...................
...................
GELECEĞİMİZ, GENÇLİĞİMİZLE SAVRULURKEN…
30.09.2010
YEMUZ Nevzat Tarakçı
...................
...................

Gayrı samimi halimiz, ilgisiz tavrımız ve dahi ancak kendimizi kandırmaya yetecek bir avuç his ve bir o kadar heyecanımızla cenaze alanlarında, düğün salonlarında mucize bekler hale geldik.

Oysa ilgisizliğin pençesinde kıvranan gençlerimizin hali, bir kıymık gibi batmalıydı yüreğimize.

Dilsiz, millî kimliğinden habersiz, isteksiz, yörüngesiz gençler içimizi kanatmalıydı.

Bu nahoş tablo karşısında kalbimiz sıkışmalı, nefesimiz daralmalı, uykumuz kaçmalıydı.

Ne yazık ki, bu resme bakıp resimden içeri giremeyen duyarsızlaşmış yorgun gönüllerimizle köklü çözümler üretebilmemiz de oldukça zor gibi.

Evet, bu acı tabloyu birlikte seyrediyor, bu feryadı birlikte dinliyoruz. Ama ne yazık ki gerçeği görüp, gereğini yapamıyoruz.

Kim istemez, akademik başarının yanında kültürel ve sosyal başarıları kucaklamış donanımlı bir nesli?

Kim istemez kalp ve kafa bütünlüğünü sağlamış, sevgi ve hoşgörü atmosferinde huzurlu bir gençliği?

Kimin sevdası değil böylesi bir nesil?

Hep söyler dururuz:

“Gençliği olmayanın geleceği olmaz!”

“Gençlik, doldurulması gereken boş şişe değil, yakılması gereken bir meşaledir

“Gençlerimize biz sahip çıkamazsak onlara birileri mutlaka sahip çıkar.”

Hal böyleyken hani gayretimiz, nerde icraatımız?

GENÇLİĞİMİZİN HALİ YÜREĞİNİZİ KANATMIYORSA...

Kim ne derse desin, gençleri iyi anlayabildiğimiz söylenemez.

Gençlerin, büyükleri anlayamadığı da bir gerçek.

Peki, şu soruların muhatabı konumundaki vicdanlarımız ne durumda?

Gençlere inanabildik mi?

Gençliğimizin geleceği konusunda samimi olabildik mi?

Onlara yetki ve sorumluluk verebildik mi?

Yoksa “Gençler büyükleri anlamıyor, gençler saygıda kusur ediyor, söz dinlemiyor!” diyerek komik mazeretlerin arkasına mı sığındık

Onları, küçük hatalarından dolayı ötekileştirdik mi?

Bu kültürü bizlerden öğrenmesi gereken bu nesli bizler ne kadar anlamaya çalıştık, bu konuda ne kadar samimi olabildik?

Kaçımız samimiyetle bu işe yüreğimizi koyduk?

Oysa etrafımızda (beğenmesek de) niceleri var ki sevdalıdır gençliğe.

Sözü çoktan aşarak gençlik sevdasıyla dolup taşmışlar onlar. Çünkü onlar geleceğe inanıyorlar.

Çünkü onlar samimi.

Onlar ki gördüğü her gençle gönül bağı kuruyor, gençleri sevgiyle kucaklıyor, sabırla, samimiyetle dinliyor.

Yakın çevremde öyle arkadaşlar tanıyorum ki bunlar, çarşıda pazarda gördüğü her gençle diyalog kurup onların sorunlarını çözme, bu gençlere tarih ve kültür bilinci verme gayretindeler.

Bunlar, ulaşabildiği her gençle gönül bağı kuruyor, onların ihtiyaçlarını temin ediyor.

Bunlar, bu gençleri evlerine davet ediyor, onlara ikramda bulunuyor, annelik-babalık yapıyor, öğrencilere burs temin ediyor, kalacak yer, barınacak imkân sunuyor. Sabırla, hoşgörüyle gençlerin ellerinden tutuyor, gönüllerine giriyor.

Ya biz, ya bizim kurumlar?

Merak ediyorum, kaçımız gençlere kapımızla birlikte yüreğimizi açtık da karşılık bulamadık?

Biz, şikâyet etmeyi, eleştirmeği, dert yanmayı iyi biliriz.

İyi biliriz biz kırıp dökmeyi, ideali hançerlemeyi.

“Efendim gençler duyarsız, bu nesil isteksiz. Gençler diliyle, kültürüyle barışık yetişmiyor!”

Yapmayın Allah aşkına, ne verdik ki ne istiyoruz?

