...................
...................
ARTIK XABZE AYAK BAĞIDIR -5
Mitat Şengün
01 Mayıs 2007
                         
...................
 
...................

CircassianCanada Notu: Aşağıda yayınlanan metinler Denetim Kurulu Üyelerimizce denetlenip yayına verilmiştir.............

                     
Jade Wumar
13.05.2007

Sayın Mitat Şengün,

Xabze: xaxığe + bze / xaxığe: seçilmiş, ayıklanmış, arınmış, ayrılmış vb. Bze: dil. Xabze: seçilmiş dil (herkesin ortak dili). Tarih boyunca anlatılan tasvirlere bakarsanız, anlamın böyle olduğunu görürsünüz. Xe: Altı kez anlamı da taşır. Artı fiil başındaki xe alt anlamı vermez. Saxeplheğ derseniz xe'nın ne anlama geldiğini daha iyi anlarsınız. Xe ya alt anlamı vermek istiyorsanız yixe demeliydiniz bence. Şimdi size göre Axeme axet cümlesinden onların altında anlamı çıkar. Alt, aşağı demek istiyorsanız ççeğ demelisiniz. Avam içinde çıle kelimesi yeterlidir. Xabzeye xeti yibze herkesin dili anlamını verenlerde vardır. XABZE: SEÇİLMİŞ DİLDİR. "Adıghe xabz auağ nah werk xabz auağep", "ttsıfığer ahmıwgueş", "şım wıkhızfanerem şı waseççe wişen" "bzılfığe zıdeşısım aşe şıraxırep". Bu atasözlerini açarsanız bazı tanımlamalarınızı tekrar gözden geçirmeniz gerektiğini göreceksiniz.

Günümüzün gerçeklerini mi yoksa xabzeyi mi yargılıyorsunuz sayın Mitat Şengün?

Saygılar...


Necdet Hatam
13.05.2007

Sayın Şengün,

Yazdığınız kısacık yazı ve bulunduğunuz itirazlardan anlaşılıyor ki, dile gerçekten vakıfsınız. Önce bundan mutluluk duyduğumu, yeterince işlenmemiş, kuralları da yeterince belirgin bilinir hale getirilememiş dilimiz konusunda özelinizde de yazışmak tartışmak istediği dile getireyim. Dili kimi sözcükleri bu şekilde çözümlemekten ben kendi payıma hep çekindim çözümlemeleri de kuşku ile karşıladım, karşılıyorum. Bunu yapabilmem için genel dil bilgimin, özelde Adigece bilgimin yeterince derin olmadığını düşünüyorum. Sözcüklerin nasıl bir evrim geçirdikleri, dilimize özgü evrim kuralları bunların bol örnekleri konusunda yeterince bilgi sahibi olmadan, diyalektlere göre farklı söyleyişleri göz ardı ederek böylesi çözümlemeler yapmanın çok gerçekçi olmadığını düşünürüm.

Yine de bu dil bilginizle beni haklı çıkartacak ve benim verdiğim örneklerden daha güzellerini bulabileceğinize de inanıyorum. Xabze konusuna gelince: Biz arada yazmaya çalışanlar yazdıklarımızın hem okunduğu, özümsendiği, eleştiri gelmediği için de içselleştirildiği zehabına kapılırız. Yanlış tabi... Ancak her yeri geldiğinde, her soru sorulduğunda da daha önce yazdıklarımızı yeniden yazmayı, bak böyle yazmıştım demenin biraz "xebzenşağe" olarak karşılanmasından korkarız.

Daha önce yayınladığım xabze konulu ve halen CC'de yayında bulunan yazılarımı bu sayfada yeniden anımsatmamı da mazur görün lütfen.

Xabze kültürün bir kesiti, bir parçası ve elbette ki üst yapı kurumu ve bence elbetteki sosyal statüsü, gelir durumu bu kuralları uygulayabilecek konumda olan kesimi ilgilendiriyordu. Bilimadamlarının, sosyologların söylediklerini hiçe sayarak, çevrelerindeki her halkın gelenek, göreneklerinin de değiştiğini görerek nasıl xabzenin değişmezliği savunulabilir bilmem ki... Ama eğer kopma olmasaydı, eğer kendi topraklarımızda baskın halk olsaydık yine değişmiş olan ama bizim olan ve bizi diğer halklardan ayıran çoğu kuralı da anayasamızda, yasalarımızda yer bulan xabzemiz olacağından da kuşku duymuyorum...

Bu konuda yazdıklarımın bir bölümüne geçmeden önce: Yaşamak ve anlatmak adlı dağarcıktaki yazım çerçevesinde bugün yaşadığım olayı da bir değerlendirin. "khğeğeştah" çiçek açma zamanı. Önceki kültür bakanlarımızdan Sayın Çemışö Gazi'nin incelemelerinden Adigelerin kutladığı bir gün olduğu belirlenmiş. Her yıl da kutlanıyor artık Kültür Bakanlığı programı ile. Milliyetine bakılmaksızın tüm halkların çocukları öğrencilerinin rengarenk giysileri ile katıldığı, Adigece, Rusça şarkıların söylendiği, dansların edildiği, birlikte mutlu olma türkülerinin söylendiği güzel bir gün geçirdik. Evet belki eski içeriği ile değil ama bize özgü ve bizim geleneğimiz için kutladığımız bir gün... İşte yazılar... Gerekli görürseniz konuda derinleşmeye çalışır, bilimadamlarımızdan da görüş alırız diyorum...

