...................
...................

O HÜZÜNLÜ İSTANBUL    -8

Erhan Hapae

                         
...................
...................

İlk karşılaşmaları dernekte oldu ama birbirlerini ne zaman fark ettikleri tam bilinmiyor. Fark edişin ilk hali, bir yürek kıpırdaması ile ilgili değil aynı esprilere gülen, benzer espri anlayışlarıydı. Bahar gelip dernek gezileri başladığında büyük kalabalıklar içinden ayrılan küçük bir gurubun içinde buluyorlardı kendilerini ve daha bir kentli esprilerin peş peşe sıralanması dışında ciddi bir şey konuştukları yoktu. Otobüs gezilerinde ortaya çıkmış üçü kız, beş kişiden oluşmuş Akasyalar Grubu, yaptıkları şamata şarkılarla bütün otobüs üzerinde tahakküm kuruyor, hafif kıskançlıkla şarkılarını bozmaya çalışan diğer küçük grupların itirazlarını Akasyalar Açarken şarkısı ile bastırıyordu. Müziğine sadık kalıyorlardı ama sözleri sadece bu iki kelimeden ibaretti. O ve Beşgür’ün hemen o anda çevrede gördükleri herhangi bir şeyi de katarak uydurdukları şarkılar ünlü Çerkes şarkısı hoy horida müziğinde söyleniyor, şarkının nakaratı bütün otobüs içine yayılıp, neredeyse otobüs şoförünün bile ezberlediği bir hit haline dönüyordu. Herkesi eğlendirmek gibi bir dertleri yoktu onların ama herkese de hoş geliyorsa diyecek ne olabilir. Bu curcunaların içinde başlayan kıvılcım gönlünün kaymasına neden olmuştu biraz.

Eski sorunlu ve başka şehirlerde kalmış gönül kaymaları ve mektuplaşmalar artık uzak hatıralarda kalmış gibiydi, düşünüp duracağı ve kendisini düşünecek birisinin olması, hoş olmaz mıydı yani.

Çerkesler arasında var olan ve diğerlerine göre epey özgürce sayılabilecek kaşenlik şakaları ve zeheslerdeki çok hoşlandığı eski mavralar hoş şeylerdi ama o yaşanan yıllar da artık sürdürülebilen şeyler olmaktan uzaktı ve bir araya gelişlerde konuşulan tek şey neredeyse siyasetti. Bu konuşulan siyasi muhabbetlerin içinden mavra çıkmıyor değildi fakat esen sol hava konuyu bir mümin ahlakının tıpkısı haline getirmiş durumdaydı. Aylar boyunca ilgisini saklamaya çalışması sonunda, kendini onun yanında espri yapamaz hale geldiğini hissedince, telaşa kapıldı. Dikkatli gözler nun haylaz yaramazlıklarının o kolejli kız çıkıp geldiğinde bir suskunluğa dönüştüğünü kısa sürede fark etti ve soran gözlerle karşılaşmaya başladı. Susuyordu.

Kendi yüreğinde bir kıpırdanma vardı ancak kızdaki rahatlık herhangi bir ilgiye dair en ufak bir ümit beslemesine engel oluyor, çevre içindeki halini bir reddedişe karşı riske edip, test etmekten korkuyordu. Kızda kendini saklıyor olabilirdi ama kim bilebilirdi ki gerçek durumu. Sıkıntılı geçecek aylar boyunca harekete geçmemesini kendi özgüvensizliğine bağlayanlar vardı ve doğruydu. Bu konudaki çekimser hali kendisi içinde sıkıntılı bir durumdu.

Zaman zaman kızlara askıntı olan ve reddedildiğinde hemen başka birilerine askıntı olmayı yöntem haline getiren gençleri hor görmesine rağmen, onların bu rahat ve yüzsüz haline bir yandan da imrenmiyor değildi. Kızların aşklarını itiraf edecekleri bir dönem değildi ve öyle bir durum belki hiçbir zaman olmayacaktı ama keşke öyle olsaydı. Böyle bir durum belki bazı sıkıntılara neden olabilirdi ama ne iyi olurdu onun için.

Hayır- hayır- evet.