Gençliğe kültür iletişiminde model olmak, donanımlı bir gençlik yetiştirmek yürek ister, sabır ister, birikim ister, emek ister.

Lafla nerde peynir gemisi yürümüş ki?

Olmuyor, değiştirmek zorundayız metodumuzu, yenilemek durumundayız tarzımızı.

Acilen bir şeyler yapmak zorundayız. İnatlaşarak, küserek, afra ve tafrayla olmuyor işte!

Emek vermeden, yüreklere inmeden, güle oynaya kim ideal gençlik yetiştirmiş ki?

“Çocuklarımız nereye gidiyor, nerelerde vakit harcıyor?” diye çok mu merak ettik?

Vicdanımızda karşılığı var mı şu soruların?

Gençliğimiz; kültürün, inancın, akademik başarının neresinde?

Onların duyarlı oldukları konular neler?

Kim yönlendiriyor onları, kimi model alıyor gençliğimiz?

Neymiş efendim gençlerin bir kısmı saçını uzatıyormuş, hatta sigara içenler bile varmış…

Yok efendim, bazı gençler usul bilmiyormuş.

Yapmayın Allah aşkına, genç bunlar.

Genç, bir yönüyle de zaten “sorun” demek değil mi?

Bu krizi, büyüklerin çok iyi yönetmesinden başka çözüm bilen var mı?

Bize düşen; çok söylemek yerine, sabırla, samimiyetle çok iyi model olmak, gençlerin çığlığına kulak vererek onların kalplerindeki feryadı daha derinden hissetmektir.

Aksi takdirde yeni nesil, “kâfe” fon müziği eşliğinde hayatın çözümsüzlük girdabında boğulurken büyükler de kültür meşalemizi tutuşturacak güzel gençlerin özlemiyle kahrolup gidecektir.

Bırakalım her toplantıda Kafkasya’yı kurtarmayı, ne olur bir gün de ilgisizlik ve belirsizlik girdabında nefesi daralan yüreği parçalanan öz evlatlarımız için bir şeyler yapalım. Ama mutlaka konuşmanın ötesinde bir şeyler.  

Ne acı ki bu konuda en duyarlı olması gerekenler bile, “biraz realite, biraz hayal, yarı mektep, yarı medrese, yarı his, yarı mantık yamaçlarında” yürüyor ve gönüllerine göre geçmişin ahengini yaşıyor.

Ruhu ve zihni aydın, diliyle, kimliğiyle barışık, kültürü omuzlarında bayraklaştıracak dinamik bir nesil için, Allah aşkına söyleyin, bu güne kadar dert yanmanın ötesinde dişe dokunur ne yapabildik?

Bu uğurda kaç gece uykusuz kaldık, acımızı kimlerle paylaştık?

Hep konuştuk değil mi?  Evet, hep konuştuk.

Daha da garibi sorunu küçümsedik, çözümü önemsemedik.

Her şeye rağmen yakın tarihte bir köy düğününde gördüğüm yüzlerce Çerkes gencinin tavrı, duruşu, bana büyük moral verdi.

Bu kültürün yaşatılabilmesi için çok güçlü bir şansımızın olduğuna yürekten inanıyorum.

Yeter ki bu şansı iyi kullanalım.

ÇÖZÜM “NART”LARIN, “SETENAY”LARIN  YÜREĞİNDE ARANMALI.

Bu işin asla şakası yok!

Yok oluşun ayak sesleri geliyor, zaman hızla tükeniyor.

Gençlerin en verimli çağları boşa gidiyor, geleceği kararıyor.

Ya, “Bakalım gün doğmadan neler doğar!” diyerek cenaze alanlarında, düğün salonlarında mucize bekleyeceğiz.

Ya da gençlerle ilişkilerde daha bilinçli daha sabırlı ve anlayışlı davranacağız.

Her birimiz, ne yapıp ne edip küsmekten, kızmaktan, kırılmaktan başka bir yol bulmalıyız.

Türkiye’deki onbinlerce Nart için çözüm mutlaka Maykop’larda, Nalçik’lerde aranmamalı, DÇB’lerin sonuçları beklenmemeli.

Çözüm yerel olmalı, reel olmalı.

Çözüm, “Setenay”ların, Nart”ların yüreğinde aranmalı.

Not: Bu konuda, ikincisi uygulanacak olan KAF-FED’in “Nart Akademisi” çalışmasını gönülden alkışlıyor, programa emek verenleri, uygulamaya katılan sevgili gençleri yürekten kutluyorum.