ETNİSİTE – Kavramlaştırma ve ara değişken olarak

Dr. Cahit Aslan
Birey-Toplum-Devlet

  1. 1. Etnisite Nedir?

Etnisite kavramını tanımlamak ve ona açıklık getirmek diğer pek çok sosyolojik kavramda olduğu gibi oldukça sıkıntılı bir iştir.

Bu kavramlara, öyle bir tanımlama ve açıklık getirmek gerekir ki, etniklik ile aşiret arasındaki farka, etnik yapı ile sınıfsal yapı (tabakalaşma) arasında ne tür örtük-gizli (latent) ilişki olduğuna, siyasal düzen tarafından şekillendirilip şekillendirilmediğine, siyasal oluşumları açıklama kapasitelerinin olup olmadığına, etnik aidiyet ile siyasal yurttaşlık arasındaki bağa, ulus devlet kurulurken siyasal bir inşa olarak işlevlerine, ulusların tarih içerisinde meşruiyetlerini kurarken ne türden iş gördüğüne ilişkin sorulara açıklık getirebil-sin. Gerçekte bu konular hakkında en basit gibi görünen sorular bile çok zor yanıtlanabilir. Bir insan kümesi kendini diğer insanlardan açık bir şekilde ayırabilir, fakat insanlar vatandaşlık, dil, din, gelenekler, ev şekli veya bir çok akrabalık hisleri gibi değişik bakış açılarıyla da tanımlanabilirler.

İçeriği çok eski ve hatta ilk insan toplumlarına, dillerin ilk ortaya çıkışlarına kadar götürülse de etnisite, yeni bir terim olarak görülmektedir. Nathan Glazer ve Daniel Moynihan’a göre terimin görüldüğü ilk çalışma 1972 Oxford English Dictionary olmuştur. Amerikalı sosyolog David Riesman ise etnisiteyi ilk olarak 1953’de doğal nitelikte kullanır. Günlük dilde kelime olarak etnisite hala azınlık durumlarını ve etnik ilişkileri çağrıştırır, fakat sosyal antropolojide, kendilerini göz önünde bulunduran gruplar arasındaki ilişkilerin biçimine gönderme yapar ve mevcut kültürel ayrımın diğerleri tarafından göz önünde bulundurmasını içerir (Eriksen, 1993: 2). Bu noktada da çok önemli tartışmalar ortaya çıkar. “Bazılarına göre etniklik ‘ilksel/asli’ bir niteliğe sahiptir; zamanın dışında doğal olarak vardır, insani varlığın ‘veriler’inden biridir. Bazılarına göre ise etniklik, iktidar mücadelelerinde amaçlarını arkalamaları için taraflarını harekete geçirme ihtiyacını duyan rekabet halindeki seçkinlerin çıkarlarına yönelik yararlı bir mücadele aracıdır” (Smith, 1994. 40-41). Bunlardan birincisi baştanvar (primordial) bir açıklama olarak kabul edilir ikincisi araçsal (instrumental) bir açıklamadır. Yani, “bazıları için etnisite baştanyar (primordial) bir niteliğe sahiptir. Zamanın dışında doğada bulunur… Diğer uçta etnisite ‘durumsal’ olarak görünür. Bir etnik gruba ait olmak mutlak duruma göre değişen sessiz ve çabuk tavır, algı ve duygular meselesidir. Bireyin durumu değiştikçe grup aidiyeti de değişir ya da en azından bireyin bağlı bulunduğu bir çok aidiyet ve söylemin art arda gelen zamanlarda ve durumlarda birey için önemi değişecektir. Bu da, etnisitenin bireysel ya da toplu çıkarları geliştirmek için ‘araçsal’ (instrumental) olarak kullanılmasını olanaklı hale getirecektir. Özellikle güç mücadelesinde amaçlarını desteklemek için büyük kitleleri harekete geçirmesi gereken elifin çıkarlarını… İşte bu iki aşırı uç arasında etnik kimliğin tarihsel ve sembolik kültürel özelliklerini vurgulayan yaklaşımlar vardır” (Smith, 1986: 20). “Etimolojik türetmeye uygun olarak, etnik grubun bir alt gruba değil, temel bir beşeri kategoriye atıfta bulunduğu konusunda genel bir anlaşma bulunmaktadır. Etnik grubu, ortak kültürel geleneklere ve kimlik duygusuna sahip olan geniş toplumun bir alt ubu anlamında kullanılırlar, özellikle Amerikan sosyoloji geleneği, onu azınlıkla eşlerler.” (Eriksen 1993 3-4)

