...................
...................
AVRUPA BİRLİĞİ GÜNEY KAFKASYA DEVLETLERİ İLİŞKİLERİ  -1

Rovshan İbrahimov
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararasi İlişkiler Anabilim Dali

                         
...................
 
...................
1. Bölüm >>>         2.Bölüm >>>         3.Bölüm >>>


I. BÖLÜM

I. 1991 SONRASINDA AB’NİN AVRUPA KITASINDAKİ DIŞ POLİTİKASI VE ARAÇLARI

1. AB Ortak Dış ve Güvenlik Politikasının Oluşumu ve Amaçları

AB ile Güney Kafkasya devletleri arasındaki ilişkilerin nasıl geliştiğini anlamak için, bu kurumun dış politikasının ne olduğunu ve nasıl geliştiğini anlamak gerekmektedir. Avrupa Topluluklarına üye devletler, 1970 yılında dış ilişkiler konusunda ortak tutum oluşturulmasının gerekli olduğu konusunda görüş birliğine vardılar. O dönemde Avrupa Siyasi İşbirliği (ASİ) adında Topluluk Antlaşmalarınca düzenlenmemiş bir yapı oluşturulmuştur. Kendisine duyulan gereksinim ve önemi artınca oluşumun hukuki dayanağını oluşturmak için daha sonra Tek Senet’te aynı (Avrupa Siyasi İşbirliği) başlık altında hukuki bir düzenlemeye gidilmiştir. (1) ASİ vasıtasıyla, AT’nin dış dünya ile ilişkileri topluluklar seviyesinde düzenlenmeye ve koordine edilmeye çalışılmaktaydı. Bu yapı siyasi bir birliğin oluşturulmasının henüz öngörülmediği o dönemde, dış politika alanında da işbirliğine giderek ekonomik alandaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla geliştirilmişti. (2)

AB’ye üye devletler, 90’ların sonlarında meydana gelen uluslararası gelişmeler sonucunda bu oluşumun bazı durumlarda daha aktif tutum sergilemesi gerektiği kararına vardılar. AB’nin ortak dış tutumunun oluşmasına ihtiyacın belirgin hale gelmesinde birkaç temel neden rol oynamıştır. 1991 yılından itibaren Soğuk Savaş'ın bitmesi ve Doğu Bloku’nun dağılmasıyla uluslararası ortamda ciddi değişimler ortaya çıkmaya başlamıştır. Daha önce, iki süper güç tarafından belirlenen ve bu iki güç arasında çıkabilecek değişik ölçekte çatışmalar doğrultusunda şekillenen bir dünya düzeni yerine, tek bir gücün hakim olduğu bir düzen ortaya çıkmaya, güvenliği tehdit eden istikrarsızlık ve çatışmalar daha çok bölgesel seviyede gözlemlenmeye başlamıştır. (3)

Avrupa Toplulukları’na üye olan Batı Avrupa devletlerinin eşgüdümdenmiş bir dış politika oluşturmaları gereksiniminin bir diğer sebebi ise, Doğu Bloku ülkelerindeki siyasal değişimin yol açacağı gelişmelerden en çok kendilerini etkileneceğini anlamasıydı. Bu değişim, hem sınır güvenliğini, hem de dolaylı olarak kurumsal derinleşmeyi olumsuz şekilde etkileme kapasitesini kendinde taşımaktaydı. (4)

Ortak dış politika ve ortak güvenlik politikasının gelişimini hızlandıran bir diğer sebep ise Almanya’nın birleşmesi olmuştur. Bu birleşme Avrupa haritasında siyasi ve ekonomik açıdan daha etkin bir devletin doğmasına yol açmış ve bu devletin Avrupa Birliği çerçevesinde dış dünyaya daha cesur adımlar atmasına imkân sağlamıştır. Tüm AB üyelerinin Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlığını kısa zaman içinde Almanya’nın ısrarıyla tanımaları buna örnek olarak verilebilir. (5)

Avrupa dış politikasının gelişmesinde rol oynayan bir başka sebep ise 1990 yılında patlak veren Körfez Krizi olmuştur. Irak’ın Kuveyt’i işgali, birliğe üye olan devletleri gelişen olaya karşı ortak tutum belirlemek durumuyla karşı karşıya bırakmıştı. (6) Avrupa Siyasi İşbirliği yapısının sağladığı araçlar, ekonomik alanda dış politika koordinasyonu ile ilgili oldukları için bu tutumu oluşturmada yetersiz kalıyordu.

Buna ek olarak Batı Avrupa devletleri, Yugoslavya’nın dağılması sonrasında ülke topraklarında alevlenen çatışmaları önlemek için ortak adımların atılmasının gerektiğini düşünmekteydiler. (7) Bu sebeplerden dolayı Şubat 1992 yılında Maastricht Antlaşması’nın kabulüyle Avrupa Toplulukları’nı oluşturan üye devletler tarafından Avrupa Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nı oluşturacak ilkeler belirlenmiştir. Topluluk boyutu, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) ve adalet ve içişleri alanlarında işbirliğini oluşturan ve AB’nin gelişimini belirleyen üç sütunlu bir yapıyı öngören Maastricht Antlaşmasın’da, dış politika konularına ikinci sütunda yer vermiştir. Bu konu birliğin kurumları dışına hükümetler arası ilişkiler kapsamına alınmıştır, yani supranasyönel boyuta taşınmamıştır. (8) Bunun anlamı dış politika konularının doğrudan AB tarafından değil, üye devletlerin bir araya gelerek alacakları kararlarla belirlenecek olmasıdır. Bu durum farklı ulusal çıkarlara sahip olan üye devletlerin belli konularda ortak tutum oluşturmasına engel olabilecekti. Görüldüğü kadarıyla AB üye devletleri dış politika konularında egemenlik haklarını bu kuruma devretmeye o sırada hazır değillerdi. Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nın amaçları AB’nin Güney Kafkasya devletlerine yönelik Maastricht Antlaşması’yla belirlediği dış politika önceliklerine de ışık tutacaktır.

Antlaşmanın J.1 (2) maddesinde Ortak Dış ve Güvenlik Politikasının amaçları: Birliğin ortak değerlerinin, temel çıkarlarının ve bağımsızlığının korunması, eldeki bütün imkânlarla Birliğin ve ona üye olan devletlerin güvenliğinin temin edilmesi, BM Antlaşması ilkeleri, Helsinki Nihai Senedi ve Paris Şartı amaçları doğrultusunda barışın korunması ile uluslararası güvenliğin güçlendirilmesinin sağlanması, uluslararası işbirliğinin geliştirilmesi, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve temel haklara saygının geliştirilmesi ve pekiştirilmesinin sağlanmasını içermektedir. (9)

Maastricht Antlaşması’nda yer alan amaçlardan anlaşıldığı üzere AB, mevcut uluslararası hukuk çerçevesinde hem birliğin, hem de birliğe üye olan üye devletlerin güvenliğini sağlamak ve bunun gerçekleştirilmesi için uluslararası ortamda barışın, güvenliğin ve istikrarın temin edilmesi için belirli adımların atılmasını istemektedir. İstikrarın sağlanması için gerekli adımlar arasında demokrasi, insan hakları gibi değerlerin ve piyasa ekonomisi düzeninin AB coğrafyası dışındaki bölgelerde de geliştirilmesi ve pekiştirilmesi hedeflenmekteydi. Maastricht Antlaşması’yla belirlenen bu amaçlar daha sonra 16–17 Haziran 1997’de Amsterdam Antlaşması’nda ayrı bir Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası başlığı altında yer almıştır. (10)

Söz edilen antlaşmalarla AB’nin ODGP’sinin amaçları belirginlik kazansa da, bu amaçların gerçekleştirilmesi için hangi araçların kullanılacağı netlik kazanmamıştır. ODGP amaçlarının gerçekleştirilmesi için Maastricht Antlaşması’nın J.1 (3) maddesinde üye devletler arasında sürekli bir işbirliğinin geliştirilmesi ve bu devletlerin ortak çıkarların korunabilmesi için ortak eylemde bulunma gerekliliği dış ilişkilerde ortak tutumu zedeleyecek herhangi bir hareketten kaçınma vaadinde bulunmuşlardır. AB Konseyi üye devletlerin bu kabul edilen amaçlara uymalarını sağlayacaktır. (12)

Antlaşmalarda yer alan bu düzenlemeler, AB’ye üye devletlerin ortak bir tutum sergilemesi gerektiğini ortaya koymuş olsalar da, bunun hangi durumlarda ve ne gibi araçların kullanılmasıyla sağlanacağı konusuna bir açıklık getirmemektedir. Aslında ODGP’nin araçları daha sonra Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri (MDAÜ) ve Batı Balkanlar ülkeleriyle ilişkileri incelerken göreceğimiz gibi, belirli bir gelişim sürecinden geçerek nihai hallerine ulaşmaktadır. AB ODGP’sini somut olaylarda sınayarak ortaya çıkan eksikliklerin giderilmesi ile yürütmeye çalışılmıştır. Örneğin, o dönemde patlak veren Yugoslavya krizi ile ODGP’nin eksik yönleri ortaya çıkmıştır. Kriz, AB’ye üye devletler arasında eşgüdümün olmadığını, aynı zamanda ODGP’nin erken uyarı ve çatışma önleme mekanizmalarının eksikliklerini ortaya koymuştur. (13)

ODGP’deki bu ve diğer eksikliklerin kısmi da olsa giderilmesi için Batı Avrupa Birliği’ne üye olan devletlerin Dışişleri ve Savunma Bakanları harekete geçerek 19 Haziran 1992 tarihinde Bonn yakınlarındaki Petersberg şehrinde toplanmışlardır. Bu toplantıda AB, “Petersberg görevleri” olarak bilinen bazı görevler belirlemiştir. Buna göre, Batı Avrupa Birliği’ne (BAB) insani görevler, barışı koruma operasyonları, kriz yönetimi ve bu bağlamlarda gerekli olduğu takdirde güç kullanımı gibi eylemsel roller verilmiştir. (14) Bu görevlerin gerçekleştirilmesi için muhtemel operasyonlarda kullanılacak güçlerin oluşturulması, üye devletlerin katkılarının belirlenmesi ve çok uluslu güçlerin BAB komutasında kullanılması gibi organizasyonlar için Brüksel’de bir planlama komitesinin kurulması kararlaştırılmıştır. (15) Bu kararla AB dış politika ve güvenlik politikası amaçlarının gerçekleştirilmesi için BAB’a bazı görevler vermiştir. Bununla BAB, AB’nin ODGP’sinin araçlarından birine dönüşmüştür. AB’nin barışın sürdürülmesi ve insani görevler konusunda sorumluluğu artırılmıştır. Aslında yeni düzenlemelerle ortak stratejik çerçevenin oluşturulması ve ABD’nin etkin olduğu NATO dışında etkili bir güvenlik ve savunma politikasının geliştirilmesi öngörülmekteydi. (16) Bunu sağlamak için Köln Zirvesi’nde BAB ile AB arasında entegrasyonun tamamlanmasına karar verilmiştir. BAB’ın üstlendiği “Petersberg görevleri” AB kapsamına alınmıştır. Köln’de alınan kararlar 10–11 Aralık 1999’ta gerçekleşen Helsinki Zirvesi’nde daha da geliştirilmiştir. Bu zirvede Ortak Güvenlik ve Savunma Politikasıyla ilgili bazı önemli kararlar alınmıştır. İlk olarak, “Petersberg görevleri” kapsamında, AB’ye üye devletlerin katılımlarıyla 2003 yılına kadar 50–60 bin kişilik bir güçten oluşacak, 60 gün içersinde bütün hazırlıklarını tamamlayabilecek ve 2 yıllık bir süre için görev üstlenebilecek bir “Acil Müdahale Gücü’”nün oluşturulması
öngörülmüştür. Bu güç “Petersberg görevleri” doğrultusunda görev yapacaktı. (17)

Merkezi Strasbourg’da olan “Acil Müdahale Gücü’nde” Belçika, Fransa, Almanya, İspanya ve Lüksemburg’dan askerler görev yapmaktadır. Acil Müdahale Gücü daha önce Bosna-Hersek’te, Kosova’da ve 9 Ağustos 2004 ile 11 Şubat 2005 tarihleri arasında Afganistan’da görev yapmıştır. (18) Bunun dışında, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) konusunda işbirliği ve eşgüdüm sağlamak için Siyaset ve Güvenlik Komitesi, Askeri Komite ve Askeri Personel Biriminin oluşturulması öngörülmüştür. (19) Helsinki Zirvesi’nde Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası çerçevesinde askeri ve diplomatik girişimler, insani yardımlar, ekonomik yaptırımlar gibi araçlarla kriz yönetimi imkanlarının geliştirilmesi konusunda önemli adımlar atılmıştır. Buna göre NATO ile AB’nin faaliyet alanları arasında kesin bir ayrım yapılmış ve AB’nin kendi içinde kararlar alarak, tek başına uluslararası krizlere karşı askeri operasyonlara katılımı söz konusu hale gelmiştir. NATO ise bir ‘kolektif savunma’ örgütü olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. (20)

Bütün bu düzenlemelere rağmen konumuz gereği daha sonra incelenecek olan Kosova sorununda görüldüğü gibi AB ortak tutum ve eylem sergilenmesinde yetersiz kalmıştır ve bu sorunun çözülmesinde ABD önderliğindeki NATO’ya bağımlı kalmıştır. AB amaçlarının gerçekleştirilmesi için ABD ve NATO’nun yardımına ihtiyaç duymuştur. Yalnız bu işbirliği çerçevesinde AB üye devletlerinin arasındaki eşgüdüm eksikliğinin telafisi sağlanılmıştır.

2. ODGP’deki Eksikliklerin Giderilmesi Amacıyla Atılan Adımlar

ODGP’nin geliştirilmesi ve eksiklerinin giderilmesi için atılan önemli adımlardan biri, karar verme mekanizmasının hükümetlerarası olmasından kaynaklanan eşgüdüm eksikliğinin giderilmesini amaçlayan Yüksek Temsilciliğin, Amsterdam Antlaşmasıyla (Amsterdam Antlaşması 18. maddesi) kurulması olmuştur. (21) ODGP’ye itibar kazandırmak amacıyla Batı Avrupa Birliği Genel Sekreteri ve NATO eski Genel Sekreteri Javier Solana Yüksek Temsilcilik görevine atanmıştır. (22) Yüksek Temsilci Javier Solana’nın AB’nin dış politikasının oluşmasında en ciddi katkısı 20 Haziran 2003’te Selanik’te sunduğu “Daha İyi bir Dünyada Güvenli bir Avrupa” başlıklı Strateji Belgesinin hazırlanması olmuştur. Bu belgede, AB dış politikasının daha etkin şekilde gerçekleştirilmesi ve uluslararası istikrar ve güvenliğe daha fazla katkıda bulunulması amacıyla bazı öneriler sunulmaktadır. Belgede, öncelikle AB uluslararası ilişkilerde bir aktör olarak tanımlanmakta ve bu şekilde uluslararası güvenliğe katkı sağlanması gerekliliği vurgulanmaktadır. Belgede uluslararası güvenliğe tehdit olarak bölgesel çatışmalar, yoksulluk, açlık, bulaşıcı hastalıklar, sığınmacılar, göçler, yolsuzluk, iklim değişikliği ve enerji bağımlılığı gösterilmiştir. Toprak bütünlüğüne yönelik saldırılardan daha ziyade, bu tür tehlikeler AB’nin güvenliğine yönelik tehditler olarak algılanmıştır. Bunlarla beraber güvenlik tehdidi olarak terörizm, kitle imha silahlarının yayılması, bölgesel çatışmalar, çöken devletler ve organize suçlar kabul
edilmektedir. (23)

Belge’nin ikinci bölümünde tehditlere karşı AB’nin geliştirmesi gereken tedbirler ele alınmaktadır. Günümüz tehditlerinin dinamikliği ve yayılma özellikleri nedeniyle AB’nin geleneksel savunma doktrininin ötesinde bir güvenlik stratejisinin geliştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bunun için tehditlere karşı ilk savunma hattının kendi sınırların ötesinde çekilmesi gerekliliğine işaret edilerek bir tür önleyici politika önerilmektedir. Belgede bu tür önlemlerin sadece askeri tedbirlerden ibaret olamayacağı ve farklı araçlarla birlikte kullanılması gereğine işaret edilmektedir.
Belgenin son bölümünde dikkat çekilen hususların başında AB’nin daha aktif dış, savunma ve güvenlik politikaları takip etmesinin gerekliliği gösterilmektedir. Aynı zamanda uluslararası sistemin önemli aktörlerinden olan ABD, Rusya, Çin ve Hindistan gibi devletlerle belli konularda işbirliğinin geliştirilmesinin zaruretinden söz edilmektedir. (24)

AB’nin ODGP konusunda attığı sonraki adımlar da, üye devletler arası eşgüdümün geliştirilmesi bağlaında gerçekleşçiştir. 1999’da Köln AB Zirvesi’nde güvenlik alanındaki esaslar sistematik hale getirilmiştir. Bu antlaşmayla, AB’nin ortak dış politika ve ortak güvenlik politikasının oluşturulması açısından getirilen bir diğer yenilik ise Siyasi ve Güvenlik Komitesi’nin kurulması olmuştur. Bu komite çerçevesinde Brüksel’de görevde bulunan elçilerin haftada iki kez bir araya gelerek,
ODGP ile ilgili gelişmeleri ve uygulamaları değerlendirmesi öngörülmüştür. (25)

Konuyla ilgili önemli gelişmelerden biri de 2004’te AB’ye üye devletlerin Avrupa Anayasası taslağını imzalamasıdır. Her ne kadar Anayasa yürürlüğe girmemiş ve Fransa ile Hollanda’da yapılan halk oylamasında reddedilmişse de, bu Anayasa’da yer alan ilgili maddeler ODGP’nin gelecekteki evrimine ışık tutmaktadır. Anayasa’ya göre, Yüksek Temsilcilik kurumunun yerini Dışişleri Bakanlığı alacaktır. Bunun dışında Konsey Sekreterliği, Komisyon ve üye devletlerden katılan resmi görevlilerin bir araya gelmesiyle bir Dış Eylem Kurumu’nun oluşturulması düşünülmüştür. En önemli yeniliklerden biri ise bir kereye mahsus olmak üzere iki buçuk yıl süreyle görev yapan bir AB Başkanı’nın seçilmesidir. Yürürlüğe girecek bu yeniliklerle ODGP, hükümetlerarası bir yapıdan belli ölçüde supranasyönel bir biçime dönüşecektir. (26)

Anayasa taslağının onaylanması aşamasında sorunların ortaya çıkmasıyla, AB’nin ODGP’nin gelişimi konusunda gelinen durumu söyle özetlenebilir: Supranasyönel nitelik kazanamayan bu politika, daha çok AB’ye üye devletlerin değişik konularda kendi aralarında ortak karar alabilme kabiliyetine bağımlı durumdadır. AB’nin dış politika ve güvenlik sorunları (Yugoslavya’nın dağılması, Irak’a Amerikan müdahalesi) konusunda varlık gösterememesi, askeri kapasitesinin eksikliğinden daha çok, bu gücün ortak siyasi iradesinin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca AB’nin etkin bir dış ve savunma politikası yürütememesinde kriz yönetimi için gereken altyapının yetersizliği, üye devletler arasında ortak irade eksikliği ve kurumsal mekanizmaların yeterince etkin olamaması gibi engeller bulunmaktadır. (27)

Bu eksiklikler, ODGP’nin AB tarafından somut koşullar altında uygulanması esnasında giderilmeye çalışılmıştır. Bulunan çözümler ODGP’nin uygulandığı bölgelere göre farklılıklar göstermiştir. Bu durumda ilk olarak AB'nin Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri (28) (MDAÜ) ile ilgili dış politikası, bu politikanın başarı düzeyinin değerlendirilmesi ve ODGP’nin bu bölgenin öznel koşullarına uyarlanması tecrübesinin incelenmesi Doğu Bloku’ndan ayrılan Güney Kafkasya devletlerinin AB ile ilişkilerinin çözümlenmesine ışık tutacak niteliktedir.


