...................
...................
ŞEHİTLERİMİZ...

20.09.2011

Sezai Babakuş
...................
 
...................

Abhazya’nın özgürlük savaşında diyasporadan ilk şehidimiz Efkan’dır. O’nunla hiç tanışmadım; yüzünü fotoğraflardan, öyküsünü anlatılanlardan bilirim... Belki, savaşın başladığı 14 Ağustos’un (1992) hemen ardından Sakarya’da dernek merkezinde yaptığımız telaşlı toplantıda görmüşümdür; belki kalabalığın ön saflarında acil eylem öneren heyecanlı gençlerin arasındaydı ya da arka sıralarda sessizce oturmuş, kendi kendine savaşa katılmak üzere Abhazya’ya nasıl gidebileceğini düşünüyordu. Adını ilk kez, Abhazya’ya giden ilk gönüllüler arasında gördüm. 10 Ekim’de (1992), Gagra’nın kurtarılışından hemen sonra, Dünya Abhaz-Abazin Kongresi kuruluş toplantısı için kalabalık bir heyetle Abhazya’ya gittiğimizde ya da sonraki gidiş gelişlerimizde Efkan’la tanışıp iki laf etmek nasip olmamıştı. O da diğer pekçok gönüllü gibi her daim cephedeydi, yurtseverliğini cesaretle bileyen ve her daim en ön saflarda yer tutanlardan... İşte o gün, o 3 Kasım (1992) günü Mümtaz Abhazya’dan telefon edip, diyasporadan ilk şehidimizin Efkan olduğunu söylediğinde, bir yandan yüreğimin cız ettiğini, diğer yandan da ‘işte şimdi diyaspora olarak anavatanı koruma savaşına ortak olduk’ diye düşünüp için için gururlandığımı, dün gibi hatırlarım. İşte o gün Efkan’ın adı, yüzü ve öyküsü kazınmıştır bilincime. Bir mıh gibi saplanmıştır aklıma ve yüreğime…

Evet, Efkan Abhazya’nın özgürlük savaşında diyasporadan verdiğimiz ilk şehittir. O’nu diğer yiğit evlatlarımız izledi; Vedat (30 Kasım 1992), Zafer (5 Nisan 1993), Bahadır (20 Eylül 1993), Hanefi (22 Eylül 1993)…

Efkan, Vedat, Zafer, Bahadır, Hanefi ve onlar gibi binlerce cesur yürektir, bizi zafere ve özgürlüğe kavuşturan. Onlardır bizi var eden, bizi biz eden. Birliğimizin, zaferimizin ve özgürlüğümüzün destanlarıdır onlar. Toplumsal onurumuzun ve gururumuzun temel taşları…

Önlerinde saygıyla eğiliyorum. Saygıyla ve sevgiyle…

Efkan’ın naaşı, nice zorluklar ve imkansızlıklar aşılarak Türkiye’ye getirilebilmiş, Soğuksu’da binlercemizin katıldığı törenle defnedilmişti. Böylece Abhazya’nın özgürlük savaşı diyaspora için daha bir gerçeklik kazanmış ve daha bir içselleşmişti. Dayanışma daha da yükseldi, gönüllü gidişleri daha da arttı. Bu da medyanın Abhazya’daki savaşa ilgisini tetikledi. Kasım’ım son haftası bir grup gazeteciyi Abhazya’ya götürmek üzere hazırlanırken, Abhazya’daki gönüllülerimizden Erhan’ın ablası Nilay da gruba eklenmek istedi. 27 Kasım kardeşinin doğumgünüydü ve ona sürpriz yapmak istiyordu. Neden olmasın!... 25 Kasım sabahı ucakla Soci’ye, oradan da Gudauta’ya geçecektik. Topu topu 5-6 saatlik bir yolculuktu. Nilay’a bir doğum günü pastası yaptırmasını ve mümkün olan en iyi şekilde paketletmesini önerdim, önce şaka sandı, ciddi olduğumu anlayınca sevindi. Hosteslerin de yardımıyla (ki, ucaktaki soğutucuda muhafaza ettiler), renkli kremayla Abhazya bağrağı işlenmiş pastamız bozulmadan ve deforme olmadan Gudauta’ya ulaştı. Şansımıza, Erhan’la birlikte gönüllülerimizin pekçoğu Gudauta’daydı. Akşam kültür merkezi tiyatro salonunda yaptığımız kutlama görülmeye değerdi. Nilay’ın koca cantasından çıkan envay çeşit şekerlemelerle zengin bir yaşgünü şöleni olmuştu. Konuşmalar, şarkılar, danslar. Biraz gırgır, biraz şamata…

Kahramanlarımızın pekçoğunu o akşam, şartlar gereği iki gün öne alınmış o yaşgünü kutlamasında birarada gördüm. Düzce-Hendek-Sakarya vadisi Abazaları ve Adigeleri ile Eskişehir-Bilecik-İnegöl platosu ya da Sıvas-Kayseri yaylası Abazaları ve Adigelerinin dans stillerindeki ince nüansları o zaman keşfettim. Bahadır’ın, filmlerde seyrettiğimiz gladyatörleri kıskandıracak denli vakur duruşu, bir fotoğraf gibi asılıdır zihnimde. Önce stiller yarıştı ve sonunda hepsi hızlı ‘Çeçen’ dansıyla birleşti, bir oldu.