Xabze, bilmem dünyanın neresinde olursa olsun birkaç Çerkes'in bir araya gelip de “xabze”den söz etmedikleri olur mu?

Sanmıyorum.

Peki, xabze bilimsel gerçekler çerçevesinde mi tartışılır?

Keşke…

“Xabze” ye ilişkin dinlediğimiz konuşmalar, okuduğumuz yazıların çoğu, “xabze”nin geçmişten bu güne hiç değişmediğini, değişmemesi gerektiğini, tüm Çerkeslerin (Adige-Abaza) “Xabze”sinin aynı olduğu ve herkeslerin buna uyduğu dönemlerin yaşandığını düşündürür.

Xabze çoğun idealize edilir.

Kanıt mı?

Kaf-Fed’in yayınlamış olduğu “Biz Çerkesler” adlı kitapçıkta aramadığınız kadar var. Örneğin altmışıncı sayfada: “Çerkes toplumu, günümüz dünyasındaki İngiltere örneğine benzer biçimde, yazılı olmayan geleneksel hukuk kurallarıyla yönetilir.” denmiş. “Xabze”, anayasal kuralları, 13. yüzyıldan bu yana yayınlanmış olan hukuk belgelerinde (Magna Carta 1215; Haklar Bildirisi, 1688; Habeas Corpus yasası, 1679; Parlamento Yasası 1911)…” yer alan İngiltere anayasasına benzetilmiştir. Yine, J.S. Bell anılarında: “Şu da unutulmamalıdır ki, bu insanlar arasında şiddetli bir şekilde iç savaşlar ve kan davalarının (İrlanda ve İskoçya’daki kabileler arasında olduğu gibi) sona erdirilmesinden sadece elli yıl kadar geçmiş bulunuyor...” demesine, ünlü romancımız, ǒeraşe Tembot, “Şıw Zakhu – Tek Atlı” adlı romanını “lhı ş’ej – kan davası” üzerine kurgulamış olmasına,. ünlü ozanımız Khuyekhue Nalbıy, Adigey’in ilk ve tek uzun metrajlı filmin senaryosunda kan davasını işlemiş olmasına karşın sözü edilen kitapçıkta, “Çerkes sosyal yaşamında öldürmeyi gerektirecek düzeyde gerginlik ve çatışma çok az görülür” denebilmiştir.

Halbuki “xabze” kültürün bir parçası ve kültür de her toplum için bir süreçtir, değişkendir. Bu değişimin önemine Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği Gençlik Kolu Bülteni “Nartlar’ın Sesi”nde (sayı 8 Mart-Nisan 1975) şöyle dikkat çekmiştik. “İşte derneklerimiz bu anlayışla yola çıkmalı, Çerkes Halk Bilimi'ni araştırmalı, incelemeli ve bir bireşime varmalıdırlar. Ancak buna geç kalınmaması gerekmektedir. Çünkü “halk”ın bize yakın gelen bir tanımı “dil, din ve objektif koşul birliği içinde olan topluluklar” dır. Çerkes dilinin çoğu bölgelerde unutulmaya yüz tuttuğu, Çerkeslerin karşı, karşıya bulunduğu farklı objektif koşullar nedeni ile hızlı değişime uğradığını bildiğimiz bu dönemde, Çerkes halk değerlerinin doğru olarak saptanmasının yukarıdaki halk tanımına uygun dönemde yaşayanlardan, yada bu değerleri onlardan öğrenenlerden edinilecek verilere bağlı olduğu kuşkusuzdur. Kısa bir dönemde buna çözüm bulunmadığında, sonradan yapılacak araştırmalarla, çeşitli bölgelerde değişime zorlayan objektif koşulların farklılığı nedeni ile temelde tek olan bir halk değeri değişik biçimlerde bulunacaktır.” Anavatanda yerleştiğimden bu yana gözlemlerim, Çerkeslerin hiçbir dönemde, değişmemiş yada değişmez xabzesi olmadığını ortaya koymuştur. Her kabileye göre değişen aynı kabilede köyden köye değişen geleneklerin az olmadığına tanık oldum ve bu durumun hep böyle olageldiği hep olageldiği sonucuna vardım. Bu görüşlerimi de doğruladığını sandığım şu atasözümüz, xabzenin komşudan komşuya bile değişebileceğini bakın ne güzel anlatmış: “Zeğuıneğuit’u ya çem şıççe zefedep – zeğuıneğuit’ı ya jem şıççe zexuedekhım” (Iki komşunun inek sağışı bile farklıdır).

Örneğin şimdilerde, Adigey'deki kimi köylerde hala titizlikle uygulanan, beni çok şaşırtan, hele Uzunyaylalıları çok şaşırtacak olan bir xabzeden söz edeyim size.

Cenaze kaldırılmaya hazır hale geldiğinde bulunduğu odadan çıkarılmazdan önce, ölünün çok yakını erkeklerden bir grup yaş sırasına girer ve yüksek sesle ağlama sesi çıkartarak ölünün bulunduğu odaya girer çıkarlar. Odadan çıkarılması mezarlığa götürülmesi işlemleri ondan sonradır.

Peki eskiden evliliklerde; kız tarafının, erkek tarafına wase almak üzere gittiğini duymuş muydunuz ya da Uzunyayla’da çok önemsenen bir tören olan “neçıhıtx”ın her yörede aynı şekilde önemsenmemesine ne demeli? Uzunyaylada imam nikahı anlaşma sağlandıktan sonra kız evinde kıyılır. Reyhanlı’da ise gelin alındıktan sonra erkek evinde kıyılır. Zaten imam nikahı İslamiyet'ten sonra adet olduğuna göre çok yeni olmalı değil mi?