3. AB’nin Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleriyle İlişkileri

3.1 AB’nin Bölge Ülkelerine Yönelik Dış Politikasının Gelişimi

1980’lı yılların ortalarına kadar AT ile Doğu Bloku devletleri arasında ilişkiler yok denecek kadar azdı. Brejnev döneminde Sovyetler Birliği Avrupa Toplulukları’nı resmen tanımayı reddetmişti. 1980 yılında Topluluklarla Genel Ticaret Antlaşması imzalayan Romanya dışında, hiçbir Doğu Avrupa devleti Avrupa Toplulukları’yla ilişkide bulunmamıştır. Gorbaçov’un iktidara gelmesiyle taraflar arasında ilişkiler için zemin oluşmaya başladı. Avrupa Toplulukları ile Doğu Bloku’nun ekonomik birliğini temsil eden COMECON Haziran 1988’de karşılıklı olarak tanımış, aynı zamanda COMECON’a üye devletlerin Topluluklarla ilişkiler geliştirmesi için olanak sağlanmıştır. AT ile ilk Ticari ve İşbirliği Antlaşmasını Macaristan imzalamıştır. Daha sonra benzeri antlaşmaları Aralık 1989’da Polonya, Nisan 1990’da Sovyetler Birliği, Kasım 1990’da Çekoslovakya ve Bulgaristan, Mart
1991’de ise Romanya imzalamıştır. (29)

Doğu Bloku’nda gelişen değişimleri ve Bloğa taraf olan devletlerle ilişkilerin hangi yönde gelişeceğini tartışmak için Kasım 1989’da Fransa’nın teklifi üzerine Paris’te Avrupa Toplulukları Hükümet ve Devlet Başkanlarının katıldığı gayri resmi bir Zirve düzenlenmiştir. Bu Zirve’de, Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri’nde (MDAÜ) gelişen reformların ve serbest piyasa ekonomisine geçişin hızlandırılmasına AT olarak yardımda bulunulmasına karar verilmiştir. AT bu amacı gerçekleştirmek için Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (AİKB) kurulmasını karar almıştır. (30)

MDAܒde gerçekleşen reformların desteklenmesi amacıyla yapılan bir diğer girişim ise, Polonya ve Macaristan’a ekonomik yardım sağlanmasını öngören 3906/89 No’lu Konsey Tüzüğü ve PHARE (31) Programı idi ve 18 Aralık 1989’da yürürlüğe girdi. PHARE Programı’nın ortaya çıkışını AB’nin değişim sürecinde bulunan Doğu Avrupa’ya yönelik ilk tepki şeklinde değerlendirmek mümkündür. Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra reform sürecine girmiş olan devletlere yönelik hangi stratejinin uygulanacağı konusunda kararsız olan AB üyeleri, bu değişimlere yönelik duyarlılık sergilenmesi ve AB çerçevesinde ortak bir yanıt verme zaruretini iyi anlıyorlardı. MDAܒye yönelik hangi politikaların izleneceği konusunda net bir vizyonu olmayan AB’nin, bu bölgede gelişen olaylara kayıtsız kalması mümkün değildi. Nitekim bu konuda MDAܒde demokrasiye ve piyasa ekonomisine geçişte bu programın uygulanması ve projelerin desteklenmesi amacıyla AİKB’nin kurulması önem arz ediyordu. PHARE Programı’nın taraf devletlerin demokrasiye ve piyasa ekonomisine geçişlerinde bir destek programı olması öngörülmüşse de, daha sonra bu mali ve teknik yardım mekanizması ileride AB’ye tam üyelik için
başvuran devletlerin katılıma hazır hale getirilmesi için büyük önem kazanmıştır. (32)

AT ilk zamanlarda bu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesine daha temkinli yaklaşmış ve ilk başta sadece ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini öngören Orta Avrupa Girişimi, Tuna İşbirliği gibi mekanizmalar geliştirmiştir. Fakat doksanların başında Doğu Bloku’nun ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ve 1992 yılında AB’nin kendi Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nı oluşturmasıyla bu bölgeye yönelik daha aktif bir politika yürütmeye karar verilmiştir. AB, sınır komşusu olan bu devletleri demokratikleşme ve piyasa ekonomisine geçiş sürecinde destekleyeceğini beyan etmiştir. (33)

3.2 AB’nin MDAÜ Kaynaklı Tehdit Algısı

AB’de, MDAÜ bölgesinde reformların desteklenmesi için sadece ekonomik araçların yeterli olamayacağı yönünde endişeler oluşmaya başlamıştı. Bu endişeler bölge ülkelerini (MDAÜ) etkileyen iç ve dış dinamiklerden kaynaklanmaktaydı. AB’nin MDAܒde reformları desteklemekte başarısız olması sonucu çıkabilecek politik ve ekonomik istikrarsızlıklar, birliğin güvenliğini tehdit edebilecek mevzubahis iç dinamikleri oluşturmaktadır. Her ne kadar bu sorun öncelikle MDAÜ içindeki bir devletin kendi düzenini doğrudan ilgilendiriyorsa da, iç istikrarsızlıktan gelen tehdit sınırları aşarak, komşuları da etkileyebilme kapasitesindedir. Bu tür bir istikrarsızlığın bir kaç devlette aynı anda oluşması halinde durum daha da feci
noktalara gelebilecekti. (34)

Reformların başarısızlığıyla oluşan istikrarsızlık hali, ülkeleri ekonomik kargaşa ve politik anarşiye sürükleyebilir, bunun sonucu da saldırgan aşırı milliyetçilik, militanlık, ekonomik kriz ve hatta dış müdahale gibi istenmeyen durumlar ortaya çıkabilirdi. Başarısızlıktan etkilenen ülke vatandaşları hayal kırıklığı yaşayarak, seçilen demokratik hükümetlerin yerine, daha otoriter ve milliyetçi yöneticilere yönelip, kendi oylarını otoriter veya milliyetçi yöneticilere verebilirlerdi. Bunun sonucu istikrarı tehdit edebilecek bir diğer durum, yani etnik çatışmalar da ateşlenebilirdi. (35) Örneğin, Romanya ile Bulgaristan arasındaki Güney Dobruca sorununda olduğu gibi. 1990’ların başlarında Romanya Bulgaristan’ın bir arazi parçası olan Güney Dobruca üzerinde hak ileri sürmeye başlamıştır. Doğu Bloku’nun ortadan kalktığı koşullarda bu talepler iki devlet arasında sıcak çatışmanın yaşanabileceği kaygıları oluşturmuştu. Bu gibi durumlar sıcak çatışmaların Yugoslavya dışına da sıçraması ihtimalini gündeme getirmekteydi. Ne var ki AB’nin müdahalesiyle iki devlet kendi sınırları dahilinde yaşayan azınlıklara geniş haklar tanıyınca, sıcak çatışmayı önlemek mümkün olmuştur. (36)

Dış etken olarak, Rusya’nın dış politika niyetlerinden kaynaklanabilecek sorunlardan bahsetmek mümkündür. 1991’in Ağustos ve Aralık ayları arasında gelişen olayların sonucunda Sovyetler Birliği dağılınca, bu devletin bulunduğu mekan üzerinde istikrarsızlık durumu hakim oldu. Yeni oluşan devletlerde istikrarsızlıktan yararlanan milliyetçi yönetimler iş başına gelerek, var olan durumu daha da karmaşık hale getirmekteydi. Eski gücünü kaybetmeyi sindiremeyen Rusya, yeni bağımsızlığını ilan etmiş devletleri kendi “yakın çevresi” olarak ilan etmiş, bu coğrafyada etkisini sürdürmeye çalışmıştır. Şubat 1993’de kabul edilen bu politika, Rusya’nın “Monroe Doktrini” olarak kabul edilmektedir. Buna göre, Sovyetler Birliği’nden ayrılan yeni bağımsız devletler bu ülkenin ekonomik ve güvenlik açılarından yaşamsal çıkar alanı olarak ilan edilmiş ve Rusya buradaki gelişmeleri denetlemeyi öngörmüştür. (37) Rusya bu politikayla kendi devleti dışında Rusların ve eski Sovyetler Birliği’nin dış sınırlarının korunmasını temel dış politika amacı olarak beyan etmiştir. Rus askeri üsleri o sırada birçok eski Sovyet cumhuriyetinde konuşlanmıştı ve ülkelerin müdahil olduğu iç ve dış çatışmalarında kendine biçtikleri rolleri vardı. (38)

Rusya’nın bu politikası eski Varşova Paktı üyesi olan MDAÜ devletlerini de tehdit altında bırakmaktaydı ki bu da AB’nin güvenliğini doğrudan etkileyecekti. MDAܒdeki AB güvenliğine etkisi olan iç ve dış tehditler, bu ülkelerin hem bu kurumla (AB), hem de NATO ile tam üyelik sürecinin başlatılmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. (39) Bunun esas sebebi olarak MDAܒnün yeniden Rusya’nın etkisi altına girmesini engellemek ve o zaman için en etkin araç olarak kabul edilen NATO vasıtasıyla bu ülkeleri kısa zaman içinde Avrupa’nın politik ve ekonomik alanına katmak arzusudur. Bu dönemde bu ülkelerin bazılarının arazisinde hala Rus askeri üsleri bulunmaktaydı ve bunların çekilmesi ancak 1994’te tamamlanacaktı. (40)

MDAÜ bölgesine yönelik dış politika amaçlarının gerçekleştirilmesinde başarısız olabileceğinden endişelenen AB, bu ülkelerin reform süreçlerine devam etmelerini teşvik etmek için yeni arayışlara girmiştir. AB reformları başarılı bir şekilde tamamlamaları durumunda bu ülkelere kuruma tam üyelik vaadi verilmesini sorunun çözümü olarak görmüştür. Bunun sonucunda, 22 Haziran 1993’de gerçekleşen Kopenhag Zirvesi’nde kabul edilen kararlarla MDAܒnün AB ile bütünleşmesi süreci başlamış oldu. Böylece MDAܒye yönelik koşullu entegrasyon politikası Birliğin dış politikasının temel aracı olmuştur. (41) Nitekim Aralık 1995’teki Madrid Zirvesi’nde Avrupa Konseyi bildirisinde bu genişleme hakkında: “Avrupa kıtasında istikrar ve güvenliği sağlayacaktır ve hem aday devletler, hem de Birliğe üye devletler açısından ekonomik büyüme ve genel refah düzeyinin yükseltilmesi için yeni ufuklar açacaktır” (42) açıklaması yapılmıştı.

Aralık 1994’de Essen Zirvesi’nde bütünleşme sürecine girmiş devletlere yönelik “katılım öncesi stratejisi” kabul edilmiştir. Bu strateji üç temel unsurdan ibaretti. Stratejinin hukuki temelini Avrupa Antlaşmaları oluşturuyor. İkinci temeli mali ve teknik yardımı sağlamasını temin eden PHARE programıdır. Üçüncü temeli ise, hem üye, hem de aday devletleri bir araya getirecek olan “yapısal diyalog” forumu oluşturuyor. ‘Katılım öncesi stratejisinin’ temel amacı MDAܒyü AB’deki Ortak Pazar şartlarına hazırlamaktır. Bu yıldan itibaren MDAÜ devletleri AB’ye tam üyelik başvurularını gerçekleştirmeye başlamışlardı. (43) Bu şekilde on eski sosyalist ülke, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan, Romanya ve üç eski Sovyet Baltık Cumhuriyeti olan Estonya, Letonya ve Litvanya bu kuruma üyelik hakkı kazanmışlardı. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan devletler içinse, Slovenya dışında katılım sürecinin açılmasının ancak kanlı çatışmaların sona ermesi sonrasında mümkün olabileceği ortaya çıkmıştır. (44)

3.3 AB’nin Yeni Araçları: Katılım Öncesi Stratejisi ve Avrupa Antlaşmaları

Yukarıda da söz edildiği gibi, Aralık 1994 yılında AB Komisyonu’nun teklifleri üzerine, aday devletler için çok sayıda konuyu içeren bir ön katılım stratejisi oluşturulmuştur. Daha önce hiçbir genişleme sürecinde kurum tarafından bu tür bir strateji uygulanmamıştır. Bu yüzden bu girişim beşinci genişlemeye özgü bir teşebbüstür. Bunu izahını bir kaç şeklinde ifade etmek mümkündür. AB Maastricht Antlaşması’yla ilk defa olarak ODGP oluşturmaya çalışmaktaydı ve o dönemde bu ortak politikanın öncelikli konusu MDAܒye yönelik genişleme süreci idi. Diğer bir sebep ise, genişleme sürecinin genellikle eski Doğu Bloku devletlerini kapsamasıydı ve AB tarihi boyunca ilk defa olarak farklı bir politik ve ekonomik sistemde bulunan devletleri üyeliğe kabul etmeye hazırlanıyordu. Bu devletlerin en kısa sürede ve en sancısız şekilde demokrasi ve daha önemlisi piyasa ekonomisine geçişini sağlamak gerekiyordu. Bu konuda MDAÜ için ayrı bir strateji oluşturulmasının gerekliliği ortaya çıkmıştır ki bu da katılım öncesi stratejidir.

Bir diğer önemli husus ise, AB ilk defa bu sayıda devleti kendi saflarına dahil edecekti. 1992’den sonra üye sayısı 15’e ulaşan kurum, son genişlemeyle neredeyse bir o kadar da yeni üye kabul etmeye hazırlanmak için belli bir sürenin gerektiğine inanmaktaydı. Diğer taraftan, MDAܒye tam üyelik yolunun açılmaması, bu ülkeleri kaos ve istikrarsızlık sürecine itebilir ve kendisi de istikrarsız bir halde bulunan Rusya’nın etki alanına yeniden düşürebilir ve sonuçlarını kestirmesi oldukça zor bir sürece sürükleyebilirdi.

Bu sebeplerin ışığında, Temmuz 1994 tarihli Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan raporda, MDAܒnün Ortak Pazara entegrasyonunu ve AB kurumlarıyla çok taraflı yapısal diyalogu sağlamaya yönelik bir katılım öncesi stratejisi takdim edildi. (45) Katılım öncesi stratejisi beş alanda gerçekleştirilecek girişimler üzerinde oluşturulmuştur. Bu alanlar yapısal ilişkilerin güçlendirilmesi, bütünleşme süreci için hukuki altyapının oluşturulması, ticari ilişkilerin geliştirilmesi, enerji, ulaşım ve çevre gibi alanlarda işbirliğinin teşvik edilmesi, bütünleşme süreci ve reformlar için yardımdır. Bütün bu yardımların PHARE Programı çerçevesinde gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. (46)

Bu strateji doğrultusunda aday devletler tarafından Ortak Pazar müktesebatına uyum sağlanması öngörülmekteydi. Buna göre, Komisyon tarafından farklı alanlarda hangi hukuki düzenlemelere uyum sağlanması ve politikaların uygulanması gerektiğini içeren ve Beyaz Kitap diye bilinen detaylı bir belge hazırlandı ve Haziran 1995’te gerçekleşen Cannes Zirvesi’nde sunuldu. (47) Beyaz Kitap’ta aday devletlerin Ortak Pazar’la ilgili olarak çeşitli alanlarda hukuksal düzenlemelere uyum sağlamaları için atmaları gereken adımlar ayrıntılı bir biçimde işlenmiştir. Raporda belirtilen alanlar: ekonomik ve mali işler, sanayi, rekabet, sosyal ilişkiler, tarım, nakliyat, görsel-işitsel medya, çevre, telekomünikasyon, ortak pazar ve mali hizmetler, enerji, gümrükler ve dolaylı vergilendirme, tüketiciyi korumadır. Beyaz Kitap aday ülkelere Ortak Pazar’ın kurallarına uyum sağlanması yolunda bir harita olarak hazırlanmıştır. Hukuksal bir boyutu olmasa da ve tam üyelik için herhangi bir takvim getirmese de, aday devletlerin gerçekleştirmesi gereken işlemlerin neler olduğunu anlamaları için büyük önem kazanmıştır. (48)

Katılım öncesi stratejisinin bir diğer önemli hususu, MDAÜ ile AB kurumları arasında yapısal ilişkiler ve diyalogun Konsey bünyesinde farklı düzeylerde sürdürülme kararını içermesidir. Diğer bir deyişle, bu strateji ile Beyaz Kitap’la öngörülen ve MDAÜ ile AB arasında teknik konularda uyum sürecin başlarında tamamlanıyor ve diğer bir aşamaya geçerek taraflar arasında siyasi ilişkilerin geliştirilmesini amaçlanıyor ve bu konuda kararlılık sergileniyordu. (49)

Ön katılım sürecinin sonunda AB MDAÜ ile genişleme sürecinin mantıklı bir devamı olarak Avrupa Anlaşmaları’nı imzalama aşamasına geçmiştir. AB’nin Güney Kafkasya devletleriyle ilişkilerinin hukuki altyapısının farklılığını anlamak için bu yeni antlaşma türü konusunda daha etraflı bilgi vermekte yarar vardır. Avrupa Anlaşmaları, iki taraf arasında imzalanan ve özel nitelik taşıyan antlaşmalardır. Bunların esası aday devletleri insan haklarına, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve pazar ekonomisine geçiş gibi ilkeler çerçevesinde AB üyeliğine hazırlamaktır. (50) AB ile ilişkilerde bu aşamada Avrupa Anlaşmaları’nda MDAÜ için öngörülen unsurlar aynıdır ve aşağıdaki şekilde belirlenmiştir: siyasi ilişkileri geliştirecek taraflar arasında ortaklığı pekiştirecek ikili ya da çok taraflı danışma ortamının oluşması, AB ile aday devletleri arasında ticaretin geliştirilmesi için serbest ticaret alanının oluşturulması, taraflar arasında ekonomik, kültürel, sosyal ve mali alanlarda ilişkilerin geliştirilmesi ve fikri mülkiyet ve rekabet konuları dahil mevzuat konusunda uyumun sağlanmasıdır. (51)

Ortaklık ilişkisini öngören Avrupa Anlaşmaları’nın temel özelliği, imzalayan taraflar arasındaki karşılıklı hak ve yükümlülükleri, ortak faaliyetler ve özel girişimleri belirlemesidir. AB ile MDAÜ arasında imzalanan Ticaret ve İşbirliği Anlaşmalarından çok daha ileri amaçlar içeren Avrupa Anlaşmaları, ortaklık süreci sonunda aday devletler için tam üyelik öngörmektedir. Anlaşmalara göre, sonunda sanayi ürünleri için serbest ticaret bölgesinin oluşturulmasını öngören 10 yıllık geçiş dönemi belirlenmiştir. Bu dönem AB tarafından MDAܒye en çok gözetilen ulus statüsü tanınması, aşamalı liberalleşmenin ve ortaklık taraflarının lehine bazı ayrıcalıkların tanınmasını içerecektir. Özellikle tekstil, tarım ürünleri, kömür ve çelik gibi “hassas” malların ticaretinin liberalleştirilmesi, antlaşmalara eklenmiş protokollerle belirlenmektedir. (52)

Ön katılım stratejisinin ve Avrupa Anlaşmaları’nda öngörülen amaçların gerçekleştirilmesinde uygulanan en önemli araç PHARE Programı’dır. Konumuz açısından büyük önem arz eden ve yine Güney Kafkasya bölgesine yönelik uygulanan diğer programlarla kıyaslama imkanını sağlamak için, bu programa burada değinmek gerekmektedir.

