...................
...................
2014: KURGULAR VE GERÇEKLER…

10.01.2015

Sezai Babakuş
...................
...................

Kurgu boşa çıktı, Kafkasya ve Kafkas halkları 2014’ü kazasız-belasız atlattı. Kurgu tutsaydı, muhtemelen Kafkasya, şu günlerde, Batı ile Rusya arasında yaşanan yeni soğuk savaşın yegane sıcak hattı olacaktı. Neyse ki tutmadı…

Neydi kurgu? Sürgünün 150.yılıydı. Üstüne üstlük, Rusya, sürgünle özdeşik Soçi/Kbaada’da kış olimpiyatları düzenliyordu. Velhasılı 2014, Kafkas (ya da Çerkes) intifadası için biçilmiş yıldı. Durumdan vazife çıkaran Amerikalı (biraz da Avrupalı) sivil-askeri kurmaylar Tiflis karargahında toplanıp planlar hazırlamışlardı. Ne zaman? Gürcistan’ın G. Osetya’ya saldırıp Rusya’dan misilleme gördüğü 2008 Ağustos’unun hemen ardından. Plan iki yönlüydü; hem Gürcistan’a onurunu geri kazanma fırsatı sunuyordu, hem de Kuzey Kafkasya halklarına ‘tarihi bir rövanş şansı’ veriyordu. Neyse ki tutmadı. Ya biz uslandık ve bu kez oyuna gelmedik, ya da bugünkü ‘Çerkessever’ Amerikalılar dünkü İngiliz meslektaşları kadar becerikli çıkmadı. Kimbilir, belki de Rusya’nın ‘önleyici’ tedbirleri etkili oldu. Her neyse, iyi ki tutmadı, tutmadı da ‘tarih tekerrürden ibaret’ olmadı…

Komplo teorisi gibi, değil mi?

Balık hafızalar ve tarih bilmeyenler için elbet öyledir.

Bunun komplo teorisi değil de gerçeğin daniskası olduğunu anlamayanlara, yani akıl körlüğü çekenlere, yakın gözlük niyetine, 2010’dan itibaren hızlandırılan çalışmaları kısaca hatırlatmak isterim. CIA ve Pentegon destekli Amerikan ‘derin’ sivil toplum kuruluşu “The Jamestown Foundation”ın (ki, başkanı Glen Howard eski bir Pentagon mensubudur) öncülüğünde peş peşe yapılan ‘Çerkes soykırımı’ toplantılarını, Gürcistan hükümeti içinde Kuzey Kafkasya’yı Rusya’ya karşı örgütlemek üzere özel birim kurulmasını, Gürcistan Parlamentosu’nın “Çerkes soykırımı”nı tanıyan kararını, Gürcistan’da (Anaklia’da) “Çerkes soykırımı” anıtının açılmasını, Gürcistan Diyaspora Bakanı’nın diyasporadaki Çerkeslere ‘Çerkes soykırımı’nı anlatmak üzere sık sık Türkiye’ye gelişini ve daha pekçok hazırlığı…

Bu ‘soykırım’ söylemi tutmuştu, ‘göç’ten ‘sürgün’ terminolojisine onyıllar içinde geçebilmiş olan diyasporadaki örgütlenmeler, ışık hızıyla yarışır bir zihinsel sıçramayla ‘soykırım’ demeye başlamış ve sokağa taşan bir tepkiselliğe yönelivermişlerdi. İşler iyi gidiyordu ve işlerin iyi gittiğini, 2011’de, ‘Atlantik Konseyi’ başkanı olan ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, “Arap Baharı’ndan sonra sırada Kafkas Baharı var” diye müjdelemişti. Gürcistan Parlamentosu sözcüsü Levan Vepkhadze ise bu müjdeji, “tarihsel tecrübelerimize dayanarak yakın gelecekte Kuzey Kafkasya’da ayrılıkçı bir hareketin patlayacağını bekliyoruz” diyerek somutlaştırmıştı.

Howard ve adamları çalışıyor, angaje olan dahili ve harici ‘Çerkes aktivistlerin’ sesi yükseliyor, Wilson ve Vepkhadze de gönül rahatlığıyla müjdeliyordu. “Kafkasya Baharı” 2014’de arz-ı endam edecekti.

Olmadı, olamadı. Önce Tiflis karargahı çöktü. Taşeron lider Mihail Saakaşvili’nin ayağı kaydı, Kasım 2013’de devlet başkanlığı seçimini kaybetti ve Gürcistan’ı terketti. Taşeronunu kaybeden “The Jamestown Foundation” başkanı Howard ve saha elemanları sırra kadem bastı. Onlara eklemlenmiş dahili ve harici ‘Çerkes aktivistler’ de çil yavrusu gibi dağıldı. Amerika’nın, dünyanın hemen her yerinde tıkır tıkır işleyen ‘demokrasi’ ve ‘bahar’ kurguları Kafkasya’da tutmadı.

Hala mı komplo teorisi diyorsunuz? Daha derinlemesine bakmak ve görmek isteyenler için, uzak gözlük niyetine, Türkçe yayın editörlüğünü yapma şerefine nail olduğum iki kitabı tavsiye edeceğim:

İlk kitap, 2014 başında çıkan Abhazya Tarihi’dir…

 

Kitabı, editör önsözüyle kısaca tanıtmak isterim;

“Abhazya’nın önde gelen tarihçileri, arkeologları, etnografları, folklor uzmanları, dilbilimcilerı, edebiyat araştırmacıları ve sanat tarihçileri tarafından ortak yazılmış olan bu kitapta, Abhazya’nın ve Abhazların tarihi (ilk çağlardan günümüze toplumsal, kültürel ve siyasal gelişim süreci), çevre coğrafyadaki halklarla ve siyasal-kültürel merkezlerle karşılıklı ilişkilerini de kapsayan çokyönlü bir bütünsellik içinde anlatılmaktadır. Bu yönüyle, Kafkasya tarihinin de bir özeti gibidir.