Adige-Abazaların Müslüman olmayanlarında, Uzunyaylada’ki bu şekli ile “neçıhıtx” geleneği olması zaten mümkün değil. Sizler de evlilik “nısaşe” sırasında köyden köye değişen bu farklıkların konuşulduğunu, kimileyin aralarında tartışmalar çıktığını yaşamışsınızdır.

Bence birçok xabze kuralı daha Kafkasya’da iken bölgelere göre farklık gösteriyordu.. Aslında kültürün, -elbetteki xabzenin de- değişkenliğini, kültürü konu edinen hemen her kitapta bulabilirsiniz. Toplumlardaki sosyo-kültürel değişme ise, sosyolojinin en önemli araştırma konularından biri olma özelliğini her dönem korumuştur.

Kaf-Der’in yayınlamış olduğu Türkiye Çerkeslerinde sosyo-kültürel değişme adlı kitapta araştırmacılarımızdan sayın Cahit Aslan kültürün değişimin kaçınılmaz olduğunu bakın ne güzel anlatmış: “Ne zaman Çerkesler kendi aralarında konuşmaya başlasalar sitemlerin ardı arkası kesilmez. Hep bir ağızdan değişiyoruz, yok oluyoruz, kayboluyoruz demeye varan sözler sarf ederler. Sanki değişilmemesi gerekiyormuş gibi tepkiler gösterilmekte: varlıklarını değişmezliğin içinde aramaktadırlar. Bu bağrışmalar, doğruluk payları olduğu kadar eksiktir de. Bir kere değişmezlik eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü her şey hareket halindedir, değişmek zorundadır. Yalnız aralarında bir fark vardır, o da değişmenin niteliği, değişmenin hızı ve değişen birimlerin tüm yapıya olan etkisidir.

Değişmeyi bir kültür için problem haline getiren değişmenin ardından bir çözülmenin gelip gelmediğidir. Yada değişen birimin kültür bütününe bozucu etkide bulunup bulunmadığıdır. Değişmenin bir problem haline gelmesinin bir diğer yönü de, o’nun olan ile olması gereken arasındaki çelişkisidir. Toplumların normal koşullarında olan değişimi, kendi iç çelişkilerinin bir ürünüdür ve olması gerekeni yansıtır. Yani olan aynı zamanda olması gerekendir. Şayet olan, olması gerekenden uzaklaşıyorsa normal değişim sürecinden sapma var demektir. Göç (zorunlu göç-sürgün) buna en açık bir örnektir. Çünkü göç, kültürleri uymak zorunda veya bir süreliğine çatışmak zorunda bırakan yeni bir sosyal hayat alanıyla bir sosyal yapıyla yüz yüze getirmektedir. Diğer taraftan yeni sosyal mekan da kendi değişimini yaşamakta ve bu da değişimin boyutlarının anlaşılmasını biraz daha zorlaştırmaktadır. Her şeyden önce Çerkesler de değişmek zorundadır. Yalnız çözülmeden kültürel kimliği sürdürerekten.”

Evet “xabze” toplumun içinde yaşadığı dönemdeki anayasası. Çeşitli konulara ilişkin kurallar da günümüz yasalarıdır. Çerkes toplumu, döneminde kendi devletini kurabilseydi, xabze de olabildiğince devletin yasalarına yansıyacaktı. Çok basit bir örnekle evli bayanların, kocalarının değil kendi soyadlarını taşımaları yasal olacaktı. Çünkü “xabze” ye göre, Çerkes kadınının soy adı evlenmeyle değişmez.

Ben yaşta olanlar, analarımızın baba akrabalarımız için hiç bir zaman “di lhepkh, tiwınekhueş demediklerini fi lhepkh, şüiwınekhueş” dediklerini anımsayacaklardır. Adları anılmayan analarımız çoğunlukla filanların kızı, örneğin “Yağanxe yapxhu” diye çağrılmışlardır. Şimdilerde bile kimi yörelerde bu kuralın geçerli olduğunu sanıyorum. Kimlerdensiniz, sorusunu evli bir Çerkes kadını önce kimlerin kızı olduğunu sonra da kimlerin gelini olduğunu söyleyerek yanıtlar. “Xabze” ye ilişkin sorunlarımızı da dilerseniz bir dahaki yazıya irdeleyelim.

Meşfeşşu Necdet Hatam Xabze Üzerine-2 >>>


Meşfeşşu Necdet Hatam CC'de halen yayında bulunan “Biz Çerkesler” adlı kitapçığın eleş
tirisinden ÇERKESLERDE SOSYAL YAŞAM “1767 ve 1790 (tartışmalı bir tarih en şiddetli çarpışmalar 1796’da gerçekleşti) yıllarında Kuban yöresi Çerkeslerinin ayaklanmaları sonucu bey ve pşıler Ruslara sığınmak zorunda kaldılar.”