Bütün yapacağı, kendisini ifşa edecek kızlardan bir tanesine ‘olabilir belki’ deyip, karşı tarafı o gece mutluluktan uyutmamak. Tanrı bu özgürlüğü erkeklere verebilmiş değildi henüz. Diğer yandan kızların bu konuda irade koyması bir toplumsal tabu olduğundan, kendisini beğenen birisinin çıkmasını bekleyip durmakta kolay bir şey değildi elbet ama yine de ret hakkını tanrının onlara verdiği o yıllar, onu reddedilme ürküntüsü içinde kıvrandırıyordu ve bu durumu paylaşacağı bir Allahın kulu da yoktu. Bu durum, reddedilme korkusu yanında bazı konulardaki ketum duruşuyla da ilgili idi. Diğer yandan kızın tek görüşebildikleri dernek ortamına nadir geliyor olması, zaten meselenin kendiliğinden uzamasına neden oluyor, işi oluruna bırakmak onun miskin ataletsizliğine uygun düşüyordu.

Durumu ilk fark edenlerden Feryal, duruma razı olmadı ve kendince iki nedeni vardı. Kızı tanıyor ve Çerkes meselesinin uzağında bir burjuva kızı olarak değerlendiriyor, O nu kendilerinden uzaklaştıracağı kaygısını taşıyordu. Kolej kültürü ile yetişmiş Çerkeslikten uzak büyütülmüştü ve bir devrimci olarak aralarına katılması çok zordu. Halbuki kendiside kolejli idi ve bu hatırlatıldığında kendisini aynı kefeye koymuyor, ben başkayım demeye getiriyordu. Hemen her konuda tartışıp çekiştikleri, zaman zaman küsüştükleri halde birbirlerini seviyor ve değer veriyorlardı. Feryal dernek çevrelerinde gördükleri en değerli ve en eğitimli kızlardan biriydi ve üstelik kendiside farkındaydı bu durumun. Diğer taraftan sanki kız kabul etmişte, iş düşünmeye kalmış gibi bir muhabbet yapmak istemiyordu Feryal’le. Zaten konuşan o değildi, her şeyi sorguladığı gibi onu da öbürü didikliyordu durmadan. Erkekler ise konuyu açmaya çekiniyor, sessizlikle, erkeklere ait bir kapalılıkta seyrediyorlardı durumu.

Açıkçası onun burjuva kültüründe olup olmaması pek umurunda değildi, kendi kültürü neydi? Proleter kültür mü?  İşçilerin gizli bir örgüt kurarak iktidarı silahla ele geçirmesi ve artık işleyemez hale gelmiş üretim düzenini hale yola koyma iddiasını anlayabiliyordu ama insanlığın hiç olmasa beş bin yıldır biriktire geldiği kültür denen şey nasıl olacakta değişip yeni bir hal alacaktı. Eşitlik, paylaşmak gibi kavramlar o gün ortaya çıkmış şeyler gibi gelmiyordu ona ve sosyalizmin müziği değişik bir şey mi olacaktı. Hadi o biraz değişebilirdi geçici olarak, ya dil? Feodal geleneklere bağlı babalarımız ve annelerimizle ilişkimizi kesip atacak mıydık yani. Köyden çocuk yaşlarda kopmuş daha iyi bir yaşam özlemleri olan birisiydi ve buna hangi ismi vermek istersen.

Proleter olmak içinde yanıp tutuşmuyordu o kadar, hatta zengin oluverse birdenbire, itirazımı olacaktı yani. Ona göre, varsa eğer derin bir kültür farkı, bu kız açısından çok daha ciddi bir sorun olabilirdi. Ayrıca emekli subay ve halen Çerkesce konuşabilen bir baba ne kadar burjuva olabilirdi. Ortada ne derin kültürel bir fark görünüyordu öyle, ne de uçurum bir zenginlik. Feryal’in bakışında ki eleştiri de, zengin olmaktan çok sol veya dönüşe sıcak bakmayacak bir yabancılaşma meselesiydi. O’na göre ise dönüş uzakta bir şeydi ama sol bir bakış açısına daha şimdiden yakın görüyordu onu, yaptığı espri ve konuşmalar zaten belli ediyordu bunu. Bütün bunlar ara sıra onunla konuştukları ve daha çok kendi düşündüğü şeylerdi ama çokta umurunda değildi. Aşk bunların hiç birini dinlemez. Aşk burjuvaziden de köklü bir şey, proletaryadan da ve ne zaman tanır ne sınıf, ne yoksulluk ne felsefe, üstelikte soylu. Feryal’in itirazları itirazdı sadece, onunda dayattığı bir şey yoktu zaten.