3.4 PHARE Programı

Daha önce de söz edildiği gibi PHARE Programı Avrupa Birliği tarafından finanse edilen üç ön katılım aracından biri olarak kabul edilmektedir ve MDAÜ adaylarına AB’ye katılım sürecinde yardım sağlamaktadır. PHARE Programı’nın AB’nin MDAܒye tam üyelik sürecinde uyguladığı en etkin mekanizmalardan birine dönüştüğünü söylemek mümkündür. Zamanla değişen öncelikler doğrultusunda PHARE Programı’nın fonksiyonları da değişmektedir. Bu da programın değişimlere uyum açısından duyarlılık derecesinin yüksek olduğunu göstermektedir. PHARE Programı sadece Doğu Avrupa’daki değişime bir yanıt olmakla kalmadı. Bu program çerçevesinde verilecek yardımlar reform programlarının uygulanması şartına bağlandığı için, reformları daha başarılı şekilde gerçekleştiren devletler daha çok kaynak sağlama imkanı buluyorlardı. Bu nedenle devletler, geçiş sürecinden daha büyük pay almak için reformları hızlandırmaya çalışmaktaydılar, bu da AB’nin de işine yarıyordu. (53)

İlk önce Polonya ve Macaristan’a yardım amacıyla 1989’da başlatılan bu programa daha sonra sekiz ülke daha katılmıştır. Bunlar AB’ye aday olan Çek Cumhuriyeti, Estonya, Litvanya, Letonya, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan ve Romanya’dır. 2000 yılına kadar aynı programdan Batı Balkanlar grubuna dahil ettiğimiz Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Makedonya gibi devletler de yararlanmaktaydılar. Bu ülkeler 2001 yılından itibaren PHARE’den alınarak bu programa benzer olan ama üyelik amacı öngörmeyen CARDS Programı’na alınmıştır. (54)

PHARE Programı çerçevesinde ilk başta esas itibariyle danışmanlık, know- how transferi, teknik yardım, müteahhitlik ve mühendislik hizmetleri, donanım ve malzeme temini gibi alanlarda teknik ve mali yardımlar sunulmaktaydı. PHARE öncelikle bir teknik yardım programı olduğu için, açılan ihaleler de genelde uzmanlık, danışmanlık, bilgi aktarımı, fizibilite çalışmalarına yönelik etütler, sağlık hizmetlerinin yeniden yapılanması, tarımda reforma destek, telekomünikasyon sektöründe çalışacak personelin yetiştirilmesi gibi alanlarda gerçekleşmektedir. (55)

1990–1994 bütçesi 4.2 milyar Euro olan PHARE, (56) 1993 yılında Kopenhag Zirvesi’nde MDAܒye tam katılım süreci başladığı zaman, amaçlarını yeniden gözden geçirerek, sadece piyasa ekonomisine geçişte kullanılan bir mali araç olmaktan çıkarılarak, daha geniş iktisadi reform, politik alanda yeniden yapılanma ve demokrasi gibi konuları da kapsamına alarak, bu alanlarda da aday ülkeleri destekleyen bir araca dönüşmüştür. (57) 1997 yılında Lüksemburg Zirvesi sonrası PHARE Programı tümüyle “ön katılım süreci” aracına dönüşmüştür. Bununla aday devletlerin Katılım Ortaklığı Stratejisi çerçevesinde birlik müktesebatına uyum sağlamasını öngören Ulusal Programların oluşturulmasında ve bu programların gerçekleştirilmesinde gereken yardımı sağlamaktaydı. Bu andan itibaren PHARE Programı kamu yönetiminin ve kurumların AB içinde etkin bir şekilde çalışmalarının sağlanması için güçlendirilmelerini, acquis communautaire’e uyum, ekonomik ve sosyal desteğin temin edilmesini öngörmektedir. (58)

Bu andan itibaren PHARE Program çerçevesinde iki öncelik belirginleşmiştir: Gereken kurumların oluşturulması (PHARE’nin bütçesinin % 30’u buna harcanmakta) ve mali yatırımlar (kalan % 70’lik kısım bu amaçla kullanılmaktadır). PHARE, aday devletlerin AB’nin acquis communautaire’e uyum sağlamaları için demokratik kurumların ve yönetimlerin güçlendirilmesine ve aynı zamanda ulaşım ve çevre gibi alanlara yatırım ve altyapı projelerinin gerçekleştirilmesine destek vermektedir. (59)

3.5 MDAܒnün AB’ye Uyumunda NATO’nun Yeri

1997 yılında Avrupa Komisyonu aday devletlerin katılım şartlarını yerine getirmekte o güne dek sergiledikleri performanslar konusunda Gündem 2000 raporunu yayınlamıştır. Beş ülke Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya ve Slovenya Komisyon’dan olumlu not almaya muvaffak olmuşlardır. İlginçtir, bu rapor eski Varşova Paktı üyesi olan Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan’ın NATO’ya tam üyelik daveti almalarından sadece iki hafta sonra yayınlanmıştır. (60)

Her üç devlet Avrupa Komisyonu’ndan olumlu not almıştır. Estonya ve Slovenya, coğrafi konum itibarıyla birinin Rusya’ya komşu olması, diğerinin askeri çatışmaların sürdüğü eski Yugoslavya devletlerinin hemen yakınında bulunması nedeniyle tam üyelik için NATO’dan davet almamıştır, ancak bu devletler hazırlık durumunun değerlendirilmesinde olumlu not almışlardır. Yine de Avrupa Komisyonu’nun aday devletlerin NATO ile ilişkilerin gelişim derecesine önem verdiğini söylemek mümkündür. Yani AB’nin ODGP’sindeki MDAܒyle bütünleşme sürecinde NATO’nun bu ülkelerle ilişkilerinin düzeyini artırmasını kendi stratejisinin bir parçası gibi gördüğü ortaya çıkmaktadır. AB’ye kabul şartları MDAÜ için uzun bir uyum sağlama dönemini gerektirmekteydi. Nitekim önceki genişleme süreçleriyle karşılaştırıldığında, son genişleme aday ülkeleri çok zorlayabilecekti. Çünkü önceki bütünleşme süreçlerinden farklı olarak, üye devletlerin sadece Ortak Pazara değil, aynı zamanda Ekonomik ve Parasal Birliğe ve Ortak Dış ve Güvenlik Politikasına da uyum sağlamaları gerekmekteydi. (61) Bu durumda aday devletler için AB ODGP’sine uyum NATO’ya katılım sürecinde büyük ölçüde sağlanmış olacağına göre, bu kurumla bütünleşme düzeyi AB’ye tüm üyelik için önemli bir kriter haline gelmiştir.

Daha öncede söz edildiği gibi, Gündem 2000 Raporu Kopenhag kriterlerinden hareketle, tam üyelik koşulları yeniden tanımlıyordu. Bu konuda tam üyelik için artık sadece ‘Birlik müktesebatına” uyulması yeterli olmamaktadır, AB’nin siyasi ve ekonomik amaçlarına da uyum sağlanması gerekmektedir. 12–13 Aralık 1997’de gerçekleşen Lüksemburg Zirvesi’nde Gündem 2000 önerileri kabul edildi. Bu zirvede adaylar üç kategoriye bölünerek, hazırlık düzeylerine göre ilişkilerin ve müzakerelerin sürdürülmesine karar verilmiştir. 2002’de AB aday devletlerle müzakerelerde kaydedilen ilerlemeleri değerlendirirken, Bulgaristan ve Romanya dışında tüm MDAÜ ve Malta ile Güney Kıbrıs ile tam üyelik müzakerelerini tamamladı ve 16 Nisan 2003’te bu devletlerle Katılım Antlaşmaları imzaladı. Antlaşmaların Avrupa Parlamentosu ve üye devletlerin parlamentolarında onaylanmasından sonra bu devletler 1 Mayıs 2004’de AB’ye katılmış oldular. (62)

Bulgaristan ile Romanya verdikleri taahhütleri gerçekleştirdikten sonra 1 Ocak 2007’de AB’nin yirmi altıncı ve yirmi yedinci üyeleri oldular.


3.6 AB’nin Üyelik Sürecinde MDAܒye Yönelik Ortak Dış ve Güvenlik
Politikasının Başarısı ve Bunun Sebepleri

3.6.1 ODGP’yi Destekleyen Etkenler

MDAÜ ile Haziran 1989’da, Polonya ve Macaristan’a yönelik yardımların AB tarafından koordine edilmesi ile başlayan ilişkilere göz attığımız zaman, birliğin bu bölgeden kaynaklanabilecek tehditler konusunda ilk bakışta başarılı bir dış ve güvenlik politikası sergilediğini görebiliriz. İlk olarak 1989’da, Polonya ve Macaristan’a yapılacak yardımların koordinasyonu G–24 (63) tarafından Avrupa Komisyonu’na verildi ve bu kurum görevi başarıyla yerine getirerek, daha sonra bu yardımları diğer MDAܒye de yaymaya muvaffak oldu. G-24 devletlerinin AT’yi uluslararası bir aktör olarak muhatap almaları bu kurum için büyük bir önem taşımaktaydı. (64) Ortak dış politikanın başarılı bir şekilde yürütülmesinin bir diğer örneği, AB’nin Balkanlarda şiddetlenen çatışmaları Slovenya’da ve Hırvatistan’da belli ölçüde durdurmağa muvaffak olması ve dolayısıyla daha da büyük kayıpları engellemesidir. Yine benzer şekilde, Ağustos 1991’de Moskova’daki başarısız darbe girişiminden sonra SSCB’de yaşanan istikrarsızlık döneminde AB ortak bir tutum sergileyerek üç Baltık devleti olan Estonya, Letonya ve Litvanya’nın bağımsızlığını tanımış, onlara mali ve teknik yardım yapmaya başlamıştır. (65)

Genel olarak AB, MDAܒyü genişleme politikasına dahil etmek ve sağladığı yardımlar yoluyla, bu ülkelerde demokratik düzen ve piyasa ekonomisine geçiş sürecinde ortaya çıkabilecek istikrarsızlığı önlemeye muvaffak olmuştur. Koşullu genişleme politikası ve bu doğrultuda gerçekleştirilen projeler AB ODGP’sinin şu ana kadar uyguladığı en etkin araç olarak belirmektedir.

Diğer taraftan gösterilen örnekler AB’nin MDAܒye yönelik uyguladığı politikaların başarısını ölçmek için oldukça yetersiz kalmaktadır. Nitekim AB’nin bu bölgeye yönelik dış politikasının ve güvenlik politikasının başarısında farklı etkenler de söz sahibidir.

Her ne kadar AB üye devletleri bazı konularda dış politika açısından ortak tutum sergilemeye muvaffak olmuşlarsa da, ODGP’nin araçlarının yeterli derecede geliştiğini ve genel olarak ortak tutumun oluştuğunu söylemek son derece güçtür. Belki de bu sebepledir ki, ODGP’nin oluşum sürecinde AB Avrupa coğrafyasına, özellikle Merkezi ve Doğu Avrupa’ya odaklanmıştır. AB diplomatik, ekonomik ve askeri kapasitelerinin bu bölgeye sarf edilmesinin bu imkânların daha verimli kullanımı olduğu inancıyla hareket etmekteydi. Burada Avrupa Komisyonu’nun
katılım stratejisi için kullandığı yapı ve araçlarla beraber ODGP Yüksek Temsilciliği de MDAܒye yönelik diplomatik ve kriz yönetimi girişimleriyle katkıda bulunuyordu. (66)

AB’yi bu bölgede aktif bir politika yürütmeye sürükleyen başka bir neden ise, bu kurumun Merkezi ve Doğu Avrupa bölgesine yönelik yürüttüğü dış ve güvenlik politikalarının başarılı olmasını özellikle arzu etmesidir. Bunun esas sebebi, ABD’nin desteği olmaksızın bu politikaları yürütebilecek kapasiteyi sergileyerek, Soğuk Savaş sonrası değişen uluslararası ortamın sağladığı fırsatları değerlendirerek, bölgede temel aktör konumuna gelmek isteğidir. (67)

AB’nin MDAÜ bölgesindeki politikalarının başarıya ulaşmasının bir diğer sebebi de, bu kuruma üye devletlerin kendi ulusal dış politikaları doğrultusunda aday devletleri reform süreçlerinde desteklemeleridir. Örneğin, Estonya İskandinav devletlerinden ciddi destek alırken, Slovenya’nın kuruma üyeliği İtalya ve Avusturya tarafından destekleniyordu, Fransa ise Romanya için çaba gösteriyordu. (68) Üye devletlerin aktif bir şekilde kendi çıkarları yönünde politikaların yürütmeleri her ne kadar AB’nin dış politikasının ve güvenlik politikasının oluşmasına ters düşse de, bu devletler MDAܒye üyeliğe hazırlık aşamasında yardım etmekle aslında bu konuda AB’nin ortak çıkarlarına hizmet etmekteydiler. ODGP’deki ortak tavır eksikliği, belli ölçüde bu şekilde telafi edilmekteydi.

3.6.2 AB’nin Politikalarında Etkili Olmasında NATO’nun Rolü

AB genişleme esnasında yürüttüğü ODGP’ye NATO’dan ciddi destek almaktaydı. Açıkça söylenmese de, MDAÜ için AB’ye tam üyelik NATO’ya üyelikten geçmekteydi. Zaten NATO, AB ile MDAÜ arasında güvenlik konusundaki işbirliğinin geliştirilmesine yardım etmekteydi. Avrupa’da Soğuk Savaş döneminde var olan bölünmenin sona ermesi ve Batı ile Doğu arasında daha geniş kapsamlı bir güvenlik kavramının geliştirilmesi bu sayede mümkün olmuştur. (69)

Doğu Bloku’nun çökmesinden sonra MDAܒdeki güvenlik boşluğunun giderilmesi amacıyla NATO’nun bu ülkeler yönünde genişlemesi gerekliliği hakkında kurum içinde tartışmalar başlamıştır. Ancak günümüzde güvenlik sadece askeri önlemlerin alınmasıyla sağlanamaz. Bu nedenle, eski Sosyalist Blok’u temsil eden bu devletlerde demokrasi ve piyasa ekonomisi mekanizmalarının sağlıklı bir bir biçimde yerleştirilmesi ve bu ülkelerin güvenliğinin bu açılardan da sağlanması gerekmekteydi. Dolayısıyla NATO genişlemesiyle AB genişleme süreci paralel bir şekilde gerçekleşmiştir. (70)

NATO’nun MDAÜ yönünde genişlemesinin üç temel sebebi vardır. Bunlardan ilki Rusya’nın bölgedeki devletlerin güvenliklerine karşı bir tehdit olarak algılanmaya devam etmesiydi. Aslında NATO’nun bu konudaki algısı AB’nin MDAܒye yönelik bütünleşme politikasının temel saikleri ile çakışmaktadır. Bu durumda bu amacın gerçekleştirilmesinde her iki kurum birbiri için tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Yine de, özellikle ilk zamanlarda, AB bu amacı gerçekleştirme araçlarından yoksundu ve o sırada sadece ABD önderliğindeki NATO, Batı Avrupa bölgesinin MDAÜ ile ilgili güvenlik endişelerini gidermek için gerekli örgütlemeye ve kapasiteye sahip idi. Bu durumda AB’nin NATO olmaksızın bu amacı kendi başına gerçekleştirebilmesi inandırıcı görünmüyordu. (71)

NATO’nun genişlemesinin AB ile paralel gitmesinin diğer bir nedeni Merkezi ve Doğu Avrupa devletlerinin Batı kurumlarının bir parçası olma yoluyla yeniden “Avrupa’ya dönüş” haklarını kullanmak istemeleridir. Soğuk Savaş döneminde ayrı bir blok halinde hareket eden bölge ülkeleri, bloğun çöküşüyle Batı değerlerine kavuşma olanağını elde etmişlerdi. Yeni bir “modernleşme” modeli gibi kabul edilebilecek yönelim, Doğu Avrupa devletlerinin yeni elitleri tarafından başarısız ulusal komünizm modeli yerine ortaya atıldı. Aslında bu model, bölgede bulunan devletlerin, dışlanmışlık ve baskı altında kalmışlık duygularından kurtulmak, ekonomik durgunluğu, yeniden baş gösteren milletlerarası çekişmeleri ve politik istikrarsızlığı ortadan kaldırmak amacıyla oluşturulmuştu. (72)

NATO’nun genişlemesinin üçüncü nedeni ise, bu devletlerin AB’ye üyelik sürecine bir ön adım oluşturulmak istenmesidir. Bu istek, Maastricht Antlaşması’nın onaylanmasından sonra AB’nin savunma koluna dönüşen BAB’a üyeliğin öneminin artmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu proje doğrultusunda “ulusal” ve “Avrupalı” kimliklerin bir araya getirilmesi AB ve NATO’ya tam üyelik koşulları yönünde ilerlenmenin sağlanması amacına yönelikti. (73)

NATO, Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra faaliyetlerini sürdürmekle beraber faaliyet ve amaçlarında yeni düzenlemeler yapmıştır. Buna ek olarak, kurum NATO üyesi olmayan ülkeler ile ilişkiler sisteminde yeni mekanizmalar geliştirmeye başlamıştır. Bu çerçevede 1991 yılında Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi (KAİK) ve 1994 yılında, Barış için Ortaklık (BİO) programı kuruldu. 20 Aralık 1991 tarihinde kurulan KAİK NATO ile eski Varşova Paktı arasında güvensizliğin giderilmesinin ilk adımı idi. Daha sonra NATO tarafından “Barış için Ortaklık” programı geliştirilmiştir. Programın esas amacı bütün Avrupa’da istikrarın ve güvenliğin sağlanmasıdır. Bu girişime KAİK’e ve AGİT’e üye olan bütün ülkeler davet edilmiştir. Bu davet MDAÜ dahil otuz ülke tarafından kabul edilmiştir. BİO Programı savunmaya dayalı işbirliğini esas kabul etmekle birlikte, NATO ve partner ülkeler arasında diyalogun ve siyasi işbirliğinin geliştirilmesine de hizmet etmektedir. Bu girişim, Avrupa güvenliğinin inşasında önemli ve devamlı bir karaktere dönüşmüş ve bütün Avrupa’da politik ve askeri işbirliğinin güçlenmesinde rol oynamıştır. Program, NATO’nun sunduğu demokratik ilkeler temelinde istikrarın artmasına, barışa yönelik tehditlerin azalmasına ve pratik işbirliğine dayanan güçlendirilmiş güvenliğin kurulmasına yardım etmiştir. (74)

AB MDAܒnün tam üyelik sürecini başlatmadan, Ocak 1994’te NATO Brüksel Zirvesi’nde bu ülkelere NATO’ya tam üyelik daveti yapmıştır. NATO böylece bu devletlerin AB’ye tam üyeliğine güvenlik konuları açısından hazırlıklarını tamamlanmasında katkıda bulunmuştur. Nitekim Mart 1999’de Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan NATO’ya üye olurken, diğer AB’ye aday MDAÜ ülkeleri bu kuruma Mart 2004’te yani AB’ye üye olmadan bir kaç ay önce katılmışlardır.