Olayın özünü anlatmaktan uzak bu bilgilerin kaynağı da çok merak konusu. Kimler ayaklanmıştır? Ruslara sığınan pşıler kimlerdir? Köleler mi, özgür çiftçiler mi baş kaldırmıştır? Aslında yanlışlık başlı başına bir inceleme konusu olan çok önemli bir olayın kısacık bir cümle ile anlatılsın isteğidir. Ayaklanmanın sınıfsal temeli olmakla birlikte Shapsugh, Nathuac ve Abdzax özgür köylülerinin (zaten bunlarda pşı yoktur) Bjedugh pşılarına karşı başkaldırısıdır. Ruslardan yardım istenmiş ve lojistik destek sağlanmıştır. Ancak Bjedugh köle ve özgür çiftçileri, özgür çiftçilerin yanında değil, kendi pşılerinin yanında savaşa katılmıştır (Adigey Devlet Üniversitesi Öğretim üyesi Yemij Ruslan). Bizce bu bölüm kitapçığın yayımlanma (...Günümüzde Çerkesler nerelerde ve nasıl yaşıyorlar?) amacı ile hiç bağdaşmıyor.

Yazar kendisinin yaşamadığı, ideal bir toplum modeli çizmiştir, hala az bilinen geçmişimizde gezinip durmuştur. Yazarımız, hoşnut olmamalı ki, bir türlü günümüzü Çerkeslerini anlatmaya yanaşmamış ancak eylemlerde de geçmiş zamanı kullanmamıştır. Geleneksel Çerkes toplumu diyerek sözü edilen toplumun günümüz toplumu olmadığını söylemiş. Ancak bu toplum yapısının hangi yıllarda var olduğu belirtilmemiştir. Bu bölüm yazarının bence en takdire değer yanı Ürdün diasporası anlatılırken sözü edilmeyen Ürdün prensi Ali bin Al Hüseyin’in “Çerkeslerin anavatanlarına geri dönüşlerini sembolize eden atlı yürüyüşü” anımsatmış olmasıdır.

Bizce bu bölümde idealize edişte de aşırıya kaçılmış, kimileyin yenilerde uygulamaya giren kimi davranışlar xabzeye temelden aykırı olduğu halde Çerkes xabzesi gibi sunulmuş, kimileyin de toplumun bilincinde yer etmiş kimi gelenekler yok sayılmıştır. Kimi konularda da yazarımızın nev-i şahsına münhasır yaklaşımları olmuştur. Örneğin elli altıncı sayfada; “Konuklar, bölge veya köy girişinde gençler tarafından karşılanarak, yiyecek ve bje içinde içecek ikram edilir’’ üst yazısı ile ulusal giysiler içinde, iki çocuk fotoğrafı verilmiştir. ‘’Geleneksel toplum kurallarına uymayan bu görenek yenilerde anavatan kesiminde gelenek haline gelmeye başlamıştır’’ denseydi itirazımız olmayabilirdi. Çünkü ben, bu geleneği kendi köyünde görmüş hiçbir muhaceret Çerkes’inin olmadığından eminim bulamayacağız. Gelenek bir Rus geleneği olup adı da ‘’tuz-ekmek’’tir. Sunumunda da içki yoktur. Özel pişirilmiş bir ekmek-çörek ve yanında ekmeğin batırıldığı bir azcık tuz işlemeli örtülerle süslenmiş tepsilerde sunulur. Kitapçığın deyimi ile geleneksel Çerkes toplumunda ise sokakta, görünür şekilde yemek içmek en çok ayıplanan davranışlardan biridir.

Halen Kafkasya’da belirli bir yaşın üzerinde sokakta sandviç yiyen, dondurma yiyen ya da yiyeni ayıplamayacak kişi bulmak bir hayli zordur. Yetişkinlerle ilgili hiçbir konuda çocukların ortada bile ortalarda görünmesinin bile hoş görülmediği bir toplumda konuğu karşılamak gibi en onurlu görevin çocuklara verilemeyeceği nasıl bilinmez. Dahası, biz dönüş yapanların, burada değiştirmek istediğimiz geleneklerden biri de çocukların, gençlerin konuğun yanına çıkarılmaması uygulamasıdır. Geçmişte var olan bu geleneğin yararını değil artık zararını gördüğümüze inandırmaya çalışıyoruz.. Sayfa elli yedi: “Geleneksel Çerkes yaşamında bütün bu alanlar, xabze (khabze) adı verilen, yazılı olmayan, yaşanarak kuşaktan kuşağa aktarılan ve dünya halklarınca da bilinen belirli kurallarla düzenlenmiştir.’’

Dünya halkları xabzemizi bile biliyorsa kitapçığın yayınlanmasına neden gerek duyulduğunu anlamakta zorlanmaz mısınız? Sayfa elli yedi: “Çerkes toplumunda her birey, bu ilke ve anlayışa uygun biçimde yaşamayı hedefler. Her zaman her yerde kendisine yaraşır biçimde, sonra da muhatabın layık olduğu biçimde davranır, saygı-sevgi gösterir, takdir eder, yardım, müdahale eder, yönlendirir, eleştirir, azarlar, engel olur. Yapılması gerekeni yapar. Ama ‘adam sen de bana ne?’ demez. Başkalarının da, öyle davranmalarını gerektirecek biçimde hareket eder.” denen paragraf ile sonraki iki paragrafta söylenenler, azıcık derneklerimizde çalışmış birinin, internet sitelerini, sanal platformlardaki tartışmaları izleyen birinin, zor inanacağı bir değerlendirme değil mi, sizce de? Ben bir de üç paragraf boyunca sayılan hasletler içerisinde “Çerkesin sözünün eri” olduğunun belirtilmeyişine de şaştım kaldım. Sayfa elli dokuzda birlikte yola çıkan iki kişiden birinin başkan diğerinin de yarımcı olduğu, Çerkes toplumunun ne kadar örgütlü olduğunun örneği olarak veriliyor. Sanırım burada da biraz ileriye gidilmiş. Iki kişiden biri “nahıj” biri “nahıç’e” ya da çok yaş farkı varsa “xeğrıy”dır. Thamade kavramının gündeme gelmesi için grup olunması gerekmektedir. Çerkeslerde de en küçük grup üç kişidir ve “nebğırişır kup mexhuı” deyimi vardır.

