
Ayşe Nart
27/07/2025
Hiçbir dine inanmıyorum. İnanç sistemlerine karşı duruşum, insan hakları ve özgür düşünce anlayışı temelindedir. Kadın haklarını ve insan onurunu ihlal eden hiçbir inanca saygı duymuyorum. Eğer bir inanç, insanı özgürleştirmek yerine köleleştiriyorsa; zamanın ruhunu kavrayamıyor, bireyin düşünce özgürlüğünü bastırıyorsa, ona yalnızca mesafeli durmak değil, açıkça karşı çıkmak gerekir.
Ancak bu duruşuma rağmen, Alevilik ve Budizm’e saygı duyuyorum. Çünkü bu iki öğreti, itaate değil bireysel içsel yolculuğa; dogmaya değil akla; baskıya değil felsefeye dayanır. Kadını küçümsemez, düşünmeyi suç saymaz; barışçıl bir yaşam ve içsel bir özgürlük anlayışı sunar.
Tarih boyunca inanç sistemleri insanlık için hem rehber hem de zincir olmuştur. Her inanç, kendi tarihsel ve kültürel bağlamı içinde şekillenmiş; kimi zaman insanı yüceltmiş, kimi zaman ise boyun eğdirmiştir. Günümüzde hâlâ “her inanca saygı duyulmalı” gibi genelleyici bir anlayışla karşı karşıyayız. Oysa sorgulama hakkı, düşünsel cesaretin temelidir. Saygı, hak edene gösterilir; dogmaya değil.
Benim gözlemime göre, Sünni İslam günümüzde çoğu toplumda içe kapanmış, kadını baskılayan ve düşünceyi yasaklayan dogmatik bir yapıya bürünmüş durumdadır. İslam’ın tarihsel olarak girdiği bazı coğrafyalarda, dini yorumların toplumu geriye çeken, bireyi susturan bir rol oynadığını gözlemliyorum. Bu değerlendirme kişisel, tarihsel ve toplumsal deneyimlere dayanmaktadır.
İslami mezhepler arasında, insanî değerleri taşıyan, felsefî bir derinlik sunan ve bu dinsel yapıyı dönüştürme potansiyeli barındıran tek öğreti bana göre Aleviliktir. Eğer İslam toplumu içinde bir dönüşüm gerçekleşecekse, bu dogmalardan değil; Aleviliğin içsel derinliği ve özgürlükçü özünden doğacaktır.
Türkiye özelinde Alevilik, özellikle İslam dünyasındaki baskıcı dini yorumlardan ayrışan, özgürlükçü bir öğreti olarak öne çıkar. Kadını bastıran, bireyi itaate zorlayan, zamanın ruhuna sırt çeviren bir inanç anlayışının karşısında; Alevilik felsefeyi, eşitliği ve insani değerleri savunan bir damar olarak dikkat çeker. Kadın ve erkeğin birlikte ibadet ettiği; türbanla değil, eğitimle değer verilen bir yaşam biçimidir.
Cem ibadetlerinde kadın ve erkek birlikte yer alır; kadın yalnızca “bacı” değil, “can” olarak görülür. Her ne kadar dedelik kurumu zaman zaman erkek egemen bir yapıya bürünmüş olsa da, bu durum yalnızca bireysel tercihlerden değil; içinde bulunulan toplumsal yapının İslam’ın katı yorumlarıyla şekillenmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de hâkim olan dini anlayışın hoşgörüyü törpüleyen, katı kurallarla örülmüş yapısı, Alevi toplumunun bir kesimini de etkilemiş olabilir. Ancak bu etkilenme, Alevilik inancının özüne ait değildir. Aksine, Alevilik öğretisi toplumsal cinsiyet eşitliğini, birlikte ibadeti ve karşılıklı saygıyı esas alan bir anlayış taşır. Bu nedenle inancın özü, dışsal baskılara karşı direnen eşitlikçi bir ruhu yaşatmaya devam etmektedir.
Alevi deyişleri yalnızca Tanrı’ya değil, doğaya, insana ve akla da seslenir. Bu çok yönlü bakış, Aleviliği yalnızca bir inanç değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi hâline getirir.
Budizm’de de benzer bir içsel derinlik görülür. Bireyin aydınlanma süreci dışsal bir otoriteye değil, kendi farkındalığına dayanır. Buda’nın “Kendine ışık ol” çağrısı, dogmalara değil; sezgiye, deneyime ve bireysel arayışa yöneliktir. Kadim Budist metinlerde Tanrı’dan çok zihin, tutku ve acı gibi insani durumlar sorgulanır. Bağışlanma değil, farkındalık esastır. Bu yönüyle Budizm de bireyi merkezine alan, özgürleştirici bir yol sunar.
Ne yazık ki Türkiye’de yalnızca halk nezdinde değil, aydınlar arasında da Alevilik konusunda hâlâ mesafeli bir tutum gözlemlenmektedir. Bu konuda yapılan savunular çoğu zaman samimi değil; politik doğruculuğun yüzeysel bir yansıması gibidir. Oysa toplumsal dönüşüm yalnızca bilimsel ya da ekonomik gelişmelerle değil; inanç sistemlerinin içeriksel sorgulanması ve dönüşümüyle mümkün olur. Bugün Sünni İslam’ın içe kapanmış ve baskıcı dogmatik yapısı toplumu geriye çekerken; Alevilik, zamanın ruhuyla uyumlu, insani değerlere yaslanan bir inanç olarak ilerici bir yol sunmaktadır.
İnançlar kutsal değildir; kutsal olan insandır. Ve bir inanç, insana zarar veriyorsa, sorgulanmalı ve gerekirse reddedilmelidir. Kadını görünmez kılan, itaati kutsallaştıran, düşünmeyi günah sayan hiçbir sistem saygıyı hak etmez. Bu tür yapılar karşısında saygı göstermek zorunda değilim çünkü bu, özgür düşüncenin temelidir.
Alevilik ve Budizm yalnızca birer inanç sistemi değil, aynı zamanda felsefi ve insani duruşlardır. Felsefe yaşamı anlamlı kılar; dogma ise onu zindana çevirir. Bu iki öğretiye duyulan saygı, sadece inançsal bir tercih değil; insana, özgürlüğe ve düşünceye duyulan saygının da ifadesidir.
İnsanlık, ancak inancı sorgulayabildiği ölçüde özgürdür. Günümüzde yapay zekâ sistemlerinin ya da modern teknolojik yapılarının bile inançlara dair eleştirilerde çekimser kalması, sistemlerin tarafsızlık adı altında özgürlükçü söylemden uzak durduğunu gösteriyor. Gerçek özgürlük, düşünme ve eleştirme hakkının özgürce kullanılabildiği yerde başlar. Ve bu özgürlük, ancak dogmaların yıkıldığı yerde filizlenir.
Bu metin, özgürlüğü temel alan, insanı merkeze koyan ve zamanın ruhuyla uyumlu her inanca bir selam niteliğindedir. Alevilik de bu çağdaş ve özgürlükçü öğretiler arasında, İslam’ın içinden felsefi bir duruşla sıyrılarak; bireyin vicdanına ve aklına hitap eden derinlikli bir öğreti olarak saygıyı hak etmektedir. Gerçek saygı, dogmalara değil; insanı özgürleştiren ve yücelten öğretilere gösterilmelidir.