İki mayıs bin dokuz yüz yetmiş yedi günü sabahı, artık Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi olan Ayşe, çalıştığı işyerinin telefonunu bir yerlerden güç bela bulup onu aradı, sağ mısın, başına bir şey gelmedi ya?  İlk defa olmuştu böyle bir şey.

Sağ kaldığına duacıydı ne yalan söylesin ama olağanüstü bir kışkırtmanın getirdiği felaketin şokundan kurtulabilmiş değildi henüz. Sular idaresi terasından Taksim meydanını doldurmuş o müthiş kalabalığa, daha sonraları hiçbir zaman aydınlatılamayacak kişilerce otomatik silahlarla ateş açıldığını bildikleri halde, DİSK ve Dev-genç, tüm Maocu grupları Amerikan ajanlığıyla suçluyor ve kışkırtmayı onların üzerine yıkıyordu o gün. Kırk kişiye yakın ölümün olduğu o kanlı meydan ertesi gün yıkanıp temizlenmişti ama kışkırtma işe yaramış, devrimci gençliği birbirine düşürmeye yetmişti ve gelecek askeri yönetimlerin yakın habercisiydi durum. O tarihten itibaren bütün vapur çıkışları ve köprü girişlerinde otobüsler aranacak gözaltına alınmak için belli okullarda öğrenci olmak kafi gelecekti. Öğrenciler bu duruma çare olarak okul kimliği yerine Nüfus kağıdı taşıyacak, masumiyetlerini kanıtlamak için sahte sigorta kartı gibi şeyler çıkarttırıp, otobüs yerine dolmuş, vapur yerine deniz motorlarını kullanmaya özen göstereceklerdi. Köprü gişelerinde ve Zincirlikuyu gibi merkezi yerlerde, otobüslerden indirilen bütün erkekler yere yüzükoyun yatırılıp aranacak ve şehir içinde sabahları sokağa çıkıp işine gitmek, olası belaları göze alma cesaretiyle mümkün olacaktı artık.

Bu ruh hali içinde patronun odasına gelen ve kendisini arayıp bulan o telefon, bütün kötü düşüncelerin üstünü örtüverdi bir an. Erguvanlar boğazı süslemeye başlamıştı çoktan ve baharın ne terörü dinlediği vardı ne de şehir halkının umutsuz halini. Hayat, bütün umutsuzlukları umuda dönüştürüverir bazen.

Şehir bütün bu olanları hüzünle seyrediyor, geceleri sokaklarda kimselerin olmadığı, sarı ışıklı fersiz fenerleri ve sesini kısmış, suratlarından umutsuzluk süzülen ahalisi ile başına gelecekleri bekliyordu. Geceler, yazıya çıkmış gençliğin elindeydi ve birde onları sokak aralarında kovalayıp duran gri minibüslü sivil polislerin. Çöpçüler sabaha doğru, bütün onlar çekilip gittikten ve silah sesleri yatıştıktan sonra çıkabiliyorlardı sokağa. Kediler ve köpeklerin çöp bidonlarını karıştırmaya yeterince vakti vardı ve çatışmalardan bezmiş şehir halkının görünürdeki tek umudu bu işe asker el koysun diyenlerin dışında, birkaç ay sonra yapılacak olan genel seçim. Umutları ise, gençliğe biraz daha şefkatle yanaşacağını umdukları, Karaoğlan.

 
1.Bölüm        2.Bölüm        3.Bölüm       4.Bölüm       5.Bölüm       6.Bölüm   
7.Bölüm        8.Bölüm        9.Bölüm         10.Bölüm        11.Bölüm
12.Bölüm       13.Bölüm       14.Bölüm