  1. 2. Etnisite ve Kimlik

Aslında, “etnildik, kimlik kavramı ile bağlantılı bir kavramdır” (Çelebi, 1997: 72). Diğer yandan, etnisite ve/veya etnik kimlik, sınırları açıkça belirlenmemiş olan sosyolojik kimlik kategorilerinden (yaş, cinsiyet vs.) farklı bir kimlik kategorisidir. Bazı durumlarda ve belirli şartlarda bu sınırlar egemenler tarafından kendi çıkar alanları için manupule edilebilirler ve edilirler. Bir kimlik kategorisi olarak etnisite diğerleri tarafından kimlikleştirilmenin ve kimlikleştirilmemenin bileşimidir ve bu ikisi bir birine denk düşebilir veya düşmeyebilir. Kimlikleştirmenin ana kaidesi ortak nesildeki inanç olduğunda, kendini kimlikleştirme, diğerleri tarafından kimlikleştirilmeyi kapsayan ortak kültürel geleneklerle şekillenir ve gerçekte fiziksel, kültürel olarak belirgin bir şekilde farklı olan veya bu kimlikleştirenlerden farklı olarak kavranmış olan davranışsal karakteristikler üzerinde tesis edilir. Tabi bu süreç, ortama veya duruma göre değişir. Örneğin kendini ‘Nusayri ve Arap Alevisi’ * olarak gören    bir   kişi,   Türkiye   geneli    için   basitçe    “Fellah”    veya “Arapuşağı” olarak kavranabilir.    Benzer şekilde bir kişi kendini Çerkes, Kürt, Alevi, Roman olarak göz önünde bulundurabilir; fakat   o kişi, Avrupa’da “Müslüman” veya Türkiyeli olarak algılanabilir. Bu tür algılamalar, kişilerin ait olduğu grupları için geçerli olduğu gibi, kişilerin kendileri için de geçerlidir. Burada, “bir kimlik inşası” (Çelebi,1997: 77) olarak etnisitenin sübjektif ve objektif yönünün olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Konuşulan dil, alışkanlıklar,  din-inanç   sitemi,  yeme-içme  ve  giyim-kuşam  gibi alışkanlıklar, değerler düzeneği, sosyal ağın yapısı vs. etnisitenin objektif yönünü verirken, aidiyet hissi, öteki anlayışı ve tarih bilinci sübjektif yönünü verir. Bu ikisi birlikte etnikliği ortaya koyarken aynı zamanda ayrı bir kimlik oluşum kaynağını da meydana getirir.

Birey veya grup seviyesinde kişilerin kendi kimliklerini ortama göre sübjektif olarak manuple edebilecekleri düşünülür ise, Al-manya’daki Türkiyeli Kürt bir göçmene kimliği sorulsa, kendini Türkiyeli Kürt, yalnızca Kürt, Alevi veya Sünni Kürt olarak tanımlayabilir veya Türkiye’nin psikolojik veya sosyolojik inceleme kategorilerinde bir araya gelmiş olarak kabul edilebilir. Tabi bu süreç, kişinin onu nasıl kavradığına bağlı olduğu gibi, tamamen içinde bulunulan duruma göre de değişir. Bu haliyle “etnik gruplaşmaların, birleşmelerden ya da bölünmelerden meydana geldiği” (Smith, 1994. 46) söylenebilir. Örneğin, Çerkezler birleşmelerden, Nusayriler ise, bölünmelerden oluşmuş bir etnik gruptur. “Bir insanın kendi ‘halkı’ olarak tanımladığı grup ile meydana gelen etniklikte temel ölçüt, ‘ben kimim, neyim?’ ve ‘o kimdir, nedir?’ sorularıyla sınırın çizilmesidir…. Bu haliyle etnik grup ulusal toplumun bir alt toplumudur, fakat etnik grubu diğer bütün gruplardan ayıran bir özelliği vardır” (Gordon, 1964:34). Burada vurgulanmak istenen, “birbiriyle ortak geçmişi olduğuna inanan, ortak kültür, dil ve/veya din gibi değerleri olduğu farz edilen ve ortak bir geleceğe sahip olmak isteyen bir gruplaşmalardan meydana geliyor ve bir oluşum süreci geçiriyor olmasıdır” (Heckmann,1995: 83). Smith’e göre, “bir etnik grubun oluşumunda ise altı temel nitelik söz konusudur. Bunlar: 1) Kollektif özel bir ad, 2) ortak bir soy miti, 3) paylaşılan tarihi anılar, 4) ortak kültürü farklı kılan bir ya da daha fazla unsur, 5) özel bir “yurt”la bağ, 6) nüfusun önemli bir kesiminde dayanışma duygusudur. Belli bir nüfus, bu niteliklere ne kadar sahipse veya bu nitelikleri paylaşıyorsa ideal etnik grup ya da etni tipine o ölçüde yaklaşır” (Smith, 1994. 42). Fakat buradaki bağlılık determinist bir bağlılık değildir. Daha çok sosyal eylem için bir araçtır. Weber’in kendi ifadesine göre bunların “sıradan olması önemli değil, önemli olan herhangi bir kültürel özelliğe hizmet etmesidir” (Weber, 1978:388).

Fakat, objektif yönüyle “belirli grupların açık etnik özellikleri ve farklı etnik grupların ortak paylaştığı kültürel standartlardaki sosyal konumları da düşünülmesi gerekmektedir. Bu durumda ‘eski’ ve ‘yeni’ etnisite tanımlarıyla karşılaşılır. Burada, davranışsal etnisite olarak ‘eski’ etnisite ve ‘ideolojik’ etnisite olarak ‘yeni’ etnisite kavramları geliştirilebilir: ‘Davranışsal etnisite’ sosyalizasyon süreci boyunca bir etnik grubun üyeleri tarafından diğerlerinden ayrılan öğrenilmiş değerler, inançlar, davranış normları ve dil veya diğerlerinden farklı diyalektlerin bir sürecidir. Temel etkileşim nosyonu olarak bu kültürel standardı kullanılır. İlk (ve ikinci) kuşak ve temel eğitim kurumlarının benimsemediği azınlıklar arasında davranışsal etnisite hakimdir. ‘İdeolojik etnisite’de ise, mutlaka çocukluk döneminde sosyalize olurken öğrenilmiş olan bazı adetler kategorize edilebilir. Burada gerekli görülen bu alteder bir kişinin sosyal hayatında çok önemli değildir. İlk dönem göçmen alt kültürü ve kimliğin belirtisi olan semboller tarafından temsil edilirler. Ayrıca davranışsal ve ideolojik etnisitenin ikisinin aynı anda herkese açık olmaya ihtiyacı da yoktur. Farklı etnik gruplarda mevcut olabilir” (Pinheiro, 1990: 7). Diğer bir değişle davranışsal etnisite içinde doğduğumuz kültür ve grupları içerir, fakat ideolojik etnisite dünyayı ve olayları karayışımızı şekillendirir. Bu haliyle davranışsal etnisite kaçınılmaz bir unsurdur, ama ideolojik etnisite onu aşılmaz hale getirir. Diğer taratan objektif ve sübjektif yönüyle etnisite bir bütün görünümü verir. Gerek davranışsal ve ideolojik, gerek ise sübjektif ve objektif yönüyle etnisite, “başkasının gözünde onaylanmanın bir ifadesi olduğu kadar bir kolektivitenin kendisini tanıtmasının da bir ifadesi” (Fishman, 1972: 62) olduğu için bir oluşum süreci özelliği getirir. Bu oluşum süreci, “modern zamanlarda farklı kültürel gruplar arasında ve global toplumdaki güçlü stratejik pozisyonlar arasında yer alan etkileşimlerin araçları olarak varlık kazanır. Sonuç olarak, kendilerini politik bir şekilde örgütleyebilme yeteneğinin özel bir vurgu-sudur. Bu da, geleneksel kültür, ayrışma ve politik sıralanma için doğru düzgün mekanizmalar sağlayan bütün sembolik stratejilerin düzenlenmesi üzerinde inşa olmaktadır” (Pinheiro, 1990).