3.6.3 AB’nin Katılım Stratejisinin ODGP’nin Gerçekleştirilmesinde Tamamlayıcı Fonksiyonu

Avrupa politik ve ekonomik alanıyla bütünleşme arzusunda olan eski Doğu Bloku sosyalist devletlerinin ülkelerinde çok sayıda reformu başarılı bir şekilde gerçekleştirmeleri gerekmekteydi. Bu amaçla AB bu ülkelere geniş bir yelpaze oluşturan teknik ve mali destek vermekteydi. Fakat ülkelerin reform sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanmasına etki yapan en büyük neden bu ülkelere AB tarafından verilen tam üyelik vaadidir. Diğer bir deyişle MDAÜ, geçiş döneminde AB’den yardım almakla kalmamıştı, sürecin sonunda neyle karşılaşabileceğine dair net bir perspektife sahipti. Bu durumda Avrupa ve Atlantik-aşırı kurumlarla bütünleşme sürecinde MDAÜ başta Rusya’dan gelebilecek tehdide karşı güvenliğini güçlendirmek için hem Batı’dan mali ve teknik yardımları sürekli bir şekilde alacaktı, hem de ekonomilerinin piyasa kuralları yönünde şekillendirilmesi ve yürütülmesini içeren liberal politikalar bu ülkelerde iktidar değişikliğine bağlı olmadan devamlılık sergileyecekti. (75)


Bunun en çarpıcı örneği olarak Çekoslovakya’nın Yugoslavya’nın aksine hiçbir çatışma yaşanmadan 1993’de Çek ve Slovak Cumhuriyetleri olarak iki ayrı devlete ayrılmasını göstermek mümkündür. Diğer Merkezi ve Doğu Avrupa devletlerinde olduğu gibi bu devletler politik ve ekonomik açıdan bir dönüşüm yaşamaktaydılar. Her iki devlet de sürecin tamamlanmasının ayrılmaları halinde daha kolay olacağı inancını taşımaktaydı. Bunun dışında Batı ile başlatılan bütünleşme sürecinin ayrılma sırasında ortaya çıkabilecek siyasi belirsizliği ve ekonomik başarısızlığı önlemeye yardımcı olacağını ümit etmekteydiler. (76) Çek Cumhuriyeti ve Slovakya ayrılma sürecinin çatışmasız bir şekilde tamamlanmasına özen gösteriyordu. Bu devletler çatışmadan uzak durulması yoluyla Batı tarafından takdir edilip AB ile bütünleşme sırasında bütün imkanların kendilerine takdim olunacağını umuyorlardı. (77)

AB’nin MDAܒye yönelik genişleme politikası bu devletlerdeki politik ve ekonomik reformları teşvik etmeyi ve Soğuk Savaş sonrası oluşan koşullarda yeni Avrupa düzenini oluşturmayı amaçlamaktaydı. MDAܒde politik ve ekonomik alanlarda yeniden yapılanmayı eşgüdümlemekle, Avrupa kıtasında güvenliğin temin edilmesi beklenmekteydi. Bu öngörü, demokratik politik sistem ve piyasa ekonomisine geçmiş ülkeler arasında bütünleşme ve karşılıklı bağımlılığın gelişmesi sonucunda daha istikrarlı ve güvenli bir Avrupa oluşacağı inancına dayanmaktadır. (78)

Hem NATO hem de AB, Merkezi ve Doğu Avrupa bölgesinde istikrarın sağlanması ve güvenliğe bağlı sorunların çözümlenmesine yönelik politikalar gerçekleştirmekteydiler. AB iç istikrarını bozacak tehdit unsurlarını iyi bilmekteydi ve bunları önlemek için en etkin aracın Kopenhag kriterlerinin (79) sağlanması koşuluna bağlanmış bir bütünleşmenin MDAܒye sunulmasıdır. Bu durumda koşulları başarılı şekilde gerçekleştiren ülkeler sadece AB tarafından değil, aynı zamanda NATO tarafından da ödüllendirilmiş olacaklardı.

Çok geçmeden, MDAÜ yönetimleri kendi dış politika önceliklerinin NATO ve AB ile bütünleşme olduğunu beyan etmişlerdir. (80) Bu konuda Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan’ın reform sürecinde önderlik etmeleri, NATO tarafından bu devletlerin öncelikle tam üyeliğe kabul edilmelerinde ve AB’nin 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde ilk dalgada tam üyelik koşullarına en fazla uyum sağlayan devletlerin arasına alınmalarında (81) büyük avantajlar sağlamıştır. (82)

AB’nin MDAܒye bütünleşme perspektifi içeren destek politikasına kıyasla, Batı Balkanlar ve Eski Sovyetler Birliği coğrafyasında, özellikle Güney Kafkasya’da genişleme aracı hariç, tamamen benzer politikalar uygulanmasına rağmen, benzer başarıyı elde etmek mümkün olmamıştır. AB tarafından sunulan yardıma büyük ihtiyaç duyan bu bölgelerdeki ülkeler, AB ile ilişkilerin hangi düzeye çıkacağına dair perspektiften yoksun idiler. AB bu devletlere bu kurumla gelecekte bütünleşme imkanını tanımamaktaydı.

Batı Balkan devletleri ve Eski Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan yeni bağımsız devletler, herhangi bir değişim planına sahip değildiler.

Aynı zamanda bağımsızlıkların ilk gününden itibaren varlıklarını sürdürme mücadelesi vermek zorunda kaldılar. Her ne kadar Slovenya, Litvanya, Letonya ve Estonya bağımsızlıklarını diğer bölge devletleriyle aynı dönemde elde etsele de, AB bu ülkeleri genişleme sürecine alarak Avrupa değerlerinin geliştirilmesi ve benimsemesi yönünde bir pusula rolünü üstlenmiştir. MDAÜ, YBD ve eski Yugoslav cumhuriyetlerinin aksine, Soğuk Savaş döneminde bağımsız birer devlet olmalarına rağmen, Soğuk Savaş sonrası komünist düzenlerin çökmesiyle bir yol göstericiye ciddi ihtiyaç duyuyordu. Bu noktada bu yol göstericiliği NATO ve AB üstlenmiş ve bunu da bu devletlere kendi kurumlarıyla tam bütünleşme sürecine katılım vaadi çerçevesinde gerçekleştirmişlerdi.

Genişleme sürecinde AB tarafından belirlenen amaçların etkin bir şekilde gerçekleştirilmesinde iki göz ardı edilmeyecek husus yatmaktadır. Birinci husus, aday devletin bütünleşme sürecinde aşama kaydetmesinin, talep olunan reformların gerçekleşmesinde sergilediği başarıya bağlı olmasıdır. Bu hem devletlerin kendi içlerinde reformlara devam edilmesi konusunda kararlılığı temin ve teşvik edecek, hem de sürece dahil diğer ülkeler için de bir ölçü rolü oynayacaktı. Bunun dışında, koşullu genişlemenin, ancak bu uygulamaya konu ülkelerin yönetimlerinin bunun kendi devletleri ve düzenleri için faydalı olacağını inancına sahip olduğu sürece etkin olacağını söylemek mümkündür. (83)

Bu tür bir algılama ise sadece demokratik yollarla iktidara gelen ve liberal değerleri benimseyen yönetimler tarafından gösterilebilir. Oysa otoriter rejimlerin benzer bir algılama sergilemesi ihtimali bu yönetimleri oluşan farklı koşullar zorlamadığı sürece, oldukça aşağı seviyededir. Nitekim Yugoslavya örneğinde görüldüğü üzere, bu ülkenin dağılmasından sonra Bosna’da ortaya çıkan kanlı çatışmada, Hırvatistan ve Sırbistan yönetimleri politik imkanlarını bu çatışmanın daha da şiddetlenmesi yönünde kullanmaktaydılar. Oysa Çekoslovakya’nın iki ayrı devlete ayrılması sürecinde AB’den destek alan Çek Cumhuriyeti ve Slovakya yönetimleri politikalarında etnik ayrımcılığına yer verseler de, bu etnik çatışmaya yol
açmadı. (84)


4. AB’nin Batı Balkanlara Yönelik Dış Politikası

4.1 Yugoslavya’dan Ayrılan Devletlerin ODGP Çerçevesinde MDAܒden Ayrı Ele Alınmasının Sebepleri

Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra Balkanlarda ve özellikle Yugoslavya’daki gelişmeler diğer Doğu Bloku ülkelerinden çok daha farklı olmuştur. Bunun temelinde Yugoslavya’nın Blok’a üye diğer devletlerden farklı ve kendine özgü bir yapısının olmasıdır. Bunların arasında, diğer devletlerden farklı olarak daha liberal ekonomisi, ayrılma hukuku dahil geniş yetkilerle donatılmış federe devletleri içeren federal devlet yapısı önemli özelliklerdir. (85) Güneydoğu Avrupa olarak bilinen bu bölge, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan bağımsız devletlere Arnavutluk’un da eklenmesiyle Batı Balkanlar terimi ile ifade edilmektedir. (86) Bu terim, AB ile bütünleşme sürecine girmiş ve yine Balkanlarda bulunan Romanya ile Bulgaristan’ı o sırada katılım müzakereleri başlatılmayan bu devletlerden ayırmak amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.

Yugoslavya için Doğu Bloku’nun parçalanması ülkenin de dağılmasına neden olmuştur. Fakat Çekoslovakya örneğinden farklı olarak, Yugoslavya’nın dağılması daha feci olmuştur ve on binlerin öldüğü sıcak çatışmalar yaşanmıştır. Daha önce de söz edildiği gibi Yugoslavya’nın farklı yapısından yararlanan Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan, merkezi yönetimden politik ve ekonomik anlamda neredeyse bağımsız bir şekilde hareket etmekteydiler. 1980’lerin sonlarında Miloseviç’in iktidara gelmesiyle hem devletin çekirdeğini oluşturan Sırbistan’da, hem de diğer üye cumhuriyetlerde milliyetçiliğin yükselişi görülmüştür.

1990’da Sırbistan dışındaki cumhuriyetlerde yapılan seçimlerle bağımsızlık yanlısı yönetimler başa gelmiştir. Sırbistan ve Karadağ’da ise komünist yönetimler kendi iktidarlarını sürdürdüler. Federasyon yapısını korumak amacıyla Yugoslavya devlet başkanlığını tüm federe devletlerin sırayla üstlenmesi sistemi, Sırbistan’ın Hırvat adayı olan Stipe Mesici’yi veto etmesiyle bozulunca, (87) 25 Haziran 1991’de Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Bununla Yugoslavya’nın dağılma süreci ve beraberinde kanlı çatışmalar başlamıştır. (88)

AT’nin Yugoslavya’daki bu gelişmeler karşısında en baştan beri sergilediği tutum, bu ülkenin toprak bütünlüğünün korunması yönündeydi. Bu tutumunu devlet dahilindeki etnik çatışmaların ve ayrılıkçı hareketlerin geri dönülmez bir noktaya geldiği 1991 Aralık’ına kadar sürdürmüştür. Aslında tutumun değişmesine Almanya’nın bu konudaki adımları neden olmuştur. Kendi kamuoyunun baskısı altında kalan Almanya, Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını tanıdı. Çok geçmeden, Avrupa Komisyonu da, Almanya’nın ardından bu devletlerin bağımsızlığını tanımıştır. (89) Bu iki devletin ardından daha önce daha gevşek bir federasyon ilkesini savunan Makedonya ve 1992’de Bosna-Hersek bağımsızlıklarını ilan ettiler. (90) Bu gelişmelerin doğrultusunda Belgrad yönetiminin denetimi altında olan Yugoslav ordusu önce Slovenya’ya, sonra Hırvatistan’a, en son ise Bosna- Hersek’e karşı harekete geçmiştir ve kanlı çatışmalara neden olmuştur. (91)

Ne AB, ne de AGİT Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkan krizin engellenmesi için herhangi bir plana sahiplerdi. (92) Yugoslavya’dan ayrılan yeni bağımsız devletler ilk günlerden kendilerini sıcak bir çatışma ortamında bulmuşlardı ve bu koşullarda AB’nin MDAܒye yönelik politik ve ekonomik geçiş sürecinde uyguladığı programların gerçekleştirilme olanağı bulunmamaktaydı. Bunun dışında, savaş içinde bulunan ülkelerin genişleme süreci kapsamına alınması da düşünülemezdi. Bu durum AB güvenliğini doğrudan etkileyebilirdi. Yugoslavya’dan ayrılan ülkelere yönelik farklı politikaların uygulanması gerekmekteydi. Ancak AB bunlara sahip değildi.

Yugoslavya’daki çatışmanın kökeninde üç temel sebep yatmaktaydı. Birinci sebep, AB’nin yapabildiği tüm müdahalelere rağmen çok etnik unsuru kendinde birleştiren bu devletin dağılması idi. İkinci sebep istikrarsız bir döneme sürüklenen eski Yugoslavya’da, Sırbistan başkanı Miloseviç’in Büyük Sırbistan’ın kurulmasını öngören aşırı milliyetçi projesi için gereken ortamın sağlanmış olması idi. Üçüncü sebep ise, etnik çatışma sürecinde aşırı milliyetçilerin güçlü konuma gelmesi ve bu gücü artırabilmesidir. (93)

Sıcak çatışmalar doruk noktasına varınca, bu sorunu gidermek amacıyla müdahale etmekte isteksiz olan ABD ve AT, BM Güvenlik Konseyi’nin 25 Eylül 1991 tarihli kararı doğrultusunda tüm Yugoslavya’ya yönelik silah ambargosu uygulamaya başlamıştı. Oysa Yugoslavya ordusunun mirasını devralmış olan Sırplar silah donanımı açısından, Hırvatlar ve Boşnaklardan daha avantajlı hale geldiği için, çatışma daha da kanlı bir hal almıştır. Bosna-Hersek alınan ambargo kararıyla kendini savunma hakkından mahrum kalmıştı. Bu durum Sırpları daha dacesaretlendirmişti. AB’nin bu ve diğer diplomatik girişimleri askeri destekten yoksun olunca başarısızlıkla neticelenmiştir ve Hırvatistan ve Bosna-Hersek
ülkelerinin Sırplar tarafından işgali engellenememiştir. (94)

4.2 AB’nin Yugoslavya’daki Gelişmelere Yönelik Politikası

Etnik, dini ve kültürel bakımdan Avrupa’nın en karmaşık bölgelerinden biri olan Balkanlarda 1989’dan sonra çok hızlı gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır. Yugoslavya toprakları üzerinde sıcak çatışmaların başlaması AT’nin müdahalesini gerektirmiştir. Yugoslavya’daki çatışmaların başladığı dönemlerde AT’de siyasi birliğin oluşturulması konusunda görüşmeler yapılıyordu ve bu görüşmelerde en çok tartışılan konu ortak güvenlik ve savunma politikası olmuştur. Yugoslavya’da çatışmalar başlayınca, siyasi birliğin göstermek ve Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra uluslararası sistemde yaşanan değişimler sonrasında global bir aktör olarak ortaya çıkma iradesini göstermek için sınırlarının yakınındaki bu krize müdahil olmuştu. Bazı Avrupalı yetkililer, (95) Yugoslavya’nın bir Avrupa devleti olması nedeniyle, buradaki sorunların Avrupalılar tarafından çözülmesi gerektiğini ve bunun Amerika’dan her hangi bir yardım alınmadan gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmişlerdi. (96)

Üye devletler ise tekil ülkeler olarak doğrudan müdahale etmeye isteksizdiler. Gereken kapasiteye sahip olan Fransa ve İngiltere ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ederek, bu müdahaleyi yapmaya karşı çıktılar. En başta bölge devletlerine yönelik aktif bir diplomatik faaliyet sergileyen Almanya ise, anayasasının hükümleri gereği bu tür bir müdahale imkanından yoksun idi. (97)

AT Komisyonu, merkez ve cumhuriyet yönetimleri arasında yapıcı bir diyalogun oluşturulması yoluyla özgürlük ve demokrasi ilkeleri temelinde yeni bir Yugoslavya’nın şekillendirilmesi yönünde gereken yardımları göstereceğini beyan etmiştir. AT’nin beklentisi Yugoslavya’nın bütünlüğünü korumak ve demokratikleşme sürecini desteklemekle ortaya çıkan sorunları çözmeye muvaffak olunacağı yönündeydi. Hatta ilk zamanlar Almanya da AT’nin sergilediği bu tutumu destekliyordu. AT, Yugoslavya’da patlak veren anayasal sorunu çözmede ve ülke bütünlüğünün korunmasında gereken irade ve başarı sergilendiği takdirde, ortaklık derecesine varacak bir işbirliği sürecini başlatabileceğini beyan etmiştir. Bu Yugoslavya için o dönemde AT tarafından takdim edilebilecek en önemli ödüllerden biriydi. AT o sırada Yugoslavya ve diğer MDAÜ ile Ortaklık Antlaşmaları’nın imzalanması konusunda görüşmelerde bulunuyordu. (98) MDAܒde uygulanan benzer politikalar bu ülkelerde istikrarsızlığı ve güvenliğe olan tehdidi ortadan kaldırmaya yardım etmiştir.