Sayfa altmış: “Çerkes geleneğinde konuğa, üç gün geçmedikçe gelişinin özel bir amacı olup olmadığı sorulmaz”. Bu bir övgü ise eğer; konuğa soru sorulmadığı süre Eskimolarda on beş gün imiş. Sayfa altmış: “gen yedi kuşak öteye sıçrar” diye bir deyişimiz varmış. “Ah Biz Çerkesler” biz neymişiz biz. Her ne kadar deyişin aslı “lhır l’eş’eğuible mawe – kan yedi kuşak etkendir” ise de kan sözcüğünü gen olarak çevirir Çerkeslerin ne kadar ileri görüşlü olduğunu da kanıtlamış oluruz. Bilmem bu kadarına gerek var mıydı?

Sayfa altmış bir: Çerkeslerde çocuğun anne soyunun, aşina olduğumuz toplumlardan daha çok önemsendiği doğru. Ama asıl vurgulanması gereken bence Çerkes kadınlarının evlilikle soyadlarını değiştirmediği idi. Hele yakın geçmişte T.C vatandaşı bir bayan avukatın kullanmasına izin verilmeyen kızlık soyadını kullanabilmek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduğu da biliniyorsa. Eşini adı ile çağırmak ayıp olduğu için birçok erkek; eşinden “filanların kızı” diye söz ederdi. Şimdi sıkı durun. Sayfa altmıştaki, herkesleri bizlere güldürecek (hele kitapçığın İngilizce’si yayınlandıktan sonra) şu iddiaya bakın: “Çerkes toplumu, günümüz dünyasındaki İngiltere örneğine benzer biçimde, yazılı olmayan geleneksel hukuk kurallarıyla yönetilir.”

Breh, breh, breh…

Üslubundan Av. Fahri Huvaj’ın yazdığını sandığım bu cümle ile konuya ilişkin Ana Britanica’daki şu bilgileri bir karşılaştırın: “Geleneksel anayasa, yazılı olmayan ya da kısmen yazılı belgelere dayanmayan kurallardan oluşur. Bir anayasanın geleneksel olması, tüm anayasal kuralların yazılı belgelerde yer alması demek değildir. Gene de birçok anayasal kuralı içeren belgeler vardır. Örneğin geleneksel anayasa düzenine sahip olan İngiltere’de anayasal kurallar 13. yüzyıldan bu yana yayınlanmış olan hukuk belgelerinde yer almıştır. (Manga Carta 1215; Haklar Bildirisi, 1688; Habeas Corpus yasası, 1679; Parlamento Yasası 1911)…”

Geleneksel hukuk kurallarımızın İngiltere’nin geleneksel hukuk kuralları ile ne kadar benzeştiğini görmüş, bu engin analiz yeteneğinden dolayı da yazarımızı içinizden kutlamışsınızdır. Toplumumuzun gerçeklerine temelden çelişmek pahasına, var olan değil olsun istediğimiz ideal toplumu anlatmayı sürdürüyoruz. Sayfa altmış: “Çerkes sosyal yaşamında öldürmeyi gerektirecek düzeyde gerginlik ve çatışma çok az görülür” Elbetteki bu yargı J.S. Bell’in anılarındaki şu gözlemi ile bağdaşmıyor: “Şu da unutulmamalıdır ki, bu insanlar arasında şiddetli bir şekilde iç savaşlar ve kan davalarının (Irlanda ve Iskoçya’daki kabileler arasında olduğu gibi) sona erdirilmesinden sadece elli yıl kadar geçmiş bulunuyor...” Yine de ünlü romancımız, rahmetli ǒeraşe Tembot iyi ki bu “özlü” kitapçığı okumadı diyorum. Kim bilir belki de “lhı ş’ej – kan davası” üzerine kurguladığı “Şıw Zakhu – Tek Atlı” adlı romanını yazmaktan vazgeçer, bize de yazık olurdu. Ünlü ozanımız Khuyekhue Nalbıy’de, Adigey’in ilk ve tek uzun metrajlı filminde kan davasını işlemez, başka bir konu aramak durumunda kalırdı. Sayfa altmışbeş: “HAPISHANESI OLMAYAN TEK HALK” başlığının altına “Kızılderililerin var mıydı?” notunu düşmüşüm. Sürdürelim; “Çerkes halklarının Kafkas-Rus savaşlarını kaybedip (Rus- Kafkas olmasın) anavatandan sürüldükleri 1864’lü yıllara (1864’lü kaç yıl var acaba?) kadar, hiçbir zaman suçluların barınacağı hapishaneleri olmamıştır.” Yazarımız Muhammed Emin’in muhalifleri kuyulara attırdığı hikayeleri duymamış olsa gerek. Bir de barınak, kişinin kendi isteği ile seçtiği konut değil mi? Hapishane deyimi Arapça olduğu için kullanılmayacaksa tutuk evi demek gerekmez miydi? Sayfa altmış sekizdeki “ÇERKES MÜZİK ALETLERİ” konusuna gelindiğinde, Çerkes’in bütün Kuzey Kafkasyalılar anlamına geldiği unutulmuş olmalı ki, mandolin benzeri üç telli müzik aletine sadece “apepşıne” denmiş, kemençe benzeri müzik aletine de “şıç’e pşıne”, “Phadarp” (Phaçiç’in Abazaca’sı) adlı ritim aracı da Abazalar ve sadece Karadenizli Adige köylerinde değil, başka kimi Adige köylerinde bu arada Reyhanlı’nın Adige köylerinde de çalınıyor. Sabır konusuna gelince... Bilindiği gibi sabrın kaynağı inançtır... imandır... İmanın derinliği ile sabrın büyüklüğü doğru orantılıdır.. Benim Dönüş ve dönüşün gerçekleşeceğine hem de hep dile getirdiğimiz dostluk temeli üzerinde gerçekleşeceğine sarsılmaz inancımız olduğu için sabrımız da sonsuz inanın. Diasporadan kimilerinin bilinçli bilinçsiz bizlere layık gördükleri güzel lakapları duymazdan görmezden gelecek o kadar güzel şeyler yaşıyoruz ki...