Genelde, “bir etnik topluluk, oluşumunun ilk yaratıcı dönemine girdiğinde, bütün sistemi etnik gelişme yolunda harekete geçiren grubun öncü kısmı, maddi ve ideolojik değerleri toplar. Toplanan bu değerler etik sahasında emredici bir unsur haline gelir ve etnik topluluğun her üyesi kendini etnik varlığın aktif bir oluşturucusu ve eski atalara ait çizginin bir devamı olarak addeder. Böylece kendini, etnik grubuna ‘yeni bir zafer’, ‘yeni bir mimari eser’, ‘yeni bir elyazması eser’, ‘yeni bir kılıç’ gibi topluluğun kültürünü devam ettirecek unsurlar eklemeye mecbur hisseder. Bunlar, ona geçmişin yok olmadığını, daima insanın içinde olduğunu, böylece kültürüne yeni bir şeyler katması gerektiğini bildirir” (Gumilev, 1991:99). Bu türden etnik sürekliliğin olmaz ise olmaz koşullarından biri de ‘etnik seçilmişliğe’ dair mitlerdir. Başkalarına karşı etnik merkezciliklerini oluşturan bu tür mitlerden yoksun olan etnik gruplar, bağımsızlıklarını kaybettikten sonra başka cemaatlerce yutulmaya eğilimlidir. Buradaki potansiyel mit, kendini ‘kutsal millet’ olarak gösterir. Aynı zamanda seçilmişlik, vazgeçilmez bir şekilde kendini kolektif kutsamaya bağlamak demektir. Yahudilerin bunca felaket karşısında bekalarını sağlayabilmelerinde bu özellik kesinlikle anahtar niteliktedir” (Smith, 1994: 65-67). Benzer seçilmişlik hissiyatını Nusayri akidesi içerisinde de görmek mümkündür. Bu durum, aynı zamanda davranışsal etnisiteye de yansır.

ideolojik etniklik içerisinde kişiler kendilerini bir grup olarak algılarken doğal olarak tarihini yazıp, dilini ve/veya dinini ısrarla ve önemle de araştırır. Bunu da diğer dil, din ve kültürlerden ayırarak yapar (Heckmann, 1995:84). Bu tür sürece girmiş etnik gruplaşmalardan bolca yayınlar çıkar. Bu durum gelişirken yavaş yavaş “etnik grup, daha büyük bir toplum içinde ırk, dil, millet ya da kültür gibi unsurlarla birbirine bağlı ve global toplumdan ayrı olan bir sosyal grup olarak algılanır. Yani, etnik topluluklar ırk, millet ya da kültür açısından ortak bağlarla bir araya gelen ve yabancı bir medeniyet içinde birlikte yaşayan, fakat kültürel açıdan farklı” (Ware, 1948:607) hissi veren gruplar meydana getirir. Özellikle de bir etnik grup, diğer etnik grupların üyeleri tarafından paylaşılmayan bir takım özelliklere sahip görüntüsü verir. Bu özellikler, “biyolojik, kültürel, düşe.1, yapısal özelliklerdir” (Foltz, 1974:103).

Bu ara dikkat edilmesi gereken bir unsur, biyolojik özelliklere denk düşebilecek olan “ırk ile kültürün birbirinden bağımsız olu Weber’e göre (1978: 399), bu çeşitli elementler, eğer aynı değilse belirli statü farklılıkları olan elementler olarak benzeşecektir. Fakat bu etnik farklılıkların arkasında yatan şey, yatay düzlemde birlikte varoluşta ifade edilen statü farklılıklarına asılı yalnızca bir süs olarak ‘seçilmiş insan’ kavramıymış gibi görünür olmasıdır. Statü farklılığı ikinci derecede önemli olduğu zaman ise etnik itim, saç stili, sakal stili, türban, takke vs. gibi daha sonra etnik üyeliğin bir sembolü olabilen bütün akla gelebilecek bazı farklılıkları içine alabilir.

Weber’e göre (1978: 399), bu çeşitli elementler, eğer aynı değilse belirli statü farklılıkları olan elementler olarak benzeşecektir. Fakat bu etnik farklılıkların arkasında yatan şey, yatay düzlemde birlikte varoluşta ifade edilen statü farklılıklarına asılı yalnızca bir süs olarak ‘seçilmiş insan’ kavramıymış gibi görünür olmasıdır. Statü farklılığı ikinci derecede önemli olduğu zaman ise etnik itim, saç stili, sakal stili, türban, takke vs. gibi daha sonra etnik üyeliğin bir sembolü olabilen bütün akla gelebilecek bazı farklılıkları içine alabilir.