27 Mayıs 1992’da Avrupa Komisyonu Güvenlik Konseyi’nin 757 No’lu kararı doğrultusunda Sırbistan ve Karadağ Cumhuriyetlerine ticari yaptırımlar uygulanmasına karar verdi. 10 Temmuz 1992’de Komisyon ve NATO aynı gün Karadağ limanlarına ticari amaçla gerçekleştirilen ulaşımı, deniz ve hava üzerinden denetimi altına aldığını beyan etmiştir. (99) 26–27 Ağustos 1992’de Londra’da toplanan Avrupa devletlerince Bosna-Hersek’te barışın sağlanması yönünde bazı girişimlerde bulunulmuştu. Konferansta kabul edilen en önemli kararlar Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin ülke bütünlüğünün tanınması, çatışma sırasında zorla elde edilen toprak edinimlerinin tanınmaması ve Sırbistan ve Karadağ’dan oluşan yeni Yugoslavya Cumhuriyeti’nin saldırgan olarak açık bir şekilde tanınması olmuştur. (100)

Ardından bir ay sonra, Cenevre Barış Konferansı toplandı ve bu konferansta Bosna-Hersek’te barışı sağlamak amacıyla BM-AB ortak girişimi olan Vance-Owen Planı kabul edilmiştir. Plana göre Bosna-Hersek bağımsızlığını korumakla birlikte, coğrafi, tarihi ve etnik bağlar doğrultusunda kendi yönetimleri olan ve geniş yetkilerle donatılan on ayrı bölgeye bölünecekti. (101) Bunlardan üçer bölge her bir etnik gruba ait olacaktı, Saraybosna ise Bosna-Hersek’in bütünlüğünü ve çokuluslu yapısını temsilen hiç bir etnik gruba ait olmayacaktı. (102)

Londra kararlarıyla belli ölçüde ters düşen bu plan, çatışmanın Bosna-Hersek içinde üç etnik grubun arasında gerçekleştiği belirtilerek, bu çatışmayı uluslararası savaş boyutundan iç çatışma boyutuna indirgemekle saldırganla saldırıya uğrayan tarafları eşit konumuna getirilmiştir. Bu durumda Batılı müttefikler bir ülkenin toprak bütünlüğüne saldırı durumunda müdahale zorunluluğunu da ortadan kaldırmışdır. Diğer taraftan Bosna topraklarının bir kısmının Sırplara bırakılmasıyla, zorla toprak kazanılmasının kabul edilmeyeceği ilkesi de çiğnenmiş oldu. (103) Bu plan Sırpların çatışmayla elde edilen büyük kazanımlarını koruyacağı gerekçesiyle ABD tarafında da rağbet görmedi. (104)

Bu plana en büyük tepki Boşnaklardan geldi. Boşnaklar, bu planın ülkelerini parçalayacağına kesin gözüyle bakıyorlardı. Buna rağmen ülkelerinin büyük kısmının Sırpların işgali altında olması ve arazilerinde bir de Bosnalı Hırvatlara ait bir cumhuriyetin oluşturulması gerçekleri karşısında en azından ülke varlığını koruma amacıyla bu planı imzalamaya razı olmuşlardı. Fakat aynı plan Bosnalı Sırpların Pale’deki parlamentosu tarafından reddedilince yürürlüğe girememiştir. Planın gerçekleşmemesinin sebeplerinden biri de savaş sırasında başarıya ulaşmış Sırpların daha büyük kazanımları elde etme isteği ve Batılı güçlerin bunu sınırlandırmak için tek imkan ve baskı unsuru olan hava akınlarıyla ilgili kararlılıklarını sürdürememiş olmalarıdır. (105) BM-AB girişimi olan bu plan gerçekleşmeyince, Bosna-Hersek’teki çatışmalar yeniden tırmandı. Vance-Owen planı kabul edilmeyince, daha önce Bosnalı Hırvatlarla Boşnaklar arasında var olan ittifakın da dağılmasıyla Bosna’daki çatışma üç taraflı bir hal aldı. Savaşın ilk aylarında bu iki etnik grup birlikte hareket etmeye gereksinim duymuşlardı, fakat taraflar arasında gerçek manada bir ittifak olmayınca, Vance-Owen Planı’nın başarısızlığı Hırvatları da kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye yönlendirmiştir. (106)
Çatışmaların devam ettiği sırada, 22 Mayıs 1993’de, ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve İspanya devletleri “Ortak Hareket Planı”nı açıkladılar. Bu plana göre, Saraybosna, Tuzla, Zepa, Goradze, Bihaç ve Srebrenica BM koruması altında “güvenli bölgeler” olarak ilan edilmişlerdi. Fakat Temmuz 1995’te Srebrenica ve Zepa Sırpların eline geçti ve “güvenli bölge” girişiminin güvenliği sağlamaktan ne kadar uzak olduğu ortaya çıktı. (107)

Barış girişimleri doğrultusunda çatışma taraflarına sunulan ikinci plan ise “Üç Bölgeli Plan” ve ya “Owen-Stoltenberg Planı” olmuştur. Buna göre, Bosna- Hersek etnik çoğunluğu oluşturan üç ayrı bölgeye bölünecekti ve Sırplara toprakların % 53’ü, Bosnalılara % 30’u, Hırvatlara % 18’i bırakılacaktı. Bu plan Boşnaklar ve Hırvatlar tarafından kabul edilse de, Sırplar tarafından çıkarlarına cevap vermediği düşüncesiyle reddedilmiştir. Sırpların planı reddetmesini kolaylaştıran en önemli sebep, bu planın ciddi yaptırım araçlarıyla desteklenmemesidir. Mesela ABD tarafından Temmuz 1993’te Sırplara karşı düzenlenmesi kararı alınan hava operasyonlarının, bu çözüm planının gündeme geldiği döneme kadar hayata geçirilmemiş olması Sırpların herhangi bir yaptırımla karşılaşma endişesinden uzak olmasının nedenlerinden biridir. (108)

Görüldüğü gibi, Bosna-Hersek’te devam eden çatışmaları durdurmak amacıyla yapılan barış girişimlerinin tamamı başarısız olmuştur. Bunun en temel sebebi barış girişimini reddeden ve saldırgan taraf olan Bosnalı Sırplara karşı herhangi bir yaptırımın uygulanmamasıdır. İç çatışma olarak algılanan Bosna-Hersek faciası, uluslararası askeri müdahale seçeneği tercih edilmediğinden Bosnalı Sırplar amaçlarına ulaşmak için daha cesur hareket etmekteydiler. Bunun sonucunda taraflar arasında çatışmaların azalmak yerine daha da tırmandığı görülmüştür.

4.3 AB Girişimlerinin Başarısızlığının Sebepleri

AT çatışmaların ilk altı ayında gerçekleştirdiği diplomatik faaliyetler ve kullandığı ekonomik araçlarla çatışmayı önlemeye çalışmaktaydı. Bu araçlar MDAܒde başarı elde etmeyi sağlasa da, Yugoslavya konusunda özellikle ekonomik araçlar yetersiz kalmaktaydı ve siyasi ve askeri araçların kullanılması gerekliliği ortaya çıkıyordu. Bu dönemde kendi dış ve güvenlik politikasından yoksun olan AT, Yugoslavya’ya yapılacak askeri müdahalenin BAB çatısı altında gerçekleştirilmesini tartışıyordu ve buna en çok İngiltere karşı çıkıyordu. (109) Bu durumda AT Yugoslavya’daki çatışmayı kendi başına önlemek ve sona erdirmek için gereken siyasi ve askeri araçlardan yoksun durumda kalmış ve başarısız olmuştu.

AB’nin kurulmasından sonra devletlerarası çatışmalara ODGP çerçevesinde ortak tutum sergilenmesi için geliştirilen araçlar arabuluculuk, teftiş, çatışma taraflarının tanınması veya tanınmaması ve ekonomik yaptırımlardan oluşmaktaydı. Bu araçlar yakın geçmişte yaşananların gösterdiği gibi çatışmaları engellemek için etkin olmaktan oldukça uzaktılar. Bazı üye devletler için veya Batı Avrupa Birliği çerçevesinde askeri müdahale olanağı mevcut olsa da, AB bu olanaktan yoksun idi. Fakat üye devletler arasında da Yugoslavya’daki çatışmaya yönelik farklı yaklaşımlar vardı.

AB’nin uygulamaya çalıştığı politikaların aksine, üye devletlerin Slovenya ve Hırvatistan’ın ve daha sonra da Bosna-Hersek’in bağımsızlığını tanıması bu politikayı etkisiz hale getirilmekle kalmamış, bazı çatışmaların daha da alevlenmesine yol açmıştır. (110) Örneğin, Aralık 1990’da Hırvatistan’ın Kuzey Dalmaçya bölgesindeki Krajna bölgesinde yaşayan Sırplar burayı kendi özerk bölgeleri ilan etmişler ve bu bölge üzerinde yönetimlerini oluşturmuşlardı. Hırvatlar bu özerkliği reddederek, oluşan idari yapının cumhuriyetin anayasasına aykırı olduğuna beyan etmişti. Bu durum, iki taraf arasında kanlı çatışmaların başlamasına neden olmuştur. (111) AB üye devletlerinin çoğu Hırvatistan’a ve Bosna-Hersek’e yönelik sempatilerini sergilese de, Yunanistan Sırbistan’ı desteklemiştir. Yunanistan aynı zamanda AB’nin Makedonya’nın bağımsızlığını aynı adla tanımasını veto etmiştir. Bunu Makedonya isminin kullanımının muhtemel bir toprak talebini (Yunanistan’ın Makedonya bölgesi) ima ettiği ve kendi tarihine sahip çıkıldığı argümanına dayandırmıştır ve bu devletten ismini değiştirmesini talep etmiştir. (112)

MDAÜ örneğinde görüldüğü üzere AT’nin elindeki en etkin araç belli devletlere bazı koşulların gerçekleştirilmesi şartıyla tam üyelik hakkının tanınmasıydı. Oysa Yugoslavya’nın kendine has bir yapısının olması ve ülkede bastırılmış milliyetçiliğin ortaya çıkması nedeniyle bu aracın kullanımı ihtimal dışı kalmıştır. AT Yugoslavya’nın ülke bütünlüğünün korunmasında ısrar yerine Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi ayrılan cumhuriyetlere, bu süreci çatışmasız sonuçlandırmaları halinde gereken yardımların yapılacağı yönünde vaatler ve destek verseydi, belki de bu kanlı çatışmaların önlenmesi mümkün olacaktı. Oysa 1991 yılında AT ve ABD, Yugoslavya’nın dağılmasının Sovyetler Birliği’ne ve diğer eski komünist devletlere olumsuz örnek oluşturmasından çekiniyorlardı. Netice itibariyle tutundukları tavır ne Yugoslavya, ne de Sovyetler Birliği’nin dağılmasını engelleyemedi. (113)

1992’den 1995 sonuna kadar süren Bosna-Hersek savaşında, çoğunluğu Boşnak olmak üzere 300 bin kişi hayatını kaybetti. Bir milyonun üzerinde mülteci dünyanın değişik ülkelerine yerleşmek zorunda kaldı. (114) Bazı görüşlere göre, AT’ye üye devletler Yugoslavya’da patlak veren çatışmanın ilk evresinde bu ülkeye kriz yönetimi amacıyla askeri bir müdahale konusunda ortak bir tutum oluşturabilseydi, bu çatışmayı tam olmasa da belli ölçüde önlemiş olabilirdi. (115) Diğer taraftan AT üyesi devletlerin bu konuda varacakları uzlaşma sonucu girişilecek bu tür bir müdahale uluslararası hukuk açısından sorunlu olacaktı. BM Güvenlik Konseyi’nin onayı olmadan yapılan herhangi bir müdahalede, mevcut uluslararası hukuka göre gerçekleştirilmesi öngörülse bile, hukuki durumun oluştuğuna ve kime karşı müdahale edilmesi gerektiğine kimin karar vereceği gibi konularda birçok soru cevapsız kalmaktadır. Nitekim bu durum NATO’nun Kosova’ya müdahalesiyle ortaya çıkacaktır.

AB’ye üye devletler arasında dış politika ve güvenlik politika konularında ortak tutum oluşturulamayınca Yugoslavya’daki çatışmayı önlemede başarısız olunmuştur. Ancak ABD’nin bölgeye müdahalesinden sonra, AB’nin bu devletle işbirliği halinde uyguladığı politikalar etkinlik kazanmaya başlamıştır.


4.4 ABD ve NATO’nun AB’nin Bölgedeki Dış Politika Amaçlarının

Gerçekleştirmesine Katkısı

Yugoslavya krizinin ortaya çıkmasından sonra ABD bir süre ilgisini net olarak ortaya koymamıştır. Avrupa sorunu tek başına çözmekte başarısız olunca, ABD bu krizin çözümü ile ilgilenmeye başlamıştır. ABD’nin Clinton yönetimi ilk başta Yugoslavya’ya ve esasen Bosna-Hersek’e askeri müdahalede bulunmaktan kaçınıyordu. Bunun sebebi, ABD yönetiminin Yugoslavya krizinin ülkedeki yaşayan etnik grupların aralarında devam eden çatışmalardan kaynaklandığını kabul ederek, bu durumda askeri müdahalede bulunmakla krizin sona erdirilmesinin mümkün olamayacağını düşünmesidir. ABD yönetiminde bu görüşü destekleyenler, Bosna- Hersek savaşının Vietnam savaşı gibi kazanılamaz nitelikte olduğunu beyan etdiler. ABD’nin bu görüşü Avrupa başkentlerinde de genel kabul görmüş ve AT içinde krizi çözmeye yönelik müdahale konusunda ortak bir tutum oluşmasına engel olmuştur. (116)

1995’e varıldığında Bosna-Hersek’teki çatışmanın durdurulması için kullanılan diplomatik araçlar yetersiz kalınca çatışmanın diğer ülkelere de bulaşabileceği endişesi giderek artmaktaydı. Çatışma Makedonya’ya yayılarak, buradan Arnavutluk’a sıçrayabilirdi ve Türkiye ve Yunanistan gibi ülkelerin bölgedeki gelişmelere yönelik duyarlılığı bunların Yugoslavya’daki çatışmaya farklı cephelerde müdahil olmaları olasılığını gündeme getirebilirdi. Bu durumda, iki NATO üyesinin bu çatışmada birbirine karşı yer alması tehlikesi belirecekti. (117)

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra eski pozisyonunu geri almak isteyen Rusya da çatışmada yer alabilecek bir diğer ülke idi. Bunun dışında Bosna- Hersek’teki kanlı olaylara ve özellikle Müslüman Boşnaklara yapılan soykırıma karşı Batılı devletlerde görülen duyarsızlık İslam ülkelerindeki tepkiyi de giderek arttırmaktaydı. (118) ABD, çatışmanın daha da geniş alana sıçramasını engellemek için, bölgeye müdahale konusundaki fikirlerini gözden geçirmeye başladı.
Yugoslavya’daki çatışmaya müdahaleyi gerektiren bir diğer neden ise, NATO’nun 1991 yılından sonra misyonunu yeniden şekillendirdiği bir dönemde Avrupa bölgesindeki çatışmalara duyarsız kalamayacak olmasıydı. Bu durumda NATO’nun varlığının sürdürülmesi gereksinimi tartışma konusu olacaktı. (119) Bu sebeplerle ABD resmi çevrelerinde Bosna-Hersek’e askeri müdahale yanlısı görüşler hakim duruma geçtiler.

Sırpların Srebrenica’da Boşnakları maruz bıraktıkları soykırımdan sonra, Clinton Ağustos 1995’te Balkanlar’da barışın sağlaması için oluşan çokuluslu bir girişimin ABD’nin önderliğinde gerçekleştirilmesini kabul etti. Esasen yeni girişime Bosna-Hersek’te taraflar arasında barış ve ateşkes görüşmelerinin sağlanması için ABD’nin doğrudan faaliyette bulunmasına ve bununla da Bosnalı Sırpları zorlamak için NATO tarafından havadan bombardımana karar verilmişti. (120 Aslında bununla ABD NATO içindeki üstünlüğünü ve AB’nin ABD olmadan bu sorunu çözemeyeceğini sergilemiş bulunmaktaydı. (121)

Ağustos ve Eylül ayları boyunca Bosna-Hersek’te çatışan tarafla arasındaki ateşkes ve barışın sağlanması konusunda Clinton yönetimi tarafından yürütülen görüşmelerde NATO’nun desteği sağlanmıştır. (122) Bu destek büyük bir önem taşıyordu. Zira, barışın sağlanması için yapılan girişimlerin başarılı bir şekilde sürdürülmesi için gerektiğinde tarafların herhangi birisine askeri yaptırımın uygulanması olanağı bu destekle sağlanıyordu. Nitekim önceki girişimlerin başarısızlığı, bu tür yatırım araçların yokluğundan kaynaklanmaktaydı.

ABD Bosnalı Hırvatlarla Boşnakların arasında çatışmanın sona erdirilmesine ve 1993’te dağılan askeri ittifakın yeniden kurulmasına çalışmaktaydı. Aynı zamanda iki taraf arasında siyasi açıdan da işbirliğini geliştirerek, bir Federasyon’un kurulması için çaba göstermekteydi. ABD oluşan bu ittifakla Sırpları içten dengelemeye çalışıyordu. Önemli gelişmelerden biri de, ABD’nin iki taraf arasında ittifakın kurulmasından sonra, BM ambargosundan zarar gören Boşnaklara ve Hırvatlara yönelik kısıtlamaları kaldırmış ve bunların silahlanmasını sağlamış olmasıdır. Bununla da, askeri açıdan iyi durumdaki Sırplarla belli ölçüde bir denge
oluşturulmuştur. (123)

ABD Hırvatistan ve Sırbistan yönetimlerine baskı yaparak, bu iki devletten Bosna-Hersek’teki müttefiklerine savaşı durdurmayı kabul etmeleri için baskı yapmalarını istemiştir. Her iki devlet bunu kabul etmiştir. Sırbistan, bunu kabul ederek, BM tarafından bu ülkeye uygulanan ambargonun kalkmasını umarken, Hırvatistan Hırvatların Krajna’daki başarılı operasyonundan sonra istediğine kavuşmuştur ve ABD girişiminin desteklenmesini uygun görmüştür. (124)

Bazı uzmanlara göre, uluslararası toplum tarafından bu tür bir baskı çatışma başlamadan önce yapılsaydı, kanlı olayları önlemek mümkün olacaktı. Miloseviç, baskıya dayanamayarak Sırpların kontrol ettiği bölgeleri Hırvatistan’a vermeyi ve Bosnalı Sırplara baskı yaparak, onlara Dayton Antlaşması’nı kabul ettirmeyi başardığına göre, 1991’de Sırpların Vukovar’a yaptıkları saldırı sırasında Yugoslavya yetkilileri kuvvet kullanımıyla tehdit edilseydi, bu çatışmalar daha o sırada sona erdirilebilecekti. (125)

Nitekim 8 Eylül 1995’te Cenevre toplantısında Bosnalı Sırplar ve Hırvatlar Bosna-Hersek’i hukuki bir varlık olarak tanıdılar, daha sonra her üç taraf ülkenin kesin sınırlar çizilmeden % 51/49 oranlarında bölünmesine razı olmuşlardı. Kurulacak olan ve Boşnaklarla Hırvatlardan oluşacak olan Bosna Federasyonu Bosnalı Sırpların cumhuriyetini tanımayı kabul etmiştir. Cenevre’de görüşmeler gerçekleşirken, taraflar arasında çatışmalar devam etmekteydi. Bunun üzerine NATO Bosnalı Sırpların askeri mevkilerini havadan bombalamaya başladı ve Sırplar geri çekilmek zorunda kaldılar. (126)

Uzun girişimler ve görüşmeler sonunda Bosna-Hersek’teki savaşı sona erdiren Dayton Antlaşması 14 Aralık 1995’te ABD’de aynı adlı şehirde müzakere edildikten sonra Paris’te imzalanmıştır. Bu antlaşmayla Bosna-Hersek’te barışın sağlanmasına muvaffak olunmuştur ve istikrarı sürdürecek girişimler için bir temel oluşmuştur. (127) “Amerikan Barışı” (128) olarak bilinen bu barış antlaşmasını bu şekilde zikretmenin sembolik bir anlamı bulunmaktadır. Avrupa Birliği’nin Bosna- Hersek’teki barış girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması, bu kurumda ortak tutumun ve çözüm için gereken araçların gelişmediği ortaya çıktığı için, “Amerikan Barışı” tanımı aslında sadece Amerikan’ın girişimlerini değil, AB’de ODGP konusunda varılan noktayı da sergilemekteydi.