Saygı, sevgi ile.


Zeki Beshnibe
14.05.2007

Sayın Mithat Şengün,

Evet düşündüm sayın Mitat Şengün, bunca insan neyi tartışıyor düşündüm. Hem de çok düşündüm ve bu tartışmalardan ne anladığımı, ne çıkardığımı size tekrar söyleyeyim, bir daha söylememek kaydıyla.

Öncelikle bu tartışma konusunu açarken xabzenin kaybolduğunu, tarihe gömüldüğünü söylemişsiniz. Xabzenin kelime olarak ne anlama geldiğini sormamışsınız. Ama görüyorum ki tartışma, xabzenin kelime olarak ne anlama geldiği yönünde gelişti ve devam ediyor.

İsterseniz ilk yazdığınız yazıdaki cümlelere bir açıklık getirelim. Diyorsunuz ki;

1) İçinde yaşadığımız dünya şartlarında xabze içi zamana dayanamayarak boşalmış, işlevsiz kalmış, çok kısa zamanda da tarihteki yerini alacaktır. Türkiye veya diğer tüm dünya ülkeleri anayasalarında da olan değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddeler var. Bunların ne olduğunu anlatmama gerek yok sanırım. Xabzede tüm Çerkes boylarının, sayın Necdet Hatam'ın da dediği gibi, bölgesel farklılıkları olmasına rağmen anayasası niteliğinde yaşam kurallarıdır. Sizde bunu Hun'e Ediz'e verdiğiniz cevapta, bunlar genel insani değerler diye kabul etmişsiniz zaten.

Biz Çerkesler insanüstü bir varlık mıyız ki bizim değerlerimizin insani değerlerden farklı olmasını bekliyorsunuz? Herkes gibi bizde dünyada yaşayan insanlar olarak, olması gereken yaşam kurallarını kendimize göre yorumlayıp bir yaşam modeli oluşturmuşuz. Çok doğaldır ki, zaman içerisinde mutlaka, yeni oluşan şartlara göre bazı kuralları da değişecektir ama bu temel değerler kapsamında olamaz. Örneğin; gençlerin ana babaya veya yaşlılara karşı saygısızlık yapmasını, değişen dünya şartlarına bağlayamazsınız. Bu dünya yıkılana kadar devam etmesi gereken bir kuraldır. Bu kuralı kaybettiğinde insanlık, hayvanlardan ne farkımız kalır? Yani sizce belli bir yaşa gelince insan ana babayı yok sayıp, kendi kendine mi yaşamalı?

Size tekrar tekrar örnekler vererek laf kalabalığı yapmak istemiyorum. Örnekler için önceki yazdığım yazıyı tekrar okuyup, tekrar düşünürseniz anlarsınız zannediyorum.

2) Bunları yenilemek ya da yeni bir forma sokmak da mümkün değildir. Xabze yok artık. diyorsunuz.

Belki bunda birazda olsa haklı tarafınız olabilir. Xabzenin bazı kuralları uygulanmıyor veya uygulanamıyor olabilir ama bu Çerkesler arasında xabzenin tamamen kalkmış olduğu anlamına gelmez. Eğer böyle bir şey olmuş olsa idi, hani sizinde kabul ettiğiniz şu insani değerlerimizi tamamen kaybettiğimiz anlamına gelir ki, bunu hiç kimseye de söyleme hakkınız olamaz. Bu yönü sadece sizi bağlar.

Bazı kuralların yenilenmesi de gerekmiyor zaten. Değişen şartlara göre, değişmiş veya terkedilmiş alışkanlıklarımızda geçmişte kalmıştır veya bazı kuralları tekrar xabze içine koymak bizim gibi, göçmen kabul edildiğimiz bir ortamda da mümkün değildir. Bunu da size, sayın Hatam cevaben yazısında güzel açıklamış, anlarsanız. Bence de tek yolu anavatanda anayasallaştırmak ile mümkün.

3) Dilin unutulması ile, xabze mantığının uygulanmasını bırakın, anlaşılamayacağı gerçeğini kabul edelim.diyorsunuz.

Bizim dilimiz o kadar karışık bir dilmidir ki, dile göre xabzeyi yorumlayalım. Türkiye'deki bazı hukukçuların anayasa ile ilgili yaptıkları çok çeşitli yorumlar gibi ya da İslam alimlerinin Kur'an-ı Kerim'den ayetleri yorumlarken Arapça ile ilişkilendirip; değişik değişik fikirler üretmesi gibi, bizde xabzeyi dile göre mi şekillendireceğiz?