  1. 3. Etniktik ve Azınlık

Etnik gruplar mutlaka azınlık gruplar değildir. Ancak bir çok durumda öyledir. “Fiziksel ya da kültürel özelliklerinden dolayı içinde yaşadıkları toplumda farklı ve eşit olmayan davranışlara maruz kalan ve kendilerini toplu bir ayrımcılığın hedefi olarak gören insan grupları azınlık olarak tanımlanabilir.

Bir toplumda azınlık bir grubun varlığı bunun karşısında daha yüksek sosyal statülere ve daha büyük imtiyazlara sahip hakim bir grubu gerektirir… Etnisite (etniklik-etnik grup) kavramı ise daha çok kültürel farklılıklar üzerinde durur ve güç ile imtiyaz dağılımında etnik farklılıkların rollerine daha az dikkat eder. Bu yüzden bir etnik grup, ortak kökenden geldikleri ve ortak bir kültürün önemli kısımlarını paylaştıkları düşünülen ve bu ortak kültür ve kökenin önemli kısımlarına ait faaliyetleri paylaşan ve daha büyük bir toplumun parçasını teşkil eden bir gruptur… Gerçi azınlıklar da durumlarını sağlamlaştırmak amacıyla, paylaşılan ecdat kültürünü yeniden yaratıp canlandırarak etnikliğin ilk adımlarını harekete geçirebilir. Bu şartlar altında onları harekete geçiren güç, onların azınlık statüleri ve onun gerektirdiği dezavantajlardır” (Simpson-Yinger, 1985:9,11). Bazı azınlıklar da kendi kültürel bütünlüklerini korumak için başkalarını dışta bırakmaya da girişebilir. Bunun en çıplak örneği eski Yugoslavya’da görülmüştür.

  1. 4. Etniklik ve Diaspora

Bütün toplumların giderek artan ölçüde çok kültürlü duruma gelmekte oldukları, aynı zamanda da daha geçirgen oldukları bilinmektedir. Geçirgen olmalarından kasıt çok kültürlü göçlere daha açık duruma gelmeleri demektir. Bu toplumların sayıca giderek artan üyeleri, merkezi başka yerde bulunan bir ‘diaspora’ yaşamı sürdürmektedirler (Taylor, 1996:71). Burada diasporadan kasıt dışarıdaki yurttaşlar anlamındadır. Örneğin ABD çok kültürlülüğün en uç noktasını yaşamaktadır. Türkiye’deki Çerkesler, Ermeni ve Rum’lar veya Afganlı göçmenler va da Almanya’daki Türkler diaspora yaşamı sürdürmektedirler. Diaspora niteliği taşıyan etnik gruplar ‘göçmen etnik gruplar’ olarak da ifade edilebilirler. “Bu gruplar gevşek birlikler oluştururlar ve genel olarak büyük toplumla bütünleşmek ve bu toplumun tam üyeleri olarak kabul edilmek isterler. Ovsa yerli (otokton) etnik gruplar genel olarak çoğunluk kültürün yanında ayrı toplumlar olarak varlıklarını sürdürmek isterler ve ayrı toplumlar olarak varlıklarını sürdürmelerini sağlamak üzere çeşitli özerklik ve özyönetim biçimleri talep ederler” (Kymlicka, 1998:38). Diğer taraftan, yurttaşlık bağı ile bağlı bulunan uluslar içinde yaşayan bazı etnik gruplarda, atalarının zamanında başka yerlerde yaşamış olmalarına bağlı olarak diaspora fikri gelişmiştir. Dolayısıyla bu gibi gruplarda ‘anavatan’ fikri her zaman canlı tutulur. Anavatan fikrinin yanı .sıra göç ettikleri topraklarda egemen olan ulus devletine yurttaşlık ile bağlı bulunulması bir ‘babavatan’ fikrini de geliştirirler. Yurttaşlık bağı ile bağlı oldukları devlete vergi verirler, askere giderler onun sıkıntısını kendi sıkıntıları olarak algılarlar. Örneğin Çerkesler diaspora olarak Türkiye, Suriye, Ürdün, ABD gibi ülkelerde mevcuttur ve buradaki devletlerin birer asli yurttaşlarıdır. Fakat hepsinin anavatanı Kuzey Kafkasya’dır. Bütün Çerkesler siyasal-yurttaşlık bakımdan farklılık göstermelerine rağmen gelenek benzerliği içerisindedirler ve anavatan algısı konusunda hem fikirlerdir. Örneğin, gerek Abhazya’daki gerekse Çeçenistan’daki olayların sonucunda bu farklı uluslar içinde yer alan Çerkesler arasında meşini sağlayan esas unsur anavatan fikri olarak Kuzey Kafkasya olmuştur.