AB ODGP’de ilerde bazı değişiklikler yapmaya çalışsa da, Kosova örneğinde görüleceği gibi bu konuda da ortak tutum oluşturmada yetersiz kalacaktır ve bu meselede de farklı uluslararası aktörlerle birlikte hareket etmek zorunda kalacaktır.

4.5 Dayton Antlaşması’ndan Sonra AB’nin Bölgedeki Uygulamaları

4.5.1 NATO ile İşbirliği Çerçevesinde Bosna-Hersek’te Barış

Girişimleri ve AB’nin Bölgeye Dikkatinin Artmasının Nedenleri

NATO’nun ve ABD’nin geniş baskıları sonucunda Dayton Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Bosna-Hersek, Hırvatistan ve hatta Makedonya’da barışın sağlanmasına muvaffak olunmuştur. Savaştan büyük darbe alan eski Yugoslavya devletleri kendi iç sorunlarını çözmek için imkan bulmuşlardı. Buna rağmen henüz Miloseviç tarafından yönetilen yeni Yugoslavya ve Tudjman tarafından yönetilen Hırvatistan’da hükümetler, MDAܒde görülen şekliyle reformlar gerçekleştirilmesine pek istekli değildiler. Diğer taraftan bölünmüş ve zayıf Bosna- Hersek yönetimi de milliyetçi partilerin elinde kalmıştı. (129) Bu durumda barış antlaşmasının şartlarının tam olarak yerine getirileceğinden söz etmek zordu ve NATO ile ABD’nin girişimlerinin sonucu olan Dayton Antlaşması’nın işlerliğini temin etmek için, başka bir dış etkenin bulunması gerekliydi. Bu tür bir etken olarak AB öne çıktı. Yugoslavya savaşından sonra AB bu ülkelerde politik ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesinde aktif bir rol oynamaya başladı.

1994’ten beri çalışmaları sürdüren AB, Dayton Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Bosna-Hersek’in Mostar şehrinde yaşayan azınlıkların bir arada yaşamalarını temin etmek için bir düzenin oluşturulması amacıyla mandaterliği BM’den aldı. 1994’te Hırvatlarla Boşnaklar arasında ateşkesin sağlanmasından önce, Hırvatistan’dan destek alan Hırvat savaşçıları, şehirde yaşayan Boşnakları Mostar’dan çıkarmakla meşgul idiler. Ateşkesten sonra AB üzerine düşen en büyük görevlerden biri bu şehrin çokuluslu özeliğini yeniden sağlamak ve korumak oldu.

Bunun dışında AB şehrin yeniden yapılanmasını da üzerine almıştır. Bu konuda değişik çalışmalar yapmaya muvaffak olan AB’nin çatışma olasılığı yüksek kabul edilen yerlerde asayişin ve güvenliğin sağlanması için tedbirleri yetersiz kalmıştır. AB yönetimi bu amaçla 200 kişilik polis gücünün görevlendirilmesini amaçlasa da, nihayetinde iki sene sonra sadece 10 polis görev başında bulunmaktaydı. Asayişin temini NATO güdümlü IFOR güçlerinin yardımıyla belli ölçüde sağlanmaya çalışılmıştır. AB’nin bu konuda başarılı olamamasının temel sebebi bu konuda da ortak bir politika oluşturmakta güçlük çekilmesindendir. (130)

Ancak 2004 yılında, Avrupa Ordusu’nun kurulma çalışmalarının ardından, Bosna-Hersek’te görev süresi biten BM barış gücü yerine AB’nin barış gücünün yerleştirilmesi kararlaştırıldı. AB, EUFOR (131) adında bir operasyon yürütmeye karar verdi. Bunun üzerine BM Güvenlik Konseyi’nin 9 Temmuz 2004 tarihli ve 1551 sayılı ve 22 Kasım 2004 tarihli ve 1575 sayılı kararları ile AB’nin bu isteği kabul edilmiştir. EUFOR, NATO’nun Bosna-Hersek’te görev yapan SFOR barış gücünün yetkisini 2 Aralık 2004’te devralmıştır. EUFOR ilk olarak Bosna-Hersek’te yerel polis örgütlerinden farklı olarak ülke çapında yetkili bir polis gücü oluşturmuştur. (132)

Dayton Barış Antlaşması imzalandıktan sonra, AB Komisyonu 14 Şubat
1996’da Batı Balkan devletlerine yönelik “Bölgesel Yaklaşım” adlı yeni bir politika önerdi. Bu politika doğrultusunda, Komisyon demokrasinin gelişimi ve hukukun üstünlüğünün sağlamasını öngören bir siyasi amaç ve Batı Balkan devletlerinin ekonomilerini yeniden yapılanmasını öngören bir ekonomik amaç tespit etmiştir. Bunun üzerine Avrupa Konseyi 27 Nisan 1997’de Batı Balkanlar devletlerine yönelik Bölgesel Politika çerçevesinde genel ve her bir devlet için özel koşullar geliştirmiştir. (133)

Bunun devamı olarak Batı Balkanlar bölgesindeki AB’ye tam üyelikleri öngörülmeyen devletlerde reformları desteklemek amacıyla 26 Mayıs 1999 tarihinde “İstikrar ve Ortaklık Süreci” olarak adlandırılan bir program başlatılmıştır. Bu süreç Hırvatistan, Yeni Yugoslavya, Bosna-Hersek, Makedonya ve Arnavutluk için öngörülmüştür. (134) AB’nin bölgeye yönelik ilgisinin yoğunlaşması, üye devletlerin ortak çıkarlarının üst üste gelmesinin bir tezahürüdür. Üye devletler bölgede o sıradaki istikrarsızlık ve çatışma ortamının AB arazisine yayılmasından ve üye devletlerin, toplulukların ve vatandaşların olumsuz etkilenebileceğinden endişe ediyorlardı.

Nitekim bölgeden AB’ye yapılan her türlü uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ve yaşanan yasadışı göç, üye devletler tarafından istikrarsızlık unsuru olarak nitelenmektedir. Diğer taraftan AB’de işlenen organize suçlar bu bölgeyle doğrudan ilişkiliydi. 11 Eylül olaylarından sonra AB ve ABD, uluslararası terör örgütlerinin bu bölgede devam eden istikrarsızlıktan yararlanarak bölgeyi amaçları doğrultusunda kullanmalarından endişe etmeye başlamıştır. Bu yüzden AB bölgede bu sorunlarla aş edebilen işler bir kurumsal altyapının oluşmasına arzuluydu. (135)

Hiç kuşkusuz, sıcak çatışmadan yeni çıkmış bölge devletlerinde demokrasi ve piyasa ekonomisine geçiş sürecinde daha net politikaların uygulanması şart idi. Aksi takdirde, belli bir perspektiften yoksun ve aslında reform sürecinden daha çok teknik ve mali yardıma muhtaç olan bölge devletlerinin yönetimleri Batı kurumlarıyla belirsiz ilişkilerden her an hoşnutsuz kalabilirlerdi. Bunun sonucunda bölge devletlerinin milliyetçi sloganlar doğrultusunda yeniden kaosa sürüklenmesi muhtemeldi. Nitekim İstikrar ve Ortaklık Süreci koşullarının belirlenme süresi uzayınca ağır ekonomik sorunlar yaşayan Sırbistan yönetimi, iç politik baskılar nedeni ile ve kamuoyunda popülaritesini artırmak için Kosova sorununu kendi milliyetçi öncelikleri doğrultusunda çözmeye yeğlenmiştir.

4.5.2 AB’nin Kosova Sorunu’nun Çözümünde Takip Ettiği Politika

Miloseviç seçimleri kazandıktan sonra 1974 Yugoslavya Anayasasıyla

Kosova’ya verilen özerkliği 1989 yılında kaldırmıştır. Bölgedeki Arnavutlara karşı ayrımcı bir politika uygulanmış, Kosova’da bulunan işletmeler Sırplarca veya yabancılar tarafından özelleştirilmiştir. Arnavutlar işten çıkarılmış, Sırp dili tek resmi dil olarak kabul edilmiştir. (136)

Bütün bunlar üzerine, Kosova Arnavutları direnişe geçmiştir. 2 Temmuz

1989’da Kosova özerk bölgesinin parlamentosu bölgenin Yugoslavya dahilinde ayrı bir cumhuriyet olduğu konusunda karar almıştır. Yugoslavya’nın dağılma süreci başlayınca, bu parlamento 22 Eylül 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. (137)

Mayıs 1992’de kendi başkanını seçen Kosovalılar, Sırbistan’daki başkanlık seçimlerine de katılmadılar. Bağımsızlık uğruna pasif direniş yöntemini benimseyen Kosovalılar, 1996 sonrası Sırplar tarafından kendilerine yönelik şiddet artınca, Kosova Kurtuluş Ordusu’nda yer almaya başladılar. (138)

Şubat 1998’de Sırbistan, Kosova’nın Drenica bölgesinde konuşlanan Kosova Kurtuluş Ordusu’na Sırp polisine saldırıda bulunduğu suçlamasıyla hücuma geçmiştir. (139) 1 ile 10 Mayıs tarihleri arasında Sırplar, uçak, helikopter, tank ve diğer tüm ağır silahları kullanarak, Kosova’nın Likoshani ve Prekas şehirlerine hücuma geçmiş ve bu operasyonlar sonucunda bu bölgede 77 Kosovalı hayatını kaybetmiştir. (140)

24-25 Mart 1999’da NATO’nun genişlemesinden iki hafta sonra, bu kurum elli yıllık tarihinde ilk defa olarak tam anlamda bir savaşa girişmiştir. NATO Sırbistan’ı havadan bombalama kararını bu durumda gereken BM Güvenlik Konseyi’nin kararı olmaksızın almıştır. Her ne kadar NATO BM Güvenlik Konseyi’nin 1160 (1998) ve 1203 (1998) kararları doğrultusunda hareket ettiğini beyan etse de, her iki hukuki belge de kuvvet kullanımı konusunda herhangi bir yetkiden söz etmemekteydi. (141) Buna rağmen NATO, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra kendisinin yeni görevleri üstlenebilme kapasitesini bütün dünyaya sergilemek amacıyla Kosova’ya müdahale kararını almıştır. Nisan 1999 tarihinde Washington’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nde, bu örgüt “yeni stratejik konseptini” kabul etmiştir. Bu konsepte göre NATO, Kurucu Antlaşması’nın 5. maddesinde gösterilen amaçlar dışında da Avrasya bölgesinde ortaya çıkacak krizlere daha aktif bir şekilde müdahale etmesi gerektiğini ileri sürmüştür. (142)

Müdahaleden sonra yeni Yugoslavya ordusu ve polis gücü Kosova’dan çıkarılarak, BM Güvenlik Konseyi’nin 1244 No’lu kararıyla Kosova geçici bir süreyle BM’nin yönetimi altına geçmiştir. Bununla da Sırbistan’ın Kosova üzerindeki egemenliği hukuki olarak olmasa da, siyasi açıdan kalkmış oldu. 15 Mayıs 2001’de kabul edilen yeni Anayasa çerçevesinde bölge yönetimi, BM İç Yönetim Misyonu ile Kosova hükümeti arasında paylaştırılmıştır. (143) BM’nin geçici olarak kabul edilmiş yönetimi halen iş başındadır ve Kosova’nın statüsünün ne olacağı da henüz açıklığa kavuşamamıştır. BM’nin Kosova’daki özel temsilcisi Finlandiya’nın eski Devlet Başkanı Martti Ahtisaari 14 ay boyunca Sırbistan ile Kosova arasındaki görüşmelerde arabuluculuk yapmış ve görüşmelerin bitiminde BM Güvenlik Konseyi’ne hazırladığı raporu sunmuştur. Bu rapora göre, Kosova’ya BM gözetimi altında bağımsızlık verilmesinden söz edilmektedir. (144) Uluslararası hukukta bu tür tanımaya rastlanmadığı için, bu durum mevcut self-determinasyon kurallarının kapsamı dışında bir bağımsızlık arayışı gibi görülebilir. (145)

Ancak, Sırbistan’ın da bağımsız bir Kosova devletinin oluşmasına asla razı olamayacağı bilinmektedir. Ahtisaari’nin planı ne Sırbistan, ne de Kosovalılar tarafından kabul edilmiştir. Her iki taraf bu planda değişikliklerin yapılmasını talep etmektedir. (146) Anlaşılan, bu plandan memnun olması gereken Kosovalılar bile, bazı maddelerden endişe etmektedir.
Diğer taraftan, AB Sırbistan’a tam üyelik statüsü tanınması durumunda, bu ülkenin Kosova’nın bağımsızlığını tanıyacağını umuyor. Fakat Rusya’nın Kosova’nın statüsü konusunda BM Güvenlik Konseyi üyesi olarak sergilediği sert tavır, Sırbistan’ın bu konuda taviz vermesini gereksiz kılmaktadır. (147)

Her ne kadar ABD ve AB Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak görmek isteseler de, bu konudaki girişimler Rusya tarafından ciddi tepkiyle karşılanmaktadır. Rusya, Kosova’nın bağımsız bir devlet olması halinde, bunun dünyada benzer ayrımcı hareketler için bir emsal oluşturacağı gerekçesiyle karşı çıktığını beyan etmektedir. Aslında Rusya’nın bu görüşünü bazı AB üye devletleri de aylaşmaktadır ki (148), bu durum AB’nin dış politika konusundaki ortak bir tutum sahibi olamadığını ortaya koymaktadır.

4.5.3 AB’nin Batı Balkanlarla İlişkilerinde bir Araç Olarak İstikrar ve Ortaklık Süreci’nin Önemi

Batı Balkanlarda belirli bir düzeyde istikrarın sağlanmasının ardından, AB “İstikrar ve Ortaklık Süreci” politikası çerçevesinde bölge devletleriyle birer İstikrar ve Ortaklık Antlaşması (149) (İOA) imzalama kararı aldı. Daha önce, hiçbir devletle benzeri bir antlaşmayı imzalamamış olan AB, Batı Balkanlara özel olarak geliştirdiği bu araçla, bölge devletlerinde reform sürecinin başarılı bir şekilde sonuçlanması halinde tam üyelik için yeşil ışık yakabileceği sinyali vermekteydi. İstikrar ve Ortaklık Süreci, İOA dışında da, bölge devletlerine yönelik ticari ayrıcalıkların ve önemli mali desteğin sağlanmasıyla bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi anlayışı
üzerine bina edilmiştir. (150)

Nitekim 19–20 Haziran 2000 tarihlerinde gerçekleştirilen Feria Zirvesi’nin Bildirgesinde, AB’ye üye devletler İOA’nın önemini vurgulayarak, bu antlaşma doğrultusunda reformların gerçekleştirilmesi, bölgesel işbirliği ve demokrasinin üstünlüğü ilkesinin benimsenmesi durumunda, AB’ye potansiyel birer aday konumuna geleceklerini belirtmiştir. Aynı Zirve’de ilk AB-Batı Balkanlar Zirvesi’nin düzenlenmesi gündeme alınmıştır. (151)


Bu Zirve 24 Kasım 2000 tarihinde Hırvatistan’ın başkenti olan Zagreb’de yapıldı. Zirveye AB’yi temsilen üye devletlerin devlet başkanları, AB Komisyon Başkanı yanı sıra ODGP Yüksek Temsilcisi, diğer taraftan Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Yugoslavya’nın devlet başkanları katılmıştır. Zagreb Zirvesi’nde Batı Balkan bölgesi devletleri arasında siyasi diyalogun geliştirilmesi, serbest ticaret alanının oluşturulması ve adliye ve içişleri alanlarda da sıkı ilişkilerin kurulması için bölgesel işbirliğinin AB desteğiyle pekiştirilmesi öngörülmüştür. Zirve kararlarına göre bölge devletleri arasında işbirliği alanlarının oluşumu ve diğer ilgili konular AB ile taraf devletler arasında imzalanacak olan İOA ile düzenlenecektir. Zirve’de AB ile beş taraf devlet arasında ilişkilerin gelişiminde İstikrar ve Ortaklık Süreci’nin temel mekanizma olduğu bir defa daha vurgulanmıştır. (152)

Bunun dışında AB bölge devletlerinde reform sürecinin başarılı bir şekilde yürütülmesi için bunlara yönelik bölgesel CARDS (153) Programı’nı uygulamaya karar vermiştir. (154) Buna göre 2000 yılına kadar PHARE Programından yararlanan Arnavutluk, Makedonya ve Bosna-Hersek 2001 yılından itibaren CARDS Programı’nda yer aldılar. (155)

AB’nin MDAܒde uyguladığı politikalarla Batı Balkanlar bölgesine yönelik politikalarını kıyaslayacak olursak, görüyoruz ki, bu bölgede çatışmaların sona ermesinden sonra uygulanan politikalar paralellik sergilemektedir. AB Batı Balkanlar’daki devletlerde demokrasiyi ve piyasa ekonomisine geçiş sürecini pekiştirmek için MDAܒde uyguladığına benzer koşullu tam üyelik sürecini burada da işletmektedir. AB ODGP’nin en etkin aracı sayılan genişleme süreci bu ülkelere de, özel koşulları yerine getirdikleri takdirde açılacaktır.