Tarihe “Kafkas Savaşları” ya da “Rus-Kafkas Savaşları” olarak geçen ve Abhaz-Adige nüfusunun büyük çoğunluğunun, Ubıh nüfusunun ise tamamının sürgünüyle sonuçlanan uzun yıkıcı süreç, bu kitapta kapsamlı olarak ele alınmıştır. Kafkas halklarının Rus, Osmanlı, İngiliz imparatorluklarının Kafkasya üzerindeki güç oyunlarına nasıl kurban edildiği, ayrıntılarıyla anlatılmaktadır. Bugün için çıkarılacak pekçok ders vardır.”

İkinci kitap ise 2014 sonunda çıkan Kafkas Atlantisi’dir.

 

Bu kitabı da aynı şekilde editör önsözüyle kısaca tanıtmak isterim;

“İnsanlık tarihinin en uzun ve en yıkıcı savaşlarından biri Kafkasya’da yaşandı. 1700’lerin başından itibaren Rusya İmparatorluğu’nun kısmi askeri harekatlarıyla başlayan, 1800’ler boyunca tüm Kafkasya’yı içine alacak bir ateşe dönüşen ve nihayet Rusya’nın bölgey hakimiyeti altına almasıyla sonuçlanan bu savaşın en trajik boyutu, savaş boyunca ve ağırlıklı olarak savaştan sonra Kafkas halklarının (özellikle de Adige, Abhaz/Abaza ve Ubıhların) yurtlarından sürgün edilişidir.

 

Yazar Yakov Gordin’e göre, bu savaş ve kitlesel sürgün Kafkasya’yı büyük bir felakete sürükledi. Bunu, ünlü etnograf İvan N.Klingen’den alıntıyla, şöyle anlatıyor: “Çerkesleri ülkeden çıkararak, medeniyet önünde üzerimize, yitirilen güçlerin ve mahvolan bir kültürün ahlaki borcunu almış olduk. 3.000 yıl süresince biriken bu kültür, artık yerlinin deneyimli ve güçlü eliyle desteklenmediği için, doğanın devasa yaratıcı gücünün baskısı altında, 30 yılda mahvoldu… Burada ateş ve kılıç bir işe yaramaz, ve temelsiz projeler derde deva olmaz, çünkü eski gelenekler ebediyen öldü ve eski kültür neredeyse iz bırakmadan kayboldu.”…

İşte bu yüzden Gordin, kitabına, mitolojik (kayıp kıta) Atlantis’e atfen, “Kafkas Atlantsi” adını verdi.

Kafkas Savaşı’nın pekçok tanımı vardır. En yalın haliyle, bölgeyi işgal etmek isteyen Rusya ile yurtlarını savunan Kafkas halkları arasındaki savaştır. Diğer yanıyla, Rusya ile İngiltere arasında Asya üzerine yapılan büyük paylaşım mücadelesinin kilit savaşıdır. Başka bir yanıyla da, Rusya ile Osmanlı (ve İran) arasında, Hıristiyanlık-Müslümanlık temeli üzerinden yürütülen nüfuz savaşıdır. Hem ayrı ayrı her biridir, hem birarada hepsidir. Her halükarda, savaşın kaybedeni Kafkasya ve Kafkas halkları olmuştur…

Kafkas Savaşı, savaşın tarafları, tarafların siyasi-stratejik-ekonomik gerekçeleri, savaşın seyri ve yarattığı sonuçları bakımından daha çok irdelenmeye-sorgulanmaya muhtaçtır. Gordin bu kitabıyla, sığ ve kaba bilgi dağarcığımızı hem genişletiyor hem de rafine ediyor. Bu savaşın fikri ve fiili başrol oyuncularının aklını okumamızı, bu sayede hangi stratejik, ideolojik ve ahlaki saiklerle bu kanlı savaşın sürdürüldüğünü anlamamızı sağlıyor. Özetle, tarihin ‘geçmişin kronolojik dökümü’ olmaktan öte bir anlam taşıdığını, tarihin esas olarak bugünü anlamamız ve geleceği öngörebilmemiz bakımından vazgeçilmez bir ‘dersler manzumesı’ olduğunu gösteriyor.

Bu kitabı, sürgünün 150.yılı vesilesiyle, Kafkas halklarının acılarla ve kayıplarla dolu geçmişlerinin hatırasına ithaf ediyoruz. Ve elbet, bugüne ve geleceğe dair umutlarına da…

Kafkasya’da 300 yıldır süren “ateş ve kılıç” çağının artık sona ermesini ve yerine barış, demokrasi, adalet ve refah çağının başlamasını diliyoruz.”

Bugünü daha iyi anlamak bakımından bu iki kitabı edinip dikkatle okumanızı öneririm.

Evet, 2014 kurgusu tutmadı, ama hiç kuşku yok Kafkasya üzerine kurgular devam edecek. 2015 ve sonrası için en büyük risk, halen Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yoğunlaşmış olan radikal dini şiddetin yeniden Kafkasya’ya sıçramasıdır ki, bu da ayrı bir yazı konusudur.