“Yeter, bıktık kavgalardan, savaşlardan, sürgünlerden!” diyenleri duymuyor mu bu kesim?

“Yıllardır dinliyoruz sizi ama bizler artık yeni şeyler duymak istiyoruz!“

“İyi niyetinize inanmıyor değiliz fakat yine de kavgalarınız, sataşmalarınız korkutuyor bizi, hayretle, ibretle seyrediyoruz sizi!” diye feryat edenlerin sesi nereye gidiyor acaba? 
 

“BURALAR BİZİM DEĞİL, DÖNELİM HADİ!”

Mantığı kavranmadan, akıl süzgecinden geçirilmeden, altyapısı tamamlanmadan “ Buralar bizim diyarlar değil, hadi gel köyümüze dönelim!” edebiyatının sakıncalarının ne kadar farkındayız?

Siz, konuyu bilimsel boyutta ele alıyor, savunduğunuz her şeye yürekten inanıyor, bu konuda kimsenin bilmediği kadar da bilgi sahibi olabilirsiniz.

Peki  ya masum çocuklar, ya gençler? Bunlar bu konuda ne düşünüyor, nasıl bakıyor olaya?

En önemlisi de ya bu gençlerimiz, bir ömür boyu çekmek durumunda kalırsa “gurbet acısı”nı, “sıla özlemi”ni? Ve bunun neticesi “sefilliği”?

Kavuşamamanın verdiği hüzünle bir ömür deli divaneye dönmüş bir halde yaşarsa topyekun bir nesil?

Sorumlusu kim olur dersiniz?

“Osmanlı” mı, Rusya mı?

Çerkes Ethem mi?

“Kabardey”ler mi, “Abzegh”ler mi, “Abaza”lar mı yoksa “Wubıh”lar mı?

Yoksa …

Yoksa, geleceği  kin, nefret, düşmanlık üzerine kurmaya çalışanlar mı?

Gençlerin asla anlayamadığı, “akl-ı selim”, akıl sır erdiremediği için ilgilenmediği, ham hayalleri kurgulayanlar mı?

Yoksa geçmişteki acıları her daim tazeleyenler mi? 
 

BIRAKIN, BU FİDANLAR, BÜYÜMEK, GELİŞMEK, MEYVEYE DURMAK İSTİYOR!

Bir fidan düşünün, büyüyüp gelişmek, meyveye durmak için kök salmaya çalışan bir fidan.

Siz, bu fidanı “Burası senin gerçek toprağın değil, seni yakın bir tarihte gerçek bahçene taşıyacağım, sakın burada kök salma, bu su, bu toprak, bu oksijen sana göre değil, sen asil bir fidansın!” diyerek muayyen zamanlarda topraktan çekip çıkarıp tekrar yerine ekerseniz ne olur bu fidancığın hali Allah aşkına?

Bu fidan nasıl kök salsın, nasıl yeşersin, nasıl gelişsin ve ne zaman meyveye dursun?

Gelişemediği, meyve veremediği için  şimdi “fidan suçlu” değil mi?

Yapmayalım, etmeyelim Allah aşkına! 

Gençlerden şu ifadeleri duymayı kim ister?

“Bu kültürün gerçek sevdalısı görünen sizler, yeter! Yeter, bizleri kavga, düşmanlık, ‘sürgün’  ekseninde dolaştırdığınız!

“Artık Çerkesliği, dostluk, hoşgörü, barış, akıl, mantık ve anlayış eksenine oturtmak zamanıdır!”

“Siz büyükler, galiba dünyanın geldiği durumu iyi kavrayamadınız. Unutmayınız, önyargılar, tarihi saplantılar, şovenist duygularla, hisle, heyecanla  büyük toplum olunmaz. Ütopyalarla uzun süre yaşanmaz!”

Evet, bu serzenişleri çocuklarımızdan duysak nice olurdu halimiz?

Ya şöyle devam etseler:

Bırakın bizleri, yaşadığımız cennet yurdun, “vatanım” dediğimiz  yerin kıymetini bilelim!

Hepimiz imkanlar ölçüsünde, dilimizi, kültürümüzü öğrenmek için elimizden geleni yapalım. Yaşayalım, yansıtalım kültürümüzü.

Birlikte olduğumuz farklı kültürlerle barış ve mutluluk içinde yaşamaya çalışalım!

Hepimiz söylemleriyle, icraatıyla, uyumdan, hoşgörüden, barış ve dostluktan yana olalım.

Kültürel farklılıkları zenginlik olarak kabul edelim. 

Korkmayın, bize güvenin, yalnız bize ortam hazırlayın!

TV’mizi kurun!