  1. 5. Etnisite ve Sosyal Tabakalaşma

Etnisite ile sosyal tabakalaşma arasında da bir bağ mevcuttur. Bilindiği üzere, “bütün toplumlarda bir sosyal-ekonomik, sosyal-kültürel ve sosyal-ırksal tabakalaşmaya rastlamak mümkündür. Eğer toplumda sosyal-ırksal tabakalaşma hakim ise, yukarı sosyal hareketliliğin ya da aşağı sosyal hareketliliğin sıklığı ve fasılası belirli bir sosyal-ırksal kategoriye üyelikle belirlenir. Sosyal ayıklamanın özel mekanizması, diğer özellikleri eşit olsa da hakim sosyal-ırksal gruba bedensel özellikleri en yatkın olan fertleri seçmeye dikkat eder (örneğin Amerika’daki zencilerin durumu). Sosyal-kültürel tabakalaşmanın hakim olduğu bir toplumda da belirli bir sosyal-kültürel gruba üyelik ferdin hayat zincirindeki avantaj ve dezavantajları belirleyen bir unsurdur” (Hoetink, 1974:35). “Özellikle egemenlik aşağı statülerde olanlarda bir aşağılık imajı yerleştirilerek kurulur. Bu nedenle özgürlük ve eşitlik savaşımı bu imajı düzeltilmesinden geçer” (Taylor, 1996: 74).*

Şunu da unutmamak lazımdır: Dinsel ve etnik öğeler daima sınıf farklılıklarını örtecek niteliklere sahiptir. Bir sınıf mücadelesinin yerini almış etnik gruplaşmalar çatışırken, bu grupların sosyal hareketleri (movements) zaman zaman sınıf hareketi görüntüsü de verebilir. Örneğin, Türkiye’deki Kürt hareketi, aşağı sosyal statüden gelen bir tepki olarak kendini gösterme eğilimindedir. Oysa sınıf ile eminin sosyal harekeleri gerek örgütlenme gerek ise ideolojik malzeme edinme bakımından oldukça farklıdır.

Türkiye’de Alevi toplulukları hakkında söylenen “mum söndü” vb. ifadeler her zaman sosyal hareketler (movements) için bir malzeme olmuştur. Çok yakın bir geçmişte bir televizyon programında, sunucunun “Kızılbaş” tabirini alçaltın bir şekilde espri malzemesi olarak kullanması kendini Alevi kimliğinde gören bir grubun sosyal hareket (movement) göstererek bu özel televizyon binasına taşlı sopalı saldırısına neden olmuştur. Bu ve benzeri olaylar etnisite ile sosyal hareketler (movements) arasında bir süreklilik olduğu fikrini uyandırmaktadır.

  1. 6. Etnisite ve Milliyetçilik

Uzun süre tarihçilerin egemenliği altında kalan, fakat, artık sosyolojinin ve siyaset biliminin aktif bir incelme alanı haline de gelen, ulus, millet ve milliyetçiliği çözümlemek bir yana (Jafferlot, 1998. 54), her birinin tanımlanabilirlik açısından son derece kötü bir şöhreti vardır (Anderson, 1995: 17). Yine de ilk önce ulus-millet, milliyetçilik ve etniklik arasındaki ince sınırı gösterirken bunun tartışmaya engel olmaması gerekir. Gerçekte “etnik mefhumu tamamen antropolojik vej^a dilbilimsel kavram değildir, devlet stratejisinin kilit rol oynadığı modern bir inşadır. Hatta ulus devletlerin bir çoğu belli bir etnik gruba ait olduğu iddiasındadır. Fakat bir devlet insanıyla haklarla tahsis edilen asli etnik gruplar, farklı kimlikleri yok edememektedir” (Roy, 2000: 42-43, 49). Etnik üyeliğin temelleri üzerinde biçimlenen bir grup, uzunca bir süre pratikler edindiği zaman, ortak köken inancının çok önemli olduğu, etnisite kategorisiyle çoğu karakteristikleri paylaşan millet kategorisine doğru gelişebilir. Gerçekte E.K. Frances (1947) etnisiteye “farkında olunmayan bir ulus olarak gönderme yapar. Fakat, ulusallık, vatandaşlık ile karıştırılmamalıdır. Aynı vatandaşlığa sahip insanlar, eski Yugoslavya ve Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi, farklı uluslara sahip olabilir. Bu ara, ingilizce konuşulan dünyada ulus, vatandaşlık ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Bu, ilk millet olarak yerli nüfusa gönderme yapan fakat Quebec’deki Fransızlar için millet terimini kullanmayı uygunsuz bulan ingilizce konuşan Kanadalıların görüşüne uygun bir görüştür”.

Benzer bir durum dil ile bağlantılı olarak da vardır. Ortak dil, ulus için temellenmiş bir durumdur, fakat otonomi politikası veya bir ulus devlet, ortak dil üzerinde temellenmiş olabilir veya olmayabilir. Bir resmi ve ortak dili (Almanya, Japonya, Fransa, Danimarka) olan bir çok “ulus devlet”in, farklı etnik veya milli grupların (İsviçre, Hindistan, Belçika, Kanada, eski Yugoslavya gibi) ihtiyaçlarını karşılayan resmi çok dili de varolabilir.

Aslında “etnisite bölünmez bir şey değildir: Milliyetçilikten hem daha geniş hem de daha dar ve farklı düzeylerde farklı formlarda yer alabilir.
Pan-Arabizm ve Pan-Afrikanizm gibi ırksal ve kültürel kimlikler ulus-devletin üstüne çıkarken, farklı etnik gruplar ulus-devlet sınırları içerisinde birlikte varlıklarını sürdürürler. Burada “Nereliyiz?”, “Nasıl farklıyız?” ve “Ne yapmalıyız?” gibi soruların yanıtları bireyi zaman ve mekan içerisine yerleştirir, fakat yanıtlar farklı düzeylerde çeşitlilik gösterir. Gerçekte etnik gruplar tehlikeden korunmak gibi özel menfaatler dışında birlikte hareket etmezler. Bu menfaatler, kendi devletini (veya devletin bir kısmını) elde etme durumunda kaldığı zaman grup milliyet (nationality) haline dönüşür. Başarılı olurlarsa ulus (nation) olur, başarısız olanlar milliyetler (devletsiz uluslar) olarak kalırlar. Burada milliyetçilik bireyin kendi devletini elde etmesi veya muhafaza etmesi için ideolojiler, aktiviteler ve hareketlere (movements) işaret eder” (Worsley,1984: 247).

