|
Bu
hafta da okuldan gelir gelmez hemen CC’yi açtım ve ilk iş olarak
yazarlarımızın yazılarını okudum. Her zamanki gibi keyifle
bilgisayarın başından kalkmak istedim ama ne mümkün?
Sayın DEGUF Fuat Uğur beyin makalesini okuduğum anda içimdeki
küllenmiş öfke, yeniden alevlendi. DEGUF Fuat beyin
yazdıkları, yıllarca umutla beklediğim televizyonun hiç de hak
ettiği çabayı görmediğini çok açık anlatıyordu. Şu anda
duyduğum öfkeyi anlatacak kelimeleri bulmam imkansız.
İnsanlarımıza “daha neyi bekliyorsunuz ey Allah'ın adamları“ diye
sormak istiyorum. Biz her zamanki gibi toplum olarak
körler-sağırlar birbirimizi ağırlıyoruz. Dünya yanmış kimin
umurunda? Allah'a şükür kaybolacak diye korktuğumuz bir dilimiz,
bir kültürümüz yok. Niçin bir kaygımız olsun ki? Televizyon bizim
neyimize?
Hiç kimsenin değil, asıl bizim gibi dilini kaybetme tehlikesi
yaşayan halkların televizyona ihtiyacı var. Yaklaşık bir yıldır
Kanada'da yaşıyorum. Bir kaç aydır da dil kursuna gidiyorum.
Buradaki herkesin bana söylediği tek şey “bol bol televizyon
izle”. Elbette farkındayım. Bunu öğrendim ve televizyonun
önemini bildiğim içinde Türkiye'de “Televizyonumu İstiyorum” diye
bir imza kampanyasında da aktif olarak görev aldım. Sayısız
arkadaşımız bu işe emek verdi. Hatta belki de tarihinde ilk defa
Türkiye’nin her köşesinden Çerkesler bir amaç için birlikte
çalıştı. Binlerce imza da toplandı. O zamanlar televizyonu “anavatandan
yayın yapan“ olarak istemiştik. Çünkü o dönemde Türkiye böyle
bir talebe izin vermiyordu. Şimdi durum değişti ve halen bizim
büyüklerimiz bekliyor. Bakalım daha ne kadar bekleyecekler? Şükür
kaybolacak diye korktuğumuz bir dilimiz, bir kültürümüz yok. Niçin
ecele etsinler ki? Televizyon bizim neyimize?
Dilin yok olması denince aklıma geldi. Gittiğim okulda dünyanın
dört bir yanından gelmiş insanlar var. Kanada göçmen ülkesi ve
karşılaştığın neredeyse iki kişiden biri göçmen. Kanada'da eğer
çocuk okula başlar ise, öğretmeni velisine şöyle tembih ediyor:
Çocuğunuza anadilini öğretin, unutmasın. İngilizce'yi nasıl olsa
okulda öğrenecek. Bizim durumumuza ne kadar benziyor değil mi?
Bizde de okula başladığın zaman bir daha Çerkesce konuşma diye
öğretmeninden dayak yiyordun. Köylerde durum daha da vahimdi.
Çerkesce'den başka dil bilmeyen çocuklar bol bol dayak yerdi.
Sağolsunlar şimdi dili unutturdular da dayak olayı kalmadı.
Yaşadığım şehirde 165 farklı kültürden insanın olduğu söyleniyor
ve ana dilinizi unutmayın diyorlar. Çok garip değil mi?
Diğer taraftan bu kadar çok çeşit insanın olduğu yerde insanlar
birbirine ilk olarak ‘nereden geldin’ diye soruyor. İşin garibi
herkes bir çırpıda kim olduğunu, nereden geldiğini
anlatıyor. Afrikalısı, Asyalısı, Avrupalısı fark etmiyor. Hatta
Abhazya'dan geldim, diyen bile rahatça anlatıyor ve karşısındaki
de anlıyor. (Nur içinde yatsın Vladislav Ardzınba halkına
Abhazya'danım deme şansını verdi. Anlayana bu ne büyük bir
nimettir.) Nereden geldiğimi bende anlatıyorum ama kim olduğumu
anlatamıyorum. Şükür kendimi ifade edecek kadar dil öğrendim ama
kim olduğumu anlatmak için elimde malzeme yok, eksik.