Yazılı basınımızı geliştirin!

Merek etme, okuma sevdamızı oluşturun!

Derneklerimize ruh verin!

Eğitimimize katkı sağlayın, kişiliğimizi besleyin?

Bize inanın, bize güvenin!

Evet, bu söylemler bazılarımızı etkileyebilir.

“Evet gençler, mesajınızı aldık. Bu hayati önem taşıyan konularda çok daha fazla özenli, dikkatli olacağız!”

“Biz büyükler, bu toplumun aydın kesimi, detaylarda boğulmadan sizlere ışık tutacağız. Her zaman destekçiniz olacağız. Uç söylemlerimizi  düzelteceğiz. Popülist politikaları bırakacağız. Sizlere model olacağız!”

“Bizler, ne yapıp ne edip ‘ortak aklı’ oluşturup bunun gereğini yapacağız.”

“İnanıyoruz, ancak bu şekilde doğrulara ulaşmış, efsanelerden, duygusallıktan kurtulmuş olacağız!” diyerek iyi niyetini ortaya koyabilir.

Peki ya :

“Analar, evlatları böylesi günler için doğurur, savulun bre gafiller! ‘Sürgün’süz, ‘acı’sız, ‘dönüş’süz Çerkeslik olur mu hiç?” tavrını takınanlar?

Ya “duygusallığın esiri” olanlar?

Ya “tarihin karelerine” saplanıp kalanlar?

Ya “Bir ben bilirim, gayrısı yalan!” diyenler?

Ya, “Ben dobra Çerkes’im, bildiğim, inandığım doğruları, eğip bükmeden mertçe haykırırım, bu kültür için gerekirse kendimi feda ederim!” diyerek yanlışına, kabalığına, cahilliğine kılıf arayanlar?

Ya bu hezeyanları yiğitlik sananlar?  

Bilmem ama iyi Çerkeslik, ”her şeyi başkasından  bekleyen, durmadan, yorulmadan kompleks içinde hak kavgası yapan kangacı kişi” olmasa gerek.

Evet, tarihte yaşadığımız talihsiz olayları kim inkar edebilir?

Kimsenin gücü yetmez elbet geçmişi değiştirmeye.

Doğru olan geçmişi olduğu gibi kabul edip gerekli dersi almaktır.

Ama ya gelecek?

Geleceği iyi kurmak gerekmez mi?

Takılı kalmak mı lazım “sürgün”e, büyük göçe?

Kimin hakkı var:

Sürgün efsaneleri  neslimizin ruhunda travma etkisi yapsa da?

Atavatan, anavatan, aravatan tartışmaları “vatansız” gençlik yetiştirse de.

“Sürgün”, “soykırım” kavramları düşmanlıkları kökleştirse de.

Gençlik, “sürgün” söylemleriyle yatıp “sürgün”le kalksa da.

Vatansızlık kompleksiyle uyuyup, uyansa da.

“Arkadaş, ben bildiğimi okurum!” demeye?

Söyleyin, bu durum karşısında kimin söylenecek sözü kalır?

Bu vebali kim üstlenir? 

“Dönüş olamadan yapılan, yapılacak olan hiçbir icraatın, asla değeri yoktur!” demek milliyetperverlik mi?

Çözüm, Türkiye’den Kafkasya’ya veya Kafkasya’dan Türkiye’ye alaycı bakışlarla bakmak, her iki coğrafyada yapılan iyi niyetli çalışmaları küçümsemek, yok saymak mi?

Çözüm, düşmanlıkları canlı tutmak, ayrılıkları körüklemek mi ?

Her Çerkes, kendisine “bir düşman” belirleyip, onu dinlemeden, tanımaya ve anlamaya çalışmadan, ona saldırmalı mı?

Bu sebepten olsa gerek ki “Biz ve onlar” üzerine kurulu söylemler, düşmanlıklar çoğu zaman fazlaca alkış alıyor.

Gönüller daha fazla yaralanıyor.

Merak ediyorum, ne zaman, kültür, toplum ve vatan sevgimiz, söylemlerimizle, astığımız bayraklarla, attığımız sloganlarla değil, toplumumuz ve kültürümüz için ürettiklerimizle değerlendirilecek acaba?

Merak ediyorum, kulaktan dolma “sürgün” hikayeleri, duygusal boyutlu “dönüş” manevraları, kabak tadı verirse ne konuşup ne yazacağız artık? 

Korkuyorum!

Neden mi?

Bazı fikirlerin ateşli savunucuları, maalesef bu halleriyle, “Başkaların besteleyip seslendirdiği bir parçaya mırıltıyla iştirak eden dahilerin bestekarlığı”na benziyor da ondan! 