Burada semboller, kolektif kimliğin, milletlerin ve ulus devletin biçimlenmesinde önemli bir rol oynar. Dil, değerler, normlar, adetler ve bir şeyi yapma yolları ile birlikte her bir toplumun sembolik düzeninin bir öğesi olarak çarpıcı bir rol oynar ve aynı zamanda çok dilli toplumlarda duyarlı ve aşırı derecede önemli bir öğe haline gelir. Bunun için sembolik düzen kamu kurumlarına, bayraklara, taçlara, marşlara ve maddi kültürdeki benzer türlere yansıtılmıştır ve Breton’un deyişiyle (1984), kişiler kendilerini onlarda görmeyi umarlar. Bu yüzden kişilerin kültürel birikimiyle kamu kurumlarının sembolik düzeni arasında uygunluk var olmak zorundadır.

Bu bağlamda özellikle önemli olan, kamu ve/veya resmi kurumlar ile kişilerin kendi sembolik beklentileri ve sitilleri arasındaki uygunluk olmasıdır (Breton, 1984). Breton’un deyimiyle “kamu işlerinde ve kurumlarında kullanılan semboller kişilere ve gruplara anlam verir ki, toplum kendi toplumudur ve kurumlar kendi kurumlarıdır” (Breton, 1984). Eğer kişiler kamu kurumlarında kendilerini görmezlerse kendilerini yine kendileri olarak kavramadıkları toplumdan uzaklaşmış hissedeceklerdir. Bu durum potansiyel çatışma için sosyal olgunluk yaratacaktır.

Eğer bu durum çok etnikli bir toplumda söz konusu ise, kendini, kültürel, ekonomik ve teknolojik olarak aşağı sosyal statüde gören gruplar bövle bir duruma meydan okuyabilir, sonuna kadar bazı politik güçlen elde geçirmeye çalışabilir ve belki sembolik statü düzeninin varlığının yeniden yapılanmasını da başarabilir. Bu yüzden, genel olarak kültür, “kişilerin birbirlerinin davranış ve eylemlerini anlayan ve fiziksel ve sosyal çevrelerini kavrayan ve yorumlayan kişilerin kolektiviteleri tarafından paylaşılan bilgi stoku” (Herman, 1978:5; akt.: Esman, 1990) olarak tanımlanırsa, etnik hareketlerin (movements) mutlaka göz önünde bulundurulması gerekecektir. Çünkü, bir etnik grup millet haline dönüşmüş, ulus olma iddiası taşıyor ve devlet düzeyinde tanımlanmak istiyor ise, artık geliştirdiği her hareket (movement) milliyetçi bir nitelik taşımış olacaktır.

  1. 7. Etnisite ve Sosyal Hareketler (Movements)

Gerçekte etnik hareketler de dahil tüm sosyal hareketler alanına;
1) Kolektif
Davranış Kuramı,
2) Kaynakların Mobilizasyonu Kuramı,
3) “Yeni Sosyal Hareketler” Anlayışı ve
4) Eylem-Kimlik Yaklaşımı gibi, oldukça farklı kuramsal yaklaşımlardan söz edilebilir (Garner, 1996; Mamay, 1991; Çayır, 1999; Mrashall,1999).

Bütün bu yaklaşımlar kendi alanlarında doğru olabilir. Bunlar, ya dikkatleri sosyal hareketlerin özel tiplerine çekerler ve evrensel olarak onları göz önünde bulundururlar ya da bütün dikkatleri sosyal hareket fenomeninin tek cephesine verirler ve diğerlerine aldırmazlar. Oysa, farklı vurgular farklı çeşitlikte sonuçlar doğurur.

Kısaca bir sosyal hareket (movement), yerleşik kurumlar alanının dışındaki toplu eylemler yoluyla, ortak bir çıkarı korumak ya da ortak bir hedefe erişmeyi sağlayabilmek için girişilen toplu bir çaba diye tanımlanabildiği gibi, parçası olduğu toplumda ya da grupta değişme meydana getirmek ya da bir değişmeyi engellemek üzere süreklilik içinde bulunan bir insan topluluğunu da ifade eder (Biesanz, 1973: 555; Akt.: Durugönül). Diğer yandan “sosyal hareket, sosyal düzenin bazı yönlerinin değiştirilmesi talebine yöneltilmiş   olan   ve   sosyal   olarak   pavlaşılan   evlem   ve   inançlardır” (Gusfıeld, 1970: 2; Akt.: Durugönül). Diğer taraftan, “sosyal hareketin olanla olması muhtemel olan arasındaki gerilimden kaynaklandığı söylenebilir. Bu olması muhtemel olan (gereken) yapının değerlerine alternatif bir o değerler sisteminin varlığına ve harekete katılanların bu değerleri paylaştığına işaret eder” (Durugönül, 1998:7).