Yani, yüz elli sene önce şu kelime bu anlamda kullanılıyordu, xabzenin bu kuralı da bu kelimeye göre şimdi şöyle veya böyle olmalı gibi bir yorum mu yapacağız?

Bu safsatadan başka bir şey değil. Dilin unutuluyor olması xabze kurallarının değişmesine sebebiyet vermez. Böyle bir şey, gene sizinde kabul ettiğiniz, şu insani değerlerin kaybedilmesi anlamına gelir ki, böyle bir şey de mümkün değil.

4) Xabze adına elimizde kalan büyüklerin dayattığı bir takım uygulamalar ise, pasif, sözü dinlenmeyen, önemsenmeyen bir gençlik profiline götürür bizi, diyorsunuz.

Sayın Hun'e Ediz'in listelendirdiği kurallar içinde, bence de bugünün şartlarına göre, uygulanması zor ya da başka bir deyişle, çok gerekli olmadığını düşündüğüm şu 3 maddeden hangisi sizce mantıksız ya da uygulanmamalı?

a) Baba, amca, ağabey gibi büyüklerin yanında sofraya oturmak.

Bunun bence zamanın şartlarına göre, uygulanması zor. Çünkü şehirlerde yaşayan insanların genelinin, çalışma saatleri çakıştığı için, yemek saatlerinin de kısıtlı olmasından ötürü ve çekirdek ailenin fert sayısı da küçüldüğü için beraber yemek yeme zaruriyetini doğurmuştur. Böyle olmasına rağmen, belli günlerde kalabalık bir ortam olduğu zaman ister istemez bu kural gene uygulanıyor zaten.

b) Erkek kardeşin, ablasından veya ağabeyinden önce evlenmesi.

Bu da bana zamane şartlarına göre uygulanması zor gelenlerden birisi. Şöyle ki; zamanın geçim şartlarının zorluğundan ötürü evlenmeye cesaret edemeyen ağabeyi, kısmeti çıkan bir kız kardeş neden beklesin. Mesela, benim şu an kırk bir yaşında ve hala bekar olan erkek kardeşim, gençliğinde, ''ben evlenmeyeceğim, evlenip de elalemin kızını mı besleyeceğim'' gibi aptalca bir fikre kapılıp, bu yaşına kadar evlenmedi. Şimdi ondan iki yaş küçük kız kardeşimin ağabeyini beklemek adına evlenmemesini nasıl bekleyebiliriz ki? Tabii ki kısmeti çıkınca evlendi.

Bir konuda, erkek kardeşin abladan önce evlenmesi. Evlilik tamamen kısmet işidir. Siz kızım evde kalacak diye, gidip herhangi birine zorla kızınızı veremeyeceğinize göre, belli bir yaşa kadar kısmeti çıkmayan abladan önce kardeşin evlenmesi de bence uygun. Bu da zamanın şartlarının oluşturduğu bir durum. Örneğin ana babadan uzakta çalışmak, yaşamak zorunda kalan bir gencin ablasını beklemeden, evlenip düzenli bir hayata geçmek istemesinden daha doğal ne olabilir ki? Ablanın da evlenmesi, kısmetinde var ise zamanı geldiğinde o kısmet, haliyle evlenecektir.

c) Ağabeyi ve ablası evlenmemiş kardeşin düğüne katılması. 

Bunun ne maksatla uygulandığını ben çözemedim ama bunun da vardır bir sebebi. Bilenler aydınlatırsa sevinirim.

Şimdi bana bu üç maddeden başka hangisin uygulanmasının zor veya yanlış olduğunu söyleyebilirsiniz. Tüm bu insani değerleri, her insan başarabildiği ölçüde uygulamak zorundadır. Uygulamayan da kendisinde aramalıdır kusuru, xabzede yada xabzeyi oluşturanlarda değil. Bu kuralları hiçe sayıp ve saçma gibi kabul ederek uygulamayan gençliğinde sözüne itibar edilmesini, dinlenilmesini, kusura bakmayın da hiç kimsenin isteme hakkı olamaz.

5) Kaç genç xabzeyi uygulayabilir? Xaçeş olmadan bildiğinizin anlamı ne? Düğünler zaten çoktan şehirli oldu da projelerle çare aranmıyor mu, diyorsunuz.

Bu söyledikleriniz xabzenin eksikliği, saçmalığından ya da ayak bağı olmasından değil. Yaşadığımız ülkede mecburen uymak zorunda kaldığımız kurallar çerçevesinde ve iş, okul gibi nedenlerle ailesinden köyünden ayrılmak zorunda kalan gençlerin asimilasyon belasına kapılıp xabzeyi uygulayamıyor olması, xabzenin kusuru değil. Tamamen şartların oluşturduğu bir durum bu.

Hangi gence yaşamında, hangi kuralları ile ayak bağı olmuştur xabze?

Söylediğiniz bu problemleri eleştirmek değil, çare aramak düşerdi size.

Evet çok büyük problem. Hayat şartlarının getirdiği mecburiyetten, gençlerin aile ve sülalesinden uzak kalıp xabzeyi uygulayamaması, unutmuş olması ya da hiç öğrenememiş olması. Aslında bu cümleyi kullanmış olmakta bana hiç hoş gelmiyor, yani gençlerin xabzeyi unutması veya öğrenememiş olması. Çünkü bu başından beri söylediğim insani değerlere ters gelen bir durum. Gene yazdığım önceki yazımdan örnekle; oradaki yazdığım pis yaşantının, hangisini yaşamak ister ki insan ya da hangi ana baba, çocuğunun böyle yaşamasını ister.