Burada söz konusu olan İstikrar ve Ortaklık Antlaşmaları, MDAÜ ile imzalanan Avrupa Antlaşmaları’na göre daha çok şart içermektedir ve aslında üyeliğin kendisini değil adaylığa ehilliği sağlamayla ilgilidir. Benzer şekilde MDAܒde reformları gerçekleştirilmesinde en etkin araçlardan kabul edilen ve ön katılım sürecine katkıda bulunan PHARE Programı’nın yerini CARDS Programı almıştır.

AB MDAܒye yönelik uyguladığı hukuki ve teknik araçların aynısını Batı Balkanlar bölgesinde yer alan devletlere de uygulayabilirdi. Fakat burada AB daha ihtiyatlı davranmayı yeğlemiştir. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra yeni oluşmuş devletlerin ülkelerinde şiddetlenen çatışmalar ve bunları körükleyen milliyetçi yönetimler, bu devletleri MDAܒye kıyasla reform sürecinde daha geride bırakmış ve çözülmesi gereken sorunlar da farklılık sergilemeye başlamıştır. Bu açıdan bu devletlere doğrudan tam üyelik sürecinin başlatılması yerine, daha çok ilk aşama gibi kabul edilebilecek bu üyeliğe adaylık durumuna hazırlık süreci başlatılmıştır. Devletlerin bu süreçte başarı oranına göre tam üyelik sürecine geçiş sağlanacaktır ki bu devletler için gelecekleri açısından önem taşımaktadır.

4.5.4 Selanik Gündemi’nin AB’nin Bölgeye Yönelik Amaçlarının
Gerçekleştirilmesi Açısından Önemi

19–20 Haziran 2003 tarihinde Selanik Zirvesi’nde taraflar arasında ilişkilerin daha da derinleştirilmesi amacıyla “Batı Balkanlar için Selanik Gündemi” kabul edilmiştir. Söz konusu Zirvede, Batı Balkanlar ülkelerinin öngörülen koşulları yerine getirmeleri halinde, AB’ye üye olabilecekleri bir kez daha vurgulanmıştır. (156) Selanik Gündemi’nde Batı Balkanlar ülkelerinin son dört yıllık dönemde İstikrar ve Ortaklık Süreci çerçevesinde önemli reformlar gerçekleştirdikleri vurgulanmakta ve AB üyeliğine yakınlaştıkları belirtilmektedir. Gündemde, devletlerin gösterdikleri çabalar doğrultusunda tam üyelik sürecine ne derecede yakınlaşacaklarının doğrudan kendilerine bağlı olacağı belirtilmektedir. Bunun için de, devletler Kopenhag Kriterleri ve İOS doğrultusunda reformları gerçekleştirmeye devam etmelidirler. Selanik Gündemi bu reformların başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi için bazı öneriler sunmaktadır. Buna göre Batı Balkan ülkeleri bölgede barışın, istikrarın ve demokrasinin gelişimini bundan sonra da temin etmelidirler. Bunun dışında bölge devletleri yürütülen İOS doğrultusunda çalışmaları devam ettirmelidirler. Bu sürecin gerçekleştirilmesinde sergilenen başarı doğrultusunda AB ile İOA’ların imzalanması öngörülmektedir. Partner devletlerin dikkat etmeleri gereken bir diğer husus ise, organize suça karşı mücadele ve içişleri ve adalet işlerinde işbirliği alanıdır. Bunun dışında gündemde ekonomik gelişimin ve bölgesel işbirliğinin sağlanması için bir
sıra tedbirler öngörülmektedir. (157)

Selanik Gündemi doğrultusunda çalışmaları sürdüren Batı Balkanlar ülkelerinden önce Makedonya, daha sonra da Hırvatistan, kendi içlerinde halen çözülmemiş birçok sorun olmasına rağmen, AB ile İOA’yı imzalamışlardır. AB’nin bu tutumu bölgeye yönelik gerçekleştirdiği politikaların sürdürülmesine istekli olduğunu göstermektedir. (158) Günümüzde her iki devlet AB ile ilişkilerde ciddi aşamalar kat etmişlerdir. Mesela Hırvatistan, Türkiye ile birlikte 3 Ekim 2005’te AB ile tam üyelik müzakeresine başlamıştır. Makedonya 17 Aralık 2005’te “aday ülke” statüsü almış ve 2007 yılının sonuna kadar müzakereler için başlangıç tarihini almayı ummaktadır. Fakat bu konuda herhangi bir gelişme henüz görülmemiştir. Hırvatistan 2010 (159), Makedonya ise 2012 yılına kadar AB’ye tam üye olmayı beklemektedir. (160)

Diğer ülkelere gelince, Arnavutluk İOA’yı uzun görüşmelerden sonra Haziran 2006’de imzalamaya muvaffak olmuştur. Her ne kadar Arnavutluk bu antlaşmayı imzalamaya muvaffak olsa da, ülkede devam eden organize suçlar, rüşvet ve adli sistemin yetersizliği gibi sorunlar yüzünden bu ülkenin “aday ülke” statüsünü ne zaman alacağı soru olarak kalmaktadır. Sırbistan, Karadağ ve Bosna-Hersek’e gelince, bu devletlerin İOA’yı imzalaması için görüşmelere 2005’in sonlarında başlanmıştır. Ancak Sırbistan savaş suçlusu olan Ratko Mladiç’i yakalayıp, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne teslim etmediği için AB bu ülke ile müzakereleri Mayıs 2006’ta askıya almıştır. 13 Haziran 2007’de AB ile Sırbistan arasında İOA konusunda müzakereler yeniden başladı. Bu, savaş suçlusu Zdravko Tolimir’in yakalanmasından sonra mümkün olmuştur. Yine de, Avrupa Komisyonu’nda genişlemeden sorumlu olan Komiser Olli Rehn müzakerelerin başarılı bir şekilde sonuçlanmasının, diğer savaş suçlularının yakalanmasına bağlı
olacağını beyan etmiştir. (161)

21 Mayıs 2006’da bağımsızlığını elde eden Karadağ, Sırbistan’dan ayrı olarak İOA müzakerelerini Eylül 2006’da başlatabilmiştir. (162) 21 Ocak 2007’de Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinin ardından, AB’nin de baskısıyla, Batı yanlısı partilerin oluşturduğu demokratik blok yeni hükümeti oluşturunca, Avrupa Komisyonu, Sırbistan’da demokratik bir hükümetin kurulmasından memnuniyet duyduğunu bildirerek, Sırbistan’la dondurulmuş olan İOA’yı tekrar başlatabileceği sinyalini vermiştir. (163)
Bosna-Hersek de polis reformunu gerçekleştirmediği için, müzakerelerde fazla ilerleyememiştir. 11 Aralık 2006’da İOA konusunda müzakereler tamamlansa da, söz konusu Antlaşma henüz imzalanmamıştır. AB’nin Bosna-Hersek’ten yerine getirmesini istediği şartların arasındaki, polis teşkilatının devlet düzeyinde yönetilmesi ve devlet bütçesinden finanse edilmesi şartları Bosnalı Sırplar tarafından kabul edilmemiştir. Sırplar, kendi bölgelerindeki polis teşkilatının kontrolünü ellerinde tutmayı istemekte ve Sırp ve Boşnak-Hırvat bölgeleri arasındaki sınırın ortadan kaldırılmasına karşı çıkmaktadırlar. (164)

Bölgede yer alan bir diğer siyasi yapı olan Kosova’nın 2007’den itibaren Avrupa Birliği yönetimine bağlanması beklenmektedir. Daha önce Kosova’nın uluslararası topluluk tarafından sekiz başlık altında toplanan bazı standartları yerine getirmesi talep edilmiştir. Bu standartlar Kopenhag kriterleriyle benzeşmektedir. Bu durumda Kosova’nın, bağımsızlık elde etmesi durumunda AB ile müzakerelere önceden başlamış olduğunu varsaymak mümkündür. (165) AB’nin Kosova ile ilişkilerde kullandığı en temel araç CARDS Programı’dır. Bu program çerçevesinde demokrasiyi pekiştirmek, yönetimde kurumsallaşmayı, ekonomik ve sosyal gelişimi sağlamak ve AB programlarına katılmak amacıyla 2005–2006 yıllarında 129 milyon Euro ayrılmıştır. AB resmi web sitesinin verdiği bilgiye göre Kosova ile ilişkiler bundan sonra CARDS Programı yerine Ön Katılım Yardım Programı çerçevesinde yürütülecektir. (166)

Aşağıdaki tabloda Batı Balkan devletlerinin AB ile ilişkilerinin 2007 yılı itibarıyla durumunu gösterilmektedir:

Devlet İOA Adaylık statüsü Tam üyelik için
müzakereler
Hırvatistan Ekim 2001 Haziran 2004 Ekim 2005
Makedonya Nisan 2001 Aralık 2005 -
Arnavutluk Haziran 2006 - -
Bosna-Hersek - - -
Sırbistan - - -
Karadağ - - -

Görüldüğü gibi Batı Balkan ülkeleri arasında AB ile ilişkilerin gelişiminde bazı devletlerin diğerlerine kıyasla önde olduklarını görmek mümkündür. Aslında, ilişkilerin derinleşme ölçüsü, bu ülkelerin bölgedeki etnik sorunların çözülmesinde başarısı oranındadır. Ülkelerin kendi istikrarını ve güvenliğini sağlamasında ve daha sonra demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişte sergilenen başarı, AB ile ilişkilerin derinleşmesine neden olmuştur. Aslında istikrar ve güvenlik temini oranını bu devletlerin NATO ile ilişkilerinde de gözlemlemek mümkündür. Daha önce de görüldüğü gibi, AB’nin genişleme sürecinin bir ön aşamasını oluşturmaya başlayan
NATO ile bütünleşme süreci, bu devletlerle ilişkilerde paralel gelişim sergilemektedir. Aşağıdaki tabloda, Batı Balkanlar ülkelerinin NATO ile ilişkilerinin gelişimi gösterilmektedir:

Devlet (167) BİO (168) Tam Üyelik Eylem
Planı Adriyatik Antlaşması
Hırvatistan + + +
Makedonya + + +
Arnavutluk + + +
Bosna-Hersek + - -
Sırbistan + - -
Karadağ + - -

Görüldüğü gibi AB ile ilişkilerde en önde olan Hırvatistan, Makedonya ve Arnavutluk NATO ilişkilerinde de ön safhada yer almaktadır. Her üç devlet 2008 yılına kadar tüm koşulları yerine getirerek NATO’ya tam üye olmayı düşünmektedir. (169) Batı Balkanlar bölgesine genel olarak baktığımız ve doksanlı yıllarla kıyasladığımız zaman, bölgede istikrarın sağlanmasında yeteri derecede bir ilerleme sağlanmıştır. AB ülkelerinin beklentileri ve arzularına uygun şekilde Hırvatistan ve Sırbistan’da otoriter ve milliyetçi iktidarlar değişmiştir. Bu ise AB dahil, diğer uluslararası aktörlerin bölgedeki girişimlerinin gerçekleştirilmesi için daha elverişli bir ortam sağlamıştı. Yine de bölgede istikrarsızlığın sebebi olabilecek yeterince sorun henüz mevcuttur. Sırbistan ile Kosova’nın statüsü hakkındaki sorununun çözülememesi, Bosna-Hersek’te Dayton Barış Planıyla sağlanan ve hassas dengeler üzerinde oluşturulan barışın uluslararası desteğin sürdürülmemesi durumunda dağılması olasılığı, Makedonya’da Slavlar ve Arnavutlar arasında etnik çatışma olasılığının mevcut olması AB’yi bölgeye yönelik aktif bir politika uygulamaya zorlamaktadır. (170) Nitekim AB sorunların çözümünü demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişi amaçlayan reformların gerçekleştirilmesinde görse de, bunun yeterli olamayacağına ve bölge ülkelerine üyelik perspektifinin sunulmasının gerektiğine dair güçlü bir kanaat mevcuttur. Bu durum özellikle Güney Kafkasya ve diğer Yeni Bağımsız Devletler (171) (YBD) olarak kabul edilen eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleri açısından da büyük önem taşımaktadır. Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra MDAÜ ve Batı Balkan ülkelerinde yaşananlara benzer sorunlarla yüzleşen bu devletler AB tarafından takdim edilen ekonomik ve teknik yardımlardan yararlanmıştır. Diğer taraftan, AB’nin YBD’ye yönelik dış politika ve güvenlik politikası amaçlarını gerçekleştirilmesi için farklı bazı araçlar uygulamıştır. Bu durumda bu araçların etkinliğini belirlemek için bunların neler olduğunu anlattıktan sonra MDAÜ ve Batı Balkanlarda uygulanan araçlarla kıyaslanmaları konumuz açısından önem taşımaktadır.