SORUMLU KİM?

“Sürgün” nidalarıyla büyüyen çocukların garip ruh halinden kimler sorumlu?

Kim ne kadar üzülüyor, ” iki vatan” arasında sıkışıp kalan gençlerin trajik durumuna?

Kim çare olacak “iki dilin” dilsizleştirdiği  “iki dilden avare” nesle?

Ne yapsın “alfabeler arasında” bocalayan bir nesil?

Kaçımız farkındayız gençliğimizi inancından ve kültüründen kaçıran  “yemuk” ve “günah” sendromundan? 

NE BEKLİYORDUK?

Büyükleri durmadan vatan, bayrak, dil, sürgün, dönüş kavgası yapan küçüklerin nasıl bir ruh hali içinde olmasını beklersiniz?

Vatan tercihini yapamayan, bayrağını bulamayan, ”gurbet”te mi değil mi karar veremeyen, “sıla” neresidir anlayamayan bir nesil, kültürü, kişiliği ve kimliğiyle nasıl bütünleşsin?

Bu nesil, bu psikoloji içerisinde kendine, ailesine, toplumuna nasıl faydalı olsun? İdeali nasıl bulsun? 
 

Peki şu düşünceleri hecelemeye kimin hakkı olabilir?

“Evet, katılıyorum. Büyükler olarak bazı söylemlerimiz gençleri ümitsizliğe sevkediyor ama…”

“Evet, bazı konuların sıklıkla işlenmesi kabak tadı veriyor ama…”

“Evet, bazen yeni nesli geriyoruz, usandırıyoruz, farkına varmadan onların ideallerini hançerliyoruz ama…”

“Evet, gençler bizim kavgalarımızdan olumsuz etkileniyor, yıkılıyor ama…”

“Evet,  gereksiz ayrıntılarda gençleri boğuyoruz ama… “

“Yine de biz bildiğimizi okumaya, yazmaya devam edeceğiz!”

“Çünki biz aydın kesimiz, biz, bu toplumun düşünen, üreten, sorgulayan yazar çizerleriyiz!” Böyle diyebilir miyiz? 

NE YAPMALI?

Sizce, yıllardan beri süren dertlerimize, düşmanlıklarımıza onulmaz sandığımız hastalıklarımıza, korku ve endişelerimize, kargaşa ve buhranlarımıza çare aradık mı?

Bu konuda samimi çalışmalar yaptık mı?

Gereği kadar tartıştık mı, fikirlerimizi birleştirdik mi?

Yoksa bunlara gerek duymadan yapacağımız bir coğrafya değişikliği çözecek mi bütün problemlerimizi, rahatlatacak mı hepimizi? 
 

Bu anaforun yuttuğu gençlerin feryadı duyulmuyorsa hâlâ?

Bu kararsızlıkların, kavgaların, hırçınlıkların, belirsizliklerin perişan ettiği bir nesil duruyorsa karşımızda, biz büyükler bu tabloya rağmen hâl⠓kendimizi tekrar edip” duruyorsak, yeni şeyler üretemiyorsak bu işlemin faturası çok ağır olacak demektir. 

Ç  Ö  Z  Ü  M

Peki ne olmalı çözüm?

Çözüm, gelecek neslin zihnindeki bu ikilemi yok etmekte.

Çözüm, zihinlerdeki karmaşaya son vermekte.

Çözüm, gelecek nesle mantıklı, tutarlı yol göstermekte, inançlı, kültürlü nesil yetiştirmekle.

Çözüm, her konuda büyüklerin küçüklere model olmasında.

Çözüm, acı da olsa doğrularla yüzleşmekte. 

“Biz bu topraklarda yetiştik bu topraklara aidiz! Ama Kafkas’lardan gelen kökümüz var bizim!” demeli ve bu kökten beslenmeli bu nesil.

Yani bu güzel diyarda, gönüllerdeki Kafkasya gelişmeli, büyümeli.

“Türkiye’deki  Kafkasya’m” canlanmalı, yaşamalı.

Şüphesiz, mesleğine kavuşmuş, işini kurmuş, kafası rahat, eşi, işi, olan insanlarla kültürü yaşamak çok daha kolay.

Çok daha kolay düşünmek, üretmek, uygulamak.

İşi olmayan, gurbet hikayeleriyle kafası karmakarışık, yarınını göremeyen, her daim karşısına karanlık, karmakarışık tablolar konan bir gençlik, nasıl sağlıklı düşünülebilir, bu kafayla gençlik nereye varabilir?

İyi niyetin ötesine geçebilmek umuduyla…