Efkan’la tanışamamış olmanın eksikliği Bahadır’la, Vedat’la, Hanefi’yle, Zafer’le ve diğer kahramanlarla tanışmanın bahtiyarlığına halel getirmez elbet. Yine de, herbirini hayranlıkla kucaklarken, yüreğimin Efkan’ı da aradığını söylemeliyim. Hepsi yiğit insanlardı; 7’sindeymiş kadar heyecanlı ve tez canlı, 70’indeymiş kadar bilge ve ağırbaşlı olduklarına bakıp bakıp gururlandım. Düşündüm, demek savaş böyle birşeydi. Ay yıl gibiydi, yıl onyıl gibi. Çocuklar bir ayda genç olurdu, gençler bir yılda yaşlı. Tersi de olurdu lakin, (Mirod gibi) 70’indeyken cepheye gidip 20’lerine geri dönebilenler de vardı… Hepsi hem çok gençti, hem çok yaşlı. Çünkü en kararlımız, en tez canlımız onlardı. En ağırbaşlımız, en bilgemiz onlar…

Şavaş devam ediyordu. Ve şavaşın arasına bir yaşgünü kutlaması sığdırmıştık. Sanki yakıcı bir çölün ortasında küçük bir vahanın serinliğine tutunmak gibi…

Savaş devam ediyordu, vahanın serinliğinde birkaç saat soluklanan savaşçılarımız gecenin bir vakti yeniden çöle doğru yürümeye başladı.

Hepsini tek tek hatırlarım da, yaşadığımız komik bir olayın kahramanı olduğu için Hanefi’yi daha bir hatırlarım. 1993’ün Haziran’ında Türkiye’den genci-yaşlısı kalabalık bir grup gelmişti. Çoğu tanıdıktı. En kıdemlileri Hakkı Amca’ydı ve başta Yaşar Amca olmak üzere Abhazya’ya ilk kez gelmiş olanlara turistik gezi programı yapmaya kararlıydı. Gagra, Pitsunda, Gudauta gibi güvenli bölgeleri gezdiler. Hakkı Amca’yı, sürekli bombardıman altındaki Novi Afon’u (ve o muhteşem mağarayı) ve işgal altındaki Sohum’u gezemeyeceklerine ikna etmek pek kolay olmamıştı ya, neyse. Pitsunda’da gezerlerken, avare dolaşan bir pejmürde ‘asker’ grupta yer alan bir genç kızı beğenip peşlerine takılmış. Taa Gagra’da kaldıkları otele kadar uzak mesafe izlemiş.

Biz grubun diğer yarısıyla otelin avlusunda bulunan café’de sohbet ederken, geziye katılanlardan biri koşarak geldi ve telaşla, silahlı bir askerin Yaşar Amca’ların kaldığı odaya girdiğini haber verdi. Hemen koşturduk. Koridordaki koltuklarda pejmürde bir asker, kucağında Kalaşnikof, elinde yarısı içilmiş koca bir votka şişesi, karşısında oturan Yaşar Amca’ya Rusça birşeyler anlatıyordu. Yaşar Amca çaresiz bir bakışla ne olduğunu anlamaya çabalıyordu. Anne ve kız odaya sığınmıştı. Araya girip az buçuk rusçam ile askere kim olduğunu ve ne istediğini sordum. “Çeçenim” dedi, “İyi bir müslümanım ve Abhazya’yı korumak için buradayım” dedi. Dilinin dolanmasını kontrol etmeye çalışarak, “Bir kızı beğendim, babası bu adammış, kendisiyle votka içip kızını istemeye geldim” diye devam etti. Hoppala!... Hem bu çılgın-sarhoş-arsız asker bozuntusunu oyalamak, hem de söylediklerini evirip çevirerek Yaşar Amca’ya hikaye uydurmak epey terletmişti. İki taraf da ikna olmamıştı ki, Yaşar Amca arada bir sinirlenip ‘bu saçmalık da ne, kim bu adam, ne istiyor’ diye bağırıyor, asker ise ikide bir kucağındaki Kalaşnikof’a davranıyordu. Absürdün tillahı bir durumdu.