Sosyal hareketlerin gelişimi bir skala takip eder. Yani, yığınsal olandan örgütlü olana kadar uzanabilir. Sosyal hareket olarak bir etnisitenin eylemliliği de içe kapanma ve sivil itaatsizlik durumundan şiddete, çatışmaya ve hatta iç savaşa varan bir skala takip eder. İlk önceleri belli belirsizdir, fakat kültürel yapıdan aldığı enerji ile daha çok sosyal nitelik kazanır ve liderliklerini bile kurumlaştırabilir. Burada “bazı örgüdenmeler toplumsal hareket içerisinde faaliyet gösterebilir, örneğin bir siyasi parti yasaklandığında veya bastırıldığında yer altı faaliyetlerine devam eder ve belki de bir gerilla hareketine dönüşür” (Giddens, 2000: 541). “Bir sosyal hareket başlangıçta şekilsiz, kötü örgütlenmiş, hiçbir anlamı olmayan bir kimlik taşırken, gittikçe sosyal bir nitelik kazanır; toplumdaki gelenek ve töreler yapısına biçim verir ve liderliğin oluşumunu hızlandırır. Kısaca, sosyal harekederi eyleme dönüştüren kolektif davranış biçimleridir” (Durugönül, 1998: 2-3).

Etnik hareketleri diğer sosyal hareketlerden ayıran özelliği değer-kimlik yönelimli koleküviteler içermesidir. Onun için etnik hareketler, daha çok değer-kimlik yönelimli hareketler olarak görülebilir. Bu süreç içerisinde ‘sosyal hareketler nasıl harekete başlarlar ve nasıl hareket ederler, hareket ederken neler yaparlar, insanlar sosyal harekedere ne zaman ve nasıl katılır’ sorularının yanıtları pür bir sosyal hareket çalışması içerisinde değerlendirilebilir.

Mamay’e göre (1991) ‘sosyal hareketlerin ortaya çıkmasının ana sebebi nedir ve esasları nedir?’ sorusunun yanıtını ne türden bir sosyal hareketin ele alındığına göre değişecektir. Şu biliniyor ki, toplum, sivil toplum içerisinde sosyal bağları oluşturan belli sosyal yapılar (sosyal düzen) olmadan var olamaz. Sivil toplum ve sosyal düzen birbirini karşılıklı etkiler, ancak sivil toplumun oynadığı ana rol bu bağın temelini oluşturur. Eğer sivil toplum ve sosyal düzen arasında tam bir ilişki varsa o zaman toplum çıkarlarını geleneksel biçimlerde gerçekleştirir ve sosyal harekete gereksinim yoktur. Uyumsuzluk geliştiğinde ise, sosyal düzen tarafından belirlenmemiş sosyal çıkarlar üretilir ve bu esasa dayanarak sosyal hareketler ortaya çıkar. O zaman “sosyal hareketler, toplumun sivil toplum ve sosyal dii^en arasındaki uyumsuzluğuna bir reaksiyon olarak ortaya çıkar” denilebilir. Yani sosyal hareketler ve onların temel nedeni, sivil toplum ile sosyal düzen arasındaki uyumsuzluk, doyurulmamış sosyal çıkarlardır. Eğer sosyal düzen ve sivil toplum arasındaki uyumsuzluk büyükse sosyal hareketler güçlü ve sayısız olur. Eğer uyumsuzluk küçükse sosyal harekeder zayıf ve geçici olur. Peki, sivil toplum ile sosyal düzen arasındaki uyumsuzluk kavramının içeriği nedir?

Burada gerçek bir çıkara sahip ve onlar için savaşan insan grupları kastedilmektedir. Mamay’e (1991) göre sosyal çıkarlar sınıf çıkarlarıyla bağlantılı olmayabilir. Örneğin dinsel, ulusal, ırksal ve etnik de olabilir. Bu yüzden sosyal hareketlerin anlaşılması için ana kavram, sosyal düzenle yeterince bağdaşmayan sosyal çıkarlardır. Burada farklı çıkar tipleri, farklı tipte sosyal hareketler doğurur. Doyurulmamış çıkarlar bir sosval hareketin nedeni, temeli veya özüdür.

Gerçekte, grup çatışması, otoritenin pozisyonunun yasallaş-masıyla ilgilidir. Bilindiği üzere, “hükmetme (güç) özel emirlerin (veya bütün emirlerin) bireylerin verili grupları tarafından yerine getirilme olasılığı olarak anlaşılmalıdır” (Weber, 1978: 212). Bunu takiben otorite, baskı ve hükmetme ilişkisinin meşruluğudur.

Gerçekte, baskı ve hükmetmenin pozisyonları, hem yasal hem de geleneksel otoriteyle ilişki içine sokulabilir. Fakat etnik tip bir sosyal çatışma bağlamında geleneksel otorite en fazla yürürlükte olanlardan biridir. Denilebilir ki, geleneksel kültürel değerler üzerinde kurulu olan geleneksel otoritenin yasallığı hakkındaki bir çatışma, etnik kümeler arasındaki bir çatışmadır. Bunu çözümlemek için de gizli ve açık çıkarlar kavramının gözönünde bulundurulması gerekecektir. “Güçlü akarlar, rol beklentilerine veya ilgililerin farkında olmadığı sosyal pozisyonla (istibdat veya hükmetme) ilişkili davranışın düzenlenmiş yönünü tayin etmeye gönderme yapar. Açık çıkarlar ise iktidarda olanlara eklemlenmiş sosyal pozisyonla ilgili davranış yöneliminin düzenlenmesine gönderme yapar” (Polama, 1993: 115-125). Dahrendorf tarafından özetlendiği gibi “çıkar grupları tanınabilir bir yapıya sahip olmayan topluluğun bütünü veya kısımlarıdır, fakat bu üyeler belirli çıkarlar veya belirli gruplarda kendilerini biçimlendirmek için herhangi bir zamanda onlara yol gösterebilen ortak davranış modellerine sahiptirler” (Dahrendorf, 1975:180). Öyle görünüyor ki, böyle bir tanımlama etnik heterojenli bir toplumda etnik kümeleri tanımlayacaktır. Genel olarak, çıkar grupları, açık çıkarları paylaşan kişilerin organize olmasıdır. Onlar sosyolojik açıdan gerçek anlamda bir grupturlar. Bir yapıya, bir programa, bir hedefe ve bir organizasyon biçimine sahip ikinci derecede bir gruptur. Onlar Malmovvski’nin “karakter, normlar, bireysel, maddi araçlar, etkinlikler ve fonksiyon olan kurumsal nitelikler dediği şeyi andırır” (Malino\vski, 1992: 30). İşte etnik birliktelikler bu ilke üzerine organize edilebilir. Çünkü gizli veya açık, eğer çıkarlar özel değerlerin terimleriyle tarif edilmişse ve bu değerler de bir özel kümenin tarafını tutuyorsa, daha sonra bu etnik küme egemen bir pozisyonda çatışan bir grup olacaktır. Her iki çatışan grubun çıkarları gizli kalmadıkça, yani, her iki grup, yarı grup olarak kalmadıkça, etnik kümeler arasında açık bir çatışma olmayacaktır. Gizli çıkarlar açık çıkara eklemlendiği zaman yarı gruplar, grup çatışmasına yol gösteren çıkar grupları olurlar. Bilindiği üzere, eğer bu çatışma hakim değerlerin meşruluğu hakkında ise daha sonra bu etnik grup çatışması olacaktır. Fakat, etnik grup çatışması daima şiddeti içermez. Eğer hakim pozisyondaki grup, amaçları için barışçıl araçları kullanırsa böyle bir çatışma şiddet içermeyebilir.