1. Bölüm >>>         2.Bölüm >>>         3.Bölüm >>>


1. BÖLÜM DİPNOTLARI:
1) Neill Nugent, The Government and Politics of the European Union, The European Union Series, London, The Macmillan Press LTD, 1995, s. 392.
2) İrfan Kaya Ülger, “Avrupa Dış Politikası ve AB Genişlemesi”, Avrupa Birliği Üzerine Notlar, Oğuz Kaymakçı (ed.), Ankara, Nobel Yayınları, 2005, s. 29.
3) Nugent, a. g. e., 1996, ss. 392-393.
4) Erhan Büyükakıncı, “Avrupa Birliği-Rusya Federasyonu İlişkilerinde Güvenlik Sorunsalı”, Dünden Bugüne Avrupa Birliği, Beril Dedeoğlu (der.), 2. Basım, İstanbul, Boyut Kitapları, Ekim, 2003, s. 330.
5) Nugent, a. g. e., 1996, s. 393.
6) Nugent, a. g. e., 1996, s. 393.
7) Nugent, a. g. e., 1996, s. 393.
8) Bkz: Turgul Arat ve Sinem Baykal“AB ile İlişkiler”, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (Editör), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003, s. 329; Esra Çayhan, Nurşin Güney Ateşoğlu, Avrupa’da Yeni Güvenlik Arayışları NATO-AB-Türkiye, İstanbul, Afa Yayınları, 1996, s. 106.
9) Provisions On a Common Foreign and Security, Article J.1, Policyhttp://Europa.eu. int/en/record/mt/title5.html, (13.06.07).
10) Haydar Çakmak, Avrupa Güvenliği, 2. Baskı, Ankara, Platin Yayınları, 2007, s. 186.
11) Harun Arıkan, “Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası: Avrupa Birliği’nin ‘Ekonomik Dev’ Siyasal Cüce’ Kimliğini Değiştirme Çabaları”, Avrupa Birliği Ortak Politikaları ve Türkiye, Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Politikaların Uyumlaştırılması, Muhsin Kar, Harun Arıkan, (ed.), İstanbul, Beta Yayınları, 2003, s. 379.
12) Çakmak, a. g. e., 2007, s. 186.
13) Barış Özdal ve Mehmet Genç, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın Türkiye-AB İlişkilerine Etkileri, İstanbul, Aktüel Yayınları, 2005, ss. 131-132.
14) Çınar Özen, “Consequences of the European Security and Defence Policy for the European Non-EU NATO Members”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Ankara, Cilt 1, Sayı 1, (Güz, 2001), s. 140.
15) Çakmak, a. g. e., 2007, ss. 183-184.
16) Arıkan, a. g. m., 2003, s. 381.
17) Bkz: Presidency Conclusions, Article 28, Helsinki European Council, 10-11 December, 1999, http://www.dpt.gov.tr/abigm/abtb/Zirveler/1999%20Helsinki%2010- 11%20Aralik. pdf,   (29.06.07); Arıkan, a. g. e., 2007, s. 382.
18) Acil Müdahale Gücü konusunda daha geniş bilgi için bkz: Eurocorps, eurocorps.
org,  (22.01.2008).
19) Arıkan, a. g. e., 2007, s. 382.
20) İbrahim S. Canbolat, Avrupa Birliği ve Genişleme Sürecinde Türkiye ile İlişkiler, İstanbul, Alfa
Yayınları, 2002, s. 235.
21) Özdal ve Genç, a. g. e., 2005, ss.140-142.
22) Frans-Josef Meiers, “Avrupa’nın Güvenlik ve Savunma Politikasında Karşılaşılan Zorluklar”, Avrasya Dosyası, Avrupa Birliği Özel Sayısı, Cilt 5, Sayı 4, (Kış, 1999), s. 236.
23) Sinan Ülgen, AB ile Müzakerelerin El Kitabı, Ne Bekliyoruz, Ne Olacak?, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005, s. 128.
24) Daha geniş bilgi için bak: Javier Solana, A Secure Europe in a Better World, European Council, Thesaloniki, 20.06.03, www.consilium.Europa.eu/cms3 applications/applications  solana/list.asp?cmsid=246&bid=111&page=arch&archDate=2003&archMonth=6, (02.10.07).
25) Charlotte Bretherton ve John Vogler, The European Union as a Global Actor, London, Routledge, 2006, s. 164.
26) Bretherton ve Vogler, a. g. e., 2005, s. 164
27) Sevilay Kahraman, “Avrupa Birliği ve Irak Krizi: Bölünmeden Yeniden Birleşmeye Uzun İnce Bir Yol”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt 2, Sayı 4, (Bahar, 2003a), s. 159.
28) Bu tanımın kapsamına Macaristan, Polonya, Romanya, Slovakya, Letonya, Estonya, Litvanya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya girmektedir.
29) Christopher Preston, Enlargement and Integration in the European Union, London, Routledge, 1997, s. 196.
30) Esra Hatipoğlu, “Avrupa Birliği’nin Orta ve Doğu Avrupa Ülkelerine Yönelik Genişleme Politikasının Mali Yardımlar Boyutu”, Soğuk Savaş Sonrası Avrupa ve Türkiye, Cem Karadeli (ed.), Ankara, Atlas Yayınevi, Ekim, 2003, s. 176.
31) Poland and Hungary: Assistance for Restructuring their Economies
32) Kopenhag Kriterleri, http://www.goksel.com/kophenag_kriterleri.htm, (30.06.07).
33) Başak Kale, “Avrupa Birliği’nin Balkan Politikası: Çelişkiler İçinde Bir Yanılsama?”, Balkanlar Diplomasisi, Ömer, E. Lütem., Coşkun Birgül Demirtaş, (ed.), Ankara, ASAM Yayınları, 2001, ss. 302-303.
34) Karen Smith, The Making of EU Foreign Policy: The Case of Eastern Europe, 2 Edition, Palgrave, Macmillan, January, 2004, s. 136.
35) Smith, a. g. e., s., 2004, s. 136.
36) İrfan Kaya Ülger, “Balkan Gelişmeleri ve Türkiye: 1990’lı Yıllar”, 21. Yüzyılda Türk Dış
Politikası, İdris Bal, (ed.), Ankara, Nobel Yayınları, 2004, ss. 238-239.
37) Erel Tellal, “Rusya Federasyonunun Dış Politikası: “Yakın Çevre” ve “Askeri Doktrin””, Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003 s. 329.
38) Frank Schimmelfennig, The EU, NATO and the Integration of Europe, Cambridge, Cambridge University, 2003, s. 38.
39) Stephen George ve Ian Bache, Politics in the European Union, Oxford, Oxford University Press, 2001, s. 418.
40) İlhan Uzgel, “NATO’nun Genişlemesi”, Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003 s. 309.
41) Marise Cremona, “Enlargement and External Policy”, The Enlargement of the European Union, Marise Cremona, (ed.) , Oxford, Oxford Press, 2003, s. 197.
42) Cremona, a. g. e., 2003, s. 197.
43) Hatipoğlu, a. g. m., 2003, ss. 178-179.
44) Pal Dunay, “Strategy with Fast-Moving Targets East-Cental Europe”, European Union Foreign and Security Policy Towards a Neighbourhood Strategy, Roland Dannreuther, (ed.), London, Routledge, 2005, s. 31.
45) Kahraman, a. g. m., (2003a), s. 363.
46) Smith, a. g. e., 2004, s. 122.
47) Preston, a. g. e., 1997, s. 202.
48) Çayhan ve Ateşoğlu, a. g. e., 1996, s. 128.
49) Sevilay Kahraman, “Avrupa Birliği Genişleme Politikası”, Avrupa Birliği Ortak Politikalar ve Türkiye, Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Politikaların Uyumlaştırılması, Muhsin Kar, Harun
Arıkan, (ed.), İstanbul, Beta Yayınları, 2003b, s. 364.
50) Avrupa Antlaşmaları, (Europe Agreements), ikv.org.tr/sozluk2.php?ID=980, (18.08.07).
51) http://www.dpt.gov.tr/abigm/abib/Avrupa_ant/Bulgaristan-AT%20AA_doc.htm, (16.08.07).
52) Andrey Motkov, Avrupa Antlaşmaları, (Европейские Соглашения), krugosvet.ru
/articles/109/1010989/1010989a1.htm, (03.09.07).
53) Kahraman, a. g. m., 2003b, s. 360.
54) Bkz: PHARE, ec.Europa.eu/enlargement/financial_assistance/phare/index_en.htm, (30.06.07).
55) AB Programları Kapsamında Türk Firmalarına Yeni İhale İmkanları, http://eic-istanbul.org/dokumanlar/abm/ihale/yurdisi/abihale.htm, (30.06.07).
56) PHARE Programı, (Программа Файр), vasilievaa.narod.ru/mu/csipfo/kpr/frames/ guide/phare.htm, (30.06/07).
57) Hatipoğlu, a. g. m., 2003, s. 183.
58) PHARE, 30.06.07.
59) Smith, a. g. e., 2004, s. 77.
60) Dunay, a. g. e., 2003, s. 31.
61) Çayhan ve Ateşoğlu, a. g. e., 1996, s.118.
62) Ülger, a. g. e., 2005, ss. 48-49.
63) G-24 OECD üye olan en sanayileşmiş devletler grubu kast edilmektedir.
64) Bretherton ve Vogler, a. g. e., 2006, s. 139.
65) Jan Zielonka, “Paradoxes of European Foreign Policy, Policies Without Strategy: the EU’s Record in Eastern Europe”, Yearbook of Polish European Studies, http://www.ce.uw.edu.pl/wydawnictwo/yearbook_no2-1998/ZIELONKA.pdf, s. 28.
66) Greco Ettore,“The Expanding EU Role, European Union Foreign and Security Policy”, Towards a Neighbourhood Strategy, Roland Dannreuther, (ed.), London, Routledge, 2005, s. 63.
67) Ettore, a. g. e., 2005, s. 64.
68) Zielonka, a. g. m., 1998, s. 36.
69) NATO El Kitabı, Brüksel, NATO Office of Information and Press, 2001, s. 242.
70) Çayhan ve Ateşoğlu, a. g. e., 1996, s. 121.
71) Stuart Croft et al., The Enlargement of Europe, Manchester, Manchester University, 1999, ss. 22- 23.
72) Marija Obradoviç, “Milliyetçilik ve Avrupacılık: Doğu Avrupa Elitlerin Durumu”, Soğuk Savaşı Sonrası Avrupa ve Türkiye,Cem Karadeli, (ed.),Ankara,Atlas Yayınevi,2003,s. 56.
73) Croft, a. g. e., 1999, s. 23.
74) NATO El Kitabı, s., 62.
75) Büyükakıncı, a. g. m., 2003, s.147.
76) Büyükakıncı, a. g. m., 2003, s. 146.
77) Smith, a. g. e., 2004, s. 118.
78) Karen E.Smith, “The Conditional Offer of Membership as an Instrument of EU Foreign Policy: Reshaping Europe in the EU’s Image”, Marmara Avrupa Araştırmaları Dergisi, İstanbul, Cilt 8, Sayı 1-2, (2000), ss. 33-34.
79) Kopenhag kriterlere göre, aday devletler öncelikle demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığını garanti altına almalı, işleyen bir pazar ekonomisini oluşturmalı, AB içinde rekabet edebilme kapasitesini sağlamalı ve siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyum dahil olmak üzere üyelik yükümlüklerini yerine getirme kabiliyetini geliştirmelidir.
80) Smith, a. g. m., (2000), s. 35.
81) AB tarafından kabul edilmiş ve Kopenhag kriterlerine en fazla uyum gösterebilme yeteneğine sahip olan diğer üç devlet ise Slovenya, Estonya ve Güney Kıbrıs’tır.
82) Büyükakıncı, a. g. e., 2003, s. 147.
83) Smith, a. g. m., (2000), s. 39.
84) Milada Anna Vachudova, “Strategies for Democratisation and European Integration in the Balkans”, The Enlargement of the European Union, Marise Cremona, (ed.), Oxford, Oxford University, 2003, s. 145.
85) İlhan Uzgel, “Doğu Blokunda Sosyalist Rejimlerin Çöküşü, Balkanlar ve Türkiye”, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003, s. 481.
86) Uzgel, a. g. m., 2003, s. 482.
87) Will Bartlett, “Serbia and Montenegro”, The Central & Eastern Europe Handbook, Prospects Onto the 21st Century, London, Fitzroy Dearborn, 1999, s. 94.
88) Uzgel, a. g. e., 2003, s. 491.
89) George ve Bache, a. g. e., 2001, s. 87.
90) İrfan Kaya Ülger, “Balkan Gelişmeleri ve Türkiye: 1990’lı yıllar”, Türk Dış Politikası, İdris Bal, (ed.), Ankara, Nobel Yayın Dağıtım Yayınları, 2004, s. 233.
91) Tufik Burzanoviç, “Bosna Örneğinde ABD’nin Balkan Siyaseti Anlamak”, Balkan Diplomasisi, Ömer E., Lütem ve Çoşgun Birgül Demirtaş, (ed.), Ankara, ASAM Yayınları, 2001, ss., 280-281.
92) Lester, H. Brune, The United States & the Balkan Crisis, 1990-2005: Conflict in Bosnia & Kosovo, Claremont, Regina Books, 2005, s. 22.
93) Milada Anna Vachudova, a. g. m., 2003, s. 145.
94) Rogel Carole, The Breakup of Yugoslavia and the War in Bosnia, London, Greenwood Press,
1998, s. 60.
95) Örneğin, Dönem Konsey Başkanı Jacques Poos bu konuyla ilgili şu sözleri demiştir: “Avrupalıların çözebileceği herhangi bir sorun varsa, bu da Yugoslavya sorunudur. Bu Avrupa ülkesidir ve Amerika için hiç bir önemi yoktur, hatta hiç kimse için önemi yoktur”. Bkz: Bretherton ve Vogler, a. g. e., 2006, s. 195.
96) Bretherton veVogler, a. g. e., 2006, s. 195.
97) George ve Bache, a. g. e., 2001, s. 88.
98) Nutall, European Foreign Policy, Oxford, Oxford University, 2000, s. 195.
99) Nutall, a. g. e., s., 2000, s. 214.
100) Nurşin Güney Ateşoğlu, “Bosna-Hersek Sorunu ve Barış Görüşmeleri Süreci”, Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar, Kemali Saybaşılı-Özcan Gencer, (der.), İstanbul, Bağlam Yayınları, 1997, s. 269.
101) Brune, a. g. e., 2005, s. 32.
102) Carole, a. g. e., 1998, s. 62.
103) Ateşoğlu, a. g. m., 1997,, s. 270.
104) Brune, a. g. e., 2005, 1998, s. 32.
105) Ejup Stitkovac, Jasminka Udovicki, “Bosnia and Herzegovina: The Second War”, Yugoslavia’s Ethnic Nightmare: The Inside Story of Europe’s Unfolding Ordeal, Jasminka Udovicki-James Ridgeway, New York, Lawrence Hill Books, 1995, s., 192; Nurşin Güney Ateşoğlu, a. g. m., 1997, s. 271.
106) Christopher Bennett, Yugoslavia’s Bloody Collapse: Causes, Course and Consequences, London, Hurst & Company, 1995, s.198.
107) Ateşoğlu, a. g. m., 1997, ss. 271-272.
108) Tom Gallagher, The Balkans After the Cold War, From Tyranny to Tragedy, London, Routledge, 2003, ss. 129-130.
109) Bretherton ve Vogler, a. g. e., 2006, s.196.
110) Nutall, a. g. e., 2000, s. 216.
111) Janusz Bugajski, Nations in Turmoil, Conflict & Cooperation in Eastern Europe, Oxford, Westview Press, 1993, s. 103.
112) Dinan Desmond, Ever Closer Union, An Introduction to European Integration, China, Palgrave Macmillan, 2005, s. 590.
113) Ateşoğlu, a. g. m., 1997, s. 264.
114) Ülger, a. g. m., 2004, s. 233.
115) Bkz: Ateşoğlu, a. g. m., 1997, s. 261.
116) Ateşoğlu, a. g. m., 1997,s. 266.
117) Carole, a. g. e., 1998, s. 66.
118) Burzanoviç, a. g. m., 2001, s. 281.
119) Stephen M. Walt, “Clinton’ın Dış Politikasına Koşullu İki Övgü”, Avrasya Dosyası, ABD Özel, Cilt 6, Sayı 2, (Yaz, 2000), s. 143.
120) Brune, a. g. e., 2005, ss. 39-40.
121) Burzanoviç, a. g. m., 2001, ss. 282-283.
122) Brune, a. g. e., 2005, s. 40.
123) Mike Bowker, “European Security”, Foundations Contemporary Europe, Richard Sakwa ve Anne Stevens, Great Britain, St. Martin Press, 2000, s. 213.
124) Brune, a. g. e., 2005, s. 41.
125) Albert Rohan, “Balkanlardaki Kriz Kaynakları ve Bölgeleri, Türkiye”, NATO ve Avrupa Birliği Perspektifinden Kriz Bölgelerin İncelenmesi ve Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri, Reşat Ödün, (der.), Ankara, Genelkurmay Basım Evi, 2004, s. 242.
126) Brune, a. g. e., 2005, s. 41.
127) Necmettin Alkan, “Dayton Sonrasında Bosna-Hersek’te Yapılan Seçimler ve Barış Sürecine Etkileri (1996-2006)”, Avrasya Etütleri, No 29-30, Ankara, TİKA Yayınları, 2006, s. 98.
128) Bkz: Carole, a. g. e., 1998, s. 68.
129) Vachudova, a. g. m., 2003, s. 147.
130) Gallagher, a. g. e., 2003, ss. 184-185.
131) European Union Force
132) Nesrin Kenar, Bir Dönem Perde Arkası: Yugoslavya; Yugoslavya Sorununun Ulusal ve Uluslararası Boyutu, Ankara, Palme Yayıncılık, 2005, s. 409-410.
133) Murat Kavalalı, AB’nin Merkezi Doğu Avrupa ve Batı Balkan Ülkeleri ile İlişkileri, Ankara, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı (AB ile İlişkiler Genel Müdürlüğü), Ekim, 2005, ss. 48-49.
134) EU-Western Balkan Relations, (21 Eylül 2004’de yayınlanmış-6 Temmuz 2007’de
güncelleştirilmiştir), http://www.euractiv.com/en/enlargement/eu-western-balkans-relations/article- 129607, (18.07.07).
135) Ettore, a. g. e., 2005, ss. 62-63.
136) Gökçen Alpkaya, “NATO Müdahalesi Üzerine”, Tartışma Metinleri, 15 Haziran, 1999, http://politics.ankara.edu.tr/~alpkaya/kosova.htm, (20.09.07).
137) Alpkaya, a. g. m., 1999.
138) Bartlett, a. g. e. 1999, s.101.
139) Hall Gardner, “The Genesis of NATO Enlargement and of War “over” Kosovo”, Central and Southern Europe in Transition: Perspectives on Success and Failure since 1989, Gardner Hall, (ed.), London, Praeger, 2000, s. 168.
140) Brune, a. g. e., 2005, s. 87.
141) Gardner, a. g. m., 2000, ss. 168-169.
142) Willie, “The Kosova Intervention and European Security: NATO’s Pyrrhic Victory”,
Contemporary Issues and Debates in the EU Policy,Vassiliki N. Koutrakou, (ed.), Manchester, Manchester University, 2004, s. 25.
143) Rakia Moalla-Fetini et al., Kosova Gearing Policies Toward Growth and Development, Washington, International Monetary Fund, 2005, s., vıı.
144) Mirzet Mujezinovic, Batı Balkanlar’da İstikrarsızlık Kaynakları: Kosova ve Bosna Hersek, http://www.turkishweekly.net/turkce/yazarlar.php?type=12&id=276, (15.07.07).
145) Bu konuda bkz: Hüseyin Pazarcı, Uluslar arası Hukuk, 2. Kitap, Turhan Kitabevi, Ankara, 2005.
146) Mirzet Mijezinoviç, Kosova: Balkanların Yeni Devleti, turkishweekly.net/turkce/ yazarlar.php ?type=12&id=228, (15.07.07).
147) Yeniden Kosova, (И снова Косово), gazetasng.ru/chronology/digest/?id=6792, (05.08.07).
148) Mirzet Mijezinoviç, Batı Balkanlar’da İstikrarsızlık Kaynakları: Kosova ve Bosna
Hersek,(15.07.07).
149) Stabilisation and Association Agreement
150) Bkz: Özge Onursal, “Regional Cooperation as Political Conditionality: the Case of the Western Balkans”,Turkish Review of Balkan Studies, No 10, İstanbul, Bigart Yayınları, 2005, ss., 169- 172; EU-Croatia Relations: Main Steps Towards the EU, (son yenilenme tarihi: Kasım 2006), http://ec.Europa.eu/enlargement/croatia/eu_croatia_relations_en.htm, (04.08.07).
151) Kavalalı, a. g. e., s. 42.
152) Bkz: Zagreb Zirvesi Nihai Beyannamesi, (24 Kasım 2000), ec.Europa.eu/ enlargement/ enlargement_process/accession_p
rocess/how_does_a_country_join_the_eu/sap/zagreb_summit_statement_en.htm, (02.08.07).
153) Community Assistance for Reconstruction, Democratization and Stabilization
154) Bkz: Zagreb Zirvesi Nihai Beyannamesi
155) CARDS Programı, 5 Aralık 2000 tarihinde AB’nin 2666/2000/EC Konsey Tüzüğü ile kabul edilmiş mali programdır. Bu tüzüğe göre, Batı Balkanlar ülkeleri için 2000–2006 tarihleri arasında belirlenen bütçe 4.65 milyar Euro’dur. Bu bütçenin CARDS Programı çerçevesinde beş öncelikli alanda kullanılması öngörülmüştür. Bu alanlar: adalet ve içişleri, kurumsal yapılanma, ekonomik ve sosyal kalkınma, demokratik istikrar, çevre ve doğal kaynaklar. Daha geniş bilgi için bkz: The CARDS Programme (2000-2006), (05.02.07), http://www.Europa.eu/scadplus/leg/en/lvb/r18002.htm, (10.07.07); Kavalalı, a. g. e., s. 47.
156) Bkz: Zagreb Zirvesi Nihai Beyannamesi; Kavalalı, a. g. e., s. 44.
157) Bkz: Τhe Thessalonica agenda for the Western Balkans, General Affairs & External Relations Council (GAERC), Conclusions, (16 Haziran 2003), http://ec.Europa.eu/enlargement/enlargement_process/accession_process/
how_does_a_country_join_the_eu/sap/thessaloniki_agenda_en.htm
158) Ettore, 2005, a. g. e., s.65.
159) Jovan Teokareviç, “Balkan Countries and Euro-Atlantic Integration: Is the Pace of Rapprochement From 2005 Sustainable?”, Proceedings of the International Conference on the Enlargement Towards South-East Europe, Ozan Erozden (ed.), İstanbul, Ortadoğu ve Balkan İncelemeleri Vakfı Yayınları, Aralık, 2005, s.72.
160) Erhan Türbedar, Balkan Ülkelerin Avrupa Birliği Yolculuğu, Stratejik Analiz, Ankara, ASAM Yayınları, (Şubat 2007), s.76.
161) EU-Western Balkans Relations, (21.09.07), euractiv.com/en/enlargement/eu western- balkans-relations/article-129607, (15.07.07).
162) Türbedar, a. g. m., 2007, s.76.
163) Mirzet Mijezinoviç, AB’nin Baskısıyla Sırbistan’da “Demokratik” Hükümet Kuruldu, http://www.turkishweekly.net/turkce/yazarlar.php?type=12&id=254, (15.07.08).
164) Mirzet Mijezinoviç, Bosna Hersek’in AB Yolundaki Zorlukları,turkishweekly.net/turkce /yazarlar.php?type=12&id=209, (15.07.08).
165) Türbedar, a. g. m., 2007, s. 76.
166) Kosova - EU Kosova Relations, Main Steps Towards the EU, http://ec.Europa.eu
/enlargement/serbia/Kosova/eu_Kosova_relations_en.htm, (07.08.07).
167) Kaynak: Teokareviç, a. g. m., 2005, s. 73.
168) Barış İçin Ortak
169) Teokareviç, a. g. m., 2005, s. 73.
170) Ettore, a. g. e., 2005, ss. 71-73.
171) YBD tanımı eski Sovyetler Birliğinden ayrılan devletleri topluca ifade edebilmek için geliştirilmiştir. Bu tanımla aşağıdaki devletler kastedilmektedir: Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Moldova, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan. Sovyetler Birliği’ni oluşturan diğer üç cumhuriyet Letonya, Litvanya ve Estonya AB taraftan tam üyelik sürecine kabul edildikten sonra, bu tanım çerçevesinden çıkarılarak, MDAÜ arasında yer aldılar. Anlaşıldığı gibi YBD belli bir bölgenin tanımını sağlanmasının ötesinde bir de AB tarafından uygulanan politikalar açısından bir statü fonksiyonunu da taşımaktadır. AB’nin YBD’ye yönelik uyguladığı politikalar açısından bu devletlerle benzer bir gelişim sürecine sahip olan Moğolistan da bu tanım dahilinde yer almaktadır.