Şimdi benim durumum da olanlar aslını nasıl anlatıyor bir
bakalım...
- Önce tanışma faslı ve hemen arkasından “nereden deldin” sorusu.
(Eğer Türkiye deyip de keser atarsan sorun yok. Aaa Türk'sün Ok.
Bitti. Maazallah “yok aslında Türk asıllı değilim“ dersen yandın.)
-
Aslında Türk değilim. Benim dedelerimde Türkiye ye göçmen olarak
yıllar önce gitmiş. Ben aslında Adige'yim, Çerkes'im.
-
Adigey miii? Bilmiyorum. Orası neresi? (Anlatamayacağını ya da
karşının anlamayacağını düşünüp bocalıyorsun.)
-
Yani Kafkas!
-
Özür dilerim ama anlamadım. (Eski SSCB vatandaşları biraz anlıyor
ve rahatlıyorsun ama diğerleri anlamaz gözlerle bakıyor.)
-
Sorun değil, bak duvarda dünya haritası var. Gel neresi olduğunu
göstereyim. (Hemen anavatandan bazı parçaları gösteriyorsun.)
-
Aaa anladımmm sen Rus'sun. (Yok yahu ne Rus'u, nereden çıktı şimdi
bu?)
Derin derin nefes alıyorsun...
- Tamam sorun değil, bazı milli kıyafetlerimizi, danslarımızı vs.
bilgisayardan göstereyim. (Olur a, belki de biri bir şekilde
görmüştür, tanıdık çıkar.)
Hemen buluyorsun Nalmes’i...
- İşte bu bizim danslarımız ve milli kıyafetlerimiz.
karşınızdakinin gözleri parlıyor.
- Tamam tamam... Een Georgıan. (Gürcü'sün)
-
Evet, yaaa ben Georgian!
Nasılda cuk oturdu.
Yer yok, yurt yok, dil yok, varsa yoksa çok öğündüğümüz
danslarımız var, onu da millet Gürcü dansı olarak biliyor.
Bu
kadar saçmalıktan sonra, Allah aşkına ne gerek var televizyona?
Kafanı kapıdan uzattığın anda seni bilen yok. Biz çalıp, biz
oynuyoruz. Halen Türkiye'de birlikte yaşadığımız diğer halklardan
bilmeyenler var. Kanadalı bilmemiş çok mu? Burada Kanadalı
bilmezse üzülmem ama ya Avrupalı, -özellikle- SSCB'den kopan
ülkelerden gelenlere ne demeli. ‘Bu bizim ayıbımız değil onların
cahilliğidir’ diyebilir miyiz? Eğer der isek eloğlu da “kapının
önüne çıkın dünya cahilden geçilmiyor‘ diye dalga geçer.
Yok yok... Biz her şeyimizi biz bize yaşarız. İçine kapanmış
zavallı bir toplumuz. Nefes almaya korkarız. Durum böyle olunca
televizyon bizim neyimize?
En
hassas olduğum konulardan birisidir televizyon olayı.
Televizyonumuz olsa ne yaparız diye bile düşünürüz. Peki şimdi ne
yapıyoruz? Elli çeşit saçmalığı izliyoruz, birde bizden izlesek ne
olurdu?
Oturur akşama kadar hangi saçma sapan ünlü ne yapmış izleriz ve
çocuğumuza da izletiriz. Esprileri seviyesiz olduğunda milleti
güldürmeyi başarabilen karakterleri izleriz. Ancak bilmeyiz,
bizim tiyatrolarımız nasıl, bizi güldürebilir mi, düşündürebilir
mi? Emin olun tek kelime küfür olmadan çoluk çocuk kahkahalar ile
izleyebilirsiniz. Ancak nerede o tiyatrolar, nerede
izleyeceksiniz? İki-üç senede bir anavatandan tiyatro gelecek de
izleyeceksin ya da her kasabada, her şehirde dernekler var ve
onlar birbirinden güzel oyunları sahneliyorlar. Televizyon bizim
neyimize?
Bana
göre son derece geç kalınmış ama ‘zararın neresinden dönersen
kardır’ deyip hemen hız vermek lazım. Hiçbir şey için değil,
sadece dilimizi yaşatabilmek için... |