  1. 8. Etnisite ve Kamusal Alanlar

Kamusal alanlara dair bir çok fikir mevcuttur. Örneğin Habermas’a göre (1997:385) “kamuoyunun birden fazla tanımı vardır.   Birinci   tanımıyla  kamuoyunu  ortaya  çıkran   kamusallık, bağımsız, eşit ve kendini iyi bir şekilde ifade edebilen bireylerce hiç kimseyi veya hiçbir grubu dışlamayan akılcı-eleşürel bir tartışma sürecinde oluşmaktadır, ikincisinde, kamusallık, belirli bireylerin, grupların, kurumların görüşlerinin, üzerinde tartışılmadan kamuoyunu oluşturan diğer oyunculara kabul ettirilmesiyle oluşur”. Arendt’de ise (1994: 74) “kamusallık, insan eseri bir dünyada bir arada yaşayanlar arasında olup bitenler ile ilgili olan bir ortak dünyanın varlığını ifade eder. Kamuda gözüken her şey herkes tarafından görülebilir ve duyulabilir ve mümkün olan en geniş açıklığa sahiptir”. Buradan Arendt özel alanı da ayırır. Ona göre “özel olan, kamusal olmayandır. Yani özel alan kamusal alandaki çoğulculuktan, çok anlamlılıktan, kalıcılıktan, nesnel ve ortak bir dünyadan ve görünürlükten yoksun olmaktır” (Arendt, 1994: 86).

Aslında “ülkelerin, bölgelerin, sınıfların, toplumsal grupların yerel nitelikleri incelendiğinde, sermaye birikim süreçlerinin yanı sıra, ırk, din, dil, mezhepçilik, kavimcilik, etnik grupların coğrafi farklılıkları ve cinsiyet politikalarının tarihi içerisinde gösterdiği yöresel farklılıklar gibi çok çeşitli unsurlar önem kazanmaktadır. Bu unsurlardan hangisinin tarih içerisinde belirleyici oluşu, somut coğrafi mekanın tarihsel gelişmesiyle ilgilidir” (Helvacıoğlu, 1994: 81).

Kamusal-özel alan ayrımı, siyasetin kamusal dünyası ile aile ve ekonomi ilişkilerinin dünyasına dayandırılan ilk kamusal alan tartışmasının yapıldığı Yunan felsefesinden buyana bu ayrıma, normalde ev ile işin ayrışmasına, toplumsal cinsiyetlere göre belirlenmiş bir geleneksel işbölümünün temeli olarak görülen yan yana bulunma durumuna gönderme yapan modern sosyoloji (Macshall, 1999: 380) bu anlamda artık inceleme nesnesini gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Yalnız Habermas değil daha bir çok kişi (Arendt 1994, Sennett 1996; Bauman 2000) için günümüzde modern ulus-devlet tanımlamasındaki kamusallık fikri yeniden gözden geçirilmek zorundadır. Çünkü, toplumun siyasal ve sivil toplum ayrışmasının tampon bölgesini oluşturan kamusal alanlar, modernleşme eğilimleri ile bir yapısal dönüşüm geçirmektedir. O halde modernleşme derinleştikçe kamusal alan fikri de genişleyecektir.

Ulus söylemi kamusal alanlarda tek kimlik verisi olarak kendini gördüğü için, ‘öteki’ etnik gruplar kamusal alanlarda boy göstermeye başlayınca bu fikir ‘çok kültürcülük’ fikri etrafında tartışılır hale gelmektedir. Gerçi etnik gruplar siyasallaşmadan önce kamusallaşmaktadır. Etnik gruplar, paradoksal bir biçimde modern yaşama biçimine entegre olduğu sürece de siyasallaşmaktadır. Çatışmalar da zaten buradan kaynaklanmaktadır. Fakat, diğer yandan böyle her şeyin siyasallaşması, özel olan ile kamusal olanı ortadan kaldıracağından her ikisi de yok olur.

Asimilasyona direnmiş ve bu şekilde kamusal alanlara taşınmış etnik gruplar bir arada yaşama yeteneği gösterdiği sürece çokkültürcülük fikrini de içeren kültürel temaslar fikrini düşünmeye yol açmaktadır.