Mümtaz, Handan ve Meral’le durumu değerlendirip şöyle bir kurtarıcı plan geliştirdik. Handan’ın yüzüğünü aşık olunan kıza, Mümtaz’ın yüzüğünü de içimizde asker kıyafeti giyen yegane kişi olan Hanefi’ye taktık. Hanefi’ye “dik ve sert dur” dedik. Ve bu çılgın, ‘kayıp’ Çeçen askere, beğendiği kızın nişanlı olduğunu ve nişanlısını görmek üzere buralara geldiğini söyleyip Hanefi’yi işaret ettim. Hanefi de bir adım öne çıkarak öyle bir duruş sergiledi ki, Çeçen’in ondan etkilendiği için mi yoksa şarhoşluğundan biraz sıyrılıp yaptığının abesliği dank ettiği için mi kendine geldiğini anlayamadık. Bir süre sessiz ve hareketsiz kaldıktan sonra “minavat… minavat…” (özür… özür…) diye diye ayağa kalktı ve sarsak adımlarla çekip gitti. Sonradan öğrendik ki bu zatın ne savaşla, ne Çeçenlikle, ne cephedeki yiğit Çeçen gönüllülerle bir alakası vardı, üç-beş aydır Gagra-Pitsunda hattında dolaşan bıktırıcı bir asalaktı. Evet, savaşta böyle tipler de çıkardı ortaya…Neyse, tehlikenin geçtiğine iyice emin olduktan sonra hepimiz derin bir nefes alıp gevşedik. Biraz da mavra yaptık.

Hanefi rolünü sevmişti. Kayseri Pınarbaşı’dan yola çıkan bir Adige olarak Abhazya’da İstanbul’dan çıkagelen güzel bir kızla ‘nişanlanmıştı’. Herkese nasip olmaz bir şanstı. Daha ne isteyebilirdi(!)... Müstakbel kayınpederi biraz aksiydi ama olsun(!)… Elindeki yüzüğe bakıp bakıp, “vay be, nişanlanmak güzel şeymiş” diyordu. Kız da altta kalmıyor, Hanefi’nin bu takılmalarını usta manevralarla yönetiyordu.  Sonunda “yetti bu oyun” dedik ve yüzükleri sahiplerine geri verdik. Ertesi gün misafirleri yolcu ettik. Hanefi ‘nişanlısına’ son kez baktı.

Savaş devam ediyordu, konukların gelişiyle yeşillenen vahamız, gidişleriye yeniden kurumuştu. Hanefi de kısa süre sonra kızgın çöle doğru yürüdü. Yürüdü, yürüdü ve 22 Eylül’de (1993) sonsuz dünyadaki uçsuz vahaya adım attı. O son anda, yani adımını atarken öte yana, belki ‘nişanlısını’ düşündü ve yüzük hala parmağında mı diye baktı. Hanefi sen rahat uyu. Biz tanığıyız nişanlandığının, yüzüğe ne gerek…

Derlerki, en genç ölenler en uzun yaşayanlardır. Çünkü onlar eskitilmemiş sevgiler ve bitirilmemiş gülümsemeler bırakır geriye. Anıları silinmez olur, geride kalanların gönlünde taht kurarlar. Ölümsüz olurlar.

Diyasporadan beş şehidimiz oldu Abhazya’nın özgürlük savaşında. Beş gencecik yiğit insan. Başları göğe yükselen fidanlar. Sevgileri daim, gülümsemeleri daim, anıları daim kaldı. Ölümsüz oldular.

Geride kalan bizler Abhazya’nın bu büyük zaferini hatırladıkça, Abhazya’yı özgürlüğe kavuşturan bu gençlerimizi bildikçe, daha bir ölümsüz olacaklar.

1 Ekim’de Akbalık’ta büyük zaferi kutlamak ve bu zaferi bize armağan eden şehitlerimizi onurlandırmak için toplanıyoruz.

Haydi, hepbirlikte ayağa kalkalım. Haydi, hep birlikte bu kahramanlarımızı selamlayalım. Aklımızda, yüreğimizde ve bilincimizde onlara yer açalım. Bırakalım gönlümüzde taht kursunlar. Bırakalım bizden daha uzun yaşasınlar.

Ayağa kalkın, şehitlerimiz geçiyor. Efkan, Bahadır, Hanefi, Vedat, Zafer… 
 

Not: 1 Ekim’de Akbalık’ta yapılacak ‘Ayaayra’ kutlamaları için detaylı bilgiye http://ayaayra.org ‘dan ulaşabilirsiniz.