Ancak ne yazık ki, asimilasyon belası geçirdi ilmeği boğazımıza, o boğuyor bizi, xabze değil.

6) Kafkasya bunları aşalı çok olmuş çok. Türkiye'de xabze dediğinizin yarısının xabze olmadığını diğerlerinin de hükümsüz olduğunu görürsünüz, diyorsunuz.

Evet Kafkasya aşmış bunları. Çünkü Kafkasya'da hüküm koyma şansımız var. Türkiye'de hangi ilde veya illerde kendi kendimize hüküm koyup, uygulama şansımız var.

Binlerce kilometre uzaklara dağılmışız, darmadağın olmuşuz. Kiminle her gün, her an görüşme şansımız var ki, bazı kuralları xaçeşte görüşüp zamana uyduralım.

Zaten dağınık olan köylerimiz, bir de boşalmış. Herkes yaşam kavgasına düşmüş. Kiminle görüşerek xabzeyi zamana uyduracağız. Bu xabzemizin değerini tükettiği anlamına gelmez. Yukarıda da söylediğim gibi, o üç maddeden başka hangisinin değeri kayboldu da değişmesi gerekiyor sizce ya da bu maddelerden hangisi Kafkasya'da değişime uğradı. Değişime uğraması için insani değerlerimizin kaybolmuş veya değişmiş olması gerekmiyor mu?

7) Xabze, mesela içinizde mutfakta yemek yemeyen var mı, diyorsunuz.

Bunu yukarıda açıkladım zannediyorum. Anladıysanız. Değişen yaşam şekli, küçülen çekirdek aile ve alışkın olduğumuz mutfağı ayrı evlerin artık olmayışı veya şehirlerde bunu uygulama şansımızın olmayışı böyle bir alışkanlığı doğurdu. Bunun Kafkasya'da da Türkiye'de de değişen şartlardan ötürü uygulama şansı olmadığı için eleştirilecek bir yanının da olduğunu da düşünmüyorum.

8) Bu kadar dış evlilik yapmışken kimden isteyebilirsiniz ki xabzeyi, diyorsunuz.

Bunun da tek cevabı var. Bir insanın yabancı ile evlenmesi insanlığını kaybetmesi anlamına mı geliyor. Xabzenin değerlerinin başka ırklara ters gelen kaç maddesi vardır? Genel olarak zaten evrensel insani değerlerle örtüşmüyor mu ya da hangi insan, bu da neymiş, bu nasıl bir adet böyle, diyebileceği kaç madde vardır xabzede? Bende dahil, dış evlilik yapmış bir çok insan tanıyorum, kendi çapında da xabzeyi yaşayan ve yaşamaya çalışan.

9) Xabze evrensel insanlık değerlerine kadar gerilemiş, içeriği kalmamış bir hikayedir artık.

10) Çok bilme göstergesi dışında anlamı olmayan xabze severliği bırakıp çağın gereklerini görelim.

11) Yeteri kadar geri kaldık. Bu ortamda Çerkes gericiliğine de tavır koyalım, diyorsunuz.

İşte burada kopuyorsunuz zaten. Başından beri bahsettiğimiz evrensel insani değerlerle, örtüştüğünü söylediğimiz xabzenin, evrensel insanlık değerlerine kadar gerilemiş ve içeriği kalmamış bir hikaye olduğunu söylemenize nasıl bir anlam yüklemek gerekir anlamadım doğrusu. 9.cu maddede söylediğiniz bu hikaye yakıştırmasını 10. maddede söylediğiniz çağın gereklerini görelim artık dediğiniz cümle ile nasıl bağdaştırıyorsunuz? Sizce çağın gerekleri önceki yazımda gösterdiğim örnekler midir? Yani öylemi yaşamalıyız? İstesek de, istemesek de kabullenmeli miyiz o gerçekleri? Sizce hayatın olmazsa olmaz gerçekleri midir o yazdıklarım? Yoksa evrensel insani değerler mi olmalı hedefimiz?

Evet, yeteri kadar geri kaldık bence de. Ne zaman insani değerlerimizi kaybetmeye başladık, işte o zamandan beridir geriliyoruz. Maalesef geriliğimizin tek göstergesi de siz ve sizin gibiler. Ne konuştuğunu kendi de bilmeyenler. Bunun en açık örneği de sizin cümlelerinizle, yukarıda 9. ve 10. maddede söylediğiniz söylemleriniz. Bana karşı verdiğiniz cevapta ''kimse başka galakside yaşamıyor'' demişsiniz ya, ben bundan şüpheliyim. Galiba siz başka alemlerden düştünüz buralara. Birde insanlar neyi tartışıyor bir düşünün demişsiniz ya düşündüm ve merak ettim. Siz konuyu açarken xabzenin kelime anlamını merak edipte öğrenmeye çalışıyordunuz, yoksa xabzenin artık gereksiz bir şey olduğunu mu anlatmaya çalışıyordunuz. İsterseniz siz kendi yazdıklarınızı tekrar okuyun da kim neyi, nasıl tartışıyor siz anlayın.

Saygılarım xabzeyi yaşayanlar ve yaşatanlara.
sayfa  1    2    3